10 Ekim 2026 Cumartesi
DEM Partili Cengiz Çandar'dan Erdoğan'ın Adaylığına Yanıt
Düşünceden Davranışa Geçmek
İnsanları Kaybetme Korkusuyla Kendinizden Vazgeçmeyin
Sokağa İtilen Çocuklar Problemleriyle Büyüyor
GENÇLİK GELECEĞİN TOHUMUDUR
ASM Çalışanları Sistemin Günah Keçisi mi?
MEKİN ŞAHİN
Hani arınacaktınız!
Arşivimde duran bir gerçeği yeniden paylaşmak istedim. Çünkü bazı gerçekler vardır ki zaman geçtikçe eskimez; aksine, yaşananlar onları yeniden hatırlatır. Dün söylenen sözler, bugün yaşananların aynasına dönüşür.
Ne oldum deme, ne olacağım de!
Fıkra, güldürürken düşündüren kısa bir hayat hikâyesidir. İnsanlar bazen en sıkıntılı anlarında karşısındakine böyle bir hikâye anlatır. Anlatır ki dinleyen, hayatın gerçekleri üzerine düşünsün; hiç kimseyi küçümsemesin ve hiç kimsenin aptal olmadığını anlasın.
İşte böyle bir hikâyeyi yeniden paylaşmak istiyorum.
Adam yok yoksul, perişan. İçinde bulunduğu durumdan kurtulmak için girmediği delik kalmamış. Suyu biraz kabardığında geldiği yeri unutuyor, özlemlerini hoyratça yerine getiriyor. Suyu aşağı çekildiğinde çevresine gülücükler dağıtıyor; suyu yükseldiğinde ise yanını yöresini darmadağın ediyormuş.
Günler böyle geçerken bir gün şans yüzüne gülmüş. Her gün uğradığı kahvede, kahveci ona bir iş bulmuş. Hem de yöneticilik!
Adam, kahveciye bin bir teşekkür ederek evine gitmiş. Sabahı zor etmiş. Erkenden iş yerine giderek görevine başlamış. İş yeri sahibi, ne yapması gerektiğini anlatmış ve iş yerini kendisine teslim etmiş.
Aradan zaman geçmiş.
Adam değişmiş. Giyimi değişmiş, yaşamı değişmiş, oturup kalktığı mekânlar değişmiş. Kısacası, bir eli yağda bir eli balda yaşamaya başlamış. Yedi göbek ceddine yetecek bir servetin sahibi olmuş.
Ne var ki adam zenginleştikçe iş yerinin sıkıntıları artmış. Her şey ters orantılı gelişmiş. Adamın kazancı, gücü ve gösterişi yükselirken iş yerinin durumu kötüleşmiş.
Yıllar geçmiş.
Bir gün adam doğduğu yeri özlemiş. Özlemini gidermek için arabasına binmiş, basmış gaza. Doğduğu yere varmış. Arabasından hava ata ata inmiş ve ilk kahveye girmiş.
Selam vermiş, bir masaya oturmuş.
“Benden herkese çay!” demiş.
Kahvede oturanlar sesin geldiği yöne bakmış. Gördükleri karşısında şaşkınlığa uğramışlar. Adam, bu şaşkınlığı görünce başlamış hava atmaya. Amacı, insanları ezmek; elde ettiği serveti ve makamı üzerinden kendisini herkesten üstün göstermekmiş.
Yaşlı bir adam toparlanmış ve sormuş: “Ey be adam, sen bu serveti nasıl elde ettin?”
Adamın cevabı kısa ve kaba olmuş: “Sanane lan!”
Tam o sırada iş yeri sahibi içeri girmiş. Bir de ne görsün! Zamanında elinden tuttuğu, iş verdiği, ayağa kalkması için fırsat tanıdığı kişi karşısında duruyor. Üstelik kendi iş yerini namerte muhtaç eden, kendisine emanet edilen imkânları kötüye kullanan kişi!
Bir yaşlı adama, bir de fırsat verdiği adama bakmış ve sonunda patlamış: “Adam sandım, fırsat verdim.
Sen o fırsatı kötü niyetin için kullandın. Kendine güç, servet ve mevki kazandırırken iş yerimi de beni de batırdın. Defol! İş yerimden git!”
Başkalarının emeği üzerine saltanat kuran adam, sesin geldiği tarafa dönmüş. Karşısında, çaresiz günlerinde kendisine sahip çıkan kahveciyi görmüş.
Şaşkınlık içinde kalmış. Gözlerini patrondan ayıramamış. Beyni uğuldamaya başlamış.
Her yanını korku sarmış. Patronun sözleri kulaklarında çınlamış.
