12 Mayıs 2026 Salı
Meteoroloji Tarih Verdi: Sıcaklıklar 10 Derece Birden Düşecek!
KOZAN'IN KURTULUŞU VE MİLLİ RUH
Sevgi, takvimde işaretli günlere sığdırılacak bir duygu değildir
Çok Sert Ergenlik İsyanı mı Ya da Kontrol Edilebilen Dengeli Bir Ergen mi?
GENÇLİK GELECEĞİN TOHUMUDUR
İRAN SAVAŞI DÜNYA İÇİN BİR FIRSATA DÖNER Mİ?
MEKİN ŞAHİN
Siyasette bazı insanlar vardır; ideolojiyi ağızlarından düşürmezler ama hayatlarının hiçbir döneminde ideolojinin yükünü omuzlamamışlardır. Onlar için siyaset; halkın kaderini değiştirme mücadelesi değil, kişisel servet, nüfuz ve korunma aracıdır. Dün birbirine “yoldaşım” diyenler, çıkar ortaklığı bozulunca birbirlerinin kuyusunu kazmaya başlar. Çünkü onları bir araya getiren inanç değil; menfaat ortaklığıdır.
Bu hikâye, iki ayrı karakterin değil; aynı çürümenin iki farklı yüzünün hikâyesidir.
Birisi, kendisini “yoksul aile çocuğu”, “sosyal demokrat”, “gençlik mücadelesinden gelen adam” diye anlatır. Konuşurken halkçılığı ağzından düşürmez. Gençlik kolları başkanlığını yıllarca yapmış gibi anlatır ama gerçekte birkaç haftalık geçici bir görevden ibarettir bütün “devrimci geçmişi.” Sonra hayatın olağan akışında değil; siyasal ilişkilerin gölgesinde yükselir. ÇUKOBİRLİK’te başlayan kariyer, bir siyaset büyüğüne kirvelikle başka bir kapıya dönüşür. İplik fabrikası Müdürlüğü, vekâleten genel müdür yardımcılığı derken sistemin çarkları içinde yükselir.
O yükselişin içinde alın terinden çok ilişki ağı vardır.
Bir dönem Gaziantep’te görünür, sonra Ankara-Adana hattında özel üretim işleri başlar. Ama siyasetle ilişkisi hiçbir zaman kopmaz. Seçim dönemleri ortaya çıkar, aday adayı olur, sonra ortadan kaybolur. Ta ki kendisini “artık çekileceğim” diye pazarladığı anda, siyasetin ağır toplarının desteğiyle bir gecede il başkanı yapılıncaya kadar…
İşte tam burada gerçek karakter ortaya çıkar.
Kendisini o makama taşıyanlara ilk kazığı daha koltuğa oturmadan atar. Kendisini oraya getiren iradeye karşı efelenir. Çünkü bu tipler için vefa; sadece işi bitene kadardır. Sonra ilçeler dizayn edilir, kadrolar şekillenir, menfaat zinciri kurulur. Bir kez daha koltuk kazanılır ve artık kendisini “kendi gücüyle yükselmiş lider” sanmaya başlar.
Oysa siyasette yivsiz insan çoktur ama hedefi olmayan mermi kadar tehlikelidirler.
Bu tiplerin ortak özelliği şudur:
Koltukları halka hizmet için değil, ağ kurmak için kullanırlar. Belediye onlar için kamusal alan değil; paylaşım masasıdır. İhale, imar, rant, kadrolaşma, arsa dönüşümü, talan düzeni… Hepsi “siyasi başarı” diye pazarlanır.
Yıkılan fabrikaların arsaları (Tekelin arsası) bir gecede servete dönüşür. Tarlalar (Gerdan) imarla altına çevrilir. Belediyeler halkın değil; çevrenin kasasına çalışır. Ve bir bakarsınız ki dün “zar zor geçinen” adam, milyonların sahibi oluvermiş.
Çünkü Türkiye’de bazı siyasetçiler serveti ticaretle değil, siyasetle üretir.
Diğeri ise başka bir yüz…
Ali Demirçalı tipi…
CHP kültüründen, örgüt mücadelesinden, ideolojik birikimden gelmeyen; ama paranın siyasette kapı açtığını erken keşfeden bir profil. Duvar ustalığından müteahhitliğe uzanan yolculukta esas sıçrama, siyasetin finansman ihtiyacını fark ettiği anda başlıyor. İl başkanlığı bina yapımına yardımıyla başlayan
ilişki, kısa sürede kurultay delegeliğine; oradan milletvekilliğine kadar uzanıyor.
Çünkü siyasetin çürüdüğü yerde emek değil, para konuşur.
Örgüt yıllarca mücadele eder ama bir “çantacı” gelir, birkaç hamlede yılların önüne geçer. Çünkü bazı yönetimler için ideoloji değil; seçim finansmanı önemlidir. “Parası çok”, “harcar”, “güçlüdür”, “çevresi geniştir” cümleleri bir anda siyasi kriter hâline gelir.
