15 Ekim 2026 Perşembe
Bu Toprağın Hikâyesini Kadınlar Yazıyor
Vesvese Ve Dolmuşa Gelmek Üzerine
İnsanları Kaybetme Korkusuyla Kendinizden Vazgeçmeyin
Sokağa İtilen Çocuklar Problemleriyle Büyüyor
GENÇLİK GELECEĞİN TOHUMUDUR
ASM Çalışanları Sistemin Günah Keçisi mi?
SELMA ERDAL
Uruguaylı yazar Eduardo Galeano’nun Aynalar kitabında “Bay Şirket” başlıklı kısa bir yazısı vardır.
Galeano, 1886 yılında ABD’de şirketlerin anayasal haklardan yararlanmaya başlamasını kendine özgü ironisiyle anlatır.
Şirket dediğiniz nedir?
Ne yer, ne içer, ne nefes alır.
Ama hukuken kişidir!
Hakları vardır. Mülkü vardır. Özgürlükleri vardır. Hatta mahremiyeti bile vardır.
Bu bağlamda biz de dersek ki şirketin kişiliği olur da devletin olmaz mı?
Olur elbette. Devlet de tüzel kişidir.
Yalnız aralarında geçmişte önemli bir ayrım vardı. Şirketin amacı kazanç sağlamaktı; devletin varlık gerekçesi ise kamu yararıydı. En azından Hukuk derslerinde bize böyle öğretilmişti.
Sonra 1980’ler geldi. Dünyada Reagan, Thatcher… Türkiye’de Turgut Özal…
Devleti şirket gibi yönetmek marifet sayılmaya başlandı. Verimlilik, rekabet, karlılık, özelleştirme…
Devlet artık yalnızca devlet olmayacaktı. İyi bir işletmeci de olacaktı.
Peki işletmenin kazancı kime kalacaktı?
İşte orası biraz karışık!
Çünkü şirketin ortakları bellidir. Karı kimin paylaşacağı da aşağı yukarı bellidir.
Ama devletin ortakları kim?
Yurttaşlar mı?
Öyleyse devletin sağladığı ekonomik olanaklardan neden herkes eşit ölçüde yararlanamıyor?
Kamu yararı diye bir kavram vardı geçmişte… Günümüzde de hukuk kitaplarında var elbette. Ama hukuk kitaplarında bulunmakla yaşamın içinde bulunmak aynı şey mi?
Kamu kaynakları belirli çevrelere aktarılıyorsa, yöneticilerin yakınları varsıllaşırken yurttaş yoksullaşıyorsa, ortada nasıl bir kamu yararı var?
Platon duysa ne derdi acaba?
Devlet adlı eserinde yöneticilerin kişisel çıkar peşinde koşmasını önlemek için özel mülkiyetlerini bile sınırlandırmayı düşünmüştü. Bugün yaşasaydı belki de önce yöneticilerin mal varlıklarına bakardı!
Neyse… Temel konumuza gelelim. Günümüzde herkesin dilinde yapay zeka var ve bir de süper zeka!
Aman efendim, yapay zeka kötü niyetli insanların eline geçerse ne olurmuş?
İnsanlığı yönetmeye kalkarsa?
Kendi çıkarları için çalışırsa?
İnsanların yaşamını tehdit ederse?
Olur mu olur! Ama işte burada benim aklıma başka bir soru geliyor.
Devlet dediğimiz o devasa yönetim mekanizması acaba kötü niyetli insanların eline geçerse ne olur?
Devlet adlı bu en büyük tüzel kişiliği kim denetliyor?
Yapay zekanın insanlığa zarar vermesinden korkuyoruz da insanın insana, üstelik devlet gücünü kullanarak zarar vermesinden neden aynı ölçüde korkmuyoruz?
Yapay zekanın kararlarını şeffaflaştırmak istiyoruz, güzel.
Peki kamu kaynaklarının kimlere, hangi gerekçelerle dağıtıldığını ne kadar görebiliyoruz?
Algoritmaların ayrımcılık yapmasına karşıyız, çok güzel.
