01 Nisan 2026 Çarşamba
Dünyanın en kısa fıkrası....
Eğitimde "Yüreklere Dokunmak"
Sevgi, takvimde işaretli günlere sığdırılacak bir duygu değildir
Çok Sert Ergenlik İsyanı mı Ya da Kontrol Edilebilen Dengeli Bir Ergen mi?
GENÇLİK GELECEĞİN TOHUMUDUR
İRAN SAVAŞI DÜNYA İÇİN BİR FIRSATA DÖNER Mİ?
OKTAY EROL
İnsanın düşünce dünyasını, anlaşmasını sağlamakla kalmayıp geçmişle gelecek arasında bağını biçimlendiren bir olgudur dil… Uzun/ kısa sözcükler aracılığıyla duygu, düşünce, bilgi aktarılır; toplumun değerleri/ ortak bilinci dilin içinde taşınır. Dil yalnızca iletişim kurmayı mı sağlar; hayır! Aynı zamanda kimliğin oluşmasına, toplumsal bağların güçlenmesine, bireyi içinde bulunduğu topluma karşı sorumlu kılar… Bir ulusun dili, onun tarihini, coğrafyasını, yaşam biçimini, geçmişteki arayışları ile gelecek için beklentilerini de yansıtır.
Bu nedenle dilin korunması, geliştirilmesi, anlaşılır biçime getirilmesi yalnızca yazınsal bir beklenti değil, aynı zamanda “ulusal bilincin” de bir sorumluluğudur. Yabancı sözcüklerin yerine yerel karşılıkların kullanılması, toplumsal duyarlılığı artırıcı araştırmalar yapılması, bireylerin kendi kökleriyle bağını güçlendireceği gibi benimsenmesinde de etmen olur. Dil, düşüncenin sınırlarını belirler; sözcük dağarcığı genişledikçe düşünce bakış açısı da genişler. Bu yüzden dil, hem bireysel özgürlüğün hem de toplumsal dayanışmanın temelidir.
***
Biraz tarihsel bilgi… Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bağımsızlığın yalnız toprakla değil, dille de kazanılacağına inanıyordu. Bu inançla başlatılan Dil Devrimi, Türkçeyi yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarma, öz benliğine kavuşturma savaşımıydı. Atatürk, “Türk dili, Türk ulusunun yüreğidir, belleğidir” diyerek bu konunun yaşamsal değerini vurgulamıştı. Kurulan Türk Dil Kurumu, bu yürüyüşün en bilinen utkusuydu… Kurumun temel amacı; Türkçeyi arı/ duru bir yapıya kavuşturmak, halkın konuştuğu dil ile yönetenlerin kullandığı dil arasındaki kopukluğu gidermekti…
Atatürk’ün öncülüğünde yürütülen bu çalışmalar, Türkçenin bilim, sanat, felsefe dili olarak yeniden ayağa kalkmasına neden olacaktı. Özleştirme eylemiyle, kökeni ulusla ilişkilendirilemeyen sözcüklerin yerine Öztürkçe karşılıklar üretilecekti; böylece halkın kendi diliyle düşünmesi, üretmesi sağlanacaktı. Bugün kullandığımız her Öztürkçe sözcük, o gün atılan adımların bir meyvesidir.
***
Günümüzde gerek “iktidar” gerek “muhalefet” sözcülerinin açıklamaları, dilin gelişimine gölge düşürecek ölçüde… Yaşam alanları yabancı kökenli, ağdalı, halkın anlamakta zorlandığı sözcükleri kullanmayı ayrıcalık sayanlarla dolup taşıyor. Birçok kişinin “inkılap” ile “ınkilap” ayrımında bile bocalaması, yazım kurallarında düştüğü yanılgılar, dildeki yabancılaşmanın en belirgin kanıtı… Doğrudan “devrim” demek neden ürkütücü?
Bu dil karmaşası içinde “h” harfinin gereksiz direnişi de unutulmamalı… Türk Dil Kurumu bugün her ne kadar “hemşehrim” yazımını doğru bulsa da; halk o içten gelen sesiyle “hemşerim” demeyi yeğliyor. Tıpkı zamanla dilde yalınlaşan “hastahane” yerine “hastane”, “postahane” yerine “postane” örneklerinde olduğu gibi; halkın söyleyiş kolaylığına karşı direnmenin bir anlamı da çözemeyenlerdenim. Bu ya da benzeri karmaşık anlatımlar, düşünce dünyamızı nelerden yoksunlaştırmıyor ki? Kendi öz değerlerine, arı dile sahip çıkmayanların toplumsal birliği sağlaması olası mı sizce? Dil kurallarına uyulmadan, halkın değerlerinden uzaklaştırılan, halkı yabancılaşmasına umursamaz kalınan bir ortamda; gençlerin doğru Türkçe öğrenmesini beklemek ne denli gerçekçi olur ki?
