SELMA ERDAL

SELMA ERDAL

04 Kasım 2026 Çarşamba

Beter Olun Artizler, Beter Olun!

Beter Olun Artizler, Beter Olun!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Beter Olun Artizler, Beter Olun!

Meğer ülkemizde ekonomik kriz varmış!

Yeni öğrendik.

Nereden mi?

Televizyon dizilerinden!

Yıllardır emekli geçinemiyor, asgari ücretli ay sonunu getiremiyor, çiftçi borç içinde, gençler diplomalarını çerçeveletip duvara asıyor…

Ama bunlar krizden sayılmıyordu sanırım!
Gün geldi dizi sektörünün reklam gelirleri azaldı, başrol oyuncularının astronomik ücretleri tartışılmaya başlandı, anladık ki ekonomimiz pek de iyi durumda değilmiş!
Vah ki vah!

Oyuncu Özge Özpirinçci, sektörün sıkıntılarından söz etmiş. Başrol oyuncularının ücretlerinin düşürülmesiyle sorunun çözülemeyeceğini, bunun “fedakârlık” olarak adlandırılmasını doğru bulmadığını söylemiş.

Haklı olduğu bir nokta var. Dizilerde yalnızca yıldızlar çalışmıyor; kameramanı, ışıkçısı, kostümcüsü, set işçisi de ekmek yiyor.

Gerçi bazıları ekmeğin arasına ne koyacağını düşünüyor, bazıları da kazancıyla kaçıncı gayrimenkulünü alacağını…

Eh, ekmek aynı ekmek ama sofralar farklı!

Bir de öğreniyoruz ki Türkiye, dünyada en çok dizi ihraç eden ülkelerden biriymiş.

Ne büyük başarı!

Peki bizim emekli ne izliyor?

Marketlerin indirim kataloglarını!

Asgari ücretli?

Ay sonunu!

Gençler?

Yurt dışına çıkış kapılarını!

Demek ki ihracatımız var, şöhretimiz var, reytingimiz var.

Bir tek halkın gönenç içinde yaşayacağı koşullar eksik!

O kadar kusur kadı kızında da olurmuş!

Bir de şu fedakârlık “Türkçesi ile özveri” sorunsalı…
Yıllardır halka öğretilen en önemli ekonomi politikası!

Emekli fedakârlık yapacak, işçi fedakârlık yapacak, çiftçi fedakârlık yapacak…

Gençler zaten geleceklerinden fedakârlık etmiş!

Ama sıra yüksek kazançlı başrol oyuncularına gelince fedakârlık sözcüğünün anlamı tartışmaya açılıyor.

Aman yanlış anlaşılmasın!

Oyunculuk da emek ister, yetenek ister.

Ama milyonluk sözleşmeyle asgari ücret bordrosunu aynı terazide tartmayalım.

Terazi kırılır!

Bir de hepimize aynı gemide olduğumuzu anlatıyorlar ya…
Doğrudur!

Aynı denizdeyiz.

Ama kimimiz lüks yatın güvertesinde güneşleniyor, kimimiz su alan sandalda kepçeyle su boşaltıyor.

Gemi batmaya başlayınca da yukarıdan sesleniyorlar:

“Hep birlikte fedakârlık yapmalıyız!”

İyi de canım, önce filikaları paylaşın!

İşte bu koşullarda halk olarak bizler; yıllardır yüzmeyi değil, batmamayı öğreniyoruz.

Oysa gerçek sorun şu:
Ekonomik kriz yıllardır halkın evinde oturuyor. Emeklinin sofrasında, işçinin cebinde, çiftçinin tarlasında…

Ama ekranların ışıltılı dünyasına ulaşınca haber değeri kazanıyor.

Meğer kriz, başrol oyuncularının kapısını çalmadan başrole çıkamıyormuş!

Şimdi…

Dizi emekçileri işsiz kalmasın, kimsenin ekmeği küçülmesin.

Ama yıllardır halkın yoksulluğunu görmeyen ayrıcalıklar da biraz sarsılsın!

Beter olun artizler, beter olun!

Yok, yok… Aç kalın demiyorum.

Yalnızca bir günlüğüne, ay sonunu getiremeyen emeklinin, açlık sınırında yaşayan asgari ücretlinin rolüne girin.

Ama öyle makyajla, kostümle, yönetmenin “Motor!” demesiyle değil!

Gerçekten yaşayın o rolü!

Bakalım kaçıncı bölümde dayanamayarak bağıracaksınız:

“Yönetmen! Kes! Bu senaryo çok acımasız!”