Bir anda vücudunu ter basmış ve kusmaya başlamış.
O an anlamış ki mevki, makam ve servet her yerde saygı görmenin garantisi değildir. İnsanın sahip oldukları, onu insan yapmaz; insanlığını nasıl kullandığı belirler.
Ve bilirmiş ki yolun sonu görünmektedir.
KISADAN HİSSE: HANİ SİZ ARINACAKTINIZ?
Şimdi sormak gerekiyor: Hani hırsıza, arsıza yer yoktu? Hani arınacaktınız?
Israrla oturduğu makamı kendisine para, pul ve servet edinme aracı hâline getirenlere neden hâlâ kucak açıyorsunuz?
Dün nasıl bittiyse bugün de öyle biter. Hiç kimse bulunduğu makamı sonsuza kadar elinde tutamaz. Hiç kimse kendisine verilen fırsatları kötüye kullanarak kazandığı gücün sonsuza kadar süreceğini sanmamalıdır.
Ne oldum demeyeceksin, ne olacağım diyeceksin!
Her makam geçicidir.
Makamın gücünü kendi gücü sananlar, o makamdan indiklerinde dizlerini döverler. Çünkü makam insanı büyütmez; insan, makamı nasıl kullandığıyla büyür ya da küçülür.
Asıl mesele, yanlış yapanın kim olduğu değildir. Asıl mesele, yanlış yapanın kimliğine, yakınlığına, gücüne ve konumuna bakmadan yanlışa karşı durabilmektir.
Eleştiri ve öz eleştiri zamanında yapıldığında, yanlışlar açıkça ortaya konulduğunda ve eleştiri karşılık bulduğunda anlam kazanır.
Yanlışın üzeri örtülür, eleştiren susturulur, sorumluluk taşıyanlar korunursa arınmadan söz edilemez.
Arınma, bir slogan değildir. Arınma, bir irade meselesidir. Arınma, insanın önce kendi kapısının önünü temizlemesi, kendi yanlışlarıyla yüzleşmesi ve kendisine yakın olanın yanlışına da karşı çıkabilmesidir.
Hırsıza, arsıza yer yoksa bunun ölçüsü sözler değil, yapılanlardır!
“BİZ BU ELDEN GİDER OLDUK, KALANLARA SELAM OLSUN!”
Yıllar önce bir fotoğrafın üzerine yazılan bu cümle, okunduğunda burukluk yaratmıştı.
“Biz bu elden gider olduk, kalanlara selam olsun.”
Zaman gösterdi ki bu cümle, kimi zaman korkuya teslim olanın, sevdasını terk ederek mücadeleden kaçanın sözüne dönüşebiliyor.
O fotoğraf hâlâ bir bohçanın içinde saklanıyor. Geçmişin bir hatırası, yaşanmışlıkların sessiz tanığı olarak duruyor.
Ama bizim için mesele, bir fotoğrafın önünde geçmişe ağıt yakmak değildir. Mesele, geçmişin acılarından ders çıkararak geleceği yeniden kurmaktır.
Biz bu elden gidersek sevdamıza sırtımızı dönerek gitmeyiz. Mücadeleden kaçmayız. İnandığımız değerleri terk etmeyiz. Son nefesimize, son gücümüze kadar düşüncemizi, irademizi ve mücadele azmimizi koruruz.
Elbette tarihimizde yaşanmış çok acı, çok zulüm var. Bir lokma ekmeği bile insana zehir eden zalimleri tanıdık. İnsanların umutlarını söndürenleri, emeğini sömürenleri, hak arayanları susturmaya çalışanları gördük.
Ama çıktığımız hiçbir yolu kolayca terk etmedik.
Canımıza saplanan acıları, geleceği kurmanın sorumluluğuna dönüştürdük. Yenilgilerden ders çıkardık, yanlışlarımızla yüzleşmeye çalıştık ve yeniden ayağa kalktık.
Çünkü bizim geleneğimizde yiğitlik, hiç düşmemek değildir. Yiğitlik, düştüğünde yeniden ayağa kalkmak; düşünce diz üstüne çöktüğünde yeniden doğrulmak ve yola devam etmektir.
Bugün de tam böyle bir dönemin içinden geçiyoruz.
NAMUSSUZLUK MİNTANINDA SAKLANIYORSA, O MİNTANI YIRT!
Bugün sözümüz, yalnızca başkalarının yanlışlarını anlatanlara değil; kendi içindeki yanlışlarla yüzleşmek zorunda olan herkese!
Eğer namussuzluk senin mintanında saklanıyorsa, ona yer açma. Onu koruma. Üzerini örtme. Kendi çıkarın, yakınlığın ya da makam hesabın uğruna gerçekleri görmezden gelme.