Peki liyakatin yerini yakınlık, hakkın yerini ayrıcalık aldığında neden aynı duyarlılığı göstermiyoruz?
Yapay zeka kontrolden çıkmasın diye kurallar hazırlıyoruz.
Peki devlet gücü kontrolden çıktığında hangi kurallar, kimin eliyle uygulanacak?
Dahası, yapay zekayı kim denetleyecek?
Devlet!
Peki devleti kim denetleyecek?
İşte bütün sorun burada.
Galeano’nun Bay Şirket’i önce insan gibi haklar kazandı.
Ardından Bay Devlet, şirket gibi yönetilmeye başladı.
Şimdi de Bay Yapay Zeka’yı insan gibi düşünür duruma getirmeye çalışıyoruz.
Şirkete kişilik verdik. Devlete işletmecilik öğrettik. Makineye zeka kazandırıyoruz.
İyi de bütün bunların arasında insan ne olacak?
Yurttaş mı? Müşteri mi? Veri mi?
Yoksa yalnızca gerektiğinde oy veren, yalnızca vergi ödeyen, durmadan çalışan bir kaynak mı?
Bilemiyorum. Ama sanırım insanlığın gerçek sorunu yapay zekanın ne kadar akıllı olacağı değil; o zekayı da devleti de şirketleri de kimin, ne için kullanacağı.
Çünkü zeka tek başına erdem değildir. Hele güç hiç değildir. Ama kamusal yarar yerine öncelenen özel yarar insanlık için en büyük tehlikedir.
Selma Erdal; Didim, 14 Ekim 2026
SELMA ERDAL
Dünlerde yarı aydını tanımak kolaydı.
Koltuğunun altında birkaç kitap, elinde Cumhuriyet gazetesi, dilinde iki Fransız düşünür adıyla dolaşırdı. Kahvede ya da meyhanede konuşurken sesini biraz kalınlaştırır, dünyayı kurtaracakmış gibi bakar, sonra aynı ezber sözleri her söyleşisinde yeniden, yeniden kullanırdı.
Bilgi onun zihninde değil, vitrindeydi.
Günümüzde bu türler biçim değiştirdi. Gazetesi koltuk altından çıktı, sosyal medyaya taşındı. Kitaplar yerine önemli olan fotoğraflar… Düşünceler ağızdan değil paylaşım butonundan yayıldı. Ve karşımıza çağın yeni yarı aydını çıktı: İnternetin her konuda ahkâm kesen, her felakette uzman, her krizde stratejist, her tartışmada hakem kesilen büyük özgüven abidesi, her konunun tartışmasız bilirkişisi…
Depremde, jeolog olur.
Salgında, virolog olur.
Ekonomi bozulduğunda, merkez bankası başkanı olur.
Savaş çıkar, harita açıp genelkurmay karargahını tv ekranına kurar.
Yapay zekâ konuşulur, insanlığın sonu geldi diye komplo teorilerini yayar.
Kadın cinayeti tartışılır, sosyolog kesilir.
Eğitim bilgisi sorulduğunda da hiç tereddüt etmeden açıklar; mezun olduğu kurum Hayat Üniversitesi’dir.
Ama ne muazzam kurum değil mi?
Rektörü özgüven, dekanı kulaktan dolma bilgi, müfredatı sosyal medya, diploması da büyük harflerle yazılmış cehalet. Sınav yok, kaynak yok, yöntem yok, emek yok. Ama mezun çok. Hem de öyle böyle değil; her konuda son noktayı koyan mezunlar.
Elbette hayat öğretir. Kim bu gerçeği yok sayabilir? Hatta çoğunlukla hayat, insana kitaplardan daha ağır dersler verir. Ama yaşamak başka, yaşadığını anlamak başka şeydir. Deneyim değerlidir ama düşünceden geçmezse yalnızca kanaat üretir. Kanaat de bilgi değildir. Hele bağırarak yazılınca hiç değildir.
İngilizlerin pseudo-intellectual dediği şey tam da budur: Entellektüel gibi görünen ama düşüncenin zahmetine katlanmayan kişi. Bizdeki daha yerli karşılığıyla: yarı aydın.
