MEKİN ŞAHİN
(Güç Etrafında Konumlanan Çıkarcı Aktörler)
12 Eylül 1980 darbesi sonrası Türkiye’de gücün merkezileşmesi, partilerin Oligarşikleşmesi ve siyasal ahlakın aşınması; yeni Türkiye sürecini başlattı. Dile getirdiğimiz değerlendirmeyi bilimsel literatür, kurumsal analiz ve siyasal teori çerçevesinde ele alan; sert fakat analitik bir dille kaleme almaya çalıştım. Amacım komplo iddialarını veri temelli siyasal ekonomi perspektifiyle tartışarak yeniden çerçevelendirmektedir.
12 Eylül 1980 askeri müdahalesinin Türkiye’de siyasal partiler rejimi, yasama-yürütme dengesi ve yerel yönetim mimarisi üzerindeki uzun vadeli etkilerini incelemektedir. Çalışma, siyasal partilerin merkezileşmesi, aday belirleme süreçlerinin lider kontrolüne geçmesi ve yerel yönetim reformlarının güç yoğunlaşmasına katkısı üzerinden Türkiye’de ortaya çıkan “oligarşik parti düzenini” analiz etmektedir. Küresel güç odaklarına atfedilen iddialar yerine, kurumsal dönüşüm, anayasal mühendislik ve siyasal ekonomi perspektifi temel alınmaktadır.
Türkiye’nin bugün yaşadığı siyasal ve kurumsal kriz, bir gecede ortaya çıkmadı. Bu tablo, 12 Eylül’ün kurduğu merkeziyetçi mimarinin yıllar içinde tahkim edilmesinin sonucudur. 1982 Anayasası ile güçlendirilmiş yürütme, zayıflatılmış yasama ve lider merkezli parti düzeni; son 15 yılda en yoğun ve görünür biçimini aldı.
Bu bir rejim değişiminin değil; güç yoğunlaşmasının manifestosudur.
Tarihsel kırılma noktası; 12 Eylül 1980 darbesidir.
Türkiye’nin siyasal ve toplumsal düzeninde yalnızca bir yönetim değişikliği değil, köklü bir paradigma kayması yarattılar. Darbe sonrası kurulan düzen,
Süleyman Demirel’in ifadesiyle “sıfırdan kurulan devletin” parçalanma görüntüsü verse de, aslında halkın iradesini budayan ve siyaseti merkezileştiren
bir mekanizma inşa etti.
1984’te tarımda kendine yeterli ilk beş ülke arasında olan Türkiye, kısa sürede üretim gücünü ve ekonomik bağımsızlığını kaybetti. Bu kayıp tesadüf değildi; siyasal mühendislik ve küresel çıkarların iç içe geçtiği bir süreçti.
1980 askeri darbesi yalnızca bir hükümet değişimi değil, siyasal alanın kurumsal olarak yeniden tasarlanmasıdır. 1982 Anayasası: Yürütmeyi güçlendirmiş, Yasamayı denge-denetim kapasitesi açısından zayıflatmış, siyasi partiler üzerinde sıkı merkeziyetçi hükümler getirmiştir.
Türkiye’de 12 Eylül sonrası sistem, parti içi demokrasiyi daraltmış; lider merkezli yapıların kurumsal zemini güçlenmiştir.
Siyasetin dizayn edilirken, egemenlik krizi işlevsel dinamizm kazandı. Parti içi demokrasi tasfiye edildi.
Ön seçim kaldırıldı, milletvekili listeleri genel başkanların ve dar çevrelerinin inisiyatifine bırakıldı ve tabanın söz hakkı yok edildi.
Devlet yönetiminde yasama etkisizleştirildi. Yürütme lehine çıkarılan yasalar ve yönetmelikler, meclisi işlevsiz bir onay makamına dönüştürdü.
Öyle bir an geldi ki belediye başkanları yeni feodal beyler oldu: Büyükşehir yasasıyla birlikte yerel yönetimler, siyasetin motor gücü haline geldi. Denetimsiz kalan belediye başkanları, etraflarına tipolojik kişilikler toplayarak kendi iktidar alanlarını kurdular.
Ön seçim mekanizmalarının fiilen zayıflatılması, aday listelerinin merkez yoklamasına bağlanması, parti içi disiplin hükümlerinin sertleştirilmesi, milletvekillerini seçmenden çok genel başkana bağımlı hale getirmiştir. Temsil ilişkisi tabandan kopmuş; siyasal kıble genel merkez olmuştur.