Yırt o mintanı, at o namussuzu sırtından! Gerçekten arın!
Bu çağrı, kişisel hesaplaşmaların değil, ahlaki ve siyasi bir yenilenmenin çağrısıdır. Birilerini gözden çıkarıp diğerlerini koruyarak arınma olmaz. Arınma, herkese aynı ölçüyü uygulamakla başlar.
Siyasi mücadele, kişilerin makamlarını koruma yarışına indirgenemez. Siyaset; halkın emeğini, alın terini, adalet arayışını ve geleceğe ilişkin umudunu temsil etmelidir.
Makamlar halkın emanetidir. Örgütler kişilerin mülkü değildir. Mücadele, birkaç kişinin servet ve mevki edinmesinin aracı olamaz.
Eğer bir siyasi hareket, kendi içindeki yanlışları görmezden geliyorsa; eleştiriyi düşmanlık, hesap sormayı ihanet sayıyorsa; yanlış yapanı sorgulamak yerine onu korumayı tercih ediyorsa, orada arınmadan değil, çürümeden söz edilir.
Ve çürümenin karşısında susmak, zamanla o çürümenin parçası hâline gelmektir.
Artık birbirimizi tüketmenin değil, yanlışlarımızla yüzleşmenin zamanıdır. Birbirimizi aşağı çekmenin değil, ortak değerlerimiz etrafında birleşmenin zamanıdır.
Anadolu’nun namuslu insanlarıyla omuz omuza vererek yeniden ayağa kalkmanın, bu ülkenin dört bir yanında umudu büyütmenin zamanıdır.
Çünkü bu topraklar, yalnızca geçmişin acılarını taşımıyor. Aynı zamanda emeğin, dayanışmanın, bağımsızlık özleminin ve yeniden doğuş iradesinin de yurdudur.
ŞİMDİ O GÜNLERİN ZAMANI!
Bugün ihtiyacımız olan şey, geçmişin kahramanlıklarını anlatıp bugünün sorumluluğundan kaçma. İhtiyacımız olan, kahramanlıkları yaratan iradeyi yeniden ortaya koymaktır.
Korkuya teslim olmadan, çıkar hesaplarına kapılmadan, kişisel beklentileri halkın çıkarlarının önüne koymadan mücadele etmektir.
Dün yapılan yanlışların üzerini örtmek yerine onları açığa çıkarmak; bugünün yanlışlarını yarına taşımamak; eleştiri ve öz eleştiriyi bir hesaplaşma silahı değil, ortak aklın ve yenilenmenin aracı hâline getirmektir.
Kimse bulunduğu makamı kendisine verilmiş bir saltanat olarak görmemelidir. Kimse halkın, örgütün ya da ülkenin geleceğini kendi geleceğiyle özdeşleştirmemelidir.
Çünkü halkın mücadelesi kişilerin ömründen uzundur. İlkeler, makamlardan değerlidir. Bağımsızlık, kişisel çıkarlardan büyüktür.
Unutmayalım: Bizim geleneğimizde yiğitlik, düşünce diz üstüne çökmek değil; yeniden kalkıp yola devam etmektir.
Düştüğümüzde kalkacağız. Yanlış yaptığımızda kabul edeceğiz. Yanlış yapanı, kim olursa olsun, sorgulayacağız. Umudumuzu kaybetmeden, birbirimizi tüketmeden, dayanışmayı büyüterek mücadelemizi sürdüreceğiz.
Çünkü bizim yolumuz nettir.
Tam bağımsız Türkiye!
MEKİN ŞAHİN
Politika, yanlışın üstünü örtme değil; yanlışı görme, sorumluluğu kabul etme ve düzeltme sanatıdır.
Politika yapan kişi; yanlışı, hatayı ve kanunsuzluğu savunmaz. Toplumun değerlerini aşındırıyor, kamu vicdanını yaralıyor ve bir avuç çıkar sahibinin kazancına hizmet ediyorsa önce o uygulamanın yanlışlığını kabul eder.
Hatayı gidermek, mağduriyetleri ortadan kaldırmak ve aynı yanlışların tekrarlanmasını önlemek için gerekli adımları hızla atar.
Sorumlular hukuk önünde hesap verir. Hiç kimse makamı, siyasi kimliği, ekonomik gücü veya yakınlık ilişkileri nedeniyle ayrıcalıklı tutulamaz.
Borsa İstanbul’daki fon krizi, finansal sistemin işleyişini, denetim mekanizmalarını, spekülatif kazançların nasıl oluşabildiğini ve yatırımcı güveninin nasıl sarsıldığını tartışmaya açan ciddi bir örnektir.
