MEKİN ŞAHİN
Dünya tarihine dikkatle bakıldığında savaşların çoğunun ardında yüksek ideallerden çok daha somut ve sert gerçekler olduğu görülür. Güç, kaynak ve hâkimiyet. Çoğu zaman savaşların gerekçesi olarak güvenlik, demokrasi, özgürlük ya da ideolojik çatışmalar gösterilir. Oysa olayların derinine inildiğinde görülen gerçek çoğu zaman aynıdır. Ekonomik ve stratejik çıkarlar. Başka bir ifadeyle, yağma ve sömürü arzusunun olduğu yerde savaş kaçınılmaz hale gelir.
Bugün dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan savaşlara baktığımızda bu gerçeği daha net görmek mümkündür. Afganistan, Irak, Libya, Suriye, Filistin ve Gazze gibi coğrafyalar uzun yıllardır savaş, işgal ve iç çatışmalarla anılmaktadır. Bu ülkelerin ortak bir özelliği vardır. Zengin yer altı kaynaklarına, stratejik konumlara ya da küresel güç dengeleri açısından kritik bir jeopolitiğe sahip olmaları.
Bu ülkeler dünya kamuoyuna çoğu zaman “istikrarsız”, “otoriter” ya da “demokrasiye ihtiyaç duyan” ülkeler olarak sunulmuştur. Ancak gerçekte yaşanan süreç, büyük güçlerin bu coğrafyalardaki enerji kaynaklarını, ticaret yollarını ve stratejik alanları kontrol etme mücadelesinden başka bir şey değildir.
Afganistan’dan Irak’a, Libya’dan Suriye’ye kadar uzanan geniş coğrafyada yaşanan çatışmalar incelendiğinde benzer bir model ortaya çıkar. Önce o ülkenin içindeki etnik, mezhepsel veya siyasi farklılıklar derinleştirilir. Toplumsal gerilimler büyütülür.
Ardından bu gerilimler “müdahale gerekçesi” haline getirilir.
Irak bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Kitle imha silahları olduğu iddiasıyla başlatılan işgalin sonunda böyle silahların var olmadığı ortaya çıkmıştır. Ancak savaşın sonunda Irak’ın petrol sahaları küresel enerji şirketlerinin kontrolüne geçmiştir. Benzer biçimde Libya’da yaşanan müdahale sonrasında ülke uzun süreli bir iç savaşa sürüklenmiş, merkezi otorite zayıflamış ve enerji kaynaklarının kontrolü parçalı güçlerin eline geçmiştir.
Filistin ve Gazze ise yıllardır süren bir işgal ve abluka altında yaşamaktadır. Bölgenin stratejik konumu ve enerji hatları üzerindeki önemi, çatışmanın yalnızca yerel bir mesele olmadığını göstermektedir.
Son yıllarda İran üzerindeki baskı ve askeri tehditlerin artması da yine enerji kaynakları ve bölgesel güç dengeleri bağlamında değerlendirilmeden anlaşılamaz.
Bütün bu örnekler aynı gerçeği işaret eder. Savaş çoğu zaman güvenlik için değil, kaynakların kontrolü için çıkarılır.
Emperyal müdahalelerin en etkili yöntemlerinden biri, hedef alınan ülkenin iç dinamiklerini kullanmaktır. Toplum içindeki farklılıklar derinleştirilir, siyasi gruplar arasında güvensizlik artırılır ve devlet yapısı zayıflatılır. Bu süreçte yerel iş birlikçiler devreye girer. Kimi zaman siyasi aktörler, kimi zaman ekonomik çıkar çevreleri ya da silahlı gruplar bu süreçte rol alır. Sonuçta ülke içinde parçalanmış bir yapı ortaya çıkar ve dış müdahale meşrulaştırılmaya çalışılır.
Bu yöntem yeni değildir. Tarih boyunca büyük güçler doğrudan savaş kadar dolaylı müdahale yöntemlerini de kullanmıştır. “Böl ve yönet” politikası bu stratejinin en bilinen yöntemlerinden biridir.