İşte bu yarı aydın, genellikle cahilden daha tehlikelidir . Çünkü cahil bilmediğini saklar; yarı aydın bilmediğini konuyu bilgi diye kürsüden yayar. Cahil öğrenebilir; yarı aydın bildiğini sandığı için öğrenmenin kapısını içeriden kilitler.
Onun en büyük sermayesi bilgi değil, sarsılmaz özgüvendir.
Az okur, çok konuşur. Biraz duyar, çok yargılar.
Kavram kullanır ama kavramın tarihini bilmez.
Alıntı yapar ama bağlamından habersizdir.
Soru sormaz; çünkü soru, ezberi bozar.
Yarı aydın için düşünce, gerçeğe yaklaşma çabası değil, üstünlük kurma aracıdır. Konuştuğu konunun karmaşıklığı onu durdurmaz; tam tersine iştahını açar. Çünkü karmaşık konularda denetim zordur. İki yabancı kavram, üç büyük iddia, biraz öfke, biraz küçümseme… Al sana entelektüel adam ya da madam.
Üstelik bu tipler yalnızca sosyal medyada dolaşmaz. Akademide de vardır, siyasette de, medyada da, sivil toplumda da. Dahası diplomalı olanı daha beter olabilir. Çünkü cehaletine bir de unvan ekler. Büyük sözler söyler, kavramları birbirine çarpar, ortaya düşünce değil, sis bulutu çıkarır.
Oysa gerçek aydın, her konuda konuşan kişi değildir. Nerede susacağını, nerede okuyacağını, nerede “bilmiyorum” diyeceğini bilen kişidir. Bilgi insanı biraz ağırlaştırır. Her başlığa atlatmaz. Her tartışmada son sözü söyleme telaşına düşürmez. Çünkü düşünce gösteri değil, emektir.
Hayat Üniversitesi mezunlarına gelince…
Hayat elbette büyük hocadır. Ama o okulun diploması yalnızca yaşamakla alınmaz. İnsan başına gelenlerden otomatik olarak bilgeleşmez. Bazen yalnızca yaşlanır. Bazen yalnızca öfkelenir. Bazen de eski önyargılarını yeni kavramlarla süslemeyi öğrenir.
Bugün internet herkese söz verdi. Bu iyi bir şey. Ama aynı internet, yarı aydının da altın çağını açtı. Çünkü artık bilmek gerekmiyor; biliyor gibi görünmek yetiyor. Okumak gerekmiyor; örneğin bir kitap kapağının fotoğrafını paylaşmak yetiyor. Düşünmek gerekmiyor; yüksek sesle konuşmak yetiyor.
Belki de çağımızın en gerekli sözleri şunlardır:
Her konuda fikrin olabilir; ama her fikrin bilgi değildir.
Aydın karanlığa ışık tutar. Yarı aydın ise elindeki feneri kendi yüzüne çevirip bağırır ve der ki bakın, nasıl da parlıyorum!
Selma Erdal; Didim, 10 Ekim 2026
SELMA ERDAL
Soran olursa bu ülkede herkes demokrasi sevdalısıdır.
Demokrasi bizim düşlerimizdeki yavuklu gibidir. Herkes adını anar, herkes yolunu gözler, herkes onunla yaşamak ister. Ama iş evin kapısını açıp içeri almaya gelince, nedense birden koşullar da gerçekler de değişir.
Eski Yunan’dan beri peşindeyiz bu kavramın. Platon bile rahat durmamış; demokrasinin başına gelebilecekleri söylemiş. Halk eğitilmezse, yurttaşlık bilinci gelişmezse, güzel sözlü demagogların peşine takılır demiş. Halk övülmeyi sever. Alkışlanmayı sever. Ağzına bal damlatanı sever.
Sonra bir bakmışsınız bu halk, kendi eliyle kendi boynuna geçirilen tasmayı seçmiş.
