SELMA ERDAL

SELMA ERDAL

21 Temmuz 2026 Salı

BİR, BİR…

BİR, BİR…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

BİR, BİR…

Eğer gerçekten de yeterliyse BİR; bir düşünelim bakalım, bu bağlamda acaba neler denir?

Değil mi ki BİR TÜRK DÜNYAYA BEDEL…
Bedelli askerlik herkese gelsin.
Bir Türk gerçekten dünyaya bedelse koskoca bir orduya ne gerek var?
Bir Türk çıkar, bütün sınırları korur; geri kalanlar da parasını verir, askerlik görevini yerine getirmiş sayılır.
Öyle ya…
Bir Türk dünyaya bedel ama kimi Türkler aylarca kışlada beklerken, kimi Türklerin vatan borcu banka dekontuyla ödenir.
Demek ki söylemlerde herkes eşit; uygulamada parası olanlar biraz daha eşit.

Değil mi ki BİR TEK ADAM BİZE YETER…
TBMM’deki 600 vekil evine gitsin.
Bir tek adam gerçekten hepimize yetiyorsa; Meclise, milletvekiline, yasama organına ne gerek var?
Bir kişi düşünsün, bir kişi karar versin, bir kişi konuşsun. Geri kalanlar el kaldırsın, alkışlasın; sonra da evlerine gitsin.
Meclis yalnızca 600 kişinin oturduğu büyükçe bir salon değildir. Değişik düşüncelerin, kentlerin ve toplumsal kesimlerin temsil edildiği; yasaların tartışıldığı, bütçenin sorgulandığı, yürütmenin denetlendiği yer olmalıdır.
Ama bütün yetkiler tek merkezde toplanmışsa 600 kişinin varlığı çoğulculuk anlamına gelmez. Anlamsız ve işlevsiz bir sayısal çokluk vardır orada…
Üstelik bir tek adam bize yetiyorsa 600 milletvekili niçin maaş alıyor?
Yok, 600 milletvekiline gerçekten gerek varsa bir tek adam nasıl hepimize yetiyor?
Buradaki denklemde bir yanlışlık mı var acaba?

Değil mi ki BİR TEK KILIÇDAROĞLU…
CHP’li delegeler partiden istifa edip yeni partiye gitsin.
Tek adamlık yalnızca iktidar partilerinde görülmez. Muhalefet partileri de değişmez genel başkanlar, lidere bağlı delegeler ve parti içi itaat düzenleri oluşturabilir.
Bir siyasal parti genel başkanından büyük değilse biliniz ki parti olmaktan çıkmış, kişinin siyasal mülküne dönüşmüş demektir.
Gerçek demokrasilerde genel başkanlar gelir, gider; partiler kalır.
Bizdeyse lider giderken parti dağılır, parti dağılırken lider yeni bir parti kurar; delegeler de düşüncelerinin değil, kişilerin ardından yürür.
Sonra bu toplu yürüyüşün adına demokrasi denir.
Siyasal tarihimiz bu olumsuz örneklerle doludur; Turgut Özal ve Bülent Ecevit’in ardından siyasal ağırlığını büyük ölçüde yitiren partileri gibi…

Değil mi ki BİR TEK İNŞAAT SEKTÖRÜ…
Tarım, sanayi, ticaret, turizm bitsin.
Bir ülke yalnızca betonla büyüyebiliyorsa tarlalara, fabrikalara, teknolojiye ve üretime ne gerek var?
Her boşluğa konut, her kıyıya otel, her ormana maden, her dereye beton kanal yaparız; adına da kalkınma deriz.
Yapılaşma elbette gereklidir. Ancak kalkınmanın aracı olmaktan çıkıp ekonominin başköşesine oturduğunda üretimin yerini rant alır.
Sonrasında tarım çöker, sanayi dışa bağımlı olur, kıyılar betonlaşır; konut barınma aracı olmaktan çıkıp para basma makinesine dönüşür.
Yapılar yükselirken halk yoksullaşıyorsa yükselen ülke değildir; yükselen yalnızca beton bloklar ve onların arkasındaki rant kuleleridir.

