admin

admin

02 Temmuz 2026 Perşembe

Yemek Masasına Geçişte Öncelik Oturmada Kolaylık

Yemek Masasına Geçişte Öncelik Oturmada Kolaylık
0

BEĞENDİM

ABONE OL

YEMEK MASASINA GEÇİŞTE ÖNCELİK OTURMADA KOLAYLIK

Yemek masasında kimin nereye oturacağını tesbit etmek için misafirlerin rütbeleri, unvanları, içtimai ve siyasî mevkileri, temsil ettikleri unvanlar, yabancılıkları temsil ettikleri makamlar, cinsiyetleri göz önüne alınarak misafirler kâğıt üzerinde numaralanır.

Bu numaralara göre yemek masasının plânı yapılır. Plânın üzerinde misafirlerin oturacakları yerler, isimleri ve unvanları yazılarak belli edilir ve plân yemek salonunun girişinde bir servant üzerine veya küçük bir masa üzerinde teşhir edilir. Misafirler plâna bakarak kolayca yerlerini öğrenirler. Bu plân her türlü yemekli toplantılarda uygulanır.

Küçük yemek davetlerinde plâna lüzum yoktur. Davetliler yukardaki gibi numaralandıktan sonra el yazısı ile davetlilerin isim ve unvanları küçük kâğıtlara yazılarak yemek masasındaki peçetelerin üzerlerine konur. Böylece davetliler kolayca kendilerine ayrılmış yerleri bulurlar.

Yemek salonuna geçişte öncelik bayanlarındır. (Bunda istisna lokantadır. Lokantada önce erkek girer) Yemek saati gelip yemek hazır olduğunda evin hanımı bayan misafirleri sofraya buyur eder, kendisi şeref misafirininrhanımı ile ilk olarak yemek salonuna girer ve sofraya geçer, sonra evin beyi erkek misafirleri sofraya buyur eder, en son kendisi yemek salonuna girer.

Garsonlar yoksa hizmetçi şeref misafirinin hanımı ve hatırlı, iki üç hanımın sandalyelerini çekerek oturmalarına yardım ederler. Misafirler erkekler de diğer hanım misafirlerin oturmalarına yardım ederler, sonra yerlerine otururlar.

Devamını Oku

Büfe Tanzimi

Büfe Tanzimi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

BÜFE TANZİMİ

Büfe tanziminde her şeyden önce kolaylık önemlidir. Büfenin şık durması da şarttır Fakat bu arada siz misafirlere servis yapacaksanız, büfenin arkasına geçmeniz gerektiğini düşünmelisiniz. Sırayla kayık tabaklar dizilmelidir. Bu kayık tabakların hepsinde kendi servis kaşıkları veya çatalları, bulunmalıdır. Diğer gerekli şeyler, yani tabaklar, çatal takımı, peçete vs. de büfenin diğer ucuna yerleştirilmelidir. Masanın orta kısmını yiyeceklere ayırın. İki tarafı boş kalmalıdır.

Devamını Oku

Masa Düzenleme Yöntemleri

Masa Düzenleme Yöntemleri
0

BEĞENDİM

ABONE OL

MASA DÜZENLEME YÖNTEMLERİ

Sofra düzeni ve serviste, verilecek davetin türü ve konuk sayısına göre çok çeşitli masa düzenlemeleri yapılabilir. Bu nedenle, ne zaman, nasıl bir düzenleme gerekeceği konusunda bilgi sahibi olmada yarar vardır. Bunlardan bazıları hakkında kısaca bilgi verelim:

a) Büfe:
Tek bir masa çevresinde oturulmasına imkân bulunmayan, kalabalık bir davette en uygun servis yöntemi, herkesin kendi kendisine hizmet edebileceği büfe şeklindeki servis yöntemidir. Üzerine çeşitli yiyecek ve içeceklerle servis takımlarının konduğu masa düzeni “büfe” olarak adlandırılır. Büfe hazırlanmasında genellikle iki tür düzenleme yönteminden yararlanılır. Birincisinde, konuklar yemeklerini büfeden aldıktan sonra masalarda yerler. Bir başka deyişle “büfe-masa” düzenidir bu. İkinci düzenlemeyse, konukların tümüne oturacak masa bulunamaması, ya da yemek zamanının kısıtlı olması halinde uygulanır ki bu durumda konuklar yemeklerini büfeden alarak ayakta yerler. Buna da “kokteyl” tipi düzenleme denir. Bu iki ana düzenleme de kendi aralarında, davetin niteliğine, yerine ve zamanına göre soğuk büfeden (alfresco), bahçe servisine (garden party) kadar uzanan farklı bölümlere ayrılabilirler.

