SELMA ERDAL
Elma dersem de çık, armut dersem de…
İstenmiyorsun işte!
Hemen öküz altında buzağı aramaya kalkışmayın; “Bu kadın yine neler yazıyor böyle?” diye de şaşırmayın.
Hiç kimseye “İstenmiyorsun!” demek ne haddimize?
Ola ki desek; TCK’nın hangi maddesi, hangi savcısı, hangi bilirkişisi iner tepemize, bilemeyiz.
Üstelik tepemizden hiç ayrılmayan gözler varken, insan başını kaldırıp gökyüzüne bakmaya bile çekinir oldu.
Uydular mı izliyor, kameralar mı, alçaktan uçan dronlar mı?
Derken çoktandır kestik sesimizi, soluğumuzu…
Bizim sözümüz, yakınmamız şu kilolara…
Ki o kilolar yüzünden katılamıyorduk ne düğünlere ne de balolara…
Bu iş böyle yakınmakla, aynalara nefretle bakınmakla olmaz, dedik; verdik kendimizi fitness çalışmalarına…
Bir de ne görelim?
Neredeyse ülkemizin yarısı ter döküyor, yağ yakıyor spor salonlarında…
Kimi belindeki yağlardan kurtulmaya çalışıyor, kimi kan şekerinden, kimi tansiyonundan…
Kimi de dışarıda her gün biraz daha ağırlaşan yaşamın yükünü, egzersiz yaparken bir anlık da olsa düşüncelerinden atmaya uğraşıyor.
Çünkü insan yalnızca yediğinden kilo almıyor ki değerli okur…
Geçim sıkıntısından, gelecek kaygısından, uykusuzluktan, hareketsizlikten, yoksulluktan, işsizlikten ve ülkenin hiç bitmeyen gündeminden de ağırlaşıyor.
Beden ağırlaşıyor.
Yürek ağırlaşıyor.
Ülke, insanın sırtında taşınamayacak kadar ağırlaşıyor.
Ve dönersek şu “istenmeyen” sorunsalına…
İnsan sağlığı açısından elbette pek çok istenmeyen durum vardır yaşamda.
Fazla kilo da bunlardan biri olabilir; ama günümüzde biliyoruz ki insan bedeni yalnızca “Az ye, çok yürü!” buyruğuyla açıklanamayacak kadar karmaşıktır.
Genetik vardır.
Hormonlar vardır.
Kullanılan ilaçlar, yaş, uyku düzeni, ruhsal durum ve yaşam koşulları vardır.
Bir de sağlıklı beslenmeyi öğütleyenlerin hiç sözünü etmedikleri ve içini bir türlü dolduramadığımız cüzdan vardır.
Uzmanlar bol sebze ve meyve tüketin, yeterli su için, hareket edin, iyi uyuyun, sigaradan uzak durun, işlenmiş yiyecekleri azaltın diyorlar ya…
İyi de nasıl?
Pazara gidiyorsunuz, meyveye uzanan eliniz fiyatı görünce geri dönüyor.
Markette zeytinyağının şişesine bakıyor, sonra fiyatına bakıyor, ardından başınızı çevirip ayçiçekyağına yöneliyorsunuz.
Peyniri gramla, zeytini taneyle, cevizi neredeyse kuyumcudan alır gibi satın alıyorsunuz.
Et yemeyen birisiyseniz, proteininizi baklagillerden, yumurtadan, yoğurttan, peynirden sağlamaya çalışıyorsunuz; ama onların fiyatı da dar gelirlinin sofrasına değil, neredeyse varsılın gösterişli şölen sofrasının süsüne dönüşmüş.
Sonra uzman geliyor televizyon yansılarından odamıza:
“Sağlıklı beslenin!” diye bizleri azarlamakla karışık uyarıyor.
Sağlıklı besleneceğiz beslenmesine de…
Hangi parayla?
Sağlıklı beslenme yalnızca bireyin iradesine bırakılamaz.