Değil mi ki BİR TEK KARAYOLLARI…
Raylar sökülsün, limanlar ve havaalanları kapatılsın.
Ulaşım denildiğinde aklımıza yalnızca asfalt geliyorsa; demiryollarını, denizyollarını ve toplu taşımayı ortadan kaldıralım.
Herkes otomobil alsın, alamayan evinde otursun.
Kentler trafik ve egzoz içinde boğulunca bir yol daha yapalım. O yol da dolunca bir başkasını…
Böylece talan edelim ormanları, otlakları, yeşil alanları…
Oysa çağdaş ulaşım; karayolunu, demiryolunu, denizyolunu, toplu taşımayı, bisikleti ve yaya ulaşımını birlikte düşünmektir.
Çünkü yol yalnızca bir yerden bir yere gitmez.
Bazen kamu kaynaklarından belirli sermaye çevrelerine doğru da gider; Hem de geçiş garantili, kamu bütçesi açısından ağır yük garantili olarak gider.

Değil mi ki BİR TEK TARİKATLAR…
Siyasal partiler, meslek örgütleri, sivil toplum kuruluşları yasaklansın.
Yurttaşların özgürce örgütlenmesine ne gerek var?
Partiler, sendikalar, meslek odaları, kadın örgütleri ve çevre platformları kapatılsın.
Herkes kendisine uygun bir tarikat ya da cemaat bulsun.
İşi olmayanın, istediğini hakkıyla alamayanın şeyhin eteğine yüz sürdüğü, kamuda yükselmek isteyenin bir cemaate bağlandığı, çocuğunu okutmak isteyenin vakfın kapısına başvurduğu bir düzen kurulsun.
Devletin hak olarak sağlaması gereken ne varsa dinsel ya da siyasal bağlılıkların dağıttığı ayrıcalıklara dönüşsün.
Demokratik toplumda birey yurttaştır; hak talep eder.
Tarikat düzeninde ise bağlılık gösterir, soru sormaz, itaat eder.
Yurttaşın yerini mürit aldığında hukuk devleti de yerini sadakat ve sadaka devletine bırakır; o ülkede demokrasiden söz etmek de giderek güçleşir.

Değil mi ki BİR TEK ERKEKLER…
Kadınlık külliyen yasaklansın.
Erkekler bu dünyaya tek başlarına yetiyorsa kadınlara ne gerek var?
Gerçi erkek egemen düzen kadının bütünüyle ortadan kalkmasını istemez.
Çünkü kadının emeğini, bedenini ve anneliğini sömürmek ister; evde çocuklara, hastalara ve yaşlılara bakmasını ister.
Ama kadının bağımsız birey, kamusal özne, karar verici ve eşit yurttaş olmasını istemez.
Kadın var olsun ama görünmesin. Çalışsın ama yönetmesin. Konuşsun ama eleştirmesin. Yaşasın ama nasıl yaşayacağına kendisi karar vermesin.
Ataerkil düzenin özetle kadına söylediği şudur: Var ol ama özne olma!
Bu durumda kadınlığı külliyen yasaklayalım da erkek egemenliğinin kadın olmadan kaç gün yaşayabildiğini görelim.

Değil mi ki BİR TEK DÜŞÜNCE…
Düşünen beyinler dumura uğratılsın.
Bir tek doğru düşünce varsa düşünmeye ne gerek var?
Kitapları kapatalım, üniversiteleri susturalım; bilim insanlarını, gazetecileri, yazarları ve öğrencileri aynı basmakalıp sözleri yinelemeye zorlayalım.
Sorular tehlikelidir; çünkü başka yanıtların da var olabileceğini gösterir.
Düşünen insan karşılaştırır, bağlantı kurar, çelişkileri görür ve kendisine sunulan hazır gerçeklerle yetinmez; sürekli soru sorar, sorgular, araştırır, eleştirir.
Tekçi düzenin korktuğu bilgisizlik değildir; bilgisizliği kolayca yönetir.
Korktuğu şey, “Başka türlü olabilir mi?” diye sorabilen insandır.
Bu nedenle düşünen beyinleri yok etmek de gerekmez.
Geçim sıkıntısıyla, korkuyla, ekranlarla, algoritmalarla ve sürekli bilgi gürültüsüyle yormak, bunaltmak yeterlidir.
İnsan her şeyi görür ama hiçbir şeyi kavrayamaz duruma gelir; sonunda düşünen beyinler dumura uğrar.