Düşük işlem hacmiyle hisse fiyatları farklı işlemlerle fon değerlerini yüksek görünmesi sağlanır.
Fiyatların çökmesi, spekülatif kazancın nasıl işleyebileceğini gösterir.
Böyle bir düzenin varlığında kim hangi işlemle kazanç sağladığıysa somut mali verilerle ve hukuki incelemeyle ortaya konur.
Ekim 2026 itibarıyla 131 yatırım fonu tasfiye sürecine alındı.
Riskler daha önce görülmüşse, neden gerekli önlemler zamanında alınamadı?
Bu soru fon yöneticilerine değil; denetim mekanizmalarına, düzenleyici kurumlara ve gerekli gözetimi sağlamakla sorumlu bütün makamlara yöneltilmelidir.
Bir finansal işlemde kazanç elde etmek tek başına suç değildir. Piyasada risk alınır, fiyatlar değişir ve yatırımcılar kâr veya zarar edebilir.
Ancak manipülasyon, içeriden bilgi kullanımı, hileli işlemler veya ayrıcalıklı bilgiye dayalı kazanç iddiaları ortaya çıktığında mesele sıradan bir piyasa hareketi olmaktan çıkar.
Kimi yatırımcılar kendilerinin yönlendirildiğini, kriz öncesinde avantaj elde ettiğini ileri sürmesi, bütün işlemlerin bağımsız ve şeffaf biçimde incelenmesini zorunlu kılar.
Birikimini fonlara emanet eden vatandaşlar zarar ederken bazı kişiler bu süreçten olağan dışı kazanç nasıl elde eder.
Elde ettiyse kazançlar hangi işlemlerden kaynaklandı? İşlemler hukuka uygun muydu? Önceden bilgi sahibi olanlar var mıydı?
Denetim görevlileri ne yaptı?
Bunların cevabı siyasi aidiyete göre değil, delillere göre verilir.
AKP’nin üst düzey yöneticileri ve hükümet adına görevli isimlerle ilgili ortaya atılan iddialar daha titiz araştırmalı.
Siyasi konum, soruşturma dışında kalma gerekçesi olmaz. Ayrıca kişinin siyasi kimliği de tek başına suçluluk kanıtı sayılmaz.
Sıkıntı hukukun herkese eşit uygulanıp uygulanmadığıdır.
Finansal krizler bazı ülkelerde hükümet değişikliklerine, istifalara veya erken seçimlere yol açar.
Ancak hiçbir kriz, tek başına ve otomatik olarak hükümetin düşmesi anlamına gelmez. Sonucu belirleyen; olayın kapsamı, siyasi sorumluluğun kanıtlanması, kamuoyunun tepkisi, parlamentonun tutumu ve iktidarın krizi yönetme biçimidir.
Türkiye’deki fon krizi de bu açıdan incelenmeli.
Siyasette bir olayın gündemden düşmesi, o olayın ortadan kalktığı anlamına gelmez. Mağduriyet devam ediyorsa, sorular cevapsızsa ve sorumluluk zinciri aydınlatılmamışsa mesele toplumun hafızasında yaşamaya devam eder.
Vahap Seçer’in tutuklanması ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın AKP’ye katılması gibi gelişmeler siyasi gündemin önemli başlıklarıdır. Fakat bunların hiçbiri fon krizine ilişkin soruları kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Her olay kendi delilleri, kendi hukuki süreci ve kendi siyasi sorumluluğu içinde ele alınmalıdır.
Bir dosyanın başka bir gündemle gölgelenmesi, mağdur yatırımcıların haklarını karşılamaz; denetim eksikliklerini açıklamaz ve kamuoyunun güvenini yeniden kurmaz.
Toplumun beklentisi, yalnızca açıklama yapılması değil, somut sonuç alınmasıdır.
Kurban vermek çözüm müdür?
Bir kriz karşısında birkaç kişinin görevden ayrılması, bazı isimlerin soruşturulması veya birkaç yöneticinin cezalandırılması, bütün sistemin sorumluluklarının ortaya çıkarıldığı anlamına gelmez.
Eğer sorun yalnızca bireysel suçlardan ibaretse, suç işleyenler hukuk önünde hesap verir.
Denetim eksiklikleri, kurumsal ihmaller, çıkar çatışmaları veya siyasi müdahale iddiaları da varsa bunlar araştırılmalı.
Fon krizinde yapılması gereken; işlemlerin bütün yönleriyle incelenmesi, mağdurların zararlarının hukuki çerçevede karşılanması, denetim süreçlerinin açıklığa kavuşturulması ve siyasi ya da ekonomik gücü ne olursa olsun herkesin hesap vermeli.
