MEKİN ŞAHİN
İnsan, aramaktan vazgeçmeyen tek varlıktır. Yolunu kaybetse bile yönünü arar; kendini yitirse bile köklerini kurcalar. Bazen geçmişini, bazen inancını, bazen de kendi içindeki sesi… Çünkü insan dediğimiz varlık, yalnızca yaşayan değil; anlam arayan bir varlıktır. Ve bu arayış, çoğu zaman “nereden geldim?” sorusuyla başlasa, aslında “neye dönüştüm?” sorusuyla tamamlanır.
Anadolu’nun ruhu, işte bu arayışın izleriyle doludur. Bu topraklar yalnızca savaşların, göçlerin ya da devletlerin değil; aynı zamanda hakikat peşinde yürüyen “deli yüreklerin” yurdudur. Bu yüreklerin en yalın, en derin ve en insani seslerinden biri ise Yunus Emre’dir.
İnsanı Arayan Bir Derviş
Yunus Emre, yalnızca bir şair değil; insanı insanda arayan bir düşüncedir. Kırk yıl boyunca Taptuk Emre dergâhına odun taşıyan o sabır, aslında bir teslimiyet değil; bir olgunlaşma sürecidir. Çünkü Yunus’un yolu, dışarıdan içeriye değil; içeriden hakikate doğru uzanır.
O, Tanrı’yı göklerde değil, insanın yüreğinde aramıştır.
Cenneti ve cehennemi uzak diyarlarda değil, insanın kendi davranışlarında görmüştür.
Bu yüzden onun dili ağır değil, yalındır. Karmaşık değil, açıktır. Çünkü o, halkın anlayacağı şekilde konuşmayı bir görev değil, bir sorumluluk olarak görmüştür.
İnanç ve İktidar arasındaki çatışma; iktidarın çıkarlarına ters düştüğünde kaçınılmaz olmuştur.
Tarih boyunca hakikati sadeleştirenler, onu karmaşıklaştırarak güç devşirenlerin hedefi olmuştur.
Yunus Emre’nin şiirlerinin “sakıncalı” görülmesi de bundandır. Molla Kasım hikâyesi, yalnızca geçmişin bir anlatısı değil; her çağda yeniden üretilen bir zihniyetin sembolüdür.
Çünkü: İnancı insanlaştıranlar, korku üretmez ama inancı iktidar aracına dönüştürenler, sorgulamayı tehlike sayar.
Yunus’un karşı çıktığı şey, inancın kendisi değil; onun yozlaştırılmasıdır. Bugün de benzer biçimde, hakikati açıkça söyleyenler çoğu zaman susturulmak istenir. Çünkü sade gerçekler, karmaşık yalanları tehdit eder.
Toprak; insanın ilk ve son gerçeğidir.
İnsanın en güçlü damarlardan biri, toprakla kurduğun bağdır. “Topraktan geldim, toprağa gideceğim”
sözü, yalnızca bir fiziksel döngüyü değil; aynı zamanda bir ahlaki duruşu ifade eder.
Toprak; aldığını geri veren, ihanet etmeyen, emekle karşılık veren bir öğretmendir! İnsan da toprak gibidir aslında. Ne ekerse onu biçer. Ne kadar emek verirse o kadar çoğalır. Ve en önemlisi: doğallığını kaybettiğinde çoraklaşır.
Toprak, yalnızca bir mekân değil; bir karakterdir. Sana sabrı, emeği ve karşılıksız vermemeyi öğretmiştir. Bu yüzden senin hakikat anlayışın teorik değil, yaşanmıştır.
Kimlik değil, duruş önemlidir!
“Ben Musa oğlu Mekin…” diyerek başlayan her ifade, bir aidiyetin ötesinde bir varoluş beyanıdır.
Çünkü burada önemli olan soy değil; seçilen yoldur.
Bin kez düşünüp bir kez karar vermek ve o karardan dönmemek. İşte insanı insan yapan şey budur.
Kararsızlık değil; bilinçli bir yöneliş.
Bu yönelişte; aşk vardır, özgürlük vardır ve en önemlisi korkusuzluk vardır.
Çünkü hakikatin peşine düşen biri, eninde sonunda yalnız kalmayı da göze alır.
Kıble: İnsanlaşma
Yaşamanın en çarpıcı yönlerinden biri, “kıble” kavramına getirdiği yorumdur. Geleneksel anlamda yönü belirleyen bir kavram olan kıbleyi, insanlaşma ile özdeşleştirirsen insana her yönüyle anlam kazandırırsın.
Bu, son derece derin bir yaklaşımdır. Çünkü yönünü insanlığa çeviren biri, yolunu kaybetmez.
Özgürlüğü pusula yapan biri, esareti kabul etmez.
Ve adaleti merkeze alan biri, zulme boyun eğmez.
Bu yüzden dostun da düşmanın da çok olur. Ama bu, yanlış yolda olduğunun değil; doğru yolda yürüdüğünün göstergesidir.
Nereden geldiğin Değil, ne Olduğun önemlidir.
İnsan doğduğu yeri seçemez. Ama nasıl yaşayacağını, neye inanacağını ve ne uğruna mücadele edeceğini seçebilir.
Asıl mesele şudur; geldiğin yer değil, gittiğin yön önemlidir.
Yunus Emre’nin yaptığı da buydu. Topraktan gelip yine toprağa dönecek olan insan, aradaki zamanı nasıl doldurduğuyla anlam kazanır.
Eğer o zaman:
Hakikatle
Emekle
Özgürlükle
Ve insan sevgisiyle doldurulmuşsa
İşte o zaman insan, gerçekten “gelmiş” sayılır. Ve belki de en büyük hakikat; nereden geldiğin değil, neyi savunduğun, ne uğruna yaşadığın ve neyi göze aldığın seni insan yapar!
Ben Musa oğlu mekin, topraktan geldim toprağa gideceğim.
Yalın ayak, çıplak toprağa vururken kürek, dizimi insanlaştırdım çamuru almak için. Üç yapraklı kozadan 15 santimlik elyafa emek verdim; yaratmayı yaratandan öğrenerek.
Özgürlüğü ve gelişmeyi karnı yarılan toprağın gecelerinde buldum. Ay’ı kimi zaman dost kimi zaman düşman ilan ettim.
Toprağa ne ihanet ettim ne de topraktan hainlik gördüm.
Ne verdiysem karşılığını aldım.
Ben Musa oğlu mekin, insani değerleri sol yüreğimle buldum. Her şeyin aşka kalkışını o yüreğin çarpışıyla yaşadım. Bin kez düşledim, bir kez karar verdim. Ve dönmedim o yoldan…