Ve işte çürümenin merkezi tam da burasıdır.
Bir partiyi fikir değil, para belirlemeye başladığında; orada artık halkçılık değil oligarki vardır.
Bu iki karakterin yolları da tam burada kesişir.
Birbirlerini sevmezler. Birbirlerine güvenmezler. Hatta fırsat bulduklarında birbirlerinin kuyusunu kazmaktan geri durmazlar. Ama çıkar ortaklığı varsa aynı masada otururlar. Çünkü cambazlar aynı ipte birbirine sarılarak yürür; düşüş başlayınca ilk birbirlerini iterler. 31 Mart seçim süreci işte böyle bir ittifakın ürünüdür.
Bir tarafta örgütü dizayn eden siyasi tüccarlar…
Diğer tarafta parayı siyasetin anahtarı sanan müteahhit zihniyeti…
Sonuçta ortaya çıkan şey; halkçı belediyecilik değil, rant koalisyonudur.
Bugün birbirlerini suçlamaları kimseyi şaşırtmamalıdır. Çünkü çıkar ortaklığı bittiğinde maskeler düşer. Dün birbirine methiyeler düzenler, bugün “il ve ilçe yönetimi de gitmeli” diyerek birbirlerini hedef alırlar.
Çünkü bunların dostluğu ilkeye değil; çıkara ve ahlaki olmayan ilişkiye dayanır.
Siyasetin en büyük felaketi, ahlaksızlığın normalleşmesidir.
Bir dönem halkın yüzüne “adalet”, “eşitlik”, “demokrasi” diye konuşup; arka odalarda imar pazarlıkları yapanlar, aslında sadece bir partiyi değil, toplumun umut duygusunu çürütürler.
Çünkü halk şunu görür:
Fakirlik edebiyatı yapanlar zenginleşmektedir.
Halkçılık anlatanlar halktan kopmaktadır.
Sosyal demokrasi diyerek kişilik zafiyeti olan rant düzeni kurmaktadır.
Ve sonunda siyaset, halkın gözünde güven değil; çıkar tiyatrosuna dönüşmektedir.
Bugün yaşanan kavga kişisel değildir.
Bu kavga; aynı sofrada büyüyen menfaat ortaklarının paylaşım kavgasıdır. Dün aynı ipte cambazlık yapanlar, bugün birbirinin ayağını kaydırmaya çalışıyor.
Ama asıl mesele bir toplum, siyaseti ilke yerine para ile yapan adamlara teslim edilirse; sonunda belediyeler halkın değil, çıkar gruplarının kasasına dönüşür. Ve çürüme yalnız partileri değil, şehirlerin ruhunu da çökertir.
İkinize önemli not: ‘’ sizleri bu saatten sonra sağlam çelik abilerinizde kurtaramaz’’!
CHP’Lİ DOSTLARIM!
Çürümenin Adı: Feodal Siyaset Kurtuluşun Adı: Değişim ve Dönüşüm
Bir cumhuriyet aydını, yurtseveri ve demokrasi mücadelesinin militan devrimci bir neferi olarak yıllardır aynı noktada duruyorum: Halkın yanında, düzenin karşısında!
Kişisel çıkarların değil; toplumun çıkarlarının safında oldum. Güçlünün değil, haklının yanında durdum. Kim “kral” ilan edilmişse ama gerçekte çıplaksa, bedeli ne olursa olsun “çıplaksın” dedim. Bugün de aynı sorumlulukla konuşuyorum. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ağır çürüme dönemlerinden birini yaşıyor.
Sadece ekonomik kriz değil bu… Sadece hukuksuzluk değil… Sadece yoksulluk değil… Toplumun siyasal, ahlaki ve örgütsel dokusu çürütülüyor. Halk örgütsüz bırakılmıştır. Adalet raflara kaldırılmıştır. Hukuk, güçlülerin sopasına dönüştürülmüştür. Faşizan baskılar toplumun üzerine karabasan gibi çökmüştür. Ama en acısı bu çürüme karşısında muhalefet, özellikle de CHP, halkın önüne tarihsel bir çıkış iradesi koyamamıştır. CHP’de sorun kişiler değil, siyaset tarzıdır. Bugün CHP içinde yaşanan krizler tesadüf değildir. Yaşananlar birkaç kişinin hatasıyla açıklanamaz. Sorun çok daha derindir. Sorun; 1992’de yeniden açılan CHP’nin ideolojik, örgütsel ve siyasal bir bütünlük kuramamasıdır. CHP yeniden açılırken gerçek bir halk hareketi olarak örgütlenmedi. Toplumsal dönüşüm programı yaratılmadı. Emek, üretim, laiklik, bağımsızlık, kamuculuk ve halkçı ekonomi ekseninde yeni bir siyasal hat kurulmadı. Parti; İnönü-Baykal çekişmesinin gölgesinde yukarıdan aşağı şekillendi. Yani siyasal rekabet değil, feodal rekabet hâkim oldu. Bu nedenle yıllardır CHP’de değişen sadece isimler oldu. Siyaset değişmedi. Örgüt anlayışı değişmedi. Halkla ilişki biçimi değişmedi. Birileri gitti, birileri geldi. Ama düzen aynı kaldı.
