MEKİN ŞAHİN
“Sokağına dön” sözü, kulağa basit bir çağrı gibi gelir. Oysa bu iki kelime, insanın hafızasında koca bir dünyanın kapısını aralar. Sokak; çocukluğun koştuğu yerdir. Mahalle arkadaşlarının kahkahalarıyla yankılanan, tozlu dizlerle eve dönülen akşamları hatırlatır. Saklambaçların, misketlerin, top peşinde geçen saatlerin mekânıdır. Bir sokak lambasının altında beklenen ilk sevgiyi, kalbin hızlı atışını da hatırlatır.
Ama sokak sadece hatıraların mekânı değildir.
Sokak aynı zamanda bir toplumun kalbidir. İnsanların ortak duygusunun, ortak öfkesinin, ortak sevincinin ortaya çıktığı yerdir. Tarih boyunca toplumsal tepkinin dili çoğu zaman sokak olmuştur. Bir toplumun vicdanı bazen meydanlarda, bazen dar mahalle aralarında kendini ifade etmiştir.
Çünkü sokak, bireyin yalnız olmadığını fark ettiği yerdir.
Bugün ise başka bir manzara ile karşı karşıyayız.
Yarınımızı yeniden yaratacak ortak toplumsal duygunun işaretlerini arıyoruz. İnsanların içinden bir şeylerin yükseldiğini hissediyoruz. İçimizde bir ses bağırmak, ayağa kalkmak, itiraz etmek istiyor.
Ama aynı anda tuhaf bir donukluk var.
Sanki bir karabasan çökmüş gibi…
İnsanlar konuşmak istiyor ama kelimeler boğazında düğümleniyor. Adım atmak istiyor ama ayakları yere çakılmış gibi. Bir korku dalga dalga yayılıyor.
Korku dağların zirvesine çökmüş bir sis gibi yayılıyor ülkenin dört bir yanına. Ovalara, koyaklara, şehirlerin dar sokaklarına kadar iniyor.
Ve sokak…
Bugün korkuya teslim olmuş gibi görünüyor.
Toplumsal tepki ortaya çıkamıyor. İnsanların aklı çalışıyor ama sesleri çıkmıyor. Beyin donmuş, dil lal olmuş gibi.
Siyasal düzenin dönüşümü de bu sessizliği derinleştiren unsurlardan biri.
Yönetim yapısındaki değişimlerle birlikte yürütmenin gücü daha da merkezileşti. Yasama ve yargı organları çoğu zaman yürütmenin kararlarını denetleyen değil, uygulayan kurumlara dönüşmekle eleştiriliyor. Devletin kuvvetler dengesi tartışmaları, kamuoyunda uzun süredir devam ediyor.
Böyle bir ortamda birçok insan kendini daha kırılgan hissediyor.
Can güvenliği, iş güvencesi, ifade özgürlüğü gibi konuların zayıfladığına dair kaygılar toplumun farklı kesimlerinde konuşuluyor. Bu kaygılar bazen insanları sessizliğe itiyor. Korku görünmez bir perde gibi insanların davranışlarını şekillendiriyor.
Toplum giderek daha temkinli, daha içe kapanık bir ruh haline sürükleniyor.
Korkunun yaygınlaşması toplumları sadece sessizleştirmez.
Aynı zamanda tek tipleştirir.
İnsanlar farklı düşüncelerini dile getirmekten çekinmeye başlar. Farklı olmanın riskli olduğu bir atmosfer oluşur. Bu atmosferde bireyler, güvenli gördükleri davranış kalıplarına sığınır.
Toplumun çeşitliliği azalır. Eleştiri zayıflar. Fikirlerin çatışması yerine sessizlik hâkim olur. Oysa bir toplumun canlı kalması, farklı düşüncelerin varlığıyla mümkündür.
Böyle bir ortamda insanın önünde iki yol vardır. Birincisi; korkunun yarattığı hayali güvenliği kabul etmek. İkincisi ise gerçeği görmek. Gerçeği görmek kolay değildir. Çünkü gerçek, sorumluluk yükler.
İnsan kendi payını fark eder. Eksikleri görür. Yapılması gerekenleri düşünür.
Bu noktada önemli olan şey, hayalleri satın almamaktır.
Gerçekleri elle tutulur hâle getirmek gerekir. Eksikleri görmek, gediği kapatmak gerekir. Kendi geleceğini başkalarının kararlarına teslim etmeden sorumluluk almak gerekir.
Sokak dediğimiz şey yalnızca asfalt ve beton değildir. Sokak, insanların ortak iradesidir. Toplumsal hayatın en temel mekânıdır. İnsanların birbirini gördüğü, konuştuğu, dayanışma kurduğu yerdir.
Sokak, toplumun nabzının attığı yerdir. Tarih bize şunu gösterir: Toplumlar bazen uzun süre sessiz kalabilir. Ama bu sessizlik sonsuza kadar sürmez. Bir noktada insanlar yeniden birbirini hatırlamaya başlar.
Bir komşu konuşur. Bir mahalle dayanışır. Bir grup insan bir araya gelir.
Ve sokak yeniden hatırlanır.
Bugün belki sokak sessiz görünüyor. Belki insanlar korkunun tülleri arasında kendilerini daha güvende hissettikleri yerlere çekiliyor. Ama sokak tamamen kaybolmuş değildir. Sokak aslında hâlâ oradadır.
Çünkü sokak, insanların içinde yaşar.
Eğer bu gidişe “hayır” diyorsak yapılacak ilk şey umudu terk etmemektir. Umut, boş bir hayal değil; harekete geçme iradesidir. İnsan kendi geleceğini başkalarının ellerine bırakmadığında, sorumluluk aldığında ve dayanışmayı yeniden kurduğunda sokak da yeniden canlanır.
Ve belki de en doğru soru şudur: Çok mu zor?
Eğer buna inanmakta zorlanıyorsanız, bir gün gerçekten sokağa çıkıp bakın. İnsanların gözlerine bakın.
Onların sessizliğinin içinde saklı olan soruları dinleyin. Sonra aynı soruyu onlara sorun: “Geleceğin için hâlâ umut var mı?”
Belki o zaman cevabı duyarsınız.
Çünkü umut bazen en sessiz sokaklarda bile hâlâ yaşamaya devam eder. Ve o umut, bir gün yeniden insanları kendi sokağına döndürür.