Siyaset, halkla bütünleşen Ecevit örneğinde olduğu gibi, bir zamanlar tabanın sesiyle şekillenirken; darbe sonrası dönemde dalkavukluk ve kişisel çıkar ilişkileri siyasetin merkezine oturdu. İlke ve hedeflere zarar veren kişilikler dışlanmak yerine ödüllendirildi. Böylece siyaset, bir avuç oligarkın elinde “istop oyununa dönüştü.’’
2012 tarihli 6360 sayılı Büyükşehir Yasası ile: İl sınırları büyükşehir belediyesi sınırı haline getirilmiş,
Köyler mahalleye dönüştürülmüş, yerel kaynak dağılımı büyükşehir belediye başkanlarında yoğunlaşmıştır. Bu düzenleme, yerel demokrasiyi güçlendirmek yerine yerel yürütmeyi merkezileştirmiştir. Yerel düzeyde güçlü başkan modeli ortaya çıkmıştır.
Kamu ihaleleri, İmar kararları, Sosyal yardım ağları üzerinden güçlü bir patronaj mekanizması yaratmıştır.
Bu süreç: Devletin ekonomik rolünü küçültmüş, finansal piyasaları genişletmiş, sermaye hareketlerini serbestleştirmiştir. Rekabet gücünü kaybedenler kaçınılmaz olarak uluslar arası ekonomik güçlere teslim oldu.
Her şeyin güce teslim olursa siyasal ahlak ve kadro erozyonu kaçınılmaz olur. Güç merkezileştikçe, sadakat ödüllendirilir; eleştiri cezalandırılır. Parti içi eleştiri mekanizmaları zayıflar, MYK ve genel başkan belirleyici olur, Milletvekilleri bağımsız hareket edemez.
Sonuçta siyasal alan, liyakat yerine bağlılık esasına kayar. Bugün sorun, kişilerin ahlaki zafiyeti değil; katılım kanallarının zayıflamasıdır.
Türkiye’nin sorunu yalnızca 12 Eylül değildir. Sorun, 12 Eylül’ün kurduğu merkeziyetçi mimarinin demokratikleştirilmemesidir.
Gizli defterler değil; açık yasalar belirleyicidir.
Komplo değil; kurumsal tasarım belirleyicidir.
Kişiler değil; sistem belirleyicidir.
Eğer sistem: Eleştiriyi ödüllendirir, liyakate alan açar, gücü dağıtırsa ne yalaka kalır ne oligark. Aksi halde tarih, aynı döngüyü yeniden üretir.
2010 yılı itibarıyla yargının siyasallaşmasının eşiğini atladı. 2010 anayasa referandumu, “ileri demokrasi” söylemiyle sunuldu. Ancak HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısındaki değişiklikler, yargının bağımsızlığı tartışmalarını derinleştirdi.
Yargı, yürütme ile daha geçirgen hale geldi.
Güçler ayrılığı fiilen zayıfladı.
Siyasal iktidar ile yargı arasındaki mesafe daraldı.
Bu adım, 12 Eylül’ün yürütme lehine kurduğu sistemi daha da güçlendirdi.
2017 anayasa değişikliği ile parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildi.
Yönetimde her şey tek gücün iradesin de toplandı.
Türkiye’nin kaybettiği ekonomik, siyasal ve sosyal değerler, yalnızca dış güçlerin değil, içerideki işbirlikçilerin de eseridir. Bugün yaşanan girdaptan çıkış, halkın iradesini yeniden siyasetin merkezine koyacak yeni bir düzenin kurulmasıyla mümkündür. Üreten ve düşünen bir nesil yetiştirmek, eleştiri ve öz eleştiriyi kurumsallaştırmak, Anayasal sınırlar içinde görev bilinci ile hareket eden temsilciler yaratmak, ahlaki değerleri yeniden siyasal dişlilere yerleştirmek zorunludur.
Bu düzen, halkın iradesini yeniden siyasetin merkezine koymalı; kişisel iktidar alanlarını değil, toplumsal adaleti ve üretim gücünü öncelemelidir. Aksi halde Türkiye, 1980 sonrası kurulan zincirleme kontrol mekanizmasının esiri olmaya devam edecektir.
Türkiye’nin bugünkü krizlerinin kökeni, 1980 sonrası kurulan bu çarpık düzenin mirasında yatmaktadır.
12 Eylül askeri darbesinin ‘’ benden gayrısını şeytan kapsın!’’ anlayışıyla halkı nitelikli değerlerinden vaz geçirterek bireysel çıkarlar uğruna güce teslim olmasında yatmaktadır!