Ne yazık ki halkın yaşamında yönetmen de yok, “Kestik!” diyen de…

Dizi bitiyor, ama bu ülkede yoksulluk hiç bitmiyor!

Selma Erdal; Didim, 4 Kasım 2026

Devamını Oku

Çölü Tavşanlar mı Yeşertti, Yoksa İnsanlık Yine Masal mı Uydurdu?

Çölü Tavşanlar mı Yeşertti, Yoksa İnsanlık Yine Masal mı Uydurdu?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Çölü Tavşanlar mı Yeşertti, Yoksa İnsanlık Yine Masal mı Uydurdu?

Sosyal medyada dolaşan paylaşımlara bakıyorum da…

Bir yanda komplo teorileri, öte yanda insanın içini ısıtan pembe düşler.

Gerisi sana kalmış!

İster inan, ister inanma. İstersen de tartış, paylaş, beğen, dahası alkışla…

Nasıl olsa dijital dünyanın malzemesi bol!

Geçenlerde Çin’in Kubuqi Çölü’nün milyonlarca tavşan aracılığıyla yeşerdiğini anlatan bir paylaşım okudum.

Meğer tavşanlar çölü kurtarmış!

Ne güzel değil mi?

Hani çocukluğumuzun masallarında tavşanlar kaplumbağalarla yarışırdı ya… Şimdi de çölleri yeşertmeye başlamışlar!

İnsanlık doğayı bozmuş, tavşanlar da gelip onarmış.

Eh, bize de bu ekolojik kahramanları alkışlamak kalmış!

Birazcık masallardaki gibi; gökten üç elma düşmüş. Biri masalcının, biri dinleyicinin, biri de kahramanın başına…

Bu masalda olsa olsa üçüncü elma tavşanların başına düşerdi ama onlar da havuç severler bildiğim kadarıyla…

Ama durun bakalım!

Çölü gerçekten tavşanlar mı yeşertmiş, yoksa insanlık yine gerçeklerin üzerine biraz masal mı serpiştirmiş?

Çünkü bir öykünün kulağa hoş gelmesi, onun doğru olduğu anlamına gelmiyor. Hele sosyal medyada hiç gelmiyor!

Öncelikle hakkını teslim edelim.

Çin’in Kubuqi Çölü’nde gerçekten önemli bir ekolojik restorasyon çalışması yürütülmüş. Üstelik öyle bir iki yıllık değil, onlarca yıla yayılan bir çalışma.

Kumullar sabitlenmiş, bitki örtüsü geliştirilmiş, ağaçlandırma yapılmış. Kamu politikaları, bilimsel araştırmalar, mühendislik uygulamaları, şirket yatırımları ve yerel halkın emeği bir araya gelmiş. Güneş enerjisi projeleri de bu dönüşüme eklenmiş.

Birleşmiş Milletler’in ilgili kuruluşları da Kubuqi’yi çölleşmeyle savaşımda dikkat çekici örneklerden biri olarak tanıtmış.

Bir başka deyişle ortada gerçek bir başarı var.

Ama acaba bu başarıyı kim gerçekleştirmiş?

Tavşanlar mı?

Yoksa yıllarca çalışan insanlar, uygulanan politikalar, bilimsel yöntemler ve harcanan kaynaklar mı?

İşte sosyal medyanın pek hoşlanmadığı soru bu!

Çünkü gerçekler karmaşıktır. Karmaşıklık ise düşünmeyi gerektirir.

Oysa bir tavşan fotoğrafı, birkaç yeşil ağaç ve altına yazılmış duygusal bir cümle…

Al sana milyonlarca beğeni!

Düşünmeye ne gerek var?

Üstelik çağımızda çevre sorunlarını anlatmanın da yeni bir modası çıktı.

Çölleşme mi var? Bir kahraman bulalım.

Ormanlar mı yok oluyor? Bir mucize anlatalım.

İklim krizi mi kapıda? Bir güneş paneli gösterelim.

Yeter ki anlatımımız sevimli, umut verici ve paylaşılabilir olsun!

Ama işin bir de görünmeyen yüzü var ki o da Kubuqi örneğindeki tavşan masalı değil, bu restorasyonun çevresinde kurulan ekonomik söylem…

Çünkü çevresel iyileştirme anlatılırken şirketlerden, yatırımlardan, piyasalardan ve yeşil kalkınmadan da söz ediliyor.

İyi de…

Burada yalnızca doğa mı onarılıyor, yoksa doğanın onarımı üzerinden yeni bir kalkınma masalı mı pazarlanıyor?

Yanlış anlaşılmasın.

Ekolojik restorasyon için yatırım yapılmasına, teknoloji kullanılmasına, ekonomik kaynak yaratılmasına karşı değilim. Neden olayım?