***
Neden bunu yapmak yeğlenir, neden “dilin” bozulmasına/ yabancılaşmasına öncülük edilir anlamıyorum! Türkçenin eşsiz söz varlığına sırt çevirmek, anlam karmaşasına neden olan ses kalıplarına tutuklu kalmak… “Söylemek, belirtmek, vurgulamak, altını çizmek” gibi onlarca sözcük için herhangi birinin sözü olacağını sanmıyorum… Peki gerek siyasilerin gerekse medyanın aynı anlamı taşımasına karşın “ifade etmek” deyimine sığınması, dilimizin varsıllığını görmezden gelmesi kaygı verici değil mi sizce? Bunun gibi onlarca sözcük yazabilirim… Bu yapay ısrar, anlatımı donuklaştırdığı gibi halkla kurulan duygusal bağı da koparmıyor mu?
Kendi dilinin olanaklarını kullanamayan, yabancı kökenli tamlamaların ya da sığ kalıpların ardına saklanan bir anlayışın, toplumu geleceğe taşıması hiç de kolay olmayacağı gibi zorlaştıracaktır da… Gelecek kuşağa bırakılacak en büyük değer, doğru/ arı bir Türkçedir. Dil devriminin özü de buydu; halkın kendi diliyle düşünmesini, üretmesini sağlamaktır… Bugün “dili yalınlaştırma” çabasını sürdürmek geleceğe sorumluluktur. Çünkü dil, ulusun belleği olduğu kadar, yarının da açarıdır…
DERYA DENİZ
İran dan Türkiye’ye atıldığı iddia edilen füzeye yönelik İran açıklama yapmış” Türkiye’ye füze atmadık”
Birileri bu savaşa daha kapsamlı şekilde Türkiye’yi sokmak istiyor sanırsam. Düşürüldüğü iddia edilen füze ile alakalı MSB kaynaklı haberlerde direkt olarak İran dan atıldığı ifade edilmişti.
Türkiye yi savaşa sokmaya çalışanlar kimler?
Zamanında da birileri: “Suriye tarafına dört adam yollarız sekiz füze attırırız” diyerek savaş gerekçesini ne kadar kolay yaratacaklarını ifade ediyordu.
Yine aynı entrikalar bu sefer de hayata geçirildi mi?
Bu savaş Türkiye’nin savaşı değil. Ki zaten olmaması gereken küresel eşkiyalık örneği bir savaş.
Eğer önlenemiyorsa da yer alınması gereken taraf emperyalist, siyonist, katliamcı küresel eşkiyaların tarafı değil komşumuz İran ın tarafı olmalıdır.
Sarı öküzü çoktan vermiştik zaten. Dünyanın kanını emen, savaşların sebebi ABD ve İsrail in BOP projesi kapsamındaki sonraki potansiyel hedefi olmaktan İran ın bu savaşta galip gelmesi ile de kurtulabileceğimizi de göz ardı etmememiz hayati öneme sahip bizler için.
DERYA DENİZ
Teknofest Adana bugün sona erdi.
Binlerce insanın 4 günlük süre boyunca ağırlıklı olarak çevre il ilçelerden ve uzak illerden gelerek ziyaret ettiği, çeşitli kamu ve özel kurumların katılım sağladığı ve izleyenlere çeşitli güzel akrobasi gösterilerinin yapıldığı bir etkinlikti.
Fakat, benim gibi birçok katılımcının da kafasında aynı soru işareti oluşmuş:
“Bu festival Tayyip Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’ın festivali mi?”
Festivalin geneline Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar ve firmasının damgasını vurmak, onun ismini ve markasını ön plana çıkarmak için proğram özel olarak dizayn edilmiş fikrine sadece ben kapılmamışım.
Bu festivalde, mevcut iktidardan çok önce varolan ve savunma sanayimizin belkemiği ve gururu olan firmalarımız, markalarımız da vardı.
Bu markalarımızın bugüne kadar yaptığı işler ve hacmi göz önüne alındığında onların daha çok ön planda olması gerekirken, cumhurbaşkanı damadının ismi ve firması festivalin genelinde gerek anonslar, gerekse ödül töreni gibi etkinliklerle hep ön planda tutulmaya çalışılması benim gibi birçok kişinin de aynı fikre kapılmasına haklı bir gerekçe olsa gerek.
