MEKİN ŞAHİN
Devleti yönetenlerle devleti yönetmeye talip olan muhalefet partileri, ülkenin ve halkın çıkarları söz konusu olduğunda bir araya gelir mi? Elbette gelir. Çünkü siyaset yalnızca iktidar mücadelesi değil, aynı zamanda toplumun ortak sorunlarına çözüm üretme sanatıdır. Ancak bu görüşmeler, zaman öldürmeye dönük “dostlar alışverişte görsün” türünden sembolik buluşmalar olmamalıdır.
Gerçek bir siyasi görüşme, sonunda bir sonuç doğurmalıdır. Taraflar ortak bir noktada buluşuyorsa bunu açıkça ifade etmeli, uzlaşamadıkları konuları da kendi bakış açılarıyla kamuoyuna anlatmalıdır.
Böylece halk, ülke yönetiminde hangi görüşlerin çatıştığını ve hangi noktalarda uzlaşı sağlandığını açık biçimde görebilir.
Fakat böylesi sağlıklı bir siyasal diyalogun gerçekleşmesi için önemli bir şart vardır: Devleti yönetenler ile muhalefet edenlerin, ülkenin ve halkın geleceğini huzura taşıyacak programlara sahip olmaları gerekir. Eğer bu program yoksa, ortaya çıkan tablo iki acemi kişinin evdeki elektrik ve su tesisatını tamir etmeye çalışmasına benzer. Sorunu çözmek isterken mevcut düzeni de bozarak tüm sistemi daha karmaşık hale getirirler. Sonunda tamir edilmek istenen düzen değil, toplumun yaşam dengesi altüst olur.
Siyasette uzlaşmanın kalıcı ve sağlıklı olmasının temel şartlarından biri de eleştiri ve özeleştiri kültürüdür. Eleştiriyi reddeden, “mutlak doğru yalnızca benim söylediğimdir” anlayışına saplanan siyaset anlayışı zamanla kendi içine kapanır. Bu yaklaşım yalnızca siyasi ilişkileri değil, toplumun siyasete duyduğu güveni de yok eder.
Bugün Türkiye siyasetinde yaşanan sorunlardan biri de tam olarak budur. Dün doğru denilenin bugün yanlış ilan edilmesi, toplumda umut ve güven duygusunu zayıflatmaktadır. Oysa siyasetin temel görevi, halkın yaşam koşullarını kötüden iyiye dönüştürmektir. Bu amaç doğrultusunda atılacak her adım, ideolojik tutarlılık ve programlı bir politika ile desteklenmelidir.
Türkiye’nin 21. yüzyılda acilen çözmesi gereken iki temel sorun bulunmaktadır. Bunların başında üretim sisteminin eksen kayması gelmektedir. Üretimden kopmuş bir ekonomi modeli, ülkeyi derin bir ekonomik krizin içine sürüklemiştir.
Ekonomik kriz yalnızca rakamlardan ibaret değildir. Beraberinde gelen alım gücü düşüşü, toplumun tüm kesimlerini etkileyen bir yaşam sorunu yaratmaktadır. İşsizlik, yoksulluk ve çaresizlik büyüdükçe sağlık hizmetlerinden eğitime, sosyal ilişkilerden toplumsal dayanışmaya kadar pek çok alan aşınmaya başlamaktadır.
Ekonomik zayıflık aynı zamanda devletin uluslararası alandaki gücünü de sınırlayan bir faktördür.
Güçlü bir devlet olmanın yolu yalnızca askeri ya da diplomatik hamlelerden geçmez. Gerçek güç, üretim kapasitesi güçlü, kendi kaynaklarını etkin kullanan bir ekonomik yapıdan doğar.
Bu nedenle Türkiye’nin önündeki temel yol haritası açıktır: Kendi öz kaynaklarına dayalı, planlı ve güçlü bir üretim sistemi kurmak.
Böyle bir üretim sistemi; halkın temel ihtiyaçlarını karşılayan, işsizliği minimum seviyeye indiren, yoksulluğu istisnai bir olguya dönüştüren bir toplumsal düzen yaratır. Aynı zamanda adalet ve hukuk mekanizmalarının güçlenmesine de katkı sağlar. Çünkü refahın yaygın olduğu bir toplumda devlet ile vatandaş arasındaki güven bağı da güçlenir.
Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu yapısal sorunlar, yalnızca tek bir siyasi iktidarın çözebileceği ölçekte değildir. Bu nedenle siyasi partiler arasında ortak karar üretmeye yönelik ilişkilerin kurulması zorunlu hale gelmiştir.
Ancak bu ilişkilerin başarıya ulaşması için ideolojik temelin açık ve net olması gerekir.