“Değişim” dediler, dönüşümden kaçtılar. Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu ekibi “değişim” sloganıyla yönetime geldi. Fakat dikkat edin “CHP’yi ideolojik olarak yeniden kuracağız” demediler. “Örgütsel dönüşüm yaratacağız” demediler. “Halkçı ekonomik program açıklayacağız” demediler. “Türkiye’nin geleceğini planlayacağız” demediler. Sadece şunu dediler! “Eski yönetim gitsin, yerine biz gelelim.” Yani mesele düzen değişikliği değil, yönetici değişikliğiydi. Bugün yaşanan krizin temelinde tam da bu vardır. 31 Mart Başarısı Kimin Başarısıydı? 31 Mart 2024 seçimleri sonrası CHP’nin birinci parti olması büyük bir propaganda malzemesine dönüştürüldü. Peki gerçek neydi?
Gerçek şudur! Bu sonuç CHP yönetiminin beş ayda yarattığı mucizenin sonucu değildir.
Bu sonuç; 22 yıllık AKP iktidarının yarattığı ekonomik yıkıma, hukuksuzluğa, yoksulluğa ve adaletsizliğe karşı halkın verdiği tepkidir.
Halk sandıkta iktidarı cezalandırmıştır. CHP ise bu tepkinin doğal adresi olmuştur. Yoksa beş ay içinde hangi devrimci program uygulanmıştır? Hangi halkçı ekonomi modeli açıklanmıştır? Hangi örgütsel dönüşüm gerçekleştirilmiştir? Hangi ideolojik yenilenme yaşanmıştır? Hiçbiri! Üstelik aday belirleme süreçleri CHP tarihinin en sorunlu süreçlerinden biri olmuştur. “Halk iradesi” yerine kulisler çalışmıştır. “Liyakat” yerine ilişkiler belirleyici olmuştur. Hatta kamuoyunun aklıyla alay edercesine “yapay zekâ belirledi” açıklamaları yapılmıştır.
Bugün ise o “yapay zekâ harikası” denilen adayların bir kısmı tutuklu, bir kısmı soruşturmalı, bir kısmı ise Cumhur İttifakı saflarına geçmiş durumdadır. O halde sormak gerekir; nasıl oldu da bu kadar “doğru” adaylar kısa sürede çöküş yaşadı? Nasıl oldu da “değişim” diye sunulan yapı bu kadar hızlı dağıldı? Çünkü mesele teknoloji değil, ahlaktır. Mesele algoritma değil, siyasal karakterdir. Mesele vitrin değil, örgütsel omurgadır. CHP’yi çürüten şey feodal siyasettir. Bugün CHP’de yaşanan tabloyu yaratan temel neden feodal siyaset anlayışıdır. Feodal siyaset şudur: Kişiye bağlılık. İlkeye değil lidere sadakat. Sorgulamayan örgüt yapısı. Eleştiri yerine biat kültürü. Halk için değil kariyer için siyaset. Bu nedenle CHP’de gerçek anlamda eleştiri-özeleştiri mekanizması işletilmiyor. İddialarla karşılaşanlar geri çekilip hesap vermiyor. Aklanma mücadelesi vermiyor. Tam tersine koltuğa daha sıkı sarılıyor. Partiyi kişisel kariyer alanına çevirenler; kendilerini halktan, örgütten ve ideolojiden daha önemli görüyor. İşte çürümenin özü budur. CHP’nin gerçek gücü kimdir? CHP’nin gerçek gücü ne genel başkanlardır ne de televizyon ekranlarında boy gösteren kariyer siyasetçileridir. CHP’nin gerçek gücü; mahalle mahalle çalışan, afiş asan, sandık koruyan, sokakta mücadele eden emekçileridir. Yani sizlersiniz! Sizler yıllarca kişisel zenginlik peşinde koşmadınız. Makam istemediniz. Servet biriktirmediniz. Halkın derdini kendi derdiniz bildiniz. Ama büyük bir hata yaptınız! Size sunulanı sorgulamamaya başladınız. Araştırmayı bıraktınız. Eleştiriyi unuttunuz.
“Lider ne derse doğrudur” anlayışına teslim oldunuz. Ve sonuçta; gücünüzü verdiğiniz insanların karşısında edilgen hale geldiniz.