Ama yatırımın olduğu yerde çıkar ilişkileri, şirketlerin olduğu yerde kâr beklentileri, kamu politikalarının olduğu yerde de siyasal tercihler vardır.

Öyleyse biz de soralım:

Kim karar veriyor?

Kim yatırım yapıyor?

Kim kazanıyor?

Ve en önemlisi, bu dönüşümün bedelini kim ödüyor, yararını kim görüyor?

Çünkü çevreyi korumak başka, çevre korumacılığını ekonomik bir markaya dönüştürmek başka!

Hani bazen ağaç dikerken yalnızca kumları değil, eleştirileri de toprağa gömeriz ya… İşte öyle bir şey!

Üstelik bilimsel araştırmalar da Kubuqi’deki dönüşümün her aşamasının kusursuz olmadığını gösteriyor.

2022 yılında yayımlanan bir uzaktan algılama araştırması, bölgede bitki örtüsünün geliştiğini ortaya koyarken geçmişte bazı ağaçlandırma girişimlerinin beklenen başarıyı sağlayamadığını da tartışıyor.

Bir başka anlatımla doğa öyle sosyal medya paylaşımı yapar gibi bir günde yeşermiyor.

Toprağın, suyun, iklimin, bitkilerin ve insan müdahalelerinin birbirleriyle ilişkisi var.

Örneğin yağışların arttığı, hatta iklimin değiştiği de söyleniyor.

Olabilir mi?

Olabilir.

Ama bunları doğrulamak için uzun dönemli meteorolojik veriler ve bilimsel karşılaştırmalar gerekir.

Yoksa birkaç yeşil fotoğraf gördük diye iklimin değiştiğine karar veremeyiz.

Bilim böyle çalışmıyor!

Gelelim bizim tavşanlara…

Elbette hayvanların ekosistemlerde önemli işlevleri var. Toprağın yapısını etkileyebilir, organik madde döngüsüne katkıda bulunabilirler.

Ama buradan hareketle Kubuqi’yi milyonlarca tavşanın yeşerttiğini söylemek başka bir iddia. Üstelik güçlü bilimsel kanıt gerektiren bir iddia!

Böyle bir anlatı kabul gördüğünde ne oluyor biliyor musunuz?

Yıllarca çalışan işçiler, yerel halk, bilim insanları, mühendisler ve uygulanan politikalar birer birer görünmez oluyor.

Geriye ne kalıyor?

Tavşanlar!

Sevimli, masum, fotoğrafları paylaşılabilir tavşanlar!

Ne güzel dünya…

İnsanlar emek verip çalışıyor, buna karşın tavşanlar kahraman oluyor!

Ama benim üzerinde durmak istediğim konu yalnızca yanlış bilgi değil, biraz da bizim gerçeklerle kurduğumuz ilişki…

Çünkü insanlık, neden-sonuç ilişkilerini araştırmak yerine hazır anlatılara inanmayı giderek daha çok seviyor. Hele bir de anlatının sonunda umut varsa, sorgulamak da neymiş?

Oysa doğayı korumak istiyorsak önce onun nasıl işlediğini anlamamız, onu birbirine bağımlı canlı ve cansız etkenlerin oluşturduğu karmaşık bir bütün olarak görmemiz gerekiyor.

Kubuqi bize önemli bir şey öğretiyor.

Doğa ile iş birliği yapmak olanaklıdır. Ama bu iş birliği ne bir tavşan mucizesi ne de yalnızca bir şirketin başarı öyküsüdür.

Bir başarı varsa ortada, o başarı bilginin, emeğin, teknolojinin, kamusal kararların ve yıllara yayılan uygulamaların sonucudur.

Başarıyı küçümsemiyorum, yalnızca masallaştırılmasına karşı çıkıyorum!

Çünkü insanlık önce doğayı bozuyor, sonra onu onarmaya çalışıyor, ardından da bu onarımın reklamını yapıyor, masalını yazıyor.

Bir gün tavşan…

Bir gün ağaç…

Bir gün güneş paneli…

Bir gün de adına yeşil kalkınma denilen yeni bir ekonomik model!

Tamam da bütün bunların arasında doğanın kendisi nerede?

İşte benim takıldığım yer burası.

Çünkü doğa ne bir reklam panosudur ne de sosyal medya için hazırlanmış bir motivasyon paylaşımıdır.

Kendine özgü işleyişi, sınırları ve dengeleri vardır.

Biz onu anlamaya çalışmak yerine, onun dengesini, düzenini bozuyoruz ve sonra da sürekli kendi masallarımızı uyduruyoruz, ardından da o masallara inanıyoruz.