Değil mi ki BİR TEK YAŞAM BİÇİMİ…
Sinema, tiyatro, müzik, eğlence ortadan kaldırılsın.
Herkes aynı biçimde yaşayacaksa sanata ne gerek var?
Sinema başka yaşamları gösterir. Tiyatro iktidarın yüzüne ayna tutar. Müzik insanları bir araya getirir. Mizah korkunun duvarını deler.
Bu nedenle tekçi düşünce sanattan hoşlanmaz.
Çünkü sanat, dünyanın yalnızca iktidarın anlattığı gibi olmadığını eleştirel mizah ve hiciv yoluyla toplumlara gösterir.
Bir tek yaşam biçimini dayatanlar son aşamada kadınların nasıl giyineceğine, gençlerin nasıl eğleneceğine, insanların ne dinleyeceğine, kimi seveceğine ve nasıl güleceğine karar vermek ister.
Sonra da dayattıkları bu yaşam biçimlerine “toplumun değerleri” adını verirler.
Oysa toplum tek bir değerler bütününden oluşmaz.
Çünkü toplum, değişik yaşamların birbirini yok etmeden bir arada yaşayabilme iradesidir.
Tersine durumda ortaya çıkan oluşuma; toplum ya da cemiyet değil, toplu itaatin mekânı cemaat denir.

Değil mi ki BİR TEK DÜŞÜNCE TİPİ…
Çok seslilik, çoğulculuk engellensin.
Tek düşünce yalnızca ne düşünüleceğini değil, nasıl düşünüleceğini de belirlemek ister.
Herkes aynı kişileri sevsin, aynı kişilerden nefret etsin.
Bir görüşün doğru olup olmadığına kanıtlar değil, o görüşü kimin söylediğine göre karar verilsin.
Bizden biri söylüyorsa doğrudur; “karşı mahalleden” biri söylüyorsa yanlıştır.
Böylece insanlar düşünmekten kurtulur; yalnızca taraf tutar.
Çok seslilik herkesin aynı anda bağırması değil, değişik düşüncelerin korkmadan ve özgürce açıklanabilmesidir.
Çoğulculuk da başkalıkların göstermelik bir süs gibi vitrine konulması değil, karar süreçlerine gerçekten katılabilmesidir.
Tekçi düzen değişik sesleri susturamadığında görünmezleştirir, itibarsızlaştırır ya da birbirine düşürür.
Sonunda herkes konuşur ama kimse birbirini dinlemez, kimse birbirini duymaz. Anarşi de, toplumsal kavga da işte bu çatışmadan doğar.

Değil mi ki bir tek TRUMP varsa…
Değil mi ki dünyaya egemen olan yalnızca AMERİKA ise…
Yeter ama; bütün dünya buna bir DUR desin!
CUMHURBAŞKANIMIZ gibi herkes “DÜNYA 5’TEN BÜYÜKTÜR” diyerek sesini yükseltsin de görelim ne kadar DEMOKRAT olduklarını…
Bir tek devlet bütün dünyaya yetiyorsa Birleşmiş Milletler’e, uluslararası hukuka ve bağımsız devletlere ne gerek var?
Amerika karar versin; ülkelerin yönetiminde kimin demokrat, kimin diktatör olduğuna…
Hangi ülkenin bombalanacağına, hangisinin silahlandırılacağına, hangisine yaptırım uygulanacağına…
Uluslararası hukuk; güçlülerin çıkarına uygunsa uygulansın, değilse rafa kaldırılsın.
Elbette bir devletin bütün dünya üzerinde böylesine sınırsız güç kurmasına karşı çıkılmalıdır.
Ama tek kutuplu dünyaya karşı çıkanlar kendi ülkelerinde tek adam yönetimini de savunmamalıdır.
Amerika bütün dünyaya hükmedince emperyalizm ama kendi ülkemizde bir kişi herkese hükmedince ulusal irade…
Bu durum bir çelişki değil de nedir?
Elbette ülkedeki tekçilik, ülke sınırlarını geçince demokrasiye dönüşmez.
Evet, dünya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin veto yetkisine sahip beş değişmez üyesinden büyüktür.
Hiç kuşkusuz toplum da tek bir inançtan, tek bir cinsiyetten, tek bir yaşam biçiminden ve tek bir düşünceden büyüktür.
Çok kutuplu dünya isteyip çok sesli toplumdan korkmak da başlı başına bir çelişkidir.
Demokrasi yalnızca başkalarının egemenliğine karşı çıkmak değildir.
Kendimiz için istediğimiz özgürlüğü karşıtlarımız için de isteyebilmektir.
Demokrasi; dünyadaki büyük güçlere “Dur!” derken kendi ülkemizdeki, partimizdeki, ailemizdeki ve düşünce dünyamızdaki buyurganlara da “Dur!” diyebilmektir.
Çünkü demokrasi yalnızca beşten büyük olmak değildir.
Demokrasi, birden de büyük olabilmektir.