Oysa siz sadece bir partinin üyeleri değilsiniz. Siz bu ülkenin demokratik umudusunuz.
Artık Zamanıdır!
Bugün ihtiyaç duyulan şey makyaj değil, köklü dönüşümdür. CHP yeniden kuruluş ruhuna dönmelidir. Halkçı ekonomi programı açıklamalıdır. Kamuculuğu savunmalıdır. Üretim ekonomisini esas almalıdır. Laikliği tavizsiz savunmalıdır. Emperyalizme karşı net tavır almalıdır. Örgütü birkaç kişinin aparatına dönüştürmekten vazgeçmelidir.
Parti; kişilere bağlı yapı olmaktan çıkmalı, ilkeler partisi haline gelmelidir.
Çünkü mesele yalnızca CHP’nin geleceği değildir. Mesele Türkiye’nin geleceğidir. Ve artık herkes şu gerçeği yüksek sesle söylemelidir: Kral çıplaktır! Gerçek değişim; isimlerin değil, zihniyetin değişmesidir. Gerçek dönüşüm; koltukların değil, siyasetin halklaşmasıdır. Şimdi görev; susmak değil konuşmak, boyun eğmek değil sorgulamak, seyretmek değil örgütlenmektir. Çünkü halkın kurtuluşu; bir kişinin değil, örgütlü halkın eseri olacaktır.
MEKİN ŞAHİN
“Kan konuşmaz” sözü, aslında bir uyarıdır. Tarih boyunca yaşanan acıların, bedellerin ve mücadelelerin sessiz ama ağır bir hatırlatıcısıdır.
Özgürlük, demokrasi ve insanca yaşam uğruna ödenen bedeller; nutuklarla değil, sonuçlarıyla konuşur. Ve o sonuçlar çoğu zaman geri döndürülemez.
Bugünün Türkiye’si tam da böyle bir eşikte duruyor. Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yaşananlar; devrimler, karşı devrimler, darbeler, direnişler ve yeniden doğuşlar… Hepsi bize tek bir şey öğretti: Halkın iradesi bastırılabilir, geciktirilebilir ama yok edilemez. Ancak bu irade, örgütlenmez ve yönlendirilmezse kendi gücünü de kaybedebilir. Siyasetin açmazı irade var, iradenin yol haritası zayıf. Son yerel seçimler, Türkiye’de toplumsal eğilimin değiştiğini açık biçimde ortaya koydu. Halk, uzun süredir devam eden ekonomik sıkışmışlığa, adaletsizlik duygusuna ve yönetim tarzına güçlü bir mesaj verdi.
Bu mesaj nettir: “Değişim istiyorum.” Ancak sorun tam burada başlıyor. Değişim isteğini yönetecek olan siyaset, bu talebi somut bir programa dönüştürmekte zorlanıyor. Ekonomik kriz derinleşmiş durumda; yüksek enflasyon, gelir adaletsizliği, işsizlik. Hukuk sistemine güven ciddi biçimde zedelenmiş durumda. Gençler geleceklerini başka ülkelerde arıyor. Üretim yerine tüketim odaklı bir yapı hâkim. Bu tablo karşısında muhalefetin yalnızca eleştiriyle yetinmesi yeterli değil. Halk artık çözüm görmek istiyor, umut değil yol haritası talep ediyor. Asıl tehlike geciken uyanış ve uyanışı zorlayacak önderliğin zayıf olması. Toplumlar için en büyük risk, baskı değil; alışkanlıktır. Adaletsizliğe alışmak… Yoksulluğa alışmak… Sessizliğe alışmak… Çünkü geciken uyanış, çoğu zaman telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurur.
Bugün Türkiye’de geniş kesimlerin yaşadığı duygu bir yandan değişim isteği, diğer yandan “acaba mümkün mü?” tereddüdü biçimde. İşte bu noktada siyasetçinin görevi sadece konuşmak değil; korkuyu dağıtmak, cesareti örgütlemek ve yön göstermektir. Demokrasi mücadelesi seyirci kalınacak bir lan değildir. Demokrasi, seçimden seçime hatırlanacak bir kavram değildir. Bir yaşam biçimidir. Eğer insanlar hak aramaktan vazgeçerse, adaletsizliği kabullenirse, “benim sesim neyi değiştirir?” diye düşünürse işte o zaman gerçek kayıp başlar. Unutulmamalı; demokrasi pasiflerin değil, sorumluluk alanların rejimidir. Ekonomi siyasetin en somut koşullarını oluşturan ve çözümlerin halka sunulduğu önemli sınavdır. Bugün Türkiye’de siyasetin başarısı ya da başarısızlığı ideolojik tartışmalardan çok daha somut bir alanda ölçülüyor. Mutfakta. İnsanlar geçinemiyorsa, üretici kazanamıyorsa, gençler iş bulamıyorsa hiçbir siyasi söylem karşılık bulamaz.