Neyse…

Tavşanlara karşı çıkacak değilim. Onlar doğanın kendilerine verdiği yaşamı sürdürüyorlar.

Üstelik bu masalları yazanlar da onlar değil ki!

Ama insanlık, çölü yeşerttiğini anlatırken bile gerçeğin üzerini örtüyorsa, gerçek çölleşmenin nerede başladığını da biraz düşünmek gerekmez mi?

Yoksa toprakta değil de yanlış düşüncede mi başlıyor çölleşme? Ne dersiniz?

Selma Erdal; Didim, 31 Ekim 2026

Devamını Oku

Soru İşaretlerini Emekliye Ayırdım!

Soru İşaretlerini Emekliye Ayırdım!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Soru İşaretlerini Emekliye Ayırdım!

Akademik kariyerim kamu yönetimi alanında…

Kamu Yönetimi tahsil ederken devlet nedir, kurum nedir, hukuk nedir, anayasa nedir, hepsini öğrendik. Üstelik bonus olarak değil, zorunlu derslerde!

Kurumların görevleri, yetkileri, sorumlulukları vardır, dediler.

İnandık!

Sonra bir de baktık ki kurumlar gerçekten var. Kocaman yapılara konuşlanmışlar. Kapılarının girişinde gösterişli tabelalar var. İçeride müdürler var, mühürler var, makam odaları var.

Her şey yerli yerinde.

Tamam da acaba bu kurumlar kendilerinden beklenen işlevleri ne ölçüde yerine getiriyor?

İşte orada biraz duralım.

Gerçi durmak başka, sorgulamak başka!
Bilindiği gibi devletin temel hukuk metni olan Anayasa var ya, hani şu devletin kuruluşunu, yetkilerini, temel hak ve özgürlükleri düzenleyen kitapçık…

Hani geçmiş yıllarda Cumhurbaşkanı Sezer’in, dönemin Başbakanı Ecevit’in önüne fırlattığı o küçücük kitapçık…

İşte o kitapçık öyle kalın, öyle ağır bir şey de değil. İnsan cebine koyup gezdirebilir.

Ama nedense ağırlığı, her siyasal dönemde sayfa sayısıyla ölçülmüyor.

Yıllar içinde sil baştan yazılmadı ama o kadar çok değişiklik gördü ki insan bazen elindeki kitabın kaçıncı baskı olduğunu, hangi hükümleri içerdiğini yeniden, yeniden merak ediyor.

Bilindiği gibi Anayasa’nın ilk üç maddesi değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Dördüncü madde de bunu açık, seçik söylüyor.

Oysa ilk üç maddeye dokunmadan da kurumların yetkilerini, işleyişini, hatta siyasal sistem içindeki ağırlıklarını değiştirmek mümkün olabiliyor.

Herakleitos’tan bu yana değişmeyen tek şeyin değişim olduğu söylenip duruyor. Demek ki anayasal düzenin işleyişi de bu değişimden nasibini alıyor!

İnanın ki bu bağlamda ben bir şey söylemiyorum. Sormuyorum. Sorgulamıyorum.

Yalnızca büyüklerimiz bizden daha iyi bilir diyorum ve susuyorum.

Yanlış anlaşılmasın!

Bir de mahkemelerimiz var.

Karar veriyorlar.

Kararların uygulanması diye ayrıca çokça tartışılan bir sorun da var.

Geçmişte karar ile uygulama arasında nasıl bir ilişki bulunduğunu merak ederdim ama günümüzde hiç merak etmiyorum.

Çünkü her merakın sonu hayra çıkmayabilir.

Meraklıların başına neler gelir; bunu da yaşayanlar çok iyi bilir.

Memleketin siyasal tarihine bakıyorum.

1950’lerden bu yana nice iktidarlar, nice yönetimler, nice değişimler…

Bukalemun bile bu kadar renk değiştirse yorulur!

Gerçi bukalemunun hakkını yemeyelim. O, renk değiştirirken bile doğa ile uyumludur.

Bizim kurumlarımız acaba hangi doğaya uyumlu davranıyor diye de hiç araştırmıyorum.

Araştırmak yorucu ama sorgulamak daha yorucu…

Neden sorguladığını açıklamak ise…

Her neyse!

Ben artık yalnızca kitap okuyorum.

Başkalarına da “Kitap okuyun” diyorum.

Onlar da “Biz de okuyoruz” diyorlar.

Ne okuyorsunuz, diye soruyorum.

“Astroloji, yaşam koçluğu, evrene mesaj gönderme kitapları” diye yanıt veriyorlar.

Ben de onların bu yanıtları karşısında bitap düşüyorum.