Selma Erdal; Didim, 20 Temmuz 2026

Devamını Oku

Yolunacak Kazlar Ülkesi

Yolunacak Kazlar Ülkesi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Yolunacak Kazlar Ülkesi

Azgelişmiş ülkelerde gösteriş; gelişmişlik oranıyla değil, gelişmemişlik oranıyla doğru orantılıdır.

Bir ülke ne kadar azgelişmişse, o kadar çok gösterişten yanadır. O ülkelerde üretim yoktur ama tüketim doruklardadır.
Bilim yoktur ama bilim insanına benzeyen uzun unvanlar edinmişler kişiler pek çoktur.

İleri düzeyde sanayi yoktur ama son model araçlar caddelerde dolaşır.
Halkın konut sorunu çözülmemiştir ama halkı yönetenlerin gösterişli konakları vardır.

Çocukların okulunda sabun bulunmaz ama devlet büyüklerinin geçeceği yollar mis kokulu sabunlarla yıkanır.

Sıradan halk için hastanelerde randevu bulunmaz ama ayrıcalıklılara özel hastane açılışlarında kurdele kesecek yetkililer boy, boy sıralanır.
Çünkü azgelişmişlik yalnızca ekonomik bir yetersizlik değildir. Azgelişmişlik; aklın, ölçünün, önceliklerin ve utanma duygusunun gelişememesidir.

Gelişmiş toplumlar, varsıllıklarını gösterme gereğini duymaz. Çünkü onların yatırımları; yolları, okulları, hastaneleri, üniversiteleri, bilim kuruluşları onların yerine konuşur.

Azgelişmiş toplumlarda ise ortada konuşacak bir başarı bulunmadığı için, başarı yerine gösteriş konuşturulur.

İçi boş olanın dışı süslenir; tıpkı boş teneke çok ses verir atasözündeki gibidir genel durum…

Tencere kaynamıyorsa kapağı parlatılır. Evde yiyecek yoksa salonun tavanına “taksitle satın alınmış” kristal avize takılır.

Bütçe açık veriyorsa kentin alanlarına dev ekranlar kurularak halkın gözünü boyamak için uydurulan gerekçeler gösterime sunulur.

Kazancı asgari ücretle yaşama düzeyinde olmasına karşın halk borçla varsıl görünmeye uğraşır.

Çünkü azgelişmiş ülkelerde varsıl olmak kadar, varsıl görünmek de bir statü sayılır. Belki de varsıl olmaktan bile daha önemlidir.

İnsanların gelirleri küçüldükçe otomobilleri büyür.

Eğitim düzeyleri düştükçe diplomalarının çerçeveleri kalınlaşır.

Borçları arttıkça sofralarındaki tabak sayısı çoğalır.

Kredi kartlarıyla alınan çantalar, ayakkabılar, telefonlar; birer gereksinim değil, yoksulluğu gizleyen maskelerdir.

Gösteriş toplumu; sahip olduğu için değil, sahip değilmiş gibi görünmemek için tüketir.