AKP ve hükümet bu süreçten kurtulabilecek mi?
Bu sorunun cevabını bugünden kesin biçimde vermek mümkün değildir.
Sonuçları belirleyecek ölçütleri bakalım.
Siyasi bağlantıları olan kişilerin spekülatif kazanç sağlayıp sağlamadığına veya kamu görevlisinin denetimi yasalara uygun mu?
Mağdur fon zararlarının ne ölçüde ve nasıl karşılanacağı açıklığa kavuşmalı.
Vatandaş,kaybının sorumlusu kimse onun hesap vermesini bekler.
Meclis denetim görevini yerine getirerek gereğinin yapılmasını sağlayacak mı?
Hükümet fon krizini sınırlı bir finansal sorun olarak mı kabul edecek.
Yatırımcıların korunmasına yönelik tedbirleri şeffaf biçimde yapacak mı?
Türkiye’de hesap sormak mümkün mü? Türkiye’de bu krizin hükümetin istifasına yol açıp açmayacağı olayın büyüklüğü değildir.
Hukuki bulguların niteliği, siyasi sorumluluğun ne ölçüde olduğu ve kamuoyunun tepkisi ve siyasi kurumların tutumu birlikte etkisi belirleyecek.
Siyaset, kendi çevresindekileri koruma mekanizmasına dönüşürse toplumun adalet duygusu yara alır. Hukuk, kişiye veya makama göre değişirse güven ortadan kalkar.
Benim savunduğum ilke net. Yanlışın üzeri örtülmemeli, suç iddiaları kanıtlarla araştırılmalı, suçlu bulunanlar hesap vermeli ve mağduriyetler giderilmelidir.
Ne siyasi kimlik suçun kanıtıdır ne de siyasi makam hesap vermekten muafiyet sağlar.
Toplum tepkisi örgütlü, demokratik ve kararlı biçimde ortaya konmazsa iktidarlar krizin sonuçlarını sınırlar.
Fakat demokratik baskı; bilgi, hukuk, örgütlenme ve ısrarlı takip üzerine kurulduğunda hesap verebilirliğin önünü açacaktır!
MEKİN ŞAHİN
Davul sesi uzaktan hoş gelir. Hoş sesi duyar ama halayı çekemezsin. Tek başına ve yanı başında davul ve zurna olmazsa, halayın figürleri tesadüf yerine getirilir.
Tesadüf sonuçların ise karşılığı olmaz. Türkiye de yaşamı yöneten her şey ekseninden çıktı. Tekrar yerine oturtulması gerekiyor. Eksenden çıkaran yerine getiremeyeceğine göre, görev CHP’nin.
CHP bu görevi yerine getirecek önderliği; çözümleriyle, kurduğu ilişkileriyle, halkı yaşamına sahip çıkaracak çalışmalarıyla yerine getirmelidir.
Önce sorun tespiti, sonra çözümü!
Başka siyasi görüşler ne der diye düşünmeden, kendi penceresinden önderliğini sürdürmelidir. Kapitalist sistemler, sömürü ve sahte iddialarla halkı yönetir.
Her yol mubahtır. Oyun içinde oyun kurulur. Çıkarları her şeyin üzerinde olur. Kapitalist sistemin bu özelliği unutulmamalı.
CHP atacağı her adımı bu özelliği bilerek atmalıdır.
Dış konjonktür ve ilişkileri, Türkiye işbirlikçileri; egemenliği kaybetmek istemez. Bu isteği tek kıracak güç, halkın gücüdür.
CHP bu gücü yaratacak çalışmayı kesintisiz sürdürmeli.
Sorun ve çözüm. Gücü yaratmanın anahtarı.
Halk, yaşamına düzen veremiyor. Alım gücü her gün erimekte, iş güvenliği yok.
Toplumun yeniden iş bölüm gücü kayboluyor. Ama halk taleplerinin mücadelesini vermiyor.
Çünkü her alanda zayıf.
Örgütlü değil.
Kendine sunulana mırıldanarak, dinci ve ırkçı söylemlere boyun eğiyor.
CHP boşluğu doldurmalıdır.
Uzaktan halka mesaj verme yerine, sorun çözen örgütlü mücadeleyle iç içe olmalıdır.
Karanlığın içinden geçmeden, aydınlığa çıkılmaz.
Uzaktan söylenen her şey bir gün sonra unutulur. Karanlıkta labirent olur.
Son bir şey!
İktidar olacaksan, karşında olan güçlerin sahip olduğu her şeye sende sahip olacaksın.