Ama kesinlikle itiraz etmiyorum!

Sonuçta evrene mesaj göndermek serbest.

En iyisi bundan böyle ben de mesajımı evrene göndereyim, rahat edeyim diyorum.

Üstelik evrenin, kendisine gönderilen mesajlardan dolayı “Neden beni rahatsız ediyorsun?” diye hesap sormak gibi bir işlevi de yok!

Geçmişte “Neden, nasıl, niçin?” diye sorardım.

Bugünlerde sormuyorum.

Ne gerek var?

Her şey yerli yerinde.

Kurumlar yerinde.

Kanunlar yerinde.

Mahkemeler yerinde.

Anayasa da yerinde.

Yalnız bazen insan, yerinde duran şeylerin gerçekten işleyip işlemediğini merak edip soruyor. Ama ben kesinlikle merak etmiyorum. Kesinlikle “Neden?” diye sormuyorum!

Çünkü kendimce bir karar aldım ve en sonunda soru işaretlerini de emekliye ayırdım.

Değil mi ki devlet memurluğundan emekliyim, soru işaretlerim de emekli olsun.

Ama düşünmeden de duramıyorum.

Acaba düşünmek de bir gün izne bağlı olur mu ya da resen emekliliğe maruz bırakılır mı?

Eyvah!

Yine soru sordum.

En iyisi susayım.

Bundan sonra yalnızca üç nokta kullanacağım.

Çünkü soru işaretlerini yazılarımdan çıkarabilirim ama soruları aklımdan çıkarmam biraz daha zor…

Selma Erdal; Didim, 31 Ekim 2026

Devamını Oku

ALGORİTMALAR: Yeni Belalılarımız mı, Dijital Çağın Ajanları mı?

ALGORİTMALAR: Yeni Belalılarımız mı, Dijital Çağın Ajanları mı?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

ALGORİTMALAR: Yeni Belalılarımız mı, Dijital Çağın Ajanları mı?

Dünlerde belalılarımızı tanırdık. Mahallede, sokakta, işyerinde, bazen de devlet dairelerinde karşımıza çıkarlardı. Günümüzdeyse yenileri türedi. Ama ne yüzleri var ne gözleri… Ne yerler ne içerler, üstelik ne uyurlar ne de yorulurlar. İşte onların adlarına algoritma diyorlar.

Peki, kim bunlar?

Bizi izleyen sanal varlıklar mı? Dijital çağın ajanları mı? Yoksa hayatımızı kolaylaştırmak için geliştirilmiş, birazcık da meraklı hesap makineleri mi?

Algoritma dediğimiz şey, belirli bir sonuca ulaşmak için izlenen işlemler dizisidir. Aslında yeni de değildir. Yeni olan, günlük yaşamımızın neredeyse her alanına yerleşmesidir. Örneğin sabah telefonu açıyorsunuz; karşınızda haberler, reklamlar, arkadaşlarınızın paylaşımları, hiç tanımadığınız insanların videoları…

Kim getirdi bunları önünüze?

Algoritmalar.

Bir ayakkabıya bakıyorsunuz, reklamları peşinizi bırakmıyor. Bir haber okuyorsunuz, benzerleri sıraya giriyor. Bir video izliyorsunuz, yenisi geliyor. Ardından bir başkası… Ve siz baktıkça bazı sistemler öğreniyor, öğrendikçe önünüze yeni şeyler çıkarıyor. Biz onları görmüyoruz. Ama onların içinde çalıştığı sistemler hakkımızda giderek daha çok şey bilebiliyor.

İnsan sormadan edemiyor:

Bunlar bizim hizmetkârlarımız mı, yoksa yeni efendilerimiz mi?

Dünlerde İngiliz düşünür Jeremy Bentham, Panoptikon adını verdiği bir hapishane modeli tasarlamıştı. Ortada bir gözetleme kulesi vardı. Mahkûmlar gözetleyiciyi göremiyor, ama her an izlenebileceklerini biliyorlardı. Bir başka düşünür Michel Foucault da buradan hareketle gözetimin nasıl bir iktidar mekanizmasına dönüşebileceğini açıklamıştı. Günümüzde kuleye bile gerek kalmadı. Cebimizde telefon, masamızda bilgisayar, sokakta kameralar var.
Toplanan veriler işleniyor, insanlar sınıflandırılıyor, davranışları öngörülüyor. Üstelik yalnızca gözetlenmiyoruz; önümüze hangi seçeneklerin çıkarılacağı da belirlenebiliyor. Bazı algoritmik sistemler iş başvurularını değerlendiriyor, kredi riskini puanlıyor, sosyal yardım başvurularının önceliğini belirleyebiliyor.
Tamam da ya sistem yanlış karar verirse ne olacak?

