" />

Emperyalizmin Yeni Savaş Düzeni ve Türkiye’nin Önündeki Tehlike

Emperyalizmin Yeni Savaş Düzeni ve Türkiye’nin Önündeki Tehlike

ABONE OL
Mart 12, 2026 08:29
Emperyalizmin Yeni Savaş Düzeni ve Türkiye’nin Önündeki Tehlike
0

BEĞENDİM

ABONE OL

MEKİN ŞAHİN

Soygunun Olduğu Yerde Savaş Vardır

İnsanlık tarihi incelendiğinde savaşların tesadüfi olmadığı açıkça görülür. Savaşlar çoğu zaman birer sonuçtur; asıl neden ise üretim ilişkileri ve sömürü düzenidir. Tarih boyunca savaşların temelinde iki ana çatışma biçimi belirginleşmiştir. Birincisi, aynı ülke içinde üretim sürecinden doğan emek ile sermaye arasındaki sınıf savaşıdır. İkincisi ise güçlü devletlerin başka ülkeleri işgal ederek onların doğal kaynaklarını, üretim gücünü ve emeğini sömürmesine dayanan emperyalist savaşlardır.

Bu iki savaş biçiminin kökleri, insanlığın komünal yaşamdan sınıflı toplum düzenine geçişiyle ortaya çıkmıştır. Sınıfların ortaya çıkmasıyla birlikte sömürü de tarih sahnesine girmiştir.

Bu süreç farklı üretim biçimlerinden geçerek günümüze kadar ulaşmıştır. Ancak sınıflı toplumların en vahşi ve en örgütlü sömürü düzeni kuşkusuz kapitalist üretim sistemi ve onun en ileri aşaması olan emperyalizmdir.

Kapitalizm tarih sahnesine çıktığında kendisini özgürlük ve ilerleme vaatleriyle tanıttı. 13. yüzyıldan itibaren gelişen prekapitalist süreçte, feodalizmin baskısına karşı köylüleri ve kent yoksullarını yanına çekerek tarihsel bir rol oynadı. O dönem burjuvazinin feodal düzene karşı verdiği mücadele, birçok kesim tarafından ilerici bir hareket olarak görüldü.

Fakat kapitalizmin iktidarı ele geçirmesiyle birlikte gerçek yüzü giderek açığa çıktı. Üretim araçlarını elinde toplayan burjuvazi, işçi sınıfının emeğini sistematik biçimde sömürerek gücünü büyüttü. Sanayi devrimiyle birlikte bu sömürü ulusal sınırları aşarak dünya ölçeğine yayıldı.

Zamanla kapitalizm yalnızca bir üretim sistemi olmaktan çıktı; dünya pazarını ele geçirmeye çalışan küresel bir güç haline geldi. Kapitalizmin bu aşaması emperyalizm olarak adlandırıldı.

Emperyalizm artık yalnızca ekonomik bir sistem değil, aynı zamanda askeri, siyasi ve ideolojik bir egemenlik düzenidir.

Emperyalist sistem kendi varlığını sürdürebilmek için sürekli yeni pazarlar, yeni enerji kaynakları ve yeni egemenlik alanları arar. Bu nedenle savaşlar emperyalizm için bir istisna değil, sistemin doğal bir sonucudur.

21. yüzyıla gelindiğinde teknoloji ve askeri kapasite emperyalist güçlerin elinde çok daha yıkıcı bir araç haline gelmiştir. Uydu sistemleri, insansız hava araçları, siber savaş teknikleri ve yüksek teknoloji silahları kullanılarak artık ülkeler çok daha hızlı biçimde hedef haline getirilebilmektedir.

Son otuz yılın savaş haritasına bakıldığında bu gerçeği görmek zor değildir. Yugoslavya’nın parçalanması sürecinde yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Afganistan yıllarca süren işgal ve savaşın bedelini ödedi. Körfez Savaşı Orta Doğu’nun dengelerini altüst etti. Arap Baharı adı verilen süreç birçok ülkede iç savaşlara ve devletlerin parçalanmasına yol açtı.

Gazze, Suriye ve bölgenin diğer alanları sürekli savaşın hedefi haline getirildi. Bugün aynı saldırgan politikanın yeni hedeflerinden biri İran olarak  gösterilmektedir.

İran’a yönelik saldırılar doğrudan tek bir merkezden yürütülen bir operasyon değildir. Emperyalist sistem çoğu zaman savaşlarını kendi topraklarından başlatmaz. Bunun yerine daha önce siyasi, askeri veya ekonomik olarak kontrol altına aldığı ülkeleri kullanır.