b) Büfe düzenlemesi:
Büfe olarak hazırlanacak masa yeterince geniş ve büyük olmalıdır. Üzerine, önce bir altlık daha sonra da büfe örtüsü serilir. Örtüler, bütün masayı kaplayıp yere kadar uzanacak biçimde düşünülmelidir.
Daha sonra masayı üç bölüme ayırarak düzenleme yapılır. Sağ tarafta yemek takınılan ve servis araçları durur. Orta bölümden süsleme alanı olarak yararlanılmalıdır. Yapay süsler yerine bu bölüme taze meyve ve sebzeler de dekoratif biçimde yerleştirilebilir. Bu arada, masanın iyi aydınlatılmış olmasına da dikkat edilmelidir. Diğer bölümler soğuk yemekler, ordövr tabakları, sıcak ana yemek için ayrılır. Konuk adedi göz önünde bulundurularak servis tabaklan yerleştirilmelidir. Böylece konukların sıra beklemeksizin rahatça kendilerine yemek servisi yapabilmelerine olanak sağlanır. Bu tür serviste imkân olursa bir yardımcının da bulunması iyi olur.

c) Büfe-masa düzenlemesi:
Bu düzenlemede yemek salonunun bir köşesinde büfe hazırlanır. Ayrıca konukların oturarak yemek yiyebilecekleri masalar da daha önceki konularda anlatıldığı gibi özenle hazırlanmıştır. Konuklar yemek servisini kendileri yapar ve masalarda oturarak yerler.

d) Soğuk büfe:
Özellikle yaz mevsimi için seçilmiş, hafif yiyeceklerin sunulduğu bir servis çeşididir. Bahçe, ya da teras gibi yerlerde hazırlanır. Soğuk-büfe yöntemiyle az harcamayla çok sayıda konuk ağırlanabildiğinden, oldukça ekonomiktir ve tercih edilmektedir. Bu servis yönteminde soğuk yiyeceklerin yanısıra küçük börekler, küçük köfteler ve şiş kebapları da sunulabilmektedir.

e) Kokteyller:
Kokteyl partiler sınırlı bir sürede çok sayıda konuğu ağırlamaya imkân vermeleri açısından iş davetleriyle, toplumsal ilişkilerin gerektirdiği toplantılarda tercih edilirler.
Kokteyl verilecek salonun çeşitli yerlerine masalar üzerine, hazırlanması ve yenmesi kolay çeşitli kanapeler, ordövr çeşitleri, kuru yemiş ve kızartmalar yerleştirilir.

f) Smorgasbord:
Smorgasbord, özellikle, İsveç ve diğer İskandinav ülkelerinde uygulanan ve fazla yardımcıya gerek duyulmadan, çok sayıda davetliyi en iyi şekilde ağırlamaya imkân veren yöntemlerden biridir. Smorgasbord, öğle ve akşam yemekleri, hatta sabah kahvaltılarında bile düzenlenebilir. Geleneksel bir smorgasbord, soğuk ve sıcak ordövler, sıcak ve soğuk etler, çeşitli balıklar, salatalar, meyve ve değişik tatlıların büfe-masa düzeninde olduğu gibi büfeye yerleştirilmesi ile hazırlanır.
Smorgasbord’un büfe-masa düzeninde fark ta, birden fazla ana yemeğin büfeye konması ve konuklara ana yemekler arasında seçim olanağı vermesidir. Smorgasbord büfesinde yemeklerini kendileri seçen ve tabaklarına alan konuklar, büfe-masa yönteminde olduğu gibi, masalarına oturarak yemeklerini yemektedirler.