Kime itiraz edeceğiz?

Bilgisayara mı? Algoritmaya mı? Yoksa onu geliştiren şirkete mi?

Diyelim ki bir yurttaş belediyeden sosyal yardım istedi. Başvurusu algoritmik değerlendirmeyle düşük öncelikli bulundu.

Yurttaş sordu:

“Neden?”

Görevli yanıtladı:

“Sistem böyle değerlendirmiş.”

Ne güzel!

Önceleri bürokrasiye kızardık, şimdilerde bürokrasinin arkasına bir de algoritma yerleştirdik. Memurun en azından adı, soyadı, imzası vardı. Oysa algoritmanın ne imzası var ne de itirazı anlayacak bir vicdanı… Buna karşın algoritmaların kendileri ne iyi ne de kötü niyetlidir. Çünkü niyetleri yoktur. Onları tasarlayan, kullanan ve amaçlarını belirleyenler insanlar ve kurumlardır. Öyleyse soruyu değiştirelim.

Algoritmalar bizi mi yönetiyor, yoksa birileri algoritmalar aracılığıyla mı bizi yönetiyor?

İşte sorun burada!

Dijital çağın bu görünmez ajanları kimin adına çalışıyor?

Bizim mi? Şirketlerin mi? Devletlerin mi? Siyasal iktidarların mı?

Elbette algoritmaların yararlarını görmezden gelemeyiz. Tıpta, bilimsel araştırmalarda, afetlerin öngörülmesinde, ulaşımın düzenlenmesinde önemli işlevler görüyorlar. Bireysel olarak her birimiz teknolojinin olanaklarından yararlanıyoruz. Ama yararlanmak başka, teslim olmak başka…
Dünlerde bir gazeteyi açar, aynı sayfalardaki haberleri okurduk. Günümüzde dijital platformlar “ilgi alanlarına göre” başka insanlara başka haberler gösterebiliyor. Benim gördüğüm dünyayla sizin gördüğünüz dünya aynı olmayabiliyor. Çünkü neyin görünür olacağına, neyin gerilerde kalacağına ilişkin kurallar çoktan belirlenmiş.
Peki, bu durum düşüncelerimizi etkilemez mi?

Görünmeyen yeni bir iktidar biçimiyle mi karşı karşıyayız?

Gözetleyen, sınıflandıran, öngören ve bazen de yönlendiren… Adına Algoptikon diyebileceğimiz bir düzen mi oluşuyor?

Her algoritma gözetlemez, her otomatik karar baskı anlamına gelmez. Ama insanın kendisi hakkındaki kararın gerekçesini öğrenemediği, yanlışlığına karşı çıkamadığı bir işleyişte demokratik denetimden nasıl söz edeceğiz?

Yıllardır yerel yönetimlerde halkın karar süreçlerine katılımını tartışıyoruz. Halk nerede, diye soruyoruz. Şimdi aynı soruyu dijital dünyaya da taşımamız gerekiyor.

Algoritmalar karar süreçlerine girerken halk nerede?

Yurttaş nerede?

Denetim nerede?

Yoksa bu kez de halkın yerine verilerini mi koyacağız?

Öyle ya…

İnsan konuşacak, tartışacak, karşı çıkacak, karar süreçlerine katılacak. Ama onu yalnızca verilerinden tanıyan düzenekler, kendisi adına seçimlerde bulunacak. Sonra da buna ilerleme diyeceğiz!
Hiç kuşkusuz teknolojik ilerlemeye karşı değilim. Ama teknolojinin ilerlemesiyle demokrasinin ilerlemesinin aynı anlama gelmediğini biliyorum. Bununla birlikte algoritmalar güçlenirken yurttaşın hakları zayıflıyorsa, orada yalnızca teknolojik değil, siyasal bir sorun vardır. Bu nedenle algoritmaları ne şeytanlaştırmalı ne de kutsamalıyız. Çünkü sorun algoritmaların insan gibi düşünmeye başlaması değildir. İnsanların, algoritmaların ürettiği sonuçları sorgulamaktan vazgeçmesidir.
Peki, algoritmalar yeni belalılarımız mı?

Olabilirler.

Dijital çağın ajanları mı?

Bazen öyle işlev görebilirler.

Yoksa yeni efendilerimiz mi?

İşte buna karar verecek olan algoritmalar değil, biz olmalıyız. Çünkü algoritmaların olduğu bir dünyada yaşamak zorunda olabiliriz. Ama algoritmalar aracılığıyla yönetilen, buna karşılık söz hakkı bulunmayan bir toplum olmak zorunda değiliz.