Bir telefon gereksinim için alınmaz; öncelikle çevreye gösterilir. Bir otomobil binmek için değil; komşuya nispet yapmak için evin kapısı önünde sergilenir.

Her şey yalnızca “desinler, var desinler” diye satın alınır ama sonra da yıllarca “özentilik için, gösteriş için, nispet için, desinler için” satın alınan o nesnelerin borcu ödenir.

Ne acıdır ki gösteriş yalnızca bireylerin hastalığı da değildir. Devletlerin de gösteriş merakı vardır.

Bir ülke; fabrikalarıyla, üniversiteleriyle, bilimsel üretimiyle, adaletiyle ve halkının gönenciyle, kalkınmışlığıyla övünemiyorsa; köprülerin ışıklarıyla, kulelerin yüksekliğiyle, alanlarının büyüklüğüyle övünmeye başlar.

Halkın karnı açtır ama kentler geceleri ışıl ışıldır.

Çiftçi borçludur ama yönetim merkezi çok lüks döşenmiştir.

Öğretmen geçinemiyordur ama okul müdürünün makam odasının mobilyaları en iyi markadan döşenmiştir.

Emekli pazar artıklarını topluyordur ama açılış törenlerinde ya da kutlamalarda yüzlerce araçlık konvoy vardır.

Ve bütün bu şatafat gerçekteyse israf “ülkenin itibarı ya da ülkenin saygınlığı” olarak açıklanır.
Oysa bir ülkenin itibarı ya da saygınlığı, yöneticilerinin kaç araçlık konvoyla dolaştığıyla değil; yurttaşlarının nasıl yaşadığıyla ölçülür.

Bir çocuğun yatağa aç girdiği ülkede gösterişli konaklar, saygınlık değil; utançtır.

Bir üniversite öğrencisinin barınamadığı ülkede devasa yönetim binaları, kalkınma değil; kaynak israfıdır.

Bir emeklinin et alamadığı ülkede makam sofralarının zenginliği, görkem değil; adaletsizliktir.

Üstelik bu gösteriş yalnızca içeridekileri kandırmaz, dışarıdan bakanların da dikkatini çeker.

Gösteriş düşkünü toplum, dış dünyaya şu iletiyi verir:

“Biz görünüşe önem veririz.”

“Biz markaya kanarız.”

“Biz ambalajı içerikten ve işlevsellikten daha değerli sayarız.”

“Bize pahalı olanı satabilirsiniz.”

“Yeter ki onu ayrıcalıklı, seçkin, sınırlı üretim ya da prestijli diye tanıtın.”

Oysa o an dışarıdan bakanlar sizi gelişmiş bir toplum olarak değil, tam da yolunacak kaz olarak görmeye başlar.
Çünkü bilirler ki bu ülkede insanlar bir ürünün ne işe yaradığına değil, ne kadar pahalı olduğuna bakarlar. Bir başka deyişle ürünü; işlevselliği değil, pahalı ve gösterişli oluşu istenir ve çekici yapar özellikle de yabancı patentliyse…

Bilirler ki o toplumda; yabancı bir sözcükle adlandırılan her şey, daha nitelikli sanılacaktır.

Bilirler ki aynı ürünün üzerine yabancı bir marka etiketi yapıştırıldığında fiyatı üçe, beşe, ona katlanacaktır.

Bilirler ki yurttaş, ürün satın almayacaktır; kendisine sunulan sahte sınıf atlama duygusunu satın alacaktır.