g) Çay:
Çay davetleri, büfe hazırlanmasına oranla daha az harcama gerektirmekle birlikte, yalnızca yakın kimselere değil, aynı zamanda resmi ilişkiler için de önemli bir ağırlama yöntemidir. Çok sayıda davetlinin katılabildiği çay davetleri, büfe tarzında ve mümkün olduğu şekilde ayrıntılı olarak da hazırlanabilir. Çay masası hazırlığı da, büfe düzenlemesi gibi özen ve dikkat gerektirir.
Bir çay masasının düzenlenmesi, büfe düzeninden farklı değildir. Masanın bir köşesine, çaydanlık, süt kabı, kesme şeker konulmuş şekerlik, şeker maşası, limon dilimleri konulmuş bir tabak ve küçük limon çatalı yerleştirilir. Diğer köşesine ise, küçük sandöviç ve kanapeler konulmuş servis tabakları ve çay için fincanlar, ya da bardaklarla çatal, kaşık ve bıçaklar konulur. Çaydanlık ve sütlük için ayrı küçük bir masadan da yararlanılabilir. Küçük masa uygun ise, buraya çay fincanlarıyla bardakları da konulabilir. Masanın ortası ise süslenme alanıdır. Bu alana büfe düzeninde olduğu gibi çiçeklerle uygun bir ortam kazandırılması iyi olur. Kuşkusuz, masa ortası süslenmesi, davet sahibinin imkanlarına da bağlıdır.
Böyle bir çay masasında başka içeceklerin bulundurulması zorunlu değildir. Bunlar, isteyen olduğu takdirde ikram edilebilir. Çay masasının bir köşesi de, kahve servisine ayrılabilir.

Devamını Oku

Hz. Muhammed’in (Peygamberimizin) Üstünlüğü, Âlemlere Rahmet Vesilesi Olması

Hz. Muhammed’in (Peygamberimizin) Üstünlüğü, Âlemlere Rahmet Vesilesi Olması
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hz. Muhammed’in (Peygamberimizin) Üstünlüğü, Âlemlere Rahmet Vesilesi Olması
Nefsin damarları pek çoktur. Bunlardan bir tanesi, kendisini herkesten üstün görmesidir. Daha doğrusu, nefsin kendisinden daha büyük ve şerefli insanlara tahammül edememesidir. Maalesef tarih boyunca peygamberlere karşı gelen bütün insanlar, nefsin bu damarıyla hüsrana düşmüşlerdir. Nefsin bu damarı ise herkeste vardır. Bugün peygamberler olmasa da onun misyonunu taşıyan kimseler mevcuttur. Rabbani âlimler (mürşid-i kâmiller), peygamberin varisleridir. Onları inkâr eden, onlara kötü sözler söyleyen kişiler de maalesef bu nefis damarı ile hareket etmektedirler.

Hz. Muhammed Aleyhisselam hakkında konuşurken bazıları ona salât ve selam getirmeyi gereksiz bulurlar. Nedense salât ve selam getirmek ağırlarına gider. İsminin başına Hazreti unvanını koymayanları da var. Tabii böylelerinin şayet İslam’la yakından ve uzaktan bir ilgileri yoksa insan bunları normal karşılıyor, ama namaz kılıp da davası İslam olanların böyle tavırlarını anlamak gerçekten zordur.

Kendimi şöyle bir yoklayınca gençliğimde okuduğum bazı kitapların etkisi ile bir dönem peygamberimize (s.a.s) karşı büyük bir saygısızlık içerisinde bulunduğumu hatırladım. Bunun tabii en birinci nedeni içerisinde yer aldığım bir guruptu. İnsan alışkanlıkların iyilerini de kötülerini de genellikle böyle kapıyor. Bir de tabii böyle konuları. Hâlbuki ibadetlerini yapan bir gençtim. Ama peygamberimizi (s.a.s) diğer peygamberlerle (a.s.) aynı, eşit görmek ve tutmak istiyordum. Bakara suresinin son ayetlerinde geçen ‘Peygamberlerinden hiç biri arasında ayrım yapmayız.’ ifadelerine saplanıp kalırdım. O nefis damarım, nedense her peygamberi bir ve eşit görmek düşüncesinde ayak diretir, marifetmiş gibi ilgili ayeti delil gösterip dururdu. Şimdi kendimi biraz tarafsız bir şekilde tahlil edince bu nefis damarının amacının aslında peygamberlere karşı gelmek olduğunu, ama buna gücü yetmeyince, bu çeşit cılız ve zayıf bir yola başvurduğunu aynelyakin anladım. Demek ki, bir peygamberin zamanında yaşasaydık ve bu biçimde bir nefis damarına biraz uysaydık ona direk karşı gelip hidayetten mahrum kalacaktık. Allah korusun.