Bu nedenle çözümün merkezinde üretim ekonomisine dönüş, adil gelir dağılımı, tarım ve sanayinin yeniden yapılandırılması, kamusal kaynakların şeffaf kullanımı olmak zorundadır. Gerekli olan cesaret mi, konfor mu? Bugün herkesin kendine sorması gereken soru şudur: Gerçekten inanmadığımız bir düzenin parçası gibi yaşamaya devam mı edeceğiz, yoksa değiştirmek için risk mi alacağız? Tarih bize defalarca gösterdi ki konfor alanında kalmak kısa vadede rahatlık sağlar ama uzun vadede daha büyük bedeller doğurur. “Kan konuşmaz” denirken anlatılmak istenen tam da budur. Bedeller konuşmaz, sonuçları konuşur. Ne Yapmalı? Demokrasi için demokratik anayasa Adalet için güçlü ve bağımsız hukuk sistemi Ekonomi için üretim ve eşit paylaşım modeli Siyaset için şeffaflık ve hesap verebilirlik Bunlar birer slogan değil, zorunluluktur. Korku bulaşıcıdır ama cesaret de öyle. Sessizlik yayılır ama ses de büyür. Ve unutmayalım ki bir toplum konuşmayı bırakırsa, tarih onun yerine konuşur.
MEKİN ŞAHİN
Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükseliş dönemlerinde Anadolu’daki Türkmenler ile ilişkisi karmaşık ve çoğu zaman gerilimliydi. Osmanlı doğrudan “Türkmen düşmanı” olarak kurulmadı; ancak devlet büyüyüp merkezi bir imparatorluğa dönüştükçe, göçebe–yarı göçebe Türkmen yapıları ile saray merkezli yönetim anlayışı arasında ciddi çatışmalar ortaya çıktı.
Kuruluşta Türkmenler aslında temel güçtü. Osmanlı Beyliği’nin ilk döneminde; Uç bölgelerde yaşayan Türkmen aşiretleri, gaziler, dervişler, Ahiler, Alp–erenler devletin asli taşıyıcı unsurlarıydı.
Osman Gazi ve Orhan Gazi dönemlerinde Türkmen unsurlar devletin omurgasını oluşturuyordu.
Osmanlı devleti kuruluşunda Türkmenleri başlangıçta dışlanma değil, birlikte devlet kuruluşu söz konusuydu.
Osmanlı devlet büyüdükçe merkezi güçlü kurumsal konum kazandı. I. Murad, Yıldırım Bayezid ve özellikle Fatih Sultan Mehmed dönemlerinde Osmanlı artık bir beylik değil, merkezi bir imparatorluk oldu. Düzenli vergi sistemi, sürekli ordu bulundurma, saraya bağlı bürokrasi ve tek merkezden yönetim dönemi başladı.
Göçebe Türkmen aşiretleri yerleşik düzene istemiyor, hayvancılık ve hayvancılığa dayalı ticaret kaynaklarına sahip olmak için göçebe yaşamı tercih ediyordu. Böylece kendi iç bünyesinde kurlu olan toy, örf anane ve gelenek içinde yaşamayı düzenliyor ve özgürce karar alarak yaşıyordu.
Merkezileşmiş Osmanlı devleti Türkmenlerin göçebe yaşamını desteklemiyor onları yerleşik bir yaşama zorluyordu.
Vergi kontrolünü sağlamakta zorlanıyor.
Türkmen aşiretin sadakati devlete değil boya bağlı ve bağımsız hareket edebiliyordu.
Bu yüzden merkezileşen Osmanlı devletiyle, Türkmen özerkliği çelişiyor ve çatışmaya başladı.
Türkmen beylikleri güçlü ve savaş yeteneği üst seviyede olan mini devletlerdi. Anadolu’da, Karamanoğulları Beyliği, Dulkadiroğulları Beyliği, Ramazanoğulları Beyliği, Germiyanoğulları, Candaroğulları gibi güçlü Türkmen beylikleri vardı.
Osmanlı devleti bu beylikleri göçebe “Türkmen” oldukları için değil, siyasi rakip oldukları için tehdit görüyordu. Bu yüzden “Türkmen beyliklerine karşı mücadele” aslında bir iktidar mücadelesiydi.
Osmanlı devleti devşirme sistemiyle zamanla merkezi güç olarak halkla kendi arasında kul sistemini güçlendirdi. Tek karar verici merkezi devlet yani sultan. Sultanın aldığı karara ‘’kul tebaa’’ uymak ve üzerine düşen görevi yerine getirmek zorundaydı. Devlet bürokrasisini ve düzenli orduyu devşirme sistemiyle; Türkmen olmayan kişilerin çocuklarını devşirerek, bürokrat ve asker olarak yetiştirdi.