Bölgedeki askeri üsler, ittifak sistemleri ve stratejik konumlar bu savaşın araçları haline getirilir. İsrail, bölgedeki askeri operasyonların görünür aktörlerinden biri olsa da daha geniş bir jeopolitik stratejinin parçası olarak değerlendirilmektedir. Doğu Akdeniz’deki askeri varlık, çevre ülkelerde kurulan üsler ve bölgesel ittifaklar bu stratejinin önemli unsurlarıdır.

Son yıllarda sıkça tartışılan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bu geniş stratejik planın önemli başlıklarından biri olarak görülmektedir.

Bu projenin iki temel hedefi olduğu ileri sürülmektedir: Enerji kaynakları ve enerji dağıtım hatlarını denetim altına almak. Ulus devletleri zayıflatarak küçük ve güçsüz yönetimler üzerinden küresel finans sisteminin hâkimiyetini artırmak.

Bu bakış açısına göre güçlü ulus devletlerin parçalanması, küresel finans çevrelerinin dünya üzerindeki ekonomik ve siyasi etkisini artıracaktır.

21. yüzyılın sonlarına doğru gerçekleşen en önemli kırılma noktalarından biri Sovyetler Birliği’nin dağılmasıdır. Bu gelişme dünya siyasetinde büyük bir boşluk yarattı. Soğuk savaş döneminde emperyalist blok karşısında denge oluşturan sosyalist sistem ortadan kalkınca, küresel güç dengeleri önemli ölçüde değişti.

Sovyetler Birliği’nin yerine ortaya çıkan Rusya, ekonomik ve siyasi olarak yeniden yapılanma sürecine girdi. Aynı dönemde hızla büyüyen Çin ise dünya ekonomisinde önemli bir aktör haline geldi. Ancak birçok değerlendirmeye göre bu iki ülke de günümüz küresel rekabetinde daha çok ekonomik ve jeopolitik çıkarlarını koruma çabası içinde hareket etmektedir.

Orta Doğu, Kafkasya ve Akdeniz’in kesişim noktasında bulunan Türkiye, tarih boyunca büyük güçlerin dikkatini çeken bir coğrafyada yer almaktadır. Enerji yolları, ticaret hatları ve askeri geçiş noktaları açısından kritik bir konumdadır.

Bugün Türkiye’nin çevresine bakıldığında dikkat çekici bir tablo ortaya çıkmaktadır: Irak, Suriye, Yunanistan, İsrail, İran, Doğu Akdeniz, Ege Denizi; bu geniş jeopolitik alan son yıllarda askeri, siyasi ve enerji temelli rekabetin yoğunlaştığı bölgeler haline gelmiştir.

Bu nedenle bazı analizlere göre Türkiye’ye yönelik olası bir stratejinin ilk aşaması doğrudan askeri müdahale değil, iç karışıklık ve siyasi istikrarsızlık yaratma girişimleri olabilir. Tarihte birçok ülkede benzer yöntemlerin uygulandığı görülmüştür.

Bir ülkenin en büyük gücü yalnızca askeri kapasitesi değildir. Asıl güç toplumsal birlik, demokratik dayanışma ve ortak gelecek bilincidir. Tarih, dış tehditlere karşı toplumların ancak güçlü bir iç dayanışma ile ayakta kalabildiğini göstermektedir.

Türkiye’nin karşı karşıya olduğu jeopolitik riskler, yalnızca bir siyasi görüşün ya da bir hükümetin meselesi değildir. Bu durum bütün toplumun ve tüm siyasal aktörlerin ortak sorumluluğunu gerektirir. Ülkenin güvenliği, demokratik yapısı ve toplumsal barışı korunmadan hiçbir stratejik güç kalıcı olamaz.

Dünya yeni bir güç mücadelesi döneminden geçmektedir. Enerji, ticaret yolları, askeri üsler ve finansal kontrol alanları etrafında şekillenen bu mücadele, birçok bölgede savaşlar ve krizler üretmektedir. Bu nedenle ülkelerin yalnızca askeri değil; ekonomik, siyasi ve toplumsal açıdan da güçlü olması hayati önem  taşımaktadır.

Tarih boyunca emperyal güçler birçok ülkeyi parçalamış, kaynaklarını kontrol altına almış ve halkları ağır bedeller ödemek zorunda bırakmıştır. Bu nedenle ulusal bağımsızlık, toplumsal dayanışma ve barış politikaları her zamankinden daha önemli hale gelmiştir.

Sonuç olarak şu gerçek unutulmamalıdır: Bir ülkenin kaderi yalnızca dış güçlerin planlarıyla değil, o ülkenin halkının iradesi ve ortak bilinciyle belirlenir.

Ve bu bilinç, bir ülkenin en güçlü savunma hattıdır.

www.kozanbilgi.net internet sitesinde yayınlanan yazı, haber ve fotografların her türlü telif hakkı KozanBilgi.Net'e aittir. İçerikleri kaynak göstererek alabilirsiniz.



Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.