Türkiye’nin kuruluş süreci de aslında benzer bir tarihsel arka plana sahiptir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Anadolu toprakları işgale uğramış, ülke fiilen paylaşılmak istenmiştir. Bu süreçte verilen Kurtuluş Mücadelesi yalnızca askeri bir savaş değil, aynı zamanda emperyal müdahaleye karşı verilen bir bağımsızlık mücadelesidir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesi bu tarihsel deneyimden önemli dersler çıkarmıştır. Bu nedenle yeni kurulan devletin dış politikasında bazı temel ilkeler belirgin şekilde vurgulanmıştır:
Ülkenin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğüne saygı duymak.
Başka ülkelerin iç işlerine müdahale etmemek.
Uluslararası hukuka bağlı kalmak.
Barışçı diplomatik çözüm yollarını öncelemek.
Emperyalist çıkar çatışmalarının parçası olmamak.
Bu yaklaşımın özeti “yurtta barış, dünyada barış” anlayışında ifadesini bulur. Bu anlayış yalnızca bir ideal değil, aynı zamanda tarihsel bir tecrübenin sonucudur.
Modern dünyada emperyalizm artık yalnızca askeri işgallerle değil; ekonomik bağımlılık, finansal baskı, enerji politikaları ve siyasi müdahaleler yoluyla da kendini göstermektedir.
Uluslararası finans sistemi, enerji piyasaları, askeri ittifaklar ve küresel şirketler çoğu zaman bu güç mücadelesinin araçları haline gelebilmektedir. Bu nedenle savaşların yalnızca cephede değil; ekonomi, diplomasi ve medya alanlarında da yürütüldüğünü görmek gerekir.
Savaşın propaganda boyutu da bu sürecin önemli bir parçasıdır. Kamuoyunun ikna edilmesi için çoğu zaman ahlaki gerekçeler öne sürülür. Oysa savaşın gerçek maliyetini çoğunlukla siviller, yani sıradan insanlar öder.
Dünya tarihinin gösterdiği önemli bir gerçek vardır: adaletin olmadığı yerde kalıcı barış da olmaz. Bir ülkenin kaynaklarının yağmalandığı, halkının iradesinin yok sayıldığı ve siyasi bağımsızlığının ortadan kaldırıldığı bir ortamda çatışma kaçınılmaz hale gelir.
Bu nedenle savaş karşıtı mücadele yalnızca silahların susmasını istemek değildir. Aynı zamanda küresel adaletsizliklere, ekonomik sömürüye ve emperyal müdahalelere karşı çıkmayı da içerir.
Gerçek barış ancak şu koşullarda mümkündür: Ülkelerin egemenliğine saygı gösterilmesi, kaynakların adil paylaşımı, uluslararası hukukun gerçekten uygulanması, büyük güçlerin çıkar savaşlarının sona ermesi.
Soyguna karşı verilen mücadele, yalnızca bir ülkenin değil, insanlığın ortak mücadelesidir. Çünkü savaşların arkasındaki yağma düzeni değişmeden kalıcı barışın
kurulması mümkün değildir.
Bugünün dünyasında savaşların görünür nedenleri ile gerçek nedenleri çoğu zaman farklıdır. Resmi söylemler çoğu zaman güvenlik ve demokrasi üzerine kuruludur; fakat gerçek çoğu zaman enerji, kaynak ve jeopolitik kontrol mücadelesidir. Bu nedenle savaşları anlamak için yalnızca cephede olan bitene değil, küresel güç ilişkilerine de bakmak gerekir.
Eğer dünya gerçekten barış içinde yaşamak istiyorsa, önce savaşların arkasındaki sömürü düzenini sorgulamak zorundadır. Çünkü tarih bize şunu açıkça göstermiştir!
Soygunun olduğu yerde savaş vardır.
Soyguna karşı verilen mücadele ise barışın ilk adımıdır