Çünkü saray için “Boyuna bağlı Türkmen beyinden ziyade, doğrudan padişaha bağlı kul daha güvenlidir.”
Bu yüzden Sadrazamlık, Enderun, Saray yönetimi giderek devşirme kökenli kadrolara geçti.
Türkmenler özellikle üst devlet yönetiminden uzaklaştırıldı. Osmanlı sultanları kendi iktidarlarını bu uygulamayla daha güvende hissediyor ve boya bağlılık yerine merkezî sadakat istiyordu.
Safevî Devleti köken olarak büyük ölçüde Türkmen unsurlara dayanan bir hanedan ve siyasal yapıdır; ancak mesele yalnızca “Türkmen miydi?” diye tek cümleyle açıklanamayacak kadar tarihsel olarak katmanlıdır. İlk dönemlerinde bu aile doğrudan bir Türkmen beyliği değildi; Kürt, Fars, Azeri ve yerel İran unsurlarıyla ilgili farklı tarihsel halklar vardır.
Fakat siyasal güç haline gelişleri özellikle 15. ve 16. yüzyılda Anadolu ve Azerbaycan’daki Türkmen aşiretleri sayesinde oldu. Safevî Devleti’nin kuruluş ve yükseliş gücü büyük ölçüde Türkmen/Kızılbaş aşiretlerine dayanıyordu. Bu nedenle tarihsel olarak güçlü biçimde Türkmen karakterli bir devlettir.
Kızılbaşlar denilen topluluklar; Ustaclu, Şamlu, Tekelü, Rumlu, Afşar, Kaçar, Varsak, Dulkadirli gibi büyük Türkmen oymaklarından oluşuyordu.
Bu aşiretlerin önemli bölümü Anadolu’dan gitmişti. Osmanlı kaynaklarında bunların çoğu “Türkmen taifesi” olarak geçer. Yani Safevî Devleti’nin kılıcı, ordusu ve yükseliş gücü esas olarak Türkmenlerdi.
Osmanlı devleti Safevi devletini en ciddi rakibi görüyor. Anadolu’da yaşayan göçebe Türkmenlerin Safevi devletine yakın durmasını istemiyordu.
Özellikle Alevi/Kızılbaş topluluklar, konar-göçer Türkmen aşiretleri Osmanlı tarafından siyasal tehdit olarak görüldü. Bu da baskıyı sertleştirdi. Yavuz Sultan Selim döneminde bu gerilim zirveye çıktı.
Osmanlı devletinin yaklaşımı tamamen “Türkmenleri yok etmek” değil; yerleşik düzene sokma, vergiye bağlamak, merkezi otoriteye tabi kılmak, bağımsız güç olmalarını engellemek amacını taşıyordu.
Ancak bu süreçte isyan, sürgün, idam, zorunlu iskân şeklinde yaşandığı için Anadolu halkının Osmanlı devletine olan bağları sürekli zayıf kaldı. Anadolu halkının hafızasında büyük travmalar bıraktı.
Devletin mantığı “Boy değil, merkez; aşiret değil, saray; gelenek değil, mutlak otorite.”
Ve bu tercih, Anadolu tarihinin en büyük toplumsal kırılmalarından birini yarattı.
Osmanlı Devleti, özellikle Yavuz Sultan Selim döneminde doğuda yükselen Safevi Devleti tehdidini büyük bir tehlike olarak gördü. Safeviler, Anadolu’daki birçok Türkmen aşireti üzerinde etkiliydi. Bu toplulukların bir kısmı, Safevi hükümdarı Şah İsmail ile dini ve siyasi yakınlık kurmuştu. Osmanlı merkezi yönetimi bunu yalnızca mezhepsel değil, doğrudan devlet güvenliği meselesi olarak değerlendirdi. Bu nedenle devlet, özellikle Kızılbaş olarak tanımlanan grupları potansiyel tehdit saydı.
1514’teki Çaldıran Savaşı öncesinde ve sonrasında çok sayıda Türkmen hakkında soruşturmalar yapıldı. Bazı kaynaklarda binlerce kişinin idam edildiği, sürgüne gönderildiği, mallarına el konulduğu köylerin boşaltıldığı anlatılır.
Bu süreç halk belleğinde “bir gecede köylerin boşalması” şeklinde yer etti. Özellikle Alevi-Kızılbaş hafızasında bu dönem derin bir travma olarak kaldı.
Köylerin Boşalması Ne Demekti?
Bu sadece fiziksel göç değildi, ailelerin parçalanması, ocak sistemlerinin dağılması, inanç merkezlerinin gizlenmesi, dağlara çekilme, kimliğin gizlenerek yaşatılması anlamına geliyordu.
Türkmen topluluklar Toroslar’a, Dersim’e, Sivas’ın iç bölgelerine ve ulaşılması zor coğrafyalara çekildi.
