MEKİN ŞAHİN
Dünya…
Mavi bir küre değil yalnızca; üzerinde düşünen, konuşan, itiraz eden, değiştiren bir canlı taşıyan gezegen. O canlıya insan dendi. İnsan; doğanın nesnesi olmaktan çıkıp öznesi oldu. Toprağı sürdü, tohumu ekti, suyu yönlendirdi, ateşi ehlileştirdi. Göçerliği terk etti, yerleşik oldu. Yerleşik oldukça sınır
çizdi. Sınır çizdikçe sahiplik doğdu. Sahiplik güçle korundu. Güç ise hiyerarşiyi, hiyerarşi devleti yarattı.
Kılıç tutanla saban tutan ayrıştı.
Üretenle hükmeden farklılaştı.
Ürün çoğaldıkça paylaşım azaldı.
Takas yetmeyince maden konuştu. Maden yetmeyince para konuştu. Para yetmeyince silah konuştu.
Aynı dili konuşanlar “vatan” dedi yaşadıkları toprağa. Başka dillerden gelenlere karşı koruma düzeni kurdu. Devlet doğdu. Devlet büyüdü. Büyüdükçe imparatorluk oldu. İmparatorluklar çöktü. Fakat insanın iktidar tutkusu hiç çökmedi.
Ve bir gün, insanlığın tarih sahnesine yeni bir düzen çıktı.
Adı kapitalizm.
Ticaretle başlayan serüven, sermayenin egemenliğine dönüştü. Görünürde özgürlük, özünde bağımlılık. Görünürde sözleşme, özünde zorunluluk. Fabrika bacaları yükselirken sömürgeler genişledi. Uzak coğrafyalar “pazar”, insanlar “iş gücü”, topraklar “kaynak” olarak tanımlandı.
Kapitalizm büyüdükçe küreselleşti. Küreselleştikçe merkezileşti. Merkezileştikçe sertleşti.
İki yüzü vardı.
Bir yüzü demokrasi, insan hakları ve özgürlük vaat ediyordu.
Diğer yüzü ambargo, darbe, işgal ve bölünme planları yazıyordu.
Balkanlar’da Yugoslavya parçalandı.
Orta Doğu’da Arap Baharı fırtınaya dönüştü.
Libya çöktü, Suriye kanadı, Irak bölündü.
Her seferinde aynı cümle kuruldu: “Özgürlük getireceğiz.”
Her seferinde geriye kalan tablo aynıydı: Parçalanmış devletler, göç eden halklar, yıkılmış şehirler.
Şimdi gözler İran’da.
İran’ı yöneten mollalar rejimi; özgürlükleri kısıtlayan, kadınların yaşamına müdahale eden, muhalefeti bastıran bir yönetim anlayışını temsil ediyor. Bu, İran halkının kendi iç meselesidir.
Eleştirilebilir, değiştirilebilir. Ancak bir başka ülkenin bombalarıyla, bir başka gücün askeri operasyonuyla değil.
Hiçbir emperyal müdahale özgürlük getirmedi.
Hiçbir işgal demokrasi inşa etmedi.
Bir halkın kaderini ancak o halk belirler.
İran’da çözüm ne ABD’nin tankında ne İsrail’in füzesinde ne de mollaların copundadır. Çözüm; Tebriz’de, Şiraz’da, Tahran’da, Mahabad’da, İsfahan’da yaşayan insanların ortak iradesindedir.
Slogan berrak olmalıdır!
Ne ABD!
Ne İsrail!
Ne Molla Rejimi!
Hedef: Demokratik İran Halk Cumhuriyeti!
Bu çağrı romantik bir slogan değil; tarihsel bir zorunluluktur. Çünkü iki zalim arasında tercih yapmak özgürlük değildir. Özgürlük, her iki tahakküme de karşı durabilmektir.
Ayşe Kaddafi’nin sözleri, Libya’nın yıkıntıları arasından yükselen bir ağıttır. NATO’nun müdahalesiyle çöken bir ülkenin hafızasıdır. Onun uyarısı; “kurtla pazarlık koyunu kurtarmaz” metaforunda kristalleşir.
Tarih şunu öğretir: Emperyal güçler çıkarları doğrultusunda dost olur, çıkarları değiştiğinde terk eder.
Ulusların kaderi, başka başkentlerde yazıldığında sonuç çoğu zaman hüsran olur.
Ancak burada bir hakikati de görmek gerekir: Direniş yalnızca dış müdahaleye karşı değil; içerideki baskıya karşı da olmalıdır. Aksi halde direniş, özgürlük değil statükonun yeniden üretimi olur.
İran halkı; Kürt’ü, Fars’ı, Azeri’si, Beluç’u, Arabı, kadını, genci, işçisi ve öğrencisiyle ortak bir demokratik zemin kurmadıkça hiçbir dış karşıtlık kalıcı çözüm üretmez.
Peki Türkiye?
Türkiye, Balkanlar’dan Orta Doğu’ya uzanan jeopolitik hattın tam merkezinde. Tarihsel hafızası güçlü, siyasal kırılganlığı derin bir ülke. Türkiye’nin önünde üç yol var:
Sessiz kalmak.
Güç dengelerine göre pozisyon almak.
İlkesel bir tutum geliştirmek.
Üçüncü yol, en zor ama en onurlu olandır. Türkiye devleti; bölgesel savaş politikalarına karşı barış diplomasisini savunmalı, halkların kendi kaderini tayin hakkını desteklemeli, hiçbir emperyal müdahaleye onay vermemeli, aynı zamanda otoriter rejimlere de meşruiyet kazandırmamalıdır.
Aydınlar, siyasi partiler ve toplum; hamasi söylemler yerine ilkesel bir duruş geliştirmelidir.
Ne Batı’nın müdahaleci politikasına alkış ne de bölgedeki baskıcı yönetimlere mazeret üretmek…
Tarihin bu kavşağında taraf olmak kolaydır.
Zor olan, doğru yerde durmaktır.
İnsan, bu gezegenin dili ve gözü ise; aynı zamanda vicdanı olmak zorundadır. Dünya yenidendüzenleniyor olabilir. Haritalar değişiyor olabilir.
Ama değişmeyen bir hakikat var: Silahla kurulan düzen, yine silahla yıkılır. Halk iradesiyle kurulan düzen ise kalıcı olur.
Belki de çağın en büyük sorusu şudur: İnsan, yeniden insan olabilecek mi?
Eğer olacaksa, bu; emperyal hesaplara da teokratik tahakkümlere de karşı duran halkların omuzlarında yükselecek.
Ve o gün geldiğinde, sınırlar değil; özgürlük konuşacak.