Yıllar önce Aysun Kayacı “Dağdaki çobanla benim oyum bir mi?” dediğinde kıyamet kopmuştu. Söz sertti, yaralayıcıydı; eyvallah ama arkasındaki soru bugün bile duruyor orta yerde…
Çünkü oy vermek başka şeydir, siyasal bilinç bambaşka bir şey…
Demokrasi oy zarfını sandığa atmakla kurumsallaştırılabilseydi, yaşama geçirilebilseydi; bu ülke çoktan cennete dönmüştü.
Antik çağdaki Platon’dan çıkıp İtalyan Siyasal Bilimci Sartori’ye geldiğimizde, demokrasi bize biraz daha ciddi görünür. Giovanni Sartori’nin Demokrasi Kuramı kitabı, bu alanda okuyanların başucu kitaplarından biridir. İlginçtir ki o kitabı Türkçemize kazandıran kişi de bir dönem akademisyenlik yapan Deniz Baykal’dır.
Evet, yanlış okumadınız.
Akademi dünyasına Sartori’nin Demokrasi Kuramı adlı çalışmasını çeviren Baykal, siyasette “akbaşkan” modelini bizlere armağan etmiştir. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu deyimine göndermede bulunaraktan diyebiliriz ki Baykal için Demokrasi Kuramı kitapta kaldı, parti pratiği başka sokaktan yürüdü. Ne diyelim; bu memleketin ironisi bol, demokrasisi kıt.
İşte bu gerçeğimiz bağlamında olsa gerek biz bu ülkede demokrasiyi biraz da Godot’yu bekler gibi bekliyoruz.
Samuel Beckett’in oyunundaki Vladimir ve Estragon gibi… Bekliyoruz. Gelen herkesi Godot sanıyoruz. Sonra anlıyoruz ki değilmiş. Bir daha bekliyoruz. Bir daha aldanıyoruz. Bir daha “belki bu kez gelir” diyoruz. Ama gelmiyor.
Oyunda Vladimir sorar:
“Hiç terk ettim mi ben seni?”
Estragon yanıt verir:
“Ama gitmeme izin verdin.”
İşte ben bu sözü her duyduğumda CHP ile halkı düşünürüm.
CHP de halka sorsa, yanıtı hazırdır:
“Hiç terk ettim mi seni? Adımı bile senden aldım. Halkın partisiyim ben.”
Halk da dönüp şöyle der:
“Ama gitmeme izin verdin.”
Beni anlamadın. Pazardaki yangını görmedin. Mutfaktaki boş tencereyi duymadın. İşsiz çocuğumun yüzüne bakmadın. Köyümü, mahallemi, korkumu, inancımı, kırgınlığımı ciddiye almadın. Sonra da başkalarına gitmeme şaşırdın.
İşte sorun da bu.
Bugün yalnızca iklim değil, toplum da değişti. Mevsimler nasıl şaştıysa, halkın siyasal partilere bakışı da şaştı. Bir gün güneş, bir gün fırtına. Bir gün umut, ertesi gün koyu bir karanlık.
Bu değişimin tek nedeni CHP değildir elbet. Yoksullaşma var, göç var, tarikat ağları var, medya düzeni var, eğitim sisteminin çöküşü var, kimlik siyaseti var, korku var, kutuplaşma var.
Ama CHP’nin de günahsız olduğunu kim söyleyebilir?
Halka dokunamayan, halkın dilini duyamayan, kendi tarihsel mirasını yalnızca törensel sözlere sıkıştıran bir parti, elbette bu kopuşun sorumluluğundan kaçamaz.
Atatürk ilke ve devrimleri yalnızca kürsüde söylenecek sözler değildir. Halkçılık, halkın sofrasına oturabilmektir. Laiklik, yukarıdan bakan bir parmak sallama değil; yurttaşın özgür ve onurlu yaşama güvencesidir. Cumhuriyetçilik; gencin önüne gelecek, kadının yaşamına güvenlik, yoksulun sofrasına ekmek koyabilmektir.
Bunlar olmayınca geriye ne kalır?
Tabela kalır. Rozet kalır. Anı kalır. Bekleyiş kalır.
