MEKİN ŞAHİN
Buzdolabı elektrik kesildiğinde, içinde bulunan tüm malzemeler çürür. Ortaya çıkan koku, yalnızca geçici bir sorun değildir. O koku bir kez oluştuğunda, buzdolabını eski hâline döndürmek mümkün olmaz. Ya tamamen ortadan kaldırılır ya da o kokuyla yaşamaya devam edilir. İçine konan hiçbir şey artık güvenle tüketilemez.
Bu örnek, teknik bir arızayı değil; geri dönüşü olmayan bir ihlali anlatır. Kullanım kılavuzunda belirtilen koşullar bir kez bozulduğunda, tamir ve tadilat anlamını yitirir. Sorun artık parçalarla değil, bütünle ilgilidir.
Bu metafor, toplumsal ve siyasal yapılar için de geçerlidir. Kurallar ihlal edildiğinde yalnızca birey değil, sistemin tamamı kirlenir.
İnsan toplumsal bir varlıktır. Kendi ihtiyaçlarını yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda toplumsal varoluşu içinde karşılar. Bu süreçte yazılı olmayan bir hukuk doğar: örf, anane, gelenek ve ahlaki yaşam değerleri.
Toplumsal yaşamın parçası olan her birey bu yazılı olmayan hukuka uymak zorundadır. Aksi hâlde dışlanır. Değer ve saygı kaybına uğrar.
Bu durum yalnızca bireysel ilişkilerde değil, günlük yaşamın her alanında geçerlidir. Yazılı hukuk kadar güçlü olan bu ahlaki sistem, toplumun kendini koruma refleksidir.
Bu nedenle söz ile eylemin örtüşmesi, toplumsal yaşamın temel şartıdır.
Siyaset, bu yazılı olmayan hukuktan muaf değildir. Aksine, siyasetçi toplum önünde örnek model olmak zorundadır. Bir siyasetçi söylemiyle eylemi çeliştiğinde, ahlaki değerler sistemini ihlal ettiğinde toplumun güvenini kaybettiğinde, sahip olduğu tüm doğrular etkisiz hâle gelir.
Bu durum, bireysel hatadan çok meşruiyet krizidir.
CHP’nin yakın tarihi, bu gerçeğin açık örnekleriyle doludur.
Deniz Baykal, 1980 öncesi iddiaları, halkla kurduğu bağ ve güçlü söylemleriyle geniş bir toplumsal karşılık yaratmıştır. Ancak bir devlet adamının yapmaması gereken bir hata, onu genel başkanlıktan ayrılmak zorunda bırakmıştır.
Bu noktadan sonra söylediği doğrular etkisiz kalmış, toplumsal meşruiyetini yeniden kuramamış, yaşamını Türkiye halkına adamış olmasına rağmen cenazesi sıradan bir siyasetçi düzeyinde yaşanmıştır.
Toplumun ahlaki değerleri, geçmiş hizmetleri silip süpürebilecek kadar güçlüdür.
İkinci büyük örnek Kemal Kılıçdaroğlu’dur.
Genel başkanlığa büyük iddialarla gelmiş, özellikle sol kamuoyunda ciddi bir umut yaratmıştır. “Faşizme karşı omuz omuza” sloganı, bu beklentinin simgesidir. Ancak zaman içinde söylemle eylem arasındaki uçurum büyümüştür. Ekmeleddin İhsanoğlu adaylığı, 2015 Haziran seçimleri sonrası sürecin yönetilememesi, Milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması, Cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş, sağ partilere açılım ve kuruluş felsefesinden uzaklaşma; önceki söylemlerle örtüşmemiştir.
Tepki gösteren CHP üyeleri ise sert biçimde karşılık görmüştür. “Karşınızda CHP Genel Başkanı var” ifadesi, ahlaki kırılmanın açık göstergesidir.
Sonuçta hile, ahlaki olmayan yöntemler, parti içi hesaplaşmalar, Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı bu şekilde sona ermiştir.
CHP’de meşruiyet krizi, “değişim” söylemiyle Tuzun kokmasının önü açıldı. Özgür Özel, Kemal Kılıçdaroğlu’nun önem verdiği, güvendiği ve grup başkanı yaptığı bir milletvekilidir. Kılıçdaroğlu’nun Meclis grubundaki veda konuşmasında ağlayan, manevi oğlu olarak anılan bir isimdir.
2023 Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri sonrasında ortaya çıkan tablo, CHP içinde bir kırılmayı hızlandırmıştır. Bu kırılmanın öncü söylemi “değişim” olmuştur. Ancak bu değişim talebi, toplumsal çözümün içinden değil; kişisel ikbal hesaplarının içinden doğmuştur.