Olacaksın ki alternatif olduğunu halk görebilsin ve seni tercih etsin.
İşsizliği nasıl çözeceksin?
Alım gücünü nasıl koruyacaksın? Üretimden ne anlıyorsun?
Toplumda ki iş bölümünü nasıl eksene oturtacaksın?
Kanun önündeki eşitliği nasıl sağlayacaksınız?
Adaletin, ahlaki olgunluğunu neye göre düzen vereceksin?
Halkın örgütlü toplum olmasını nasıl oluşturacaksınız?
Hukuk üstünlüğü, neye ve kime göre kabul görecek?
Demokratik devlet yönetimini nasıl kuracaksınız? Yarınlar için daha fazlası neler olacak?
Oyun içinde ki oyuna düşme! Vara, vara. Bir çığlık, başka çığlığı bastırıyor.
Sonbaharın değişken iklimsel sıcağın da her yanı Türkiye kokan anadolu çocuğu bir yandan bağırıyor, bir yandan ne yapacağını bilmez hareketler için de bir gidip bir geliyordu.
Vara, vara looooo..!
Vara, vara loooo….!
Ortalıkta sadece sssssssssss..!!! Sesi var.
Bir çığlık başka çığlığı bastırıyor.
Türkiye de gelecek arayan şaşkın.
Dünya şaşkın.
Kör olan gözler, içeri tıkılan Aydınlar yerlerde tekmelenen kadınlar, sıkılan biber gazına başı dik yürüyen insanlar; Yeniden doğacak Türkiye için direnenlerin son çabası.
Ve Türkiye halkı sessizce evine çekildi.
Çığlığı korolaştıranlar kara yılan değildi. Onlar kör yılandı ve Türkiye gerçeğini görmüyorlardı. Sonbahar Ekim ayında çok özel görüntü sergiler. Yeşil ile kızıl, mavi ile sarı, güneşle deniz, ölümle yaşam yan yanadır. Bir yandan eski yaşam toprağa düşer, düşerken çıkardığı çığlıkla yeniden başka yaşamları haber eder. Tıpkı cemrenin toprağa düşmesi gibi…
MEKİN ŞAHİN
Türkiye’de yaşayan milyonlarca yurttaşın omuzlarında her geçen gün biraz daha ağırlaşan sorunlar var.
Yaşam kalitesi düşüyor, alım gücü eriyor, işsizlik artıyor, yoksulluk kalıcı hale geliyor. Üreten değil, tüketen bir ekonomi anlayışı yaygınlaşıyor.
Gençler geleceklerini başka ülkelerde arıyor, emekliler geçim derdine düşüyor, çalışanlar ay sonunu getirebilmek için ikinci bir iş arıyor.
Eğitim, fırsat eşitliği sunan bir sistem olmaktan uzaklaşıyor. Sağlık hizmetleri, sosyal devlet anlayışının en temel göstergelerinden biri olması gerekirken, yurttaşın cebini ve sabrını zorlayan bir alana dönüşüyor.
Adalet duygusu zedeleniyor; hak aramak çoğu zaman uzun, yorucu ve masraflı bir mücadeleye dönüşüyor. Düşünmek, sorgulamak ve eleştirmek ise kimi zaman toplumun bir kesimi tarafından tehdit olarak görülüyor.
Bir yanda geniş halk kitleleri temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanırken, diğer yanda rant, israf, yolsuzluk ve kamu kaynaklarının adil kullanılmadığına ilişkin tartışmalar gündemden düşmüyor.
Bu tablo, yurttaşın devlete ve siyasete olan güvenini de aşındırıyor.
Bugün birçok insanın ortak sorusu şudur: “Bu ülkede insanca yaşamak neden bu kadar zor?”
İşte tam da bu noktada siyaset kurumunun kendisine şu soruyu sorması gerekir: “Vatandaş bana neden oy versin?”
Siyaset; slogan yarışması değildir. Seçim meydanlarında söylenen büyük sözler, alkış toplayan cümleler ya da etkileyici hitabet tek başına insanların hayatını değiştirmez. Yurttaş artık vaat değil, çözüm görmek istiyor.
Kimsenin saçının rengi, boyu, karizması, hitabeti ya da kişisel popülerliği tek başına oy vermek için yeterli değildir.
“Yakışıklısın.”
“Karizmatiksin.”
“Dünya liderisin.”
“Çok dürüstsün.”
Bunların hiçbiri benim mutfağıma ekmek koymuyor.
Elektrik faturamı düşürmüyor. Çocuğumun eğitim sorununu çözmüyor.
Emekli maaşımı artırmıyor.