Dolayısıyla bu akıl-sız-lık ya da us dışı tutum ve davranışlarla tüketim kurbanı olan toplum; bir fincan kahveye, bir aylık kahve parası öder. Bir çantaya, birkaç aylık maaşını bırakır. Bir telefona, neredeyse bir yıllık birikimini verir. Sonra da bu tüketim çılgınlığına “yaşam tarzı” denir.
Düşünmezler ki böylesi tutum ve davranışlar ya da seçimler; yaşam tarzı değildir, yaşamın yerini alan bir gösteriş tarzıdır.
İşte küresel şirketler de tam olarak bu zaafı, bu zayıflığı kullanır, böylesi kurbanlar küresel şirketlerin oltasına takılır. Çünkü küresel şirketler; azgelişmiş ülkelere yalnızca mal satmazlar. Kimlik satarlar. Statü satarlar. Ayrıcalık duygusu satarlar. Daha açık bir anlatımla; yalnızca cep telefonu değil, “sen başkalarından farklısın” duygusu satarlar. Yalnızca otomobil değil, “sen artık üst sınıftasın” yanılsaması satarlar. Yalnızca giysi değil, “sen değerlisin” avuntusu satarlar.
Dolayısıyla bir toplumda bireyler kendi değerini; bilgisinden, emeğinden, kişiliğinden ve ürettiklerinden alamıyorsa buna karşın üzerindeki markadan almaya başlıyorsa ya da aldığını sanıyorsa işte gösteriş ekonomisi de böyle oluşur.
Belki insanın içindeki boşluk, tüketim mallarıyla doldurulmaya çalışılır ama boşluk kapanmaz. Çünkü hiçbir çanta insanın değer duygusunu tamamlayamaz. Hiçbir otomobil kültür eksikliğini gideremez. Hiçbir gösterişli konak, gelişmişlik sağlayamaz. Hiçbir gökdelen, adaletsizliği örtemez. Hiçbir dev alışveriş merkezi, üretmeyen bir ekonomiyi kalkınmış yapamaz. Buna karşın sizi; gelişmiş ülkelerin açık pazarı yapar.
Gerçek gelişmişlik sessizdir; bağırmaz, göze sokmaz, konvoylarla dolaşmaz, açılışlarda kesilen kırmızı kurdele metrajıyla ölçülmez.

Gerçek gelişmişlik; çocukların iyi beslendiği, gençlerin gelecekten korkmadığı, kadınların sokakta güvenle yürüdüğü, yaşlıların onurlu yaşadığı, bilim insanlarının ülkesinden kaçmak zorunda kalmadığı bir düzende vardır

Gerçek varsıllık, herkesin görebileceği bir avizede değil; herkesin yararlanabileceği bir eğitim sistemindedir.

Gerçek saygınlık, gösterişli konakların duvarlarında değil; adliye koridorlarında bulunur.

Gerçek kalkınma, kentlerin ışıltılı dükkan vitrinlerinde değil; yurttaşın mutfağından anlaşılır.

Ama biz ne yazık ki henüz yoksulluğumuzu gizlemek için halkın çoğunluğunun adım bile atamayacağı dükkanların vitrinlerini süslemekten öteye geçemiyoruz. Üretmeden tüketiyor, kazanmadan harcıyor, gelişmeden gelişmiş görünmeye çalışıyoruz. Sonra da bizi neden yolunacak kaz olarak gördüklerini anlamaya çalışıyoruz.

Kazın tüylerini onlar yoluyor olabilir ama kazı pazara çıkaran, boynuna kurdeleyi bağlayan ve “Bakın ne kadar varsılım, varlıklıyım!” diye bağırtan düzeni de biraz olsun sorgulamak gerekir. Çünkü gelişmişlik, başkalarının gözünü kamaştırmak değildir.
Gelişmişlik; hiç kimsenin gözünün başkasının tabağına kaymadan, başkasının yediği lokmaları saymadan yaşayabildiği hakça, insan onuruna yakışır bir toplum düzeni oluşturabilmektir.

Selma Erdal; Didim, 16 Temmuz 2026

Devamını Oku

Voltaire ve Türkler

Voltaire ve Türkler
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Voltaire ve Türkler

Ansiklopediler onu kısaca şöyle anlatır:

Voltaire olarak bildiğimiz, ünlü Fransız yazar ve filozofun Voltaire gerçekte yalnızca mahlasıdır; takma adı ya da günümüz yeni yetmelerinin deyimiyle nick name’i… Yaşadığı dönemde Fransız devrimine ve Aydınlanma hareketine önemli katkıları olan ünlü yazarın, din ve ifade konularında özgürlüklerden yana olan söylemleri dışında, insan hakları konusunda da önemli yazıları olmuştur. Dünya edebiyatına kazandırmış olduğu eserlerinde, kiliselerde ortaya çıkan dogmalarını fazlasıyla hicvetmiştir. Yaşadığı dönemin en etkili isimlerinden biri olarak günümüzde de değer görmektedir.

