MEKİN ŞAHİN
Bir siyasi partinin genel başkanının, aday tanıtımında bir belediye başkan adayını “gözü tok, eli açık” sözleriyle sunması, ilk bakışta sıradan bir övgü gibi görülebilir. Ancak bu ifade, bugünkü siyasal çürümenin küçük ama çarpıcı bir özeti niteliğindedir. Çünkü burada tarif edilen şey bir ideoloji, bir program, bir toplumsal vizyon değil; doğrudan paraya, ilişkilere ve kişisel çıkarlara dayalı bir siyaset anlayışıdır.
Siyaset, kişisel servetin değil; toplumsal sorunlara çözüm üretme iradesinin alanıdır.
Bir adayın “eli açık” olması, eğer kamusal kaynakların hoyratça dağıtımı anlamına geliyorsa bu bir erdem değil, açık bir yozlaşma göstergesidir.
“Gözü tok” ifadesi ise ironik biçimde, çoğu zaman tam tersine işaret eder: Daha fazlasını isteyen, daha fazlası için her yolu mubah gören bir anlayış.
Bugün karşı karşıya olduğumuz temel sorun, bireylerin değil sistemin sorunudur.
İdeolojinin yerini feodal ilişkilerin, ilkeselliğin yerini çıkar ağlarının almasıdır. Aday belirleme süreçlerinde liyakat yerine sadakat, program yerine kişisel bağlar, halkın ihtiyaçları yerine dar çevrelerin beklentileri belirleyici hale gelmiştir.
Oysa siyasal partiler, toplumu dönüştürme iddiası olan kurumlardır.
Bu dönüşümün temeli ise ideolojidir. İdeoloji; ekonomik, sosyal, hukuki ve siyasal alanlarda bir bütünlük sunar. Bir yön çizer, bir hedef koyar ve en önemlisi, o hedefe ulaşmanın yöntemini belirler.
İdeolojisiz siyaset, pusulasız gemi gibidir; rüzgâr nereye eserse oraya savrulur.
Bugün yaşanan tam olarak budur.
Söylem ile eylem arasındaki uçurum derinleşmiştir. Açlığa, yoksulluğa, işsizliğe son verme iddiasıyla yola çıkanlar; seçim kazanmayı, kısa vadeli yardımlar ve parasal ilişkiler üzerinden kurgulamaktadır.
Bu durum sadece bir taktik hata değil, stratejik bir çöküştür. Çünkü halkın onurunu değil, çaresizliğini hedef alan bir siyaset anlayışı uzun vadede güven üretmez.
Daha da vahimi, bu süreçte yapılan hatalar uzun yıllar boyunca “zarar vermeyelim” kaygısıyla görmezden gelinmiştir.
Eleştiri susturulmuş, yanlışlar örtülmüş ve sonuçta yanlış, kendini doğru ilan edecek cesareti bulmuştur. Bugün gelinen noktada suskunluk, en büyük ortaklık haline gelmiştir.
Artık bu döngünün kırılması gerekiyor. Eğer bir partide ideolojik birlik yoksa, o partide disiplin de olmaz, yön de olmaz, güven de olmaz. İdeolojik birlik yalnızca parti üyelerinin ortak düşüncesi değildir; aynı zamanda parti ile halk arasında kurulan dil birliğidir. Halkın talepleri ile partinin programı örtüşmediği sürece, örgütlenme sadece şekilsel bir yapı olarak kalır.
Bu nedenle çözüm açıktır: Yeniden ideolojiye dönüş.
Bu dönüş, tepeden inme değil; tabandan tavana doğru inşa edilmelidir. Parti programı yeniden yazılmalı, tüzük güncellenmeli, örgütlenme modeli gözden geçirilmeli ve en önemlisi hedef kitle net biçimde tanımlanmalıdır. Emek, üretim ve adalet eksenli bir siyasal hat kurulmadan hiçbir değişim gerçek anlamda başarıya ulaşamaz.
Genel başkan değişimleri, isim değişimleri ya da vitrin yenilemeleri tek başına bir anlam ifade etmez.
Nitekim son dönemde yaşanan değişimler de bunu açıkça göstermiştir. Kişiler değişmiş, ancak anlayış değişmemiştir. Hatta bazı alanlarda geriye gidiş daha görünür hale gelmiştir.
Gerçek değişim; ilkesel, programatik ve ideolojik bir dönüşümle mümkündür.
Eğer siyaset gerçekten halk için yapılacaksa, adayların serveti değil, toplum için üreteceği değer konuşulmalıdır. Eğer bir değişim iddiası varsa, bu iddia söylemde değil uygulamada karşılık bulmalıdır.
Ve eğer bir yeniden doğuş hedefleniyorsa, bunun yolu ideolojik netlikten ve örgütsel samimiyetten geçer. Aksi halde “gözü tok, eli açık” gibi ifadeler, sadece bir aday tanıtımı değil; bir dönemin siyasal iflasının sloganı olarak tarihe geçer.