Gençlerime iş sağlamıyor.
Benim için soru şudur: Ekonomiyi nasıl düzelteceksin?
Üretimi nasıl artıracaksın?
Çiftçiyi nasıl ayağa kaldıracaksın?
Esnafı nasıl rahatlatacaksın?
Emeklinin insanca yaşayacağı geliri nasıl sağlayacaksın?
Genç işsizliği hangi projelerle azaltacaksın?
Eğitimi nasıl bilimsel ve nitelikli hale getireceksin?
Sağlık hizmetlerini herkes için erişilebilir ve güçlü kılmak adına ne yapacaksın?
Yargının bağımsızlığını hangi düzenlemelerle güvence altına alacaksın?
Kamu kaynaklarını nasıl şeffaf yöneteceksin?
Vergi sistemini nasıl adil hale getireceksin?
İfade özgürlüğünü, hukukun üstünlüğünü ve liyakati nasıl güçlendireceksin?
İşte bunları anlat.
Somut hedeflerini anlat.
Takvimini anlat.
Kaynağını anlat.
Nasıl başaracağını anlat.
Demokrasi; lidere hayranlık değil, yönetime güven duymaktır. Sandık, kişilere duyulan sempatiyle değil; ülkenin geleceğine duyulan güvenle anlam kazanır.
Artık vatandaş slogan değil, proje dinlemek istiyor.
Kutuplaşma değil, çözüm görmek istiyor.
Suçlama değil, hesap verebilirlik istiyor.
Gösteri değil, icraat istiyor.
Ben oyumu bir lidere değil; çocuklarımın geleceğine veriyorum.
Ben oyumu bir parti amblemine değil; daha adil, daha özgür, daha müreffeh bir Türkiye umuduna veriyorum.
Onun için bana öfke değil umut ver.
Bana polemik değil proje sun.
Bana hamaset değil gerçekçi çözümler anlat.
Bana slogan değil, yol haritanı göster.
O zaman seni dinlerim.
O zaman seni değerlendiririm.
Ve ancak o zaman, sandığa giderken sana neden oy vereceğime karar veririm.
MEKİN ŞAHİN
Siyasette bazı insanlar vardır; ideolojiyi ağızlarından düşürmezler ama hayatlarının hiçbir döneminde ideolojinin yükünü omuzlamamışlardır. Onlar için siyaset; halkın kaderini değiştirme mücadelesi değil, kişisel servet, nüfuz ve korunma aracıdır. Dün birbirine “yoldaşım” diyenler, çıkar ortaklığı bozulunca birbirlerinin kuyusunu kazmaya başlar. Çünkü onları bir araya getiren inanç değil; menfaat ortaklığıdır.
Bu hikâye, iki ayrı karakterin değil; aynı çürümenin iki farklı yüzünün hikâyesidir.
Birisi, kendisini “yoksul aile çocuğu”, “sosyal demokrat”, “gençlik mücadelesinden gelen adam” diye anlatır. Konuşurken halkçılığı ağzından düşürmez. Gençlik kolları başkanlığını yıllarca yapmış gibi anlatır ama gerçekte birkaç haftalık geçici bir görevden ibarettir bütün “devrimci geçmişi.” Sonra hayatın olağan akışında değil; siyasal ilişkilerin gölgesinde yükselir. ÇUKOBİRLİK’te başlayan kariyer, bir siyaset büyüğüne kirvelikle başka bir kapıya dönüşür. İplik fabrikası Müdürlüğü, vekâleten genel müdür yardımcılığı derken sistemin çarkları içinde yükselir.
O yükselişin içinde alın terinden çok ilişki ağı vardır.
Bir dönem Gaziantep’te görünür, sonra Ankara-Adana hattında özel üretim işleri başlar. Ama siyasetle ilişkisi hiçbir zaman kopmaz. Seçim dönemleri ortaya çıkar, aday adayı olur, sonra ortadan kaybolur. Ta ki kendisini “artık çekileceğim” diye pazarladığı anda, siyasetin ağır toplarının desteğiyle bir gecede il başkanı yapılıncaya kadar…
İşte tam burada gerçek karakter ortaya çıkar.
Kendisini o makama taşıyanlara ilk kazığı daha koltuğa oturmadan atar. Kendisini oraya getiren iradeye karşı efelenir. Çünkü bu tipler için vefa; sadece işi bitene kadardır. Sonra ilçeler dizayn edilir, kadrolar şekillenir, menfaat zinciri kurulur. Bir kez daha koltuk kazanılır ve artık kendisini “kendi gücüyle yükselmiş lider” sanmaya başlar.