Selma Erdal; Didim, 28 Ekim 2026

Devamını Oku

Her Yeşil Gerçekten Yeşil midir?

Her Yeşil Gerçekten Yeşil midir?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Her Yeşil Gerçekten Yeşil midir?

Son yıllarda nereye baksak karşımıza yeşil ön ekli bir kavram çıkıyor; yeşil enerji, yeşil ekonomi, yeşil kent, yeşil konut, yeşil yatırım, yeşil dönüşüm gibi… Neredeyse bütün dünya yeşile boyanıyor.

İyi de bütün bu yeşil içerikli değişim, dönüşüm ya da durumlara karşın yine de doğa neden bu kadar dertli?

Bir süredir yeşil dönüşüm ve sürdürülebilirlik üzerine okumalar yapıyorum. Güneş enerjisinden rüzgâr türbinlerine, karbon piyasalarından iklim adaletine, döngüsel ekonomiden yerel yönetimlere uzanan konular…

Öğrendikçe ayırdına varıyorum ki sürdürülebilirlik, sanıldığı gibi yalnızca çevreyi korumak değilmiş.

İşin içinde ekonomi var. Teknoloji var. Hukuk var. Siyaset var. Ve elbette insan var. Üstelik bütün bu alanların birbirleriyle pek de kolay çözülemeyen ilişkileri var.

Örneğin bir belediye çıkıp binlerce ağaç diktiğini açıklıyor. Güzel. Ama ağaçlar nereye dikildi? Yaşayabilecekleri koşullar sağlandı mı? Beş yıl sonra kaçı sağ ve sağlıklı kalacak? Ekim yapılırken en çok gölgeye gereksinim duyulan mahalleler mi seçildi?

Yoksa tören yapıldı, fotoğraflar çekildi, kurdele kesildi, çevrecilik görevi tamamlandı mı?

Bir başka belediye elektrikli otobüsler alıyor. O da güzel.

Peki otobüslerin kullandığı elektrik nasıl üretiliyor? Hatlar halkın ulaşım gereksinimini karşılıyor mu? Özel otomobil kullanımını azaltıyor mu?

Yoksa mazotlu otobüsün yerine elektriklisini koyup ulaşım sorununu çözdüğümüzü mü sanıyoruz?

Görünüşe bakılırsa yeşil dönüşümün de kendine özgü bir aldatmacası var. Adına greenwashing diyorlar. Türkçesiyle yeşil aklama.

Bu kavram; bir şirketin veya kurumun çevreci görünmesiyle gerçekten çevre dostu olması arasındaki ayrımı anlatıyor. İşte bu kavramdan anlıyoruz ki yeşilin de sahtesi varmış!
Peki, sürdürülebilirlik ne demek?

En sıradan anlatımıyla bugünkü gereksinimlerimizi karşılarken gelecek kuşakların kendi gereksinimlerini karşılama olanaklarını tüketmemek…
Kulağa oldukça anlaşılır geliyor. Ama uygulaması o kadar kolay değil. Çünkü kaynaklar sınırlı, gereksinimler farklı, çıkarlar ise elbette ki birbiriyle uyumlu değil.
Varsayalım ki bir bölgede büyük bir güneş enerjisi santrali kurulacak… Böylece yenilenebilir enerji üretilecek, fosil yakıt bağımlılığı azalabilecek… Güzel de santral nereye kurulacak?
Tarım alanına mı? Doğal yaşam alanına mı? Daha önce bozulmuş bir alana mı?

Elektriğin kime, hangi koşullarda satılacağına kim karar verecek?

O bölgede yaşayanların söz hakkı olacak mı?

İşte tam bu aşamada teknoloji sorusu burada siyaset sorusuna dönüşüyor.

Bir başka örnek…

İklim değişikliği nedeniyle sıcak hava dalgaları artıyor. Aynı kentte, aynı gün, aynı sıcaklıkta yaşayan iki aile düşünelim. Birinin iyi yalıtılmış evi var. Kliması var. Gölgelikli bir parkın yanında oturuyor. Diğeri çatısı güneşte kavrulan bir evde yaşıyor. Klima çalıştıracak ekonomik gücü de yok.
Termometre ikisine aynı sıcaklığı gösteriyor. Ama ikisinin yaşamı aynı rahatlıkta mı?
Değil elbette…

İşte buna iklim adaleti diyoruz.

Çünkü iklim krizi herkesi etkiliyor ama herkes aynı ölçüde sorumlu olmadığı gibi, herkes aynı bedeli de ödemiyor.

Üstelik yeşil dönüşümün ekonomik bedeli de var.