Hâlbuki anne babalar bilirler ki, aileye en son katılan çocuk, diğerlerine göre daha sevgilidir. Anne babalar evlatları arasında ayrım yapmak istemeseler de durum genellikle böyledir. En küçük çocuk sevginin merkezi olmaktan kurtulamaz. Peygamberimiz (s.a.s) peygamberlik zincirinin son halkasını oluşturduğu gibi kendisi üzerinde Allah’ın sevgilisi olma (habibullah) nimeti de tecelli etmiştir. Allah (c.c.) peygamberimizi (s.a.s) bu makama layık görmüştür. Dünya ve ahreti bu sevgi temeli ile yaratmıştır. Dünya ve ahreti bir ağaca benzetirsek peygamberimiz (s.a.s) bu varlık ağacının meyvesi gibidir, yani yaratılış amacıdır. Onun için bir kutsi hadis-i şerifte yüce Allah ‘Sen olmasaydın, Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım.’ diye peygamberimizin (s.a.s) şanında bu sevgisini ifade etmiştir.

Kuşkusuz yüce Allah sınırsız sayıda evrenlerin yaratıcısıdır. O’nun dünya dışında başka gezegenlerde de bizler gibi imtihana tabi tutulan varlıklar yaratması şanına uygun düşer. Şanını yüceltir. O’nun yaratıcılığını sadece bu evrenle sınırlı tutmak da doğru değildir. Yüce Allah’ın yaratıcılığına bir son ve sınır koymak zulümlerin ve günahların en büyüğüdür. Yüce Allah (c.c.) nasıl dünya üzerinde tarih boyunca her kavme (bir hadis-i şerife göre toplam 124.000) peygamber göndermişse, evrendeki yaşam olan, yani bizler gibi akıllı varlıkları olup da imtihan edilen her gezegene de peygamberler göndermiştir. Muhakkak ki onların son peygamberi de bizim peygamberimiz gibi sevgili unvanına mazhar olmuştur. Yukarıdaki ‘Sen olmasaydın, Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım.’ hadis-i şerifi onlar için de ayrı ayrı varit olmuştur.

Peygamberimiz (s.a.s) daha dünyaya gelmeden önce ruhlar âleminde de diğer peygamberlerin imreneceği bir şana sahipti. Her peygamber, peygamberimizin (s.a.s) yerinde olmak istiyordu. Barnabas İncilinin muhtelif yerlerinde Hz. İsa Aleyhisselam, peygamberimizin (s.a.s) şanı için onun ayakkabısının bağını bağlama şerefine nail olmayı dilemektedir.

İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s.) Mektubat’ında şu bilgileri vermektedir: Rivayete göre ruhlar âleminde her peygamber, peygamberimizin (s.a.s) ümmeti olmak için dua etmiş, yalnız Hz. İsa’nın (a.s.) duası kabul görmüştür. O kıyamete yakın Hz. Mehdi Aleyhisselam’a tabi olmak üzere gelecektir. Aslında resuller arası olan bin yıllık süre sadece bizim peygamberimiz (s.as.) için uzatılmış, Hz. İsa Aleyhisselam’ın kalan dünyalık ömrü gibi 500 yıllık risalet ömrü de bizim peygamberimizin (s.a.s) risalet ömrüne eklenmiştir.