Demokrasi beklenerek gelmez. Demokrasi halkla birlikte kurulur. Halktan koparak, halka yukarıdan bakarak, halkı yalnızca sandık günü anımsayarak demokrasi kurulmaz.
CHP eğer bugün halkın içinde bulunduğu her türlü olumsuzluğa karşın halkın partisi olduğunu söylüyorsa, önce Estragon’un o sitemini duymalıdır:
“Ama gitmeme izin verdin.”
Çünkü halk giderse, geriye yalnızca Godot’yu bekleyenler kalır.
Ve bu ülke artık Godot’yu bekler gibi demokrasi beklemekten yoruldu.
Selma Erdal; Didim, 8 Ekim 2026
SELMA ERDAL
Yapay zeka ilerledikçe bazı uzman çevrelerde ilginç bir telaş başladı.
Bu kaygının kurumsal adı Etik kaygı.
Kurumsal olmayan günlük dildeki karşılığı biraz daha tatsız olabilir: Bizim saltanat ne olacak?
Çünkü bazı mesleklerde bilgi ile bilgiçlik, uzmanlık ile üstencilik, yetkinlik ile dokunulmazlık birbirine karıştı. Soruyu küçümseyen, karşısındakini unvanını susturmak için kullanan, kendi hatasını “insanlık durumu”, yapay zekanın hatasını ise “uygarlığın sonu” olarak değerlendiren bir uzman tipi oluştu.
Oysa yapay zeka hata yapıyor, evet ama insan da yapıyor.
Yanlış teşhis koyuyor, eksik okuyor, önyargıyla karar veriyor, bazen dosyaya bakmadan konuşuyor.
Ama insan hata yapınca “yoğunluk”, “mesleğin zorluğu”, “insancıl hata” deniyor.
Yapay zeka hata yapınca: Kıyamet!
Demek ki sorun yalnızca hata değil, sorun hata yapma ayrıcalığının kimde olduğu…
Yapay zekanın gerçek rahatsız edici yanı burada başlıyor. Çünkü bilgiye erişimi kolaylaştırıyor, veriyi hızla tarıyor, örüntüleri yakalıyor, alternatifleri görünür kılıyor. Bilgi tekeli çatladıkça, kibir de çatlıyor.
Ben bu konuyu uzaktan izlemiyorum. ABD’de Florida’daki Mayo Clinic’te bioinformatik doçenti olan oğlum, kanser hastalarının izlenmesinde yapay zekadan yararlanıyor.
Daha açık bir anlatımla bir tarafta “Aman, bilgisayar programına mı emanet olacağız?” diyenler var; öte tarafta aynı teknoloji ileri tıbbın içinde uzmanların elinde aktif olarak kullanılıyor.
Yapay zeka doktorun yerine geçmiyor, ama hekimin, araştırmacının, bioinformatikçinin görme kapasitesini artırıyor.
Temel soru “insan mı, makine mi?” değil. Acaba insan ile yapay zekâ birlikte ne yapabilir?
Ama bazıları bu soruyu sevmiyor. Çünkü yarın iyi hekim, iyi avukat, iyi akademisyen ortadan kalkmayabilir; ama yalnızca unvanına yaslanarak otorite kuran uzmanın işi zorlaşabilir.
Yapay zeka gerçek uzmanlığı değil, sahte kutsallığı tehdit ediyor.
Gerçek uzman için yapay zeka araçtır.
Ama bilgisini iktidar sopasına çeviren uzman için gerçekten tehlikelidir.
Çünkü artık karşısındaki insan tamamen bilgisiz değildir. Soru sorabilir, karşılaştırabilir, ikinci görüş arayabilir.
Ve kibir en çok burada huzursuz olur.
Elbette yapay zeka denetlenmeli. Ama aynı şeyi uzman için de söylemeliyiz:
Uzman da denetlenmeli.
Uzman da sorgulanmalı.
Uzman da hata yapabilir.
Diploma yanılmazlık sertifikası değildir. Unvan da kutsallık beratı değildir.