Teknolojiye, özellikle uçak, helikopter gibi teknolojik araçlara ilgisi, merakı olan vatandaşların beğenisini bu festival aracılığıyla kazanmaya çalışan organizatörler kendileri ve reklamını yapmaya çalıştıkları adına iyi iş yaptılar. Cumhurbaşkanının damadına (dolayısıyla AKP genel başkanına) sempati puanlarını kanalize ettiler.
Bizzat cumhurbaşkanının da katıldığı proğram da ise en büyük algı operasyonu is bence şu idi:
Adanalıların başından beri karşı çıktığı ve kapanmasını istemediği, en kolay ulaşıma ve basitliğe sahip Şakirpaşa Havaalanının, söz verildiği halde kapatılmasına karşı oluşan tepkileri bu festival aracılığı ile yumuşatmak ve meşrulaştırmaya çalışmak.
40 yılda bir yapılacak etkinlikle “bakın burayı boşyere kapatmadık. İşte böyle işler için kullanacağız” diyerek halkın tepkisini, öfkesini sönümlemek.
Diğer taraftan da ülkeyi ekonomik olarak getirdikleri çok kötü noktayı, çiftçilerin hiç olmadığı kadar kötü durumda olduklarını gizlemek, sığınmacı ülkesi haline getirdikleri ülkede her yerden insanları kevgire dönen sınırlardan doldurarak gerçek beka sorununa sebep olduklarını gizlemek için 4 gün boyunca jetleri, helikopterleri insanların gözünü boyamak, uyutmak için çok güzel bir fırsata çevrilmiş bir festivaldi…
Bence teknoloji festivalinden başka herşeydi. Teknolojinin araç olarak kullanıldığı ve yukarıdaki şahsi çıkarların gölgesinde kaldığı bir festivaldi.
Festivalin emekçilerine, hayatlarını riske atarcasına görsel şölen sunan pilotlara, teknik destek sağlayan ekiplere, personellere sonsuz teşekkürler ama…
DERYA DENİZ
“Köpekler çocuğa saldırdı. Trafik kazasına neden oldu” vs. gibi milyonda bir yaşanan vakaları milyonların başına geliyormuş gibi lanse edenler ve eskiden kalma köpek fobisi içgüdüsünde olanların korkusundan faydalananlar yüzünden sokak hayvanlarını öldürmek yasallaştırılıyor.
Birkaç vakayı sanki hergün binlerce insanın başına geliyor gibi gösterip ve o algıyı yaratıp bu katliamı meşru görmek nasıl bir mantıksızlıktır, nasıl bir insanlıktır?!
Arabalar kazaya neden oluyor ve günlük yüzlerce insan sakat kalıyor, yada ölüyor diye arabaları piyasadan çekmemiz mi gerekiyor?
Ne yapıyoruz peki bunun yerine?
Trafik kurallarına daha fazla önem veriyor, kurallara uyulmasını sağlamak adına cezaları ve önlemleri daha da artırıyoruz değil mi?
Trafik kazasında ölen yada yaralanan insanın milyonda biri vakada yaralanma yada daha kötüsü gerçekleştiğinde ise sokak hayvanlarını öldürelim sokaktan temizleyelim demek mantıklı mı?
Çukura düşerek yada yolda elektrik akımına kapılarak ölenlerin sayısı emin olun çok daha fazla bu ülkede.
Belediyelerin mevcut yasaya göre zaten sokak hayvanlarını toplayıp, bakımını, aşılarını ve kısırlaştırmalarını yapıp tekrar sokaklara bırakması lazım.
Belediyeler bu görevlerini yapmadıkları için sokaklar bu şekilde.
Ve belediyelerin tembelliğini, beceriksizliğini sokak hayvanlarını öldürerek telafi etmeye çalışıyorlar.
Yasaya Avrupa ülkelerini örnek gösterenler Avrupa ülkelerinin insanlıktan çoktan çıktığını unutmasın. Onlar değil hayvan kendilerinden başka hiçbir insan hayatını dahi yok sayan insafsızlar desek çok yanlış bir tabir olmaz. Tarih boyunca diğer ülkelerde uyguladıkları katliamlar ve sömürgelerle bu sabit zaten.
Bence yine bir kodamanın hayvanları zehirleyerek öldürecekleri ilaçlardan elde edeceği kar hırsı ve kazanacağı paraların rüyası yüzünden bunları yaşıyoruz.