Kuşkusuz kıyametin ne zaman kopacağını bilemiyoruz. Zaten bir kişi öldüğünde kıyameti de kopmuş demektir. Bu konuda meraklı olmak da doğru değildir. Çünkü Allah (c.c.) bir hikmete göre bunun gizli kalmasını istemiştir. Bir Müslüman’ın da Allah’ın gizli kalmasını istediği şeylere karşı meraklı olması da her şeyden önce edebe aykırıdır. Şimdi hicri 1433 yılını yaşıyoruz. Bilmiyorum ama sona yaklaştık gibiyiz. Çünkü 1500’lü yıllara az kaldı. Hz. Mehdi Aleyhisselam ile Hz. İsa Aleyhisselam’ın zamanları yaklaşmış gibi. Hadis-i şeriflere göre onların vaktinde pek çok Hıristiyan ülkenin insanlarının İslam’la tanışacağı, insanların akın akın Allah’ın dinine gireceği, kırk yıl gibi bir zamanda dünyanın savaştan uzak, bolluk ve bereket ile dolacağı belirtilmektedir. Bu konudaki yüzlerce senedi sahih hadis-i şerifi inkâr etmek, görmezlikten gelmek, tevil etmek mümkün değildir. Ama bir kenara da çekilip Hz. Mehdi Aleyhisselam ile Hz. İsa Aleyhisselam’ı beklemek gibi pasif bir tavra da karşıyız. Bir Müslüman’ın her devirde her an yapacağı önemli, etkin işleri vardır. Ama kuşkusuz bu haberler yani ilgili hadis-i şerifler, Müslümanların ümitlerini canlı tutmakta, onlara bir güven duygusu da vermektedirler. Moral olarak bunlara da muhtaç durumdayız. Çünkü insanları ayakta tutan şeyler ideallerdir, ümittir.

Hz. Mehdi Aleyhisselam’ın peygamberimizin (s.a.s) soyundan olması, Hz. İsa’nın (a.s.) Hz. Mehdi Aleyhisselam’a tabi olması peygamberimizin (s.a.s) şanını yüceltmektedir, yükseltmektedir.

Dünya kurulalı beri 313 resul gelmiştir. Resul yeni şeriat getiren peygamber demektir. Yani kitaplı peygamberdir. Her resul arasının bin yıl olduğunu belirtmiştik. 124.000 tane de nebi görevlendirilmiştir. Nebi bir resula tabi olup da kendisine şeriat ve kitap verilmeyen peygamberdir. Her resulun onlarca nebisi olmuştur. Bunlar kavimlerini bağlı oldukları bir resulun şeriatine göre uyarmışlar, hak yola davet etmişlerdir. Eski zamanlarda pek çok kişi Allah’ın dinine uymak, bir peygambere bağlanmak için kavim kavim dolaşırlardı. Peygamber ararlardı.

Peygamberimize (s.a.s) tabi nebiler olmamıştır. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.s) son resul ve nebidir. Onun nebilerinin olmamasının hikmetleri vardır. Bu bir eksiklik değildir. Peygamberimizin (s.a.s) şanını yükselten bir şeydir. Demek ki peygamberimizin (s.a.s) şanı o kadar büyük ki, Allah geçmiş zamanlarda bin yıl süre içerisinde resullere yardımcı olarak gönderdiği nebileri peygamberimiz (s.a.s) için gerekli görmemiştir. Yani ampul büyük ve güçlü olunca mumlara hacet kalmamıştır.