Bazıları yapay zekanın insanlığı ele geçirmesinden değil, kendi koltuğunun altından çekilmesinden korkuyor olabilir.
Onlar için ne yazık ki, benim gibi yapay zekaya olumlu yaklaşanlar için iyi ki, o gelecek geliyor.
Üstelik kapıda değil artık.
İçeri girdi.
Korkunun ecele faydası yok.
Hele uzmanlık kibrinin eceli geldiyse, hiç yok.
Selma Erdal; Didim, 5 Ekim 2026
SELMA ERDAL
İnsanlık yine tedirgin. Çünkü Süper Yapay Zeka geliyormuş.
İnsanı aşacakmış. Dünyayı yönetecekmiş.
Vah vah.
Daha “leb” demeden “leblebi”yi anlamakta zorlanan yapay zekadan söz ediyoruz.
Örneğin geçenlerde kendisine, “İnsanın görme açısı 140 derece olabilir ama benimki 360 derece” dedim.
Hemen optik hesabına başladı.
Be hey yapay zeka; ben bu sözlerimle sana gözden değil, bakış açısından söz ediyorum, sen neyi hesaplıyorsun?
Önüme bakarken arkadan geleni sezerim.
Söyleneni duyarım, söylenmeyeni algılarım.
Övgünün de sövgünün de kime, neden yöneltildiğini anlarım.
Buna fizikte ne denir bilmem de halk arasında leb demeden leblebiyi anlamak denir.
Peki yapay zeka ne yapıyor?
Önce ölçüyor. Sonra tablo çıkarıyor. Ardından o bilindik sözler geliyor:
“Teknik olarak…”
Be hey dijital yaratık, ben sana teknik sormadım.
Biraz algı, biraz anlayış sordum.
Çünkü insanı anlamak için yalnızca veri yetmez.
Biraz yaşam bilgisi, biraz deneyim gerekir.
Biraz sezgi…
Biraz arka planı, madalyonun öteki yüzünü görmek gerekir.
Biraz da yılların birikimiyle bilenmiş insan aklı; daha doğrusu, kadın aklı gerekir.
Çünkü bazı kadınlar önüne konan sözleri olduğu gibi onaylamaz.
Çevirir bakar.
Altına bakar.
Kıyısına köşesine bakar.
“Kim söyledi?”
“Niye söyledi?”
“Dahası, önce ya da sonra değil de şimdi neden söyledi?”
İşte bu sorularla çalışan beynim nedeniyle benim görme açım 360 derecedir.
Kaygılanmayasın; kafamın arkasında iki göz daha çıkmadı.
Tamam, anladık, öğrendik; yapay zekâ söylenenleri okuyor.
Ama ben sözlerin arkasına, satır aralarına, söylenmeyenlere bakıyorum.
O “veri” diyor.
Ben, “Ağızdan çıkanlar tamam da akıldan geçenler acaba neler?” diyorum.
Sonra insanlık Süper Yapay Zeka’dan korkuyor.
Korkulacak yönleri var elbette; gözetim, veri sömürüsü, algoritmik yönlendirme, gücün birkaç elde toplanması gibi…
Ama yapay zeka insanı aşmadan önce, insanın ne demek istediğini anlamayı öğrensin de sonra insanları yönetmeye kalkışsın ve biz de ondan korkmaya başlayalım.
Çünkü insan her an, her koşulda düz konuşmaz.
İma eder.
Yoklar.
Gülerken laf sokar.
Mecazla ders verir.
Demek ki neymiş?
Bu yaratığa Süper Yapay Zeka’dan önce biraz süper anlayış gerekliymiş.
Çünkü zeka yalnızca hızlı yanıt vermek değildir.
Çok yönlü düşünebilmektir.
Bir düşünceden ötekine sıçrayan insan beynine yetişebilmektir.
Bunu başarabilmek için de yapay zekanın “kırk fırın ekmek yemesi” gerekmiyor belki ama belli ki daha kırk bin sürüm üretmesi gerekecektir.
Selma Erdal; Didim, 3 Ekim 2026