Gerçek adı François Marie Arouet olan Voltaire 21 Kasım 1694 tarihinde dünyaya gelmiştir. Paris’te doğan ve büyüyen François, dünyaca ünlü bir yazar ve filozof olmayı başarmıştır. Yaşamı boyunca ifade özgürlüğünü savunmuş ve hicivler kaleme almıştır. Yazılarındaki sivri dili başına dert açmış, Paris ve İngiltere arasında uzun yolculuklar yapmıştır. Voltaire 30 Mayıs 1778 tarihinde yaşamını yitirmiştir.

Felsefe üzerine pek çok çalışması olmakla birlikte, en bilinen çalışması Felsefe Sözlüğü’dür. Bununla birlikte tarih üzerine de yazılar yazmıştır. Cengiz Orhan tarafından ve orijinali New York Halk Kütüphanesi’nde bulunan Tarih üzerine yazdığı yazılardan oluşan Türkler, Müslümanlar, Ötekiler adlı kitapta Voltaire’in Türkler, özellikle de Osmanlı dönemindeki Türkler üzerine yazdıkları oldukça ilginçtir.

Kuşkusuz Voltaire, homojen bir Doğu ya da Türk dostu değildi; dahası Rus Çariçesi II. Katerina’ya yazdığı mektuplarda ya da bazı edebi eserlerinde Osmanlı’yı dönem dönem “barbarlık” üzerinden eleştirmekten de geri durmamıştı. Onun asıl derdi Doğu’yu sevmekten çok, kendi ülkesindeki Katolik Kilisesi’nin yozlaşmışlığını ve dogmalarını vurmak için Osmanlı’nın hoşgörüsünü ve rasyonalitesini bir “kırbaç” olarak kullanmaktı. Ancak tam da bu pragmatik yaklaşımı nedeniyle, Voltaire gibi rasyonel bir Aydınlanma figürünün kilise yalanlarını ifşa ederken Türkler hakkındaki tarihsel gerçekleri teslim etmek zorunda kalışı son derece çarpıcıdır.
Bugün Osmanlı’yı yanlış, yetersiz ya da “işlerine geldiği gibi” anlatmaya kalkışan gerçek ya da sözde Tarihçiler ve de Osmanlıcılık oynamaya heveslenen kifayetsiz muhterisler, Voltaire’in bu iki ucu keskin yazılarını kesinlikle okumalıdır.

Neden mi? Çünkü birileri yıllardır Türk’ün devletinde, “Türk yoktur, Türk diye bir ırk yoktur” diye kendilerini paralarken… Batı rasyonalizminin kurucularından olan Voltaire, üşenmemiş araştırmış ve de yazmış Türkler’i, Türkler’in Tarihi’ni…

İşte Voltaire’in Türkler üzerine yazdıkları… Özellikle de Müslümanlık ve Türkler üzerine yazdıklarından bazı alıntılar:

“Biz o kitaba sayısız saçma sözler kondurduk. Oysa Kur’an’da bunların hiçbiri yoktur. Keşişlerimizin asıl zoru, Müslüman olan Türkler idi. İstanbul’un fatihlerine başka türlü karşı konulamayınca, onlar aleyhine bir sürü kitaplar yazıp durdular.”

Voltaire’i bir an için 18. yüzyılda bırakıp, henüz dün sayılan yakın bir geçmişe dönersek; Mart 2019’da Yeni Zelanda’da bir camiye yapılan bombalı saldırıda, namaz kılanlardan ölenler ve yaralananlar olsa da… İrlanda asıllı bombacının manifestosunda doğrudan “1453’te İstanbul’u fetheden Türkler” hedef alınıyordu. Buna karşın, Batı’daki bu köklü Türk karşıtı tarihsel kini görmezden gelip, Arap petro-dolarları ile iktidar olanların ve Türk kimliğini yok saymak için uğraşanların