Bir kömür santralini kapatmak çevre açısından gerekli olabilir. Tamam da orada çalışan işçiler ne yapacak?

Yeni işler yaratılacağı söyleniyor.

İyi de o işler nerede açılacak? Eski çalışanlar yeni işlerin gerektirdiği becerilere sahip mi? Eğitim süresince ailelerini nasıl geçindirecekler?

Bir yerde yüzlerce iş yok olurken başka yerde yüzlerce iş açılması, işini yitiren insanın sorununu kendiliğinden çözmüyor.

Bunun adına da adil geçiş deniliyor. Bir başka anlatımla doğayı kurtarırken insanı ortada bırakmamak…
Bir de işin bütçe sorunsalı var.

Belediye açıklıyor:

“Çevre yatırımlarına beş yüz milyon lira ayırdık.”

Eee sonra?
Bu para nereye harcandı? Ne kadar enerji tasarrufu sağlandı? Hangi mahallede sel riski azaldı? Kimlerin yaşamı kolaylaştı?

Çünkü parayı harcamak başka, kamu yararı sağlamak başka.

Üstelik en pahalı yatırım genellikle en iyi yatırım olmadığı gibi, satın alırken en ucuz görünen ürün de kullanım ömrü boyunca en ekonomik seçenek olmayabiliyor.

Demek ki sürdürülebilirlik biraz da hesabı doğru yapmakmış.

Ama yalnızca muhasebe hesabını değil!

Gelelim benim özellikle merak ettiğim konuya.

Bütün bu kararları kim veriyor?

Belediye başkanı mı? Belediye meclisi mi? Bakanlık mı? Yatırımcı mı? Uzmanlar mı?

Peki halk; halk nerede?

Çevre projeleri hazırlanırken yurttaşlara toplantı çağrısı yapmak katılım olarak sunuluyor. İnsanlar geliyor, dinliyor, soru soruyor, görüş bildiriyor.

Sonra?

Önerileri kararlara yansıyor mu?

Yoksa toplantı tutanağına yazılıp dosyaya mı kaldırılıyor?

Bakın, burada önemli bir ayrım var.

Bilgilendirme başka, danışma başka, karar üzerinde etkili olmak bambaşka.

Bir toplantıya katılmış olmak, karara katılmış olmak anlamına gelmiyor.

Bir görüşün belediye meclisi gündemine alınması da o görüşün belediye politikasını değiştirdiğini göstermiyor.

Öyleyse yalnızca toplantı sayısını, katılımcı sayısını, hazırlanan raporların sayfa sayısını saymakla yetinemeyiz. Kararın izini sürmeliyiz.

Kim önerdi? Kim değerlendirdi? Kim onay verdi, kim vermedi? Neden? Ve sonuçta ne değişti?

Sürdürülebilirlik üzerine öğrendiklerim beni yine aynı yere getirdi; demokrasi kavramına…

Çünkü bir kentin geleceği yalnızca mühendislerin, ekonomistlerin, yatırımcıların ya da siyasetçilerin konusu değil. O kentte yaşayanların da konusu, hem de öncelikli konusu…

Elbette her teknik karar halk oylamasıyla alınamaz. Mühendislik hesabını, bilimsel bilgiyi, hukuki sorumluluğu bir yana bırakamayız. Ama uzmanlık da halkın sözünü göz ardı edemez.

Bilim bize hangi seçeneğin ne gibi sonuçlar doğurabileceğini anlatır. Ekonomi maliyetleri hesaplar. Hukuk yetkileri belirler. Peki hangi bedelin kim tarafından ödeneceğine, hangi gereksinimin öncelikli olduğuna, kentin nasıl bir yer olacağına ilişkin seçimler? İşte orada yurttaşın sözü de olmalıdır.

Sonuçta yeşil dönüşüm denilen olgu yalnızca kömürden güneşe, petrolden elektriğe geçmek değildir.

Üretim biçimini, tüketim alışkanlıklarını, kaynakların kullanımını ve bunlara ilişkin kararların alınışını da yeniden düşünmektir ya da temel konu yalnızca daha az karbon salan kentler kurmak değildir. Daha yaşanabilir, daha adil, daha demokratik kentler kurabilmektir.

Bu nedenle bundan sonra birileri çıkıp “Kentimizi yeşile dönüştürüyoruz” dediğinde önce sevinelim ama hemen sonra da soralım:

Ne kadar yeşil? Kimin için yeşil? Hangi bedelle yeşil?

Ve en önemlisi… Yeşilin tonuna kim karar veriyor?

Selma Erdal; Didim, 26 Ekim 2026

Devamını Oku