" />

Siyasetin Ahlak Dersi

Siyasetin Ahlak Dersi

ABONE OL
Mart 1, 2026 10:22
Siyasetin Ahlak Dersi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

MEKİN ŞAHİN

Siyasetin Ahlak Dersi

Şehir ağırdı o sabah.
Gökyüzü gri değil, kurşuni bir vicdan rengindeydi.
Meydandaki saat kulesi yıllardır aynı zamanı gösteriyor gibiydi: Geç kalınmışlık.
İnsanların yüzünde yorgunluk vardı ama asıl yorgun olan yüzler değil, değerlerdi.
Bir zamanlar kaleydi onlar. Taş duvarlı, burçlu, sarsılmaz.
Şimdi ise her biri teker teker yıkılmış, taşları çıkar uğruna sökülüp başka sarayların merdivenlerine döşenmişti.
Şehrin ortasında görünmeyen bir sarmaşık büyüyordu.
Adı: yozlaşma.
Kimse bir sabah uyanıp “bugün çürüyelim” dememişti.
Çürüme böyle başlamazdı zaten.
Önce küçük bir taviz verilir.
“Bir kereden bir şey olmaz” denir.
Sonra o bir kere, kök salar.
Sarmaşık gibi duvara tutunur.
Sonra nefes boruna.
Devletin kapısından içeri giren herkes omzunda bir sorumluluk taşırdı eskiden.
Şimdi bazıları omzunda sorumluluk değil, ego taşıyordu.
Ağır bir ego.
Güçle beslenen, alkışla büyüyen bir ego.
Liyakat kapıdan kovulmuştu.
Yerine sadakat görünümlü itaat alınmıştı.
Ve sarhoşluk başlamıştı.
Bu içki kadehte değil, makam koltuğunda içiliyordu.
Koltuğa oturan bazıları önce dik oturur, sonra yaslanır, sonra yayılır, sonra koltuğun sahibi olduğunu zannederdi.
Oysa o koltuk bir emanet sandalyeydi.
Temsil makamıydı.
Partinin yüzüydü.
Bir ideanın sesi, bir iddianın sembolüydü.
Ama sarhoşluğun en tehlikelisi yalnız içilmezdi.
Etrafında hep birileri olurdu.
“En doğru sensin başkanım.”
“Kimse senin kadar göremez.”
“Bu ülkeyi senden başka kim kurtarır?”
Dalkavukluk, iktidarın en hızlı ürettiği maddedir.
Gören göz kör olur.
Duyan kulak sağır.
Vicdan ise önce fısıltıya, sonra sessizliğe dönüşür.
Ve sonra…
Ahlak erir.
Bir siyasetçi için en büyük sınav rakibini yenmek değildir.
Kendini yenmektir.
Kişisel çıkarını kör kuyunun içine gömebilmektir.
Üstünü toprakla örtüp bir daha o kuyunun başına gitmemektir.
Yolsuzluk yapmamak sadece suç işlememek değildir; yapabilme imkânı varken yapmamaktır.
Usulsüzlük yapmamak sadece yakalanmamak değildir; gölgesinden bile kaçınmaktır.
Makamı kullanarak menfaat sağlamamak, makamın seni kullanmasına izin vermemektir.
Ve en önemlisi: Temsil ettiğin koltuğun kişisel hayatının arka odasına dönüşmesine izin vermemektir.
Çünkü o koltuk senin değildir.
O koltuk, bir partinin onurudur.
Bir kitlenin umududur.
Bir davanın yüzüdür.
Yapılan her hata “kişisel” değildir.
Partiyi bağlar.
İddiayı bağlar.
Geçmişi bağlar.
Bu yüzden gerçek bir siyasetçi hakkında iddia varsa, kendini partisine kalkan yapmaz.
Partiyi kendine siper etmez.
Der ki:
“İddialar netleşene kadar görevimden ve partimle ilişkilerimden çekiliyorum.”
Eğer aklanırsa, dönüşü onurlu olur.
Eğer suçluysa, tarihin hükmü zaten kesindir.
Ama ya direnirse?
Ya koltuğa yapışırsa?
Ya “ben gidersem parti zarar görür” diyerek kendini vazgeçilmez ilan ederse?
İşte orada parti yönetimine düşer görev.
Bir kişiyi mi koruyacaksın, yoksa bir fikri mi?
Türkiye küçük bir memlekettir aslında.
“Biz kırk kişiyiz” denir ya…
Herkes birbirini tanır.
Kimin neyi ne zaman yaptığı, hangi maskeyi ne zaman taktığı bilinir. Bu yüzden toplumsal değerler, bir kişinin egosuna kurban edilemez. Edilirse, tarih notunu düşer.
Ve tarih affetmez.
Bir zamanlar başka bir dönemde, başka bir karanlıkta, insanlar korkudan sustu. Sustukça karanlık büyüdü. Sonra o karanlık herkesi yuttu.
Bugün de soru aynı: Onur mu? Koltuğa tutunma korkusu mu?
Eğer bir siyasetçi siyasi görüşü, sözü, eylemi nedeniyle baskıya uğruyorsa, örgütün görevi onu ölümüne savunmaktır. Çünkü fikir yüzünden ezilen birine sırt dönmek, kendi fikrine ihanet etmektir.
Ama mesele ahlaki bir çürüme ise, orada savunma değil, temizlik gerekir.
Aksi halde siyaset bir değer üretme alanı olmaktan çıkar, bir kalkan fabrikasına dönüşür.
Şehir hâlâ ayakta.
Saat kulesi hâlâ orada.
Ama zaman daralıyor.
Bir adam meydanın ortasında duruyor.
Kendi vicdanına bakıyor.
Soruyor kendine: “Ben bu koltuğa neden oturdum?
Hizmet için mi?
Yoksa görünmek için mi?”
Cevabı biliyor aslında.
Ama cevap cesaret ister. Eğer devam edeceksen; her şey mübahmış gibi davranacaksan, ahlak dersi vermeyi bırak. Önce aynaya bak.
Sonra…
Adana’nın o sert diliyle söyleyeyim: Korkun varsa, kıçını kır, oturacağın yere otur. Daha fazla zarar verme.
Çünkü siyaset, eninde sonunda ahlakla hesaplaşır.
Ve o hesap günü geldiğinde ne alkış kalır ne dalkavuk ne koltuk.
Sadece isim kalır.
Bir de arkasından fısıldanan cümle: “Onurlu muydu, yoksa sadece güçlü mü?

www.kozanbilgi.net internet sitesinde yayınlanan yazı, haber ve fotografların her türlü telif hakkı KozanBilgi.Net'e aittir. İçerikleri kaynak göstererek alabilirsiniz.



Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.