Hadis-i şeriflere göre peygamberimiz (s.a.s), âlimleri varisleri olarak ilan etmiştir. Tabii bu âlimler kafaları bilgi yüklü olup da yaşantısı İslam’dan uzak kişiler değillerdir. Bunlar Rabbani âlimlerdir. Yaşantıları, ahlakları tıpkı peygamberimizi (s.a.s) andırır. Bunlara mürşid-i kâmiller de denir. Bir kişi can u gönülden böyle bir mürşid-i kâmili ararsa, bu kişi tıpkı eski devirlerde kavim kavim dolaşıp da peygamber arayan kimse gibidir. Böyle bir kişi Rabbani âlimi yani mürşid-i kâmili bulursa Allah gerçek mürşid-i kâmile ait pek çok işareti ve kerameti de ona gösterir. En azından nisbet kokusu dediğimiz, uhrevi hoş bir kokuyu koklamayı ona nasip ederek ilgili kişinin peygamber varisi olduğu yönünde kalpleri mutmain kılar. Yeter ki kişi ihlâsla arasın, bu konuda niyeti temiz olsun. Bu öyle hafif bir koku değildir. Yani belli belirsiz hissedilmez. Halkın tabiriyle burnun direklerini kırarcasına hiçbir şüpheye yer kalmayacak şekilde net ve açık olduğu kadar, yoğun olarak da kendisini belli eder. Bu genellikle pek çok kez de tekrar eder. Her haliyle cennet kokusu olduğu kuşkuya mahal bırakmaksızın açıktır. Çünkü dünya kokularından ayrılan belirgin farklılıklara sahiptir. Sahabelerin Hz. Resul’den geldiğini söylediği koku ile Hz. Yakup’un (a.s.) uzaktan kokusunu aldığı Hz. Yusuf’un (a.s.) gömleği de bunlardandır. Haddizatında her peygamberin, velinin kendine mahsus cennet kaynaklı hoş bir kokusu vardır. Bu konuda manevi olarak bu kokuyu her zaman alma nimetine ulaşmış ve bu özelliği gelişmiş kişiler bunu çok iyi bilirler. Tabii gerçek bir mürşid-i kâmilin elini tuttuğu halde böyle bir kokuyu alamayanlar da vardır. Bu yolda sabır gösterirlerse mürşid-i kâmilleri başka işaretler ve kerametler ile onların bağlılıklarını sağlamlaştıracaktır. Aslında işaret ve keramet bağlılıkları zayıf olanlara gelir. Güçlü olanların bu gibi şeylere ihtiyaçları yoktur. Belki de bu yüzden bazı sofiler böyle işaret ve kerametlere hiç şahit olamazlar.

Peygamber varisi olan Rabbani âlimler, yani mürşid-i kâmiller her çeşit kerameti bağlılarına gösterebilirler. Dolayısıyla bütün bunlar da peygamberimizin (s.a.s) şanını yükseltmektedirler. Çünkü mürşid-i kâmiller gerek ahlakları gerekse yaşayışları ile peygamberimizi (s.a.s) örnek alırlar. Aslında onlardan zuhur eden keşif ve kerametler peygamberimizden (s.a.s) kaynağını alır.

Peygamberimiz (s.a.s) devrinde yaşamadığımız için büyük bir üzüntü duymaktayız. Ama peygamberimiz ölmemiştir. Hatta hayattakinden daha canlı ve etkin bir şekilde yaşamaktadır, ümmetinden de her kişiden haberdardır. Onunla iletişim kurmanın en güzel yolu ona çokça salât ve selam getirmektir. Hadis-i şerife göre o ümmetinden gelen her salât ve selamı kişi ismi ile birlikte bir görevli melekten almakta ve o anda buna da mukabele etmektedir. Bunun nasıl olduğuna kafa yormamak gerekir. Zira Allah (c.c.) her şeyi mümkün kılabilir. O’nu bu dünyanın kanunları bağlayamaz ve sınırlandıramaz. O yepyeni kanunları yaratandır.

Peygamberimizin (s.a.s) şanından istifade etmek istiyorsak ona çokça salât ve selam getirmeliyiz. Aslında o salât ve selama muhtaç değildir. Çünkü Allah ve melekleri daima ona salât ve selam getirmektedirler. Ama onun ümmeti olarak bizler ona salât ve selam getirmeye çok muhtacız: ‘Şüphesiz Allah ve melekleri peygambere salât ediyorlar. Ey inananlar, siz de ona salât ve selam edin! (Ahzab suresi, 56)’

Ona salât ve selam getirmek, aslında kendimize en mükemmel ve ideal bir şekilde bütün dünya ve ahret nimetleri için dua etmek gibidir. Onun için peygamberimiz (s.a.s) hadis-i şeriflerinde adı anıldığında kendisine salât ve selam getirmeyi sahabelerine çokça tavsiye ettiği gibi dua yaparken de buna önem vermeyi vurgulamıştır. Hatta bazı sahabeler ileri giderek duada baştan sona ona salât ve selam getirme yoluna gitmişlerdir. Salât ve selamın en büyük fazileti peygamberimizin (s.a.s) bütün dünya ve ahret sıkıntılarına, zorluklarına, problemlerine şefaatçi olmasıdır, bu sayede onları hafifletmesi veya ortadan kaldırmasıdır. Onun için aklı başında olan her insanın günahlara tövbe ve istiğfar yanında en az günde yüz kere peygamberimize (s.a.s) salât ve selam getirmesi gerekir. Bu hem dünya hayatında hem de ahrette ona büyük bir genişlik ve rahatlık sağlayacaktır. Peygamberin (s.a.s) dünya ve ahret iyiliği için dualarına (ayrıca şefaatlerine) mazhar olacaklardır. Bu ise başlı başına bir devlettir. Peygamberimizin (s.a.s) de şanının büyüklüğüne bir işarettir. Çünkü yüce Allah peygamberimizin şanı hakkında şöyle buyurmaktadır: ‘Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik (Enbiya suresi, 107).’ Unutmayalım ki, bu rahmet ona ne kadar salât ve selam getirirsek bizim üzerimizde o derece tecelli edecektir.