Bu olay yalnızca “Türkmen katliamı” değil; aynı zamanda Osmanlı’nın merkezileşme politikası, Safevi rekabeti ve mezhepsel siyasetin birleştiği sert bir devlet pratiğidir. Yani mesele sadece etnik değil; siyasal sadakat ve inanç ekseninde şekillenmiştir.
Anadolu Türkmenlerinin bir bölümü için bu dönem; kırılma, sürgün, sessizlik, saklanma, hafızaya kazınmış bir korku olarak kaldı.
Bugün “kılıç artığı” gibi ifadelerin duygusal ağırlığı da biraz bu tarihsel hafızadan beslenir.
“Kılıç artığı” sözü tarihsel olarak hayatta kalanı anlatır, siyasal olarak dışlamayı ifade edebilir, toplumsal olarak travmayı hatırlatır, etik olarak dikkat gerektirir. Bu yüzden bu ifade sıradan bir deyim değil; hafızası olan bir kelimedir. Kimin söylediği, kime söylediği ve hangi niyetle söylediği anlamı tamamen değiştirir.
Bugün birine “sen kılıç artığısın” demek çoğu zaman “Sen bu toprağın asli sahibi değilsin”, “Sen yenilmiş, tasfiye edilmiş bir topluluğun kalıntısısın”, “Sen bizden değilsin” gibi dışlayıcı bir anlam taşır.
Bazı siyasal tartışmalarda bu ifade muhalifleri gayrimeşru göstermek, aidiyet sorgulamak, “yerli ve milli” tartışması yaratmak, tarih üzerinden kimlik savaşı yürütmek, amacıyla kullanılabiliyor.
Özellikle sosyal medyada veya sert kutuplaşma dönemlerinde bu tür söylemler yeniden görünür hale geliyor. Bu noktada ifade, tarih anlatısından çıkıp doğrudan kimlik silahına dönüşüyor.
“Kılıç artığı” ifadesi aslında şu soruyu tetikler; “Bu ülkenin gerçek sahibi kim?” Bu yüzden sadece geçmişi değil, bugünkü aidiyet tartışmalarını da açar. Kimlik, vatandaşlık, eşit yurttaşlık ve tarihsel yüzleşme meseleleri bu noktada birbirine bağlanır. Maalesef araştırma yeteneği kaybolmuş kim gazeteciler, menfaat üzerinden Anadolu halkını incitecek iddialar ortaya atıyor. Tepki gelirse kıvırarak tükürdüğünü yalıyor. CHP hiç kimsenin babasının malı değildir. Hele hele para pul ve menfaatle elde edilecek bir siyasi örgütte değil. Türkiye ve halkını çıkmaza sokan sürecin baş aktörlerinden birini korumak adına yalan ve iftira atmak bu tür gazetecilerin haddi değildir. Kemal Kılıçdaroğlu 1992 sonrası Deniz Baykal’dan sonra en uzun CHP genel başkanlığı yapan siyasetçidir. Hem solculuk yaptığını sanarak hem de siyasetçinin inanç ve etnik konumunu yıpratarak eleştirmek bir gazeteci için utançtır!
MEKİN ŞAHİN
Serçe göçmen bir kuş değildir. Ne kışın ayazından kaçar ne yazın kavurucu sıcağından. Yaşam alanını terk etmez. Ölüm korkusuyla sığınacak başka gökler aramaz. Aç kalmaktan ürkmez, yalnız kalmaktan çekinmez. Çünkü onun doğasında kaçmak değil, direnmek vardır.
Serçe bilir ki yaşamak, sadece nefes almak değildir; var olabilmek için mücadele etmektir.
İnsan da böyledir aslında. Doğanın en bilinçli canlısı olarak korkuya teslim olmak değil, iradesiyle hayatı yeniden kurmak zorundadır. Ama ne yazık ki bugün, serçenin sahip olduğu o yalın cesareti bile kaybetmiş gibiyiz.
Her sabah muhteşem renklerle uyanıyoruz. Gökyüzü bize umut sunuyor, kuş sesleri yeni bir günün müjdesini veriyor. Fakat biz, bu güzelliklerin çoğuna yabancılaştırılmış durumdayız. Dinlemek istiyoruz; susturuluyoruz. Renklerle bir araya gelmek istiyoruz; ayrıştırılıyoruz. Dokunmak istiyoruz; korkularla çevreleniyoruz.
Doğa insanı korkutmak için var olmadı.
Ama insanlar, birbirlerini korkutarak yönetmenin yolunu buldu.
Bugün bilgi çağında yaşıyoruz deniliyor. Oysa düşünme hakkımız, seçme hakkımız, hatta hayal kurma cesaretimiz elimizden alınmış durumda. Kendi düşlerimizle değil, bizi yönetenlerin niyetleriyle uyuyor; onların öfkesiyle, onların çığlığıyla uyanıyoruz.