İçinden geçtiğimiz dönem, yalnızca ekonomik ya da siyasal bir kriz dönemi değildir; aynı zamanda insanlığın yön aradığı, belirsizliklerin derinleştiği bir kırılma anıdır. Küresel ölçekte yaşanan gelişmeler, teknolojinin baş döndürücü ilerleyişi ve üretim ilişkilerindeki dönüşüm, birçok insanı “yeni bir dünya düzeni kuruluyor mu?” sorusuna yöneltmektedir.
Bu soruların bir kısmı, küresel eşitsizliklerin artmasından ve ekonomik gücün dar bir çevrede yoğunlaşmasından besleniyor. Gerçekten de bugün dünyada finansal güç, büyük ölçüde sınırlı sayıda küresel aktörün elinde toplanmış durumda. Bu durum, geniş kitlelerde bir kontrol, yönlendirme ve hatta “insanın yeniden şekillendirilmesi” endişesini doğuruyor.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken kritik bir ayrım var. Gerçek sorunları doğru analiz etmek ile her gelişmeyi tek merkezli, mutlak bir planın parçası olarak görmek aynı şey değildir.
Korku, siyasetin en eski araçlarından biridir. Korku üzerinden yönetilen toplumlar, sorgulamaz; itaat eder. Ancak bilinçli toplumlar, korkunun kaynağını da sonuçlarını da analiz eder. Bugün yapılması gereken; korkuya teslim olmak değil, bu dönüşümün ekonomik ve siyasal arka planını çözümlemektir.
Yapay zekâdan dijital paraya, veri güvenliğinden eğitim sistemine kadar yaşanan dönüşümler gerçektir.
Bu dönüşümler, üretim ilişkilerini yeniden şekillendirmektedir. Ancak bu süreci belirleyecek olan tek başına teknoloji değil; o teknolojiyi hangi ideolojiyle, hangi amaçla kullandığımızdır.
İdeoloji yoksa, teknoloji egemenlerin aracına dönüşür. İdeoloji varsa, teknoloji toplum yararına yönlendirilebilir.
Sorunun Kaynağı: İdeolojik Boşluk
Bugün yaşanan en büyük krizlerden biri, ideolojik boşluktur. Bu boşlukta; Feodal ilişkiler yeniden güç kazanır, liyakat yerine sadakat belirleyici olur, halkın ihtiyaçları yerine dar çevrelerin çıkarları öne çıkar, siyaset, program üretmek yerine paraya teslim olur.
Bu nedenle küresel tartışmalarla yerel siyaset birbirinden kopuk değildir. Dünyada yaşanan dönüşüm
karşısında ideolojik olarak hazırlıksız olan partiler, içeride de tutarsız, yönsüz ve savrulan bir yapı
sergiler. Tıpkı ‘’gözü gönlü tok’’ belediye başkanı adayı gibi…
İdeolojik Birlik: Etik dışı siyasetten kurtuluşun çıkış anahtarıdır. İdeolojik birlik; sadece parti içi bir
uyum değil, aynı zamanda halkla kurulan ortak akıldır. Bu birlik sağlanmadan ne küresel dönüşümler
doğru okunabilir ne de yerel sorunlara kalıcı çözümler üretilebilir.
Bu bağlamda önerilen ön seçim ve teamül yoklaması gibi mekanizmalar, yalnızca teknik düzenlemeler
değildir. Bunlar, siyasetin yeniden tabana yayılması ve iradenin merkezileşmiş yapılardan kurtarılması
açısından kritik önemdedir.
Ön seçim, üyeyi özne haline getirir. Teamül yoklaması, kolektif aklı devreye sokar. Tek kişiye oy ilkesi,
hizipçiliği zayıflatır.
Bu yöntemler, feodal ilişkilerin yerine demokratik katılımı koymanın araçlarıdır.
İki yol ayrımı var.
Bugün gelinen noktada yalnızca bir siyasi tercih değil, bir toplumsal yön tayini söz konusudur: Ya
korku, kontrol ve edilgenlik üzerinden şekillenen bir toplum, ya da bilinçli, örgütlü ve iradesine sahip
çıkan bir toplum.
“Tek tip insan” korkusu ancak örgütsüz toplumlarda gerçek olur. Örgütlü ve ideolojik temeli olan
toplumlar ise kendi geleceklerini kendileri belirler.
Dünya değişiyor. Bu değişimi reddetmek mümkün değil. Ancak bu değişime nasıl dahil olunacağı bir
tercihtir.
Eğer ideolojik birlik sağlanırsa; teknoloji toplum yararına kullanılır, demokrasi güçlenir, halk siyasetin
gerçek öznesi olur. Aksi halde; korku siyaseti büyür, bağımlılık artar, toplum edilgenleşir. Bugün
ihtiyaç duyulan şey; komplolarla korkuyu büyütmek değil, ideolojik netlikle yolu aydınlatmaktır.
Çünkü mesele şudur: İnsanlık ya kendi geleceğini bilinçle kuracak ya da başkalarının çizdiği sınırlar
içinde yaşamaya razı olacaktır.
Karar, her zamankinden daha fazla, örgütlü iradeye bağlıdır.