Halkın sofrasını boşaltıp sonra da “Dengeli beslenin!” demek, yüzme bilmeyeni denize atıp arkasından “Boğulma!” diye seslenmeye benzer.
Bu nedenle sağlıklı beslenme bir devlet politikası olmak zorundadır.
İlaca ayrılan kaynak kadar tarıma da kaynak ayrılmalıdır.
Küçük üretici desteklenmeli, tohum korunmalı, su kaynakları şirketlerin sınırsız kullanımına değil, halkın ve doğanın ortak geleceğine bırakılmalı, çocukların okulda ücretsiz ve sağlıklı beslenmesi sağlanmalıdır.
Halk önce sağlıksız yaşam koşullarına tutsak edilip, sonra da yalnızca ilaç reçeteleriyle ayakta tutulmaya çalışılmamalıdır.
Kamu kaynakları koruyucu sağlık hizmetlerine, sağlıklı beslenmeye ve tarıma da ayrılmalıdır.
Gıda tekellerinin parasal çıkarları uğruna toprağımız, suyumuz ve sağlığımız gözden çıkarılmamalıdır.
Örneğin Cargill…
Biz Cargill adını yalnızca mısır şurubu üreten bir Amerikan şirketi olduğu için söylemiyoruz.
Biz o adı Bursa’nın birinci sınıf tarım topraklarından, Orhangazi’den ve İznik Gölü havzasında yıllardır sürdürülen çevre ve hukuk mücadelesinden biliyoruz.
Protestolarından biliyoruz.
Hukuksal itirazlardan biliyoruz.
Mahkeme koridorlarından, basın açıklamalarından, toprağını ve suyunu savunan insanların çığlığından biliyoruz.
Bizler de Cargill’in göl ve çevresi üzerindeki etkilerine karşı çıkanlar arasındaydık.
Protestolara katıldık.
Hukuksal itirazlarda bulunduk.
İznik Gölü bir zamanlar sodalı, temiz; yöre insanının günlük yaşamında kullandığı, çayını ve yemeğini bile yaptığı bir su kaynağıydı.
Sonra gölün çevresine fabrikalar, işletmeler, pompalar, kuyular ve bitmek bilmeyen parasal çıkar hesapları yerleşti.
Göl küçüldü.
Su çekildi.
Doğal denge bozuldu.
Kirlilik arttı.
Ama şirketlerin kendi raporlarına ve tanıtım metinlerine bakarsanız her şey kurallara uygun, her şey tertemiz, her şey sürdürülebilir.
Nedense şirketler hep sürdürülebilir oluyor da göller sürdürülemiyor!
Nedense fabrikalar büyüyor da sular küçülüyor!
Nedense sermaye gönenç içinde yüzüyor da gölün canlı yaşamı giderek yoksullaşıyor!
Bu arada mısır şurubu ve başka eklenmiş şekerler içeren dondurmaları, bisküvileri, pastaları, çikolataları ve şekerlemeleri de sürekli tüketmeyin diyor uzmanlar…
Çünkü bu yiyecekler sağlığı bozuyor, kilo aldırıyor, diyabet ve metabolik hastalık riskini artırıyormuş.
Diyeceğim odur ki şu uzmanlar biz ölümlülere hep yasaklar sunuyor.
Tamam da bunları üretenlere neden aynı ölçüde sınırlamalar getirilmiyor?
Neden onlar bu kadar özgür?
Zararlı ve katkılı ürünlerin reklamlarını çocukların gözlerine sokanlar neden sorgulanmıyor?
Okul kantinlerini paketlenmiş şekerlerle dolduranlara neden “Sağlıksız yaşamayı özendiriyorsunuz!” denmiyor?
İş yine dönüp dolaşıp yurttaşa geliyor:
Sen yeme!
Sen içme!
Sen kilo alma!
Sen hasta olma!
Sen spor yap!
Sen uzun yaşa!
Ama devlet şirketlerin kârına dokunmasın, onları gerektiği gibi denetlemesin!
Bu nasıl çelişkidir böyle?
Hem halk sağlıklı olsun hem şirketlerin kârı eksilmesin!