Peygamberimizin (s.a.s) büyüklüğü camilerde bir başka şekilde tecelli eder. Bu tecelli, peygamberimizin (s.a.s) isminin Allah’ın isminin hizasında olmasındadır. Bu aynı zamanda bir derstir. Allah isminin her harfi sonsuzluğa işaret eder. Elif’in başı ve sonu açıktır. Sonsuza kadar çizgi devam edebilir. Çift lam harfi ise üst tarafta iki çizgi ile sonsuza kadar yüceltilebilir. He harfi ise bazı klasik yazılarda her ne kadar kapatılan biçimde yazılsa da süslü yazılarda sonu açıktır. Gelelim Muhammed kelimesine. Mim secde halinin remzidir. Muhammed kelimesinde iki tane vardır. Secde ise kulluğun en zirve noktasıdır. Ha harfi rükûu, dal harfi ise kuudu (oturuşları) temsil etmektedir. Kısacası Allah miraca layık gördüğü peygamberini camilerde de kulluğu simgeleyen harfleri ile karşısına almaktadır. Kullukla ona en büyük payeyi vermektedir. Bizlere de manevi miracın yolu olan namazla kulluğu ders vermektedir. Çünkü namaz miraç gecesinde bütün ümmet-i Muhammed’e hediye edilen en büyük nimettir.

Kuşkusuz miraç hadisesi büyük bir mucizedir. Hiçbir peygambere de nasip olmamıştır. Dünyada ister veli, ister peygamber olsun hiç kimse Allah’ın cemalini görme şerefine nail olmamıştır, olamayacaktır da. Bu konudaki bütün iddialar yalandır. İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s) ifadesiyle Allah (c.c.) ötelerin ötesindedir. O’na bu dünya hayatında ulaşmak mümkün değildir. Bu sadece peygamberimize (s.a.s) nasip olmuştur. Çünkü peygamberimiz (s.a.s) miraçta bu dünyanın zaman ve mekân kaydından çıkmıştır. Ahret âlemine vasıl olmuştur. Orada Allah’ın (c.c.) cemalini görme nimetine nail olduğu gibi O’nunla da konuşmuştur.

Peygamberimizin (s.a.s) şanının büyüklüğü şu ayet-i kerimede belirtilmiştir. Akıllı kişiye bu ayet-i kerime yeter de artar bile: ‘(Habibim) de ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir (Ali İmran suresi, 31).’ Ayette aranan şart olan ‘peygambere uymak’ onun sünnetini elden geldiğince hayata geçirmek, onun gibi yaşamak, İslam davasına onun gibi sahip çıkmak demektir. Bu ayette Allah’ı (c.c.) sevmenin şartının peygambere uymak olarak belirtilmesi düşündürücüdür. Demek ki sünnete ne kadar uyarsak o derece bu sevgiye mazhar oluruz. Yani Allah (c.c.) sevgili habibini (yani peygamberimizi) seveni, ona uyanı, sevdiği, uyduğu derece ile sevmektedir.