Bir serçe kuşunun düşü kadar bile özgürlüğe sahip olamıyoruz.
Dünün kırıntı haline gelmiş özgürlüklerini arar hale geldik. Parlamenter düzenin eksiklerini eleştirirken, bugün iradenin tamamen görünmez hale geldiği bir düzene sıkıştık. Hayatın hiçbir alanında kendimizi tam anlamıyla temsil edilmiş hissetmiyoruz. Çizilmiş sınırlar içinde debeleniyor,
korkuyla güne “merhaba” diyoruz.
Oysa siyaset korkakların işi değildir.
Siyaset; halkın iradesini savunma cesaretidir. Koltuk için susmak değil, hakikat için konuşmaktır.
Amaca ulaşmak için her yolu mübah görmek değil; ilke ile yürümektir.
12 Eylül 1980 askeri darbesi, sadece bir hükümeti devirmedi; halkın siyasal iradesine de ağır bir darbe vurdu. Siyasi partiler yasası, seçim sistemi ve merkeziyetçi yapı, halkın karar verme gücünü daralttı. Aday belirleme süreçleri halktan koparıldı; siyaset, halkın değil, dar çevrelerin pazarlık alanına dönüştü.
Böyle bir düzende insanlar, halkın desteğiyle değil; birkaç kişinin iki dudağı arasından çıkacak sözle siyaset yapmaya zorlandı.
Bu yüzden el etek öpmeler arttı.
Sadakat, liyakatin önüne geçti.
Ahlak, makamın gölgesinde bırakıldı.
Kimi siyasetçiler, halkın önünde yürümek yerine güç odaklarının önünde eğilmeyi tercih etti. Dün halktan biri olduğunu unutarak, bugün tepeden bakan “efendi” pozlarına büründüler.
Peki böyle bir düzende seçilen milletvekili, belediye başkanı ya da parti yöneticisi gerçekten halka özgürce hizmet edebilir mi?
Elbette hayır.
Bu çürümüş yöntemin yıkılması gerekir.
Ve bir daha geri dönmemek üzere tarihin derinliğine gömülmesi gerekir.
Bunu yapacak olanlar; korkusuz, ilkeli, halktan kopmamış yiğit insanlardır. O güzel atlarına binip Anadolu’yu dört nala aşan, umudu omuzlarında taşıyan insanlardır.
Özellikle devrimciler, yurtseverler ve halktan yana olan herkes; yanlışın karşısında susmamalıdır.
Değişim mücadelesi, sadece eleştirmekle değil; alternatif üretmekle mümkündür.
Bizler, siyaseti arsızlara, hırsızlara, bireysel ikbal peşinde koşanlara bırakmayı kabul etmiyoruz.
Aday da olacağız.
Aday da çıkaracağız.
Parti yönetimlerinin halktan kopuk, popülist ve çıkarcı anlayışlarla değil; halkın gerçek iradesini yansıtan politikalarla şekillenmesi için mücadele edeceğiz.
Ahlak, her şeyin önünde olacak.
Başta CHP dünyası olmak üzere, halkın umudunu tüketen, güvenini yıkan, yüzünü maskelerle gizleyen sahte kahramanlara izin vermeyeceğiz. Gerçek yüzlerini halkın önüne koyacağız.
Düşüncesi ne olursa olsun; dürüst, ilkeli, ahlaklı ve nitelikli insanlarla omuz omuza duracağız.
Kişisel çıkarlarını halk çıkarı diye pazarlayanların, üretmeden yönetmeyi liyakat sanan soytarıların hükmü artık bitmelidir.
Hak, hukuk ve adaletin olmadığı bir ülkede; patates, soğan ve patlıcan krizleri sadece ekonomik mesele değildir. Bunlar, adaletsizliğin ve kötü yönetimin gündelik hayattaki yansımalarıdır.
Devlet; korkuyla değil, hukukla yönetilmelidir.
Yönetim; keyfilikle değil, denetimle ayakta kalmalıdır.
Evrensel hukuk bunu söyler.
Demokrasi bunu gerektirir.
Artık diz dövme zamanı bitmiştir.
Şimdi serçe gibi davranma zamanıdır.
Kendi yaşamına sahip çıkan, korkmadan direnen, gerektiğinde yalnız kalmayı göze alan ama asla teslim olmayan bir serçe gibi…
Unutmayalım ki!
Sevildikçe yeniden dirilenler yer yüzü tanrıları değildir.
Ölümsüz olan; özgürleşmesini bilen insanlardır.
Masumların feryadına vicdanıyla koşan, zulme sessiz kalmayan, adalet için ayağa kalkan insanlar…
İşte onlar gerçek yaşamın sahipleridir.
Şimdi serçe kuşu gibi düşlere koşma zamanı.
Çünkü gelecek; korkanların değil, düş kuranların olacaktır.
Düşünü gör.