Oysa siyasette yivsiz insan çoktur ama hedefi olmayan mermi kadar tehlikelidirler.
Bu tiplerin ortak özelliği şudur:
Koltukları halka hizmet için değil, ağ kurmak için kullanırlar. Belediye onlar için kamusal alan değil; paylaşım masasıdır. İhale, imar, rant, kadrolaşma, arsa dönüşümü, talan düzeni… Hepsi “siyasi başarı” diye pazarlanır.
Yıkılan fabrikaların arsaları (Tekelin arsası) bir gecede servete dönüşür. Tarlalar (Gerdan) imarla altına çevrilir. Belediyeler halkın değil; çevrenin kasasına çalışır. Ve bir bakarsınız ki dün “zar zor geçinen” adam, milyonların sahibi oluvermiş.
Çünkü Türkiye’de bazı siyasetçiler serveti ticaretle değil, siyasetle üretir.
Diğeri ise başka bir yüz…
Ali Demirçalı tipi…
CHP kültüründen, örgüt mücadelesinden, ideolojik birikimden gelmeyen; ama paranın siyasette kapı açtığını erken keşfeden bir profil. Duvar ustalığından müteahhitliğe uzanan yolculukta esas sıçrama, siyasetin finansman ihtiyacını fark ettiği anda başlıyor. İl başkanlığı bina yapımına yardımıyla başlayan
ilişki, kısa sürede kurultay delegeliğine; oradan milletvekilliğine kadar uzanıyor.
Çünkü siyasetin çürüdüğü yerde emek değil, para konuşur.
Örgüt yıllarca mücadele eder ama bir “çantacı” gelir, birkaç hamlede yılların önüne geçer. Çünkü bazı yönetimler için ideoloji değil; seçim finansmanı önemlidir. “Parası çok”, “harcar”, “güçlüdür”, “çevresi geniştir” cümleleri bir anda siyasi kriter hâline gelir.
Ve işte çürümenin merkezi tam da burasıdır.
Bir partiyi fikir değil, para belirlemeye başladığında; orada artık halkçılık değil oligarki vardır.
Bu iki karakterin yolları da tam burada kesişir.
Birbirlerini sevmezler. Birbirlerine güvenmezler. Hatta fırsat bulduklarında birbirlerinin kuyusunu kazmaktan geri durmazlar. Ama çıkar ortaklığı varsa aynı masada otururlar. Çünkü cambazlar aynı ipte birbirine sarılarak yürür; düşüş başlayınca ilk birbirlerini iterler. 31 Mart seçim süreci işte böyle bir ittifakın ürünüdür.
Bir tarafta örgütü dizayn eden siyasi tüccarlar…
Diğer tarafta parayı siyasetin anahtarı sanan müteahhit zihniyeti…
Sonuçta ortaya çıkan şey; halkçı belediyecilik değil, rant koalisyonudur.
Bugün birbirlerini suçlamaları kimseyi şaşırtmamalıdır. Çünkü çıkar ortaklığı bittiğinde maskeler düşer. Dün birbirine methiyeler düzenler, bugün “il ve ilçe yönetimi de gitmeli” diyerek birbirlerini hedef alırlar.
Çünkü bunların dostluğu ilkeye değil; çıkara ve ahlaki olmayan ilişkiye dayanır.
Siyasetin en büyük felaketi, ahlaksızlığın normalleşmesidir.
Bir dönem halkın yüzüne “adalet”, “eşitlik”, “demokrasi” diye konuşup; arka odalarda imar pazarlıkları yapanlar, aslında sadece bir partiyi değil, toplumun umut duygusunu çürütürler.
Çünkü halk şunu görür:
Fakirlik edebiyatı yapanlar zenginleşmektedir.
Halkçılık anlatanlar halktan kopmaktadır.
Sosyal demokrasi diyerek kişilik zafiyeti olan rant düzeni kurmaktadır.
Ve sonunda siyaset, halkın gözünde güven değil; çıkar tiyatrosuna dönüşmektedir.
Bugün yaşanan kavga kişisel değildir.
Bu kavga; aynı sofrada büyüyen menfaat ortaklarının paylaşım kavgasıdır. Dün aynı ipte cambazlık yapanlar, bugün birbirinin ayağını kaydırmaya çalışıyor.
Ama asıl mesele bir toplum, siyaseti ilke yerine para ile yapan adamlara teslim edilirse; sonunda belediyeler halkın değil, çıkar gruplarının kasasına dönüşür. Ve çürüme yalnız partileri değil, şehirlerin ruhunu da çökertir.
İkinize önemli not: ‘’ sizleri bu saatten sonra sağlam çelik abilerinizde kurtaramaz’’!