" />

Bilgi ve Teknoloji; Yanlış Elde Yok Ediyor!

Bilgi ve Teknoloji; Yanlış Elde Yok Ediyor!

ABONE OL
Mart 30, 2026 08:56
Bilgi ve Teknoloji; Yanlış Elde Yok Ediyor!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

MEKİN ŞAHİN

Bilgi ve Teknoloji; Yanlış Elde Yok Ediyor!

1985 yılında bir gece eğitimi sırasında sorulan o basit ama derin soru “Biz gerçekten geleceğin savaşına mı hazırlanıyoruz?” Bugünün dünyasında yankısını daha güçlü buluyor. O gün verilen cevap, askerliğin “mantığını öğretmek” üzerine kuruluydu. Yani disiplin, refleks, organizasyon ve emirkomuta zinciri… Fakat aradan geçen yıllar, savaşın doğasının yalnızca teknik değil, aynı zamanda zihinsel ve stratejik bir dönüşüm geçirdiğini açık biçimde ortaya koydu.

Bugün savaş dediğimiz olgu, artık klasik anlamda cephelerin karşı karşıya geldiği bir mücadele olmaktan çıkmış durumda. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri öncülüğünde yürütülen askeri stratejiler, kara ordularından çok yüksek hassasiyetli füze sistemleri, insansız hava araçları ve uzaktan kumandalı savaş teknolojileri üzerine kuruluyor. Bu durum, bizim yıllar önce dile getirdiğimiz “koordinat üzerinden yok edilme” gerçeğinin artık teorik değil, pratik bir savaş doktrini haline geldiğini gösteriyor.

Ortadoğu’da yaşanan gerilimler bu dönüşümün en somut örneklerinden biri. Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı, yalnızca coğrafi noktalar değil; küresel kapitalizmin can damarlarıdır. Dünya enerji ticaretinin yaklaşık %20’sinin geçtiği bu dar su yolu, aynı zamanda küresel güç mücadelesinin kilit noktasıdır. Bu nedenle İran’ın bu boğaz üzerindeki potansiyel kontrolü, ABD ve müttefikleri açısından yalnızca askeri değil, ekonomik ve politik bir tehdit olarak görülmektedir.
Bugün İsrail ile İran arasında yaşanan gerilim ve bunun arka planında ABD’nin açık ya da örtük desteği, klasik savaş anlayışından ziyade “vekâlet savaşları” ve “teknolojik üstünlük üzerinden caydırıcılık” stratejisine dayanmaktadır. Füze sistemleri, siber saldırılar, istihbarat operasyonları ve ekonomik yaptırımlar;  savaşın yeni araçları haline gelmiştir.

Artık savaş, yalnızca askerlerin değil; enerji hatlarının, veri akışının ve finans sistemlerinin de hedef alındığı çok katmanlı bir mücadeledir.

Bu noktada sizin vurguladığınız “parçala, böl ve yönet” anlayışı da yeniden sahneye çıkmaktadır. Etnik kimlikler, mezhepsel ayrılıklar ve tarihsel kırılmalar, küresel güçler tarafından birer araç haline getirilmektedir. Halkların gerçek sorunları—yoksulluk, eşitsizlik, özgürlük talepleri—geri plana itilerek, kimlikler üzerinden bir çatışma zemini yaratılmaktadır. Bu da savaşın meşruiyetini sağlamak için kullanılan en etkili yöntemlerden biri haline gelmektedir.

İsrail’in “vaat edilmiş topraklar” söylemi üzerinden yürüttüğü politikalar da bu çerçevenin bir parçasıdır.

Dini referansların siyasal hedeflerle iç içe geçirilmesi, çatışmayı yalnızca askeri değil, ideolojik bir zemine taşımaktadır. ABD ise “demokrasi” söylemini kullanarak bu politikaları uluslararası alanda meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Ancak bu söylem ile sahadaki gerçeklik arasındaki çelişki, dünya kamuoyunda giderek daha fazla sorgulanmaktadır.

Sonuç olarak, bizin yıllar önce sorduğumuz soru hâlâ geçerliliğini koruyor: “Biz gerçekten doğru savaşa mı hazırlanıyoruz?” Bugün bu sorunun cevabı daha da karmaşık. Çünkü artık savaş yalnızca silahlarla değil; bilgiyle, ekonomiyle ve algıyla yürütülüyor. Askeri eğitim de bu çok boyutlu yapıya uygun olarak yeniden düşünülmek zorunda. Savaşın kazananı yoktur; ama kaybedeni her zaman halklar olur. Bu nedenle mesele yalnızca askeri hazırlık değil, aynı zamanda barışı mümkün kılacak politik aklın ve uluslararası adaletin inşasıdır. Aksi halde, teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanlık aynı soruyu sormaya devam edecektir:

“Bu yıkımın gerçekten bir kazananı var mı?”

Cüceler savaşında biz ülke olarak yol ayrımındayız. Mahpusta volta atmanın insan ruhunda yarattığı o garip ama derin özgürlük hissi, aslında bir hakikati fısıldar: İnsan, bedeniyle kuşatılsa da zihniyle direnebilir. Adım adım yürürken, insan kendi içine döner; sorgular, yüzleşir, yeniden kurar kendini. Çürümenin dayatıldığı yerde, düşünce bir direniş biçimine dönüşür. İşte bugün, benzer bir tabloyu bir bireyden çok daha büyük bir ölçekte, bir ülkenin kaderinde görmek mümkün.