Mürşid-i kâmiller peygamberimizi en çok seven kişilerdir. Çünkü onlar sünneti her haliyle yaşamaya çalışırlar. Peygamberimizi (s.a.s) sadece dış görünüş yönüyle taklit etmezler. Ahlakını da benimserler, özümserler. Nefislerindeki o peygamberlere karşı çıkan damar, tamamen yok olmuştur, daha doğrusu mutlak itaate dönmüştür. Bu açıdan sofiler de mürşid-i kâmilleri sevmekle bu sevgiye mazhar olurlar. Bu sevgi zamanla onları peygamberin sevgisine ve Allah sevgisine ulaştırır. İşte tasavvuf ve tarikat yolunun amacı ve yöntemi kısaca budur.

Bir insan kitaplardan öğrendiği bilgilerle de peygamberimizi (s.a.s) tanıyıp sevebilir. Ama bu tanıma ve sevme taklidi bir imanı doğurur. Böyle bir iman ufak tefek dalgalanmalarda bozulabilir. Peygamberi bir mürşid-i kâmilin kişiliğinde tanıyan; peygamberin yaşayışını, sünnetini, ahlakını, tavrını bir mürşid-i kâmilin şahsında gözlemleyen bir kişinin imanı tahkiki düzeye yükselir. Hele bu müşahede ile sofi mürşid-i kâmilin gösterdiği yolda ilerlerse, yani zikir ve rabıtasını aksatmaksızın yaparsa çeşitli haller yaşayarak nefsini terbiye edip imani konuların hakikatini yakından da tanımış olacaktır.

Taklidi imana sahip bir kişi Kuran-ı Kerim okununca nurun ortaya çıktığını başkalarından duymuş olabilir. Buna kendince ‘Belki mümkündür,’ der. Ama tahkiki imana eren kişi bu konuda yakine erer. Bu konuda pek çok işareti müşahede eder. Delilleri görür. Hatta manevi seyri ilerlediğince kalp gözü ile bu nurlara bizzat şahit olur. Diğer iman edilmesi gereken konular da bunun gibidir. İmam-ı Rabbani Hazretlerine (k.s.) göre, tarikatın da, hakikatin de, marifetin de amacı şeriattır. Bahaeddin Nakşibendiyye Hazretlerine (k.s.) göre, tarikat ve tasavvuf yolunun amacı şeriatın özet ve öz olarak söylediği şeyleri ayrıntılı bir şekilde açıklamak, hükümlerini de keşfi bilgi ile doğrulamaktır. Başka bir şey değildir.

Peygamberimizin (s.a.s) şanında inen başka bir kısım ayetleri de zikretmeden geçmek doğru olmayacaktır.

‘O peygamber, inananlara kendi canlarından daha yakındır… (Ahzab suresi, 6)’

‘And olsun, size kendi içinizde öyle bir resul geldi ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. (Tevbe suresi, 128)’

‘And olsun ki, sizden Allah’a ve ahret gününe kavuşacağını umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için Resulullah’ta üsve-i hasene (en güzel örnek) vardır. (Ahzab suresi, 21).’

(Ey Resulüm!) Muhakkak ki senin için tükenmeyen bir mükâfat vardır. Şüphesiz sen büyük bir ahlak üzeresin. (Kalem suresi, 3-4).’

‘Şüphesiz Allah katında tek din İslam’dır. Kitap verilmiş olanlar kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki ihtiras ve kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler, bilsinler ki, Allah hesabı çok çabuk görendir. (Al-i İmran suresi, 19).’

Allah (c.c.) peygamberimize (s.a.s) imanımızı yakinleştirsin. O’nun sünnetine ve davasına uygun olarak yaşamayı nasip eylesin. Şefaatleri daima üzerimizde olsun. Âmin.
Muhsin İyi

Devamını Oku

Peygamberimizin çok sık ettiği dua

Peygamberimizin çok sık ettiği dua
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Peygamberimizin çok sık ettiği dua

Peygamber Efendimiz (sav) Allah’a (cc) nasıl dua ederdi? İşte Rasulullah’ın sık okuduğu bir dua

Peygamberimiz’in sık sık yaptığı dualardan birisi şuydu: “Allahümme rabbenâ âtinâ fi’ddünya haseneten ve fi’l-âhireti haseneten ve gınâ azâbe’n-nâr – Rabbimiz, bize dünyâ hayatında da âhiret hayatında da iyilik ve güzellikler ver. Bizi cehennem azabından koru!” Bu duayı biz de kolayca ezberleyebiliriz.

Devamını Oku