MEKİN ŞAHİN
Güç olmak ile doğru olmak çoğu zaman birbirine karıştırılır. Oysa gerçek güç, yanlışın yanında saf tutarak değil; doğruyu savunma cesaretini gösterebilmekle inşa edilir. Tarih boyunca toplumların kaderini belirleyenler, güce boyun eğenler değil; bedeli ne olursa olsun hakikatin peşinden gidenler olmuştur.
Ataların “doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” sözü, aslında bir korkunun değil; bir gerçeğin ifadesidir. Çünkü doğruyu söylemek, mevcut düzenin konforunu bozar. Ancak yine ataların işaret ettiği gibi, doğruda ısrar edenler sonunda saygı duyulan önderler haline gelir.
Bugün Türkiye’de yaşanan tablo tam da bu çelişkinin ürünüdür. Devlet mekanizması güçsüz değil, fakat yöneten irade yönsüzdür. Yönetilen halk ise yalnızca ekonomik sıkıntılarla değil, aynı zamanda adaletsizlik duygusuyla da boğuşmaktadır.
İnsanlar yarınlarından emin değildir. Güvensizlik, toplumsal dokuyu kemiren en büyük tehlikeye dönüşmüştür. Bu durum tesadüf değildir; yıllardır süregelen yanlış politikaların ve dışa bağımlı bir düzenin sonucudur.
Bu düzenin köklerini anlamak için geçmişe bakmak gerekir.
Özellikle 12 Eylül Askerî Darbesi, Türkiye’de yalnızca siyasi dengeleri değil, toplumsal bilinç yapısını da derinden etkilemiştir. Bu darbe ile birlikte halkın örgütlü gücü zayıflatılmış, korku kültürü yaygınlaştırılmış ve “güce teslimiyet” bir refleks haline getirilmiştir.
İnsanlara açık ya da örtük biçimde şu mesaj verilmiştir: “Güç kimdeyse onun yanında ol.” İşte bu algı, bugün hâlâ siyasetin ve toplumun birçok alanında etkisini
sürdürmektedir.
Oysa gerçek değişim, bu algının kırılmasıyla mümkündür. Gücün yanlışına doğru demek, yalnızca bireysel bir zaaf değil; toplumsal çöküşün de kapısını aralar. Bu
nedenle yapılması gereken ilk şey, doğruyu yeniden merkeze almaktır.
Ancak doğruyu savunmak tek başına yeterli değildir; bu doğruyu ortak bir dil, ortak bir hedef ve örgütlü bir güçle buluşturmak gerekir.
Bugün en büyük eksikliklerden biri de budur: ortak dilin yokluğu. Aynı hedefe yürüdüğünü söyleyenler, farklı anlamlar yükledikleri kavramlarla birbirinden
uzaklaşmaktadır.
Oysa bir ilkokul çocuğunun harfleri öğrenmesi gibi, siyasetin de temel kavramlarda birleşmesi gerekir. Adalet, eşitlik, özgürlük gibi değerler; kişisel yorumlara göre eğilip bükülemez. Bu değerler toplumun ortak paydasıdır.
Kişisel egoların ön plana çıktığı bir siyaset anlayışı, hiçbir zaman halkın iktidarını kuramaz. Çünkü ego, birleştirmez; böler. Oysa ihtiyaç duyulan şey, “Ali’ye değil Alilere” kucak açan bir anlayıştır.
Köylüyü, işçiyi, öğrenciyi, kadını, emekliyi yani toplumun tüm kesimlerini içine alan bir örgütlenme modeli olmadan gerçek bir değişim mümkün değildir.
Bu noktada en kritik görev, sahaya inmektir.
Siyaset yalnızca kürsülerde yapılan konuşmalarla değil, halkla kurulan doğrudan temasla anlam kazanır. Sokaklarda, köylerde, mahallelerde halkın nabzını tutmayan bir hareketin iktidara yürümesi mümkün değildir. İnsanlar ancak kendileriyle birlikte yürüyenlere, kendi dertlerini gerçekten anlayanlara güvenir.
Ancak Türkiye’de uzun yıllardır bunun tam tersi yaşanmıştır. Doğruları dile getirenler görmezden gelinmiş, iktidar yolunu açacak adımlar atılmamış, egolar ve küçük hesaplar büyük hedeflerin önüne geçmiştir. Sonuçta kaybeden yalnızca siyasi yapılar değil; doğrudan halk olmuştur.
Bugün gelinen noktada bir yol ayrımındayız. Ya mevcut düzenin dayattığı korku ve teslimiyet kültürü içinde kalmaya devam edeceğiz ya da bu zinciri kırarak yeni bir yol açacağız.
Bu yeni yolun temelinde üç şey olmalıdır: doğruyu savunma cesareti, ortak hedef bilinci ve örgütlü dayanışma.
Korkuya teslim olanlar hiçbir zaman gerçek lider olamaz. Liderlik, risk almaktır; gerektiğinde yalnız kalmayı göze almaktır. Ama aynı zamanda halkın güvenini kazanarak o yalnızlığı güce dönüştürebilmektir.
Bugün ihtiyaç duyulan liderlik tam da budur.
Artık şunu açıkça görmek gerekir: yanlışın gücü geçicidir. Doğrunun gücü ise kalıcıdır.
Güce teslim olmak yerine, gücün yanlışını reddetmek gerekir. Bu reddediş, bir zayıflık değil; aksine gerçek bir direniştir.
Sonuç olarak; Türkiye’nin önünde hâlâ bir çıkış yolu vardır. Bu yol, egolardan arınmış, halkın iradesine dayanan, doğruyu temel alan bir siyasetten geçmektedir.
Farklılıkları bir zenginlik olarak gören, ortak hedefte birleşebilen bir anlayışla yüründüğünde, bu ülkenin yeniden ayağa kalkmaması için hiçbir neden yoktur.
Soru hâlâ ortada duruyor:
Çok zor mu doğruyu söylemek?
Çok zor mu egoyu bir kenara bırakıp halkın yanında durmak?
Cevap aslında bellidir. Zor olan doğruyu söylemek değil; yanlışta ısrar etmektir. Ve artık bu ısrarın bedelini ödeyecek ne zaman ne de tahammül kalmıştır.
Bu nedenle bir kez daha; doğrunun yanında dur.
Gücün değil, hakikatin tarafını seç.
Çünkü gerçek iktidar, ancak halkla birlikte yürüyenlerin olur.