Türkiye, adeta bir mahpus gibi; potansiyeli yüksek ama yönünü kaybetmiş, enerjisi var ama hedefi bulanıklaştırılmış bir ülke görünümü veriyor. Bu durum yalnızca dış baskıların sonucu değil; aynı zamanda içeride oluşan yönetimsel zaafların, kurumsal erozyonun ve toplumsal çözülmenin bir bileşkesi.
Cumhuriyeti kuran değerlerin aşınması, üretimden uzaklaşma, eğitimde bilimsel çizginin zayıflaması ve sosyal devlet anlayışının gerilemesi; bu çözülmenin temel taşlarını oluşturuyor.

Toplumun farklı kesimlerinde yaşanan çelişki ise dikkat çekici: Ekonomik olarak zorlanan köylü, hak kayıpları yaşayan işçi, geleceksiz bırakılan gençlik…
Buna rağmen siyasal tercihlerde köklü bir değişim yaşanmaması, yalnızca politik değil, aynı zamanda sosyolojik bir sorgulamayı da gerekli kılıyor. Bu durum, çaresizliğin örgütlü bir güce dönüşememesiyle yakından ilişkili. Çünkü tarih gösteriyor ki, yönünü kaybeden toplumlar çoğu zaman çözümü yine kendilerini o noktaya getiren yapılarda arama eğilimi gösterebilir.

Bu tabloyu daha da karmaşık hale getiren unsur ise küresel güç dengelerindeki değişimdir. Amerika Birleşik Devletleri öncülüğünde şekillenen küresel stratejiler, enerji yolları ve jeopolitik merkezler üzerinden yürütülüyor. Bu bağlamda Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte kritik öneme sahip. İran ile yaşanan gerilimler, bu enerji hatlarının kontrolü üzerinden şekilleniyor ve her gelişme zincirleme etkiler yaratıyor.

Türkiye’nin bulunduğu coğrafya, bu büyük oyunun dışında kalmasına izin vermeyecek kadar stratejik.

Kimi analizlerde Büyük Ortadoğu Projesi olarak adlandırılan yaklaşımlar, bölge ülkelerinin siyasi ve toplumsal yapılarının yeniden şekillendirilmesini öngörür.
Bu tür projelerin doğruluğu ya da kapsamı tartışmalı olsa da gerçek olan bir şey var: Türkiye hem iç dinamikleri hem de dış baskılar nedeniyle çok katmanlı bir kuşatma hissi yaşamaktadır.

Peki böyle bir tabloda Türkiye ne yapmalı?

Öncelikle, meseleyi yalnızca dış güçler üzerinden okumak eksik kalır. Bir ülkenin en büyük gücü, kendi iç bütünlüğü ve kurumsal sağlamlığıdır. Hukukun üstünlüğü, liyakat esaslı yönetim, şeffaflık ve hesap verebilirlik; yalnızca demokratik idealler değil, aynı zamanda ulusal güvenliğin de temel unsurlarıdır.

İçeride güçlü olmayan bir yapının dışarıda direnç göstermesi zordur.

İkinci olarak, eğitim ve üretim yeniden stratejik öncelik haline getirilmelidir. Bilimsel düşünceyi dışlayan, sorgulamayı zayıflatan bir eğitim sistemi; uzun vadede toplumu edilgen hale getirir. Oysa güçlü toplumlar, eleştirel düşünen bireyler üzerine inşa edilir. Aynı şekilde üretimden kopmuş bir ekonomi, dışa bağımlılığı artırır ve siyasi manevra alanını daraltır.

Üçüncü olarak, toplumsal birlik duygusu yeniden inşa edilmelidir. Etnik, mezhepsel ya da ideolojik ayrışmalar üzerinden yürütülen siyaset, kısa vadede kazanç sağlasa da uzun vadede ülkeyi zayıflatır.

Ortak bir gelecek fikri etrafında birleşemeyen toplumlar, dış müdahalelere açık hale gelir.

Ve son olarak, örgütlü ve bilinçli bir yurttaşlık bilinci gereklidir. Sessizlik, çoğu zaman rıza olarak okunur. Oysa demokratik toplumlarda değişim, ancak bilinçli ve barışçıl bir katılımla mümkündür. Bu katılım; yalnızca seçim sandığında değil, sivil toplumda, düşünce üretiminde ve kamusal sorumlulukta da kendini göstermelidir.

“Cüceler savaşı” olarak tanımlanan kısır çekişmeler, büyük hedefleri gölgelediğinde, asıl kaybeden her zaman toplum olur. Tarihsel kırılma anlarında önemli olan, bu çekişmelerin ötesine geçebilecek bir vizyon ortaya koyabilmektir. “Ya istiklal ya ölüm” sözü, yalnızca bir savaş narası değil; aynı zamanda bir kararlılık ve yön tayini ifadesidir.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, hamasi söylemlerden çok, akılcı, kapsayıcı ve uzun vadeli bir yol haritasıdır. Çünkü gerçek mücadele, yalnızca dışarıya karşı değil; içerideki dağınıklığa, umutsuzluğa ve yönsüzlüğe karşı da verilir. Volta atmak, düşünmek ve yeniden başlamak için bir çağrıdır. Eğer doğru okunursa, bu çağrı bir çıkışın da başlangıcı olabilir.

www.kozanbilgi.net internet sitesinde yayınlanan yazı, haber ve fotografların her türlü telif hakkı KozanBilgi.Net'e aittir. İçerikleri kaynak göstererek alabilirsiniz.



Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.