Hem ayranımız dökülmesin hem yoğurdumuz ekşimesin!
Sonuç olarak diyorlar ki:
Her işin başında sağlık gelmeliymiş. Eyvallah! Doğrudur.
Tamam da sağlık yalnızca düzgün çalışan bir kalp, düşük çıkan bir şeker değeri ya da tartıda görülen sayı değildir.
Daha da önemlisi sağlıklı toplum; temiz su içebilen, yeterli beslenebilen, korkmadan konuşabilen, hakkını arayabilen, sandığın sonucuna güvenebilen ve seçtiği yöneticinin geleceğinin sandık dışı süreçlerle belirlenmeyeceğini bilen toplumdur.
Sağlam beden önemlidir. Ama sağlam bir hukuk düzeni de gereklidir.
Sağlıklı beslenmek önemlidir. Ama demokrasinin de beslenmesi gerekir.
Demokrasinin besini; adalet, hukuk, özgürlük, eşitlik ve halk iradesidir.
Bunlardan yoksun bırakılan demokrasi de tıpkı proteinden yoksun bırakılan insan bedeni gibi önce güçsüzleşir, sonra hastalanır, sonunda ayağa kalkamaz duruma gelir.
Şimdi burada bir kez daha soralım:
Acaba gerçekten istenmeyen kimdir?
Kilosundan kurtulmaya çalışan insan mı?
Hakkını isteyen yurttaş mı?
Kazanılmış seçimin sonucuna saygı bekleyen seçmen mi?
Yoksa sandığın karşısına sandıkla değil de, yargı duvarlarıyla çıkmayı siyaset sanan anlayış mı?
Elma dersem de çık.
Armut dersem de…
Bu kez çocuk oyunu oynamıyoruz.
Çünkü bu ülkede istenmeyen yalnızca bedenimizdeki birkaç kilo değildir.
İstenmeyen; hukukun üzerine çöken ağırlık, sandığın üzerine düşen gölge, halkın iradesini baskılayan siyasal yağlanmadır.
İnsan bedeni sporla, dengeli beslenmeyle, doğru sağlık hizmetiyle fazla yüklerinden kurtulabilir.
Peki yaşamakta olduğumuz düzen?
Devletin damarlarında biriken hukuksuzluk nasıl temizlenecek?
Demokrasinin nefesini kesen baskı nasıl azaltılacak?
Sandığın üzerine çöken ağırlık nasıl kaldırılacak?
Onun da ilacı bellidir değerli okur: Hukuk. Adalet. Dayanışma. Unutmamak. En önemlisi de korkmadan, usanmadan hakkını aramak…
2019’da “Bahar gelsin” demiştik.
2026’da görüyoruz ki 2019’da sandıktan çıkan bahar umudu, bugün Silivri’de tutuklu yargılanıyor.
Ama baharı dört duvar arasına kapatmakla mevsimler durmaz.
Bir çiçeği koparırsınız. Bir dalı kırarsınız. Bir ağacı kesersiniz. Ama toprağın altındaki köklerin yayılmasını, yeniden büyümesini engelleyemezsiniz.
Sonuç olarak; şişmanlık denen istenmeyen yük ülkeye darlık vermesin diyorsanız hareket edin.
Hukuksuzluk denen daha büyük yük ülkenin soluğunu kesmesin diyorsanız da susmayın.
Çünkü sağlam kafa yalnızca sağlam bedende değil; özgür ülkede, bağımsız yargıda ve adaletle atan bir toplum yüreğinde bulunur.
Beklenen bahar; gecikebilir, donabilir, Silivri duvarlarının ardına kapatılabilir ama halk umudundan vazgeçmediği sürece, bir gün yine gelir ülkemizin dağlarına, ovalarına…
Ve sonrasında “Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş, Karanfil kokuyor cıgaram, Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…” der sevinirsiniz Ozan Ahmed Arif gibi yoksa olmayacak duaya “Amin” mi dersiniz? Onu da ancak siz bilirsiniz!
Selma Erdal; Didim, 12 Temmuz 2026