Bu sürecin merkezinde Ekrem İmamoğlu yer almıştır. “Dırra kuşu” benzetmesiyle ifade edilen bu siyasi çıkış, partinin ideolojik ve toplumsal sorunlarını çözmek yerine, kişisel güç mücadelesine odaklanmıştır. Bu süreçte;(Engin Altay, Özgür Özel, Onursal Adıgüzel, Bülent Tezcan, Tekin Bingöl, Muharrem Erkek, Gökhan Günaydın ve bir “katılımcı” yer almıştır.
Bu liste, bir ideolojik yenilenmeyi değil; bir hizip hareketini işaret etmektedir. Eğer bu ayrışma ideolojik temellere dayansaydı, toplumsal bir çözüm önerseydi, CHP’nin kuruluş felsefesini güçlendirseydi eleştiri değil, alkış alırdı.
Ancak yaşanan şey, ideolojik bir kopuş değil; kişisel çıkar eksenli bir ayrışmadır. Bu ayrışma, toplumsal çözümün kıyısından bile geçmemektedir.
Bu nedenle samimi itirafta bulunanlar parti üyeliğine devam etmektedir. Hakkında ciddi iddialar olanlar üyeliklerini askıya almamaktadır. Parti yönetimi bu konuda adım atmamaktadır. Bu durum, ahlaki çürümenin kurumsallaştığını göstermektedir.
Parti içinde Jet hikâyeleri ballandırılarak anlatılırken, Karı–kız hikâyeleri ayyuka çıkmışken, kamuoyunda ciddi iddialar dolaşırken herhangi bir istifa mekanizması işletilmemektedir.
Oysa Deniz Baykal, kurulan bir tuzak sonrası hiç uzatmadan istifa etmiştir. İsteseydi yeniden seçilmesini hiçbir güç engelleyemezdi. Ancak toplumsal ahlak baskısını dikkate almıştır. Bugün ise aynı hassasiyet ortadan kalkmıştır. Bu noktada mesele artık bireysel ahlak değil; kurumsal çürümedir.
“Tuz koktu” ifadesi, yalnızca bir mecaz değildir. Ahlaki olarak koruyucu olması gereken unsurların işlevini yitirdiğini anlatır. Ancak burada mesele bununla sınırlı değildir. Artık yalnızca tuz değil, su da çürümüştür. Bu, sistemin tümden bozulduğunu; artık temizleme değil, ayrıştırma gerektiğini gösterir.
Söylemle eylem örtüşmemektedir. Değişim iddiası, dönüşüme evrilmemektedir. Eğer değişim devrimci bir yönelim taşımazsa, geriye doğru bir hareket hâline gelirse ahlaki yaşam değerleri içinde kaybolup gider.
Bugün gelinen noktada bir karar zorunluluğu vardır. Ya tuzu kokutan, suyu çürüten mandacılığa teslim olan bir siyasal çizgi sürdürülecek, ya da Türkiye gerçeğine uygun halkçı, bağımsızlıkçı bir CHP önderliği inşa edilecektir.
Önderlik, normalleşmez. Önderlik, söylemle eylemi birleştirir. Kolektif yönetim yaratır. Kangren olanı kesip atma cesaretine sahip olur.
Dünya, tarihsel olarak kritik bir dönemden geçmektedir. Bilgi ve teknoloji, artık yalnızca üretim ve ilerleme aracı değildir; doğrudan silaha dönüştürülmüştür. Bu dönüşüm, pervasız sömürgeci güçlerin kimliklerini gizleme ihtiyacını ortadan kaldırmıştır.
Artık emperyalist güçler gizlenmez, maskelenmez, aksine korku üretir. Korku, yeni sömürgeler yaratmanın temel aracına dönüşmüştür.
Günümüz dünya pazarları, rasyonel iş birliği üzerinden değil; korku üzerinden paylaşılmaktadır.
Salgınlar, savaşlar, göç krizleri ve güvenlik tehditleri; ekonomik ve siyasal paylaşımın zeminini oluşturmaktadır.
Bu süreçte dost–düşman kavramları iç içe geçmiştir. Devletler arası ilişkiler insani değerlerden kopmuştur. Geçici çıkarlar kalıcı ilkelere tercih edilmiştir. Bu nedenle sözle eylem örtüşmemektedir.
Bu yalnızca iç siyasetin değil, küresel siyasetin de ahlaki krizidir.