31 Mart 2024 yerel seçimlerinden sonra Özgür Özel yönetimindeki Cumhuriyet Halk Partisi tarafından başlatılan “normalleşme” girişimi, ideolojik bir çerçeveye oturtulmadığı için tartışmalı bir başlangıç yaptı. Bu süreçte iktidar partisi olan AKP, oluşan siyasi atmosferi kendi lehine kullanarak zaman kazandı ve ardından kurulan ilişkiyi sona erdirdi. CHP yönetimi ise sürecin neden sonlandığını ideolojik bir açıklamayla kamuoyuna anlatmakta zorlandı.
Siyasette temel bir kural vardır: Yanlış temelden doğru sonuç çıkmaz.
İdeolojik bir programla desteklenmeyen normalleşme girişimleri, karşı tarafın stratejik hamleleri karşısında kısa sürede etkisiz kalır. Nitekim Türkiye’de yaşanan süreç de buna benzer şekilde gelişmiştir.
31 Mart seçimlerinden sonra Türkiye ekonomisinde üretim sisteminin daha da zayıfladığı, ithalata dayalı dış bağımlılığın arttığı yönünde eleştiriler yükselmiştir. Bu süreçten kazançlı çıkan kesimler ise uluslararası şirketler ve onların Türkiye’deki ekonomik ortakları olmuştur.
Toplum açısından bakıldığında ise her geçen gün yaşam koşullarının zorlaştığı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Ekonomik sorunların yanında adalet duygusunun zayıflaması ve hukuk sistemine olan güvenin sarsılması da toplumsal huzursuzluğu büyütmektedir.
Özellikle bazı kararların uygulanmaması ya da tartışmalı biçimde yorumlanması, Türkiye’de hukuk devleti tartışmalarını yeniden gündeme taşımıştır. Örneğin kararlarıyla sık sık tartışma yaratan Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmasına ilişkin yaşanan sorunlar, yargı sisteminin işleyişi konusunda ciddi soru işaretleri doğurmuştur.
Bu dönemde bir yandan muhalefet belediyelerine yönelik operasyonlar, diğer yandan “terörsüz Türkiye” söylemi etrafında şekillenen politikalar, siyasal atmosferin daha da sertleşmesine yol açmıştır.
Muhalefetin bu gelişmelere verdiği tepkinin ise ideolojik bir hat yerine çoğu zaman geleneksel ve dağınık bir siyasi çizgide ilerlediği eleştirileri yapılmaktadır. Bu durum, iktidar blokunun siyasal hamlelerini daha rahat uygulamasına olanak tanımaktadır.
Siyasette strateji eksikliği yaşandığında ortaya çıkan tablo, halk arasında sıkça kullanılan bir benzetmeyle anlatılmaktadır: kedinin fareyle oynaması. Güç dengesi tek taraflı hale geldiğinde siyaset gerçek bir rekabet olmaktan çıkar.
Muhalefetin son günlerde farklı siyasi figürlerle temas kurarak yeni çıkış yolları aradığı görülmektedir. Örneğin eski siyasetçilerden Bülent Arınç ile yapılan görüşmeler, bu arayışların bir göstergesi olarak yorumlanmıştır. Tüm bu gelişmeler, CHP’nin 31 Mart 2024 seçimlerinde yakaladığı siyasi ivmenin zamanla zayıfladığı yönündeki tartışmaları güçlendirmiştir.
Toplumun önemli bir kesimi, partinin kendi ideolojik kimliğine daha net bir şekilde dönmesini ve politikalarını bu eksende şekillendirmesini talep etmektedir. Çünkü seçmen açısından güven duygusu, siyasi partilerin ideolojik tutarlılığıyla doğrudan bağlantılıdır.
Siyasette başarı yalnızca seçim kazanmakla değil, kazanılan gücü doğru politikalarla toplumsal dönüşüme dönüştürmekle ölçülür.
Türkiye bugün hem ekonomik hem de siyasal açıdan önemli bir dönemeçten geçmektedir. Üretim sisteminin yeniden yapılandırılması, hukuk devletinin güçlendirilmesi ve toplumsal refahın artırılması, ülkenin geleceği açısından hayati öneme sahiptir. Bu hedeflere ulaşmanın yolu ise güçlü bir üretim ekonomisi, şeffaf ve adil bir hukuk düzeni ve ideolojik tutarlılığa sahip bir siyasal kültürden geçmektedir.
Siyaset; kişisel hesapların, günlük taktiklerin ya da kısa vadeli çıkarların alanı değildir. Siyaset, toplumun geleceğini kurma sorumluluğudur.
Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur: Programlı, ideolojik temeli güçlü, eleştiri ve özeleştiriye açık bir siyaset anlayışı.
Ancak bu anlayış yerleştiğinde hem iktidar hem muhalefet ülkenin gerçek sorunlarını çözebilecek ortak aklı üretebilir. Aksi halde siyaset, sorunları çözmek yerine onları büyüten bir kısır döngü içinde kalmaya devam edecektir.