MEKİN ŞAHİN
Siyaset, en yalın tanımıyla toplumun ortak yaşamını düzenleme sanatıdır. Ancak bu tanımın içi boş bırakıldığında, siyaset yalnızca güç mücadelesine, çıkar ilişkilerine ve bireysel yükseliş basamaklarına indirgenir.
Oysa gerçek anlamda siyaset yapan kişi, yalnızca bir yönetici ya da temsilci değil; aynı zamanda topluma yön veren, davranışlarıyla örnek olan ve kriz anlarında yol gösteren bir figürdür. Bu nedenle siyasetçinin halkla kurduğu ilişki, yalnızca söz düzeyinde değil, eylem düzeyinde de karşılık bulmak zorundadır.
Bir siyasetçi, halkın sorunlarına çözüm üretebildiği ölçüde meşruiyet kazanır. Bu meşruiyet, seçim sandığından çıkan sonuçtan daha derin bir anlam taşır. Çünkü halk, sadece oy vermez; aynı zaman da izler, tartar ve değerlendirir.
Siyasetçinin gündelik hayattaki tutumu, kriz anındaki refleksi ve en önemlisi de ahlaki duruşu, toplumun hafızasında yer eder. Bu nedenle siyaset, yalnızca teknik bir iş değil, aynı zamanda güçlü bir etik sorumluluktur.
Ne var ki, popülizm ve feodal siyaset anlayışı bu etik zemini zamanla aşındırır.
Popülizm, kısa vadeli alkış uğruna uzun vadeli doğruları feda ederken; feodal siyaset, sadakat ve bağlılık ilişkilerini liyakatin önüne geçirir.
Bu iki anlayış birleştiğinde ortaya çıkan tablo, kaçınılmaz olarak yozlaşmadır. Siyasetçi, halktan aldığı gücü yine halka hizmet için kullanmak yerine, kendi çevresini genişletmek ve konumunu korumak için kullanmaya başlar. Böylece halkla arasındaki bağ zayıflar, hatta kopar.
Türkiye’de bu çürümenin derinleştiği dönüm noktalarından biri 12 Eylül Darbesi olarak görülebilir. Bu süreç, yalnızca siyasi yapıyı değil, siyaset yapma biçimini de köklü şekilde değiştirmiştir.
Darbe sonrası oluşan atmosferde siyaset, ideallerden çok güvenlik kaygılarıyla şekillenmiş; örgütlü toplum zayıflatılmış ve bireysel çıkarların ön plana çıktığı bir alan haline gelmiştir.
Bu durum zamanla kalıcı bir alışkanlığa dönüşmüş, siyaset “toplumsal kurtuluş”tan “bireysel kurtuluş”a evrilmiştir.
Bu evrilme, siyasetçinin kendisini bir dava insanı olmaktan çıkarıp bir kariyer figürüne dönüştürmüştür. Artık siyaset, haklı olmanın değil güçlü görünmenin yarışına sahne olmaktadır.
Hakkındaki iddialara rağmen varlığını sürdürmekte ısrar eden, etik sınırları zorlayan ya da tamamen yok sayan anlayışlar, toplumda ciddi bir güven erozyonuna yol açmaktadır.
Daha da vahimi, bu durumun normalleşmeye başlamasıdır.
Toplumun her kesimi, siyasetçinin kim olduğunu, hangi ilişkiler içinde bulunduğunu ve nasıl bir geçmiş taşıdığını az çok bilir.
“Mahalle” dediğimiz sosyal çevre, bu bilgiyi saklamaz; aksine yayar. Dolayısıyla siyasetçinin kirli bir geçmişle toplum karşısına çıkması, yalnızca bireysel bir ayıp değil; aynı zamanda kolektif akla karşı bir saygısızlıktır.
Çünkü toplum, gerçeği bilmesine rağmen kendisine dayatılan bu görüntüye maruz bırakılmaktadır.
Bu noktada asıl mesele, yalnızca kirlenmiş siyasetçiler değil; bu kirlenmeyi mümkün kılan düzendir. Yalakaların, çıkar gruplarının ve menfaat ağlarının oluşturduğu bu zemin, siyasetçiyi sürekli olarak aşağı çeker. Güç etrafında kümelenen bu yapı, hakikati değil, hoşuna giden sözü ödüllendirir. Böyle bir ortamda doğruları söylemek cesaret ister; yanlışlara karşı durmak ise bedel gerektirir.
Ancak unutulmamalıdır ki, gerçek siyasetçi bu bedeli göze alabilen kişidir. Halkı yönetme iddiasında olan biri, gerçeği bilerek susamaz; yalakalara alan açarak kendini koruyamaz.
Aksi halde kısa vadede ayakta kalıyor gibi görünse de uzun vadede tartışmaların merkezinde nefessiz kalır. Çünkü hakikat, er ya da geç kendini dayatır.
Türkiye’nin bugün en büyük ihtiyacı, işte bu noktada ortaya çıkmaktadır: arınma. Bu arınma yalnızca bireysel değil, kurumsal ve toplumsal bir temizlik sürecini ifade eder.
irletildiğini düşünen kişi ya da yapı, önce kendini sorgulamalı, hatalarıyla yüzleşmeli ve ardından yeniden toplumun karşısına çıkmalıdır. Bu süreç sancılıdır; ancak kaçınılmazdır.
Siyasetin yeniden itibar kazanması, ancak ahlak ve onur kavramlarının merkezde olduğu bir anlayışla mümkündür.
Para ve gücün her şey olmadığı bilinci, yalnızca söylemde değil, pratikte de karşılık bulmalıdır. Siyasetçi, kendisini değil toplumu büyütmeyi hedeflediğinde; halkla kurduğu bağ yeniden güçlenecektir.
Sonuç olarak, siyaset ya kirlenmenin aracı olur ya da toplumsal arınmanın öncüsü. Bu tercih, bireylerin ve toplumun ortak iradesiyle şekillenir.
Eğer gerçekten daha temiz, daha adil ve daha onurlu bir siyaset isteniyorsa; bu yalnızca eleştirmekle değil, aynı zamanda doğruyu talep etmekle mümkündür.
Çünkü siyaset, nihayetinde halkın aynasıdır. O aynada ne görmek istiyorsak, ona göre davranmak zorundayız.
‘’Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak; Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak; O benimdir, o benim milletimindir ancak.’’
Biz bu vatanı, biz bu halkı sizler kendi cennetinizi kurun diye emanet almadık.
Haddinizi bilin ve olmanız gerektiği noktada durun!
Kral çıplak be kardeşim …