SELMA ERDAL
Türkiye yapay zekâdan kaygılanmalı mı?
Bence şimdilik hayır.
Çünkü bizim ülkemizde yapay zekâdan önce çözmemiz gereken başka bir zekâ türü var:
Adı üstünde… Yatıyor.
Dünyada yapay zekâ şirketleri birbirini kolluyor, devletler veri merkezleri kuruyor, milyarlarca dolar çiplere, enerjiye, algoritmalara yatırılıyor.
Birileri “Yapay zekâ insanlığı tehdit eder mi?” diye soruyor.
Birileri “İşler ne olacak?” diyor.
Birileri “Kontrol kimde kalacak?” diye tartışıyor.
Bizde?
Bizde yatay zekâ çalışıyor.
Daha doğrusu çalışmıyor. Yatıyor. Ama sakın küçümsemeyin.
Çünkü bizim yatay zekâların olağanüstü bir özelliği vardır:
Dünyada olup bitenleri izlemezler ama dünya politikası hakkında kesin görüşleri vardır.
Ekonomi okumazlar ama Merkez Bankası’na akıl verirler.
Bilimsel makale görmezler ama bilim insanının neyi yanlış yaptığını bilirler.
Kitap okumazlar ama yazarı eleştirmekten geri durmazlar.
Yapay zekânın nasıl çalıştığını bilmezler ama “Bunların hepsi palavra!” diyebilirler.
Bir de daha gelişmiş, battal boy yatay zekâ modelleri vardır. Onlar şöyle der:
“Ben zaten biliyordum.”
Ne zaman öğrendi? Belli değil.
Nereden öğrendi? Belli değil.
Kaynak? Gerek yok.
Kanıt? Fazla akademik.
Çünkü bizim yatay zekânın en önemli özelliği bilgiye değil, kanaate dayanmasıdır.
Bilgi değişebilir. Kanaat değişmez.
Bilgi araştırma ister. Kanaat koltuk ister.
Bilgi merak ister. Kanaat çay ister.
Bilgi insanı rahatsız eder. Kanaat rahat ettirir.
İşte tam da bu yüzden “yatay zekâ” aslında yalnızca tembellik değildir. Bir tür zihinsel konfor alanıdır.
Dünya değişirken değişmemekte ısrar etmektir. Bilmediğini öğrenmek yerine bildiğini sanmayı tercih etmektir.
Düşünmek yerine hüküm vermektir. Araştırmak yerine itiraz etmektir.
Bugün dünya yapay zekâyı konuşuyor.
Ama biz önce daha basit birkaç soruyu konuşsak acaba nasıl olur?
Şöyle ki;
Türkiye yapay zekâ teknolojisini gerçekten üretiyor mu? Yoksa başkalarının ürettiğini mi satın alıyor?
Veri kimde? Altyapı kimde? Üniversiteler ne durumda? Kamunun dijital kapasitesi ne durumda?
Çocuklara eleştirel düşünme ve algoritmik okuryazarlık öğretiyor muyuz? Yoksa dünyada yaşanan bunca değişime, dönüşüme ve gelişime karşın biz hâlâ ezber yapan öğrenciyi başarılı, çok soru soranı da “baş belası” mı sayıyoruz?
Çünkü yapay zekâ çağında temel konu bilgisayar kullanmak değil; soru sormayı bilmek. Araştırmayı bilmek. Kaynağı sorgulamak. Yanlış olduğunu anlayınca fikrini değiştirebilmek.
Ve en zoru da “Bilmiyorum.” diyebilmek.
Bizde işte tam burada sorun başlıyor. Çünkü yatay zekâ “bilmiyorum” demez. Üstelik bilmediği yerde daha yüksek sesle konuşur.
Ses yükseldikçe bilgi artmış sanılır.
Oysa yalnızca desibel artmıştır.
Bir başka tuhaflığımız da şu:
Dünyada olup bitene pek bakmayız ama dünya hakkında çok konuşuruz.
Bilimsel gelişmeleri, teknolojik dönüşümleri izlemeyiz. Ama bir yenilik ortaya çıkar çıkmaz iki cephe kurulur.
Bir taraf “Bundan hiçbir şey olmaz.” der.
Diğer taraf “İnsanlığın sonu geldi.” der.
Ortada bilgi yoktur ama iki tarafın da kanaati sağlamdır.
Yapay zekâ konusunda da aynı şey oluyor.
Bir kesim “Robotlar hepimizi işsiz bırakacak.” diyor.
Diğer bir kesim “Bunların hepsi balon.” diyor.
Oysa gerçek yaşam bu kadar basit değil.
Yapay zekâ bazı işleri ortadan kaldıracak, bazılarını değiştirecek; yeni meslekler ve yeni çalışma biçimleri yaratacak.
Bazı sektörlerde verimliliği artıracak. Bazı alanlarda eşitsizliği büyütecek. Bazı ülkeleri güçlendirecek. Bazı ülkeleri daha bağımlı hale getirecek.
Sorun da işte tam burada; çünkü teknoloji herkesi aynı biçimde etkilemeyecek.
Hazırlıklı olanla olmayanı aynı biçimde etkilemeyecek.
Üretenle tüketeni aynı biçimde etkilemeyecek.
Bilgiyi izleyip kendini güncelleyenle yan gelip yatanı da aynı biçimde etkilemeyecek.
Dolayısıyla Türkiye’nin yapay zekâdan korkması mı gerekiyor?
Kanımca yapay zekâdan önce başka şeylerden korkması gerekiyor.
Ve özellikle de…
Çünkü cehaletin en tehlikeli biçimi hiçbir şey bilmemek değildir.
Bir şey bilmediği halde her şeyi bildiğini sanmaktır.
İşte yatay zekâ tam burada devreye giriyor.
Yatıyor ama konuşuyor.
Araştırmıyor ama hüküm veriyor.
Okumuyor ama eleştiriyor.
Dünyada neler oluyor diye bakmıyor ama dünyanın nereye gittiğini anlatıyor.
Yapay zekâ yanlış bilgi üretirse en azından ona “Kaynağın ne?” diye sorabilirsiniz.
Yatay zekâya sorunca cevap hazırdır:
“Ben öyle düşünüyorum.”
Bitti.
Kaynak da kendisidir. Hakem de kendisidir. Bilim kurulu da kendisidir.
Bu nedenle belki Türkiye’nin asıl sorusu “Yapay zekâ bizi ele geçirir mi?” değildir.
Daha basit ama daha acı bir soru var ki o da şudur:
Ve korkarım gerçek tehlike tam da budur.
Çünkü yapay zekâ koşuyor.
Bizim yatay zekâ ise yan gelip yatıyor ve kerameti kendinden menkul uzman kimliğiyle şöyle diyor:
Selma Erdal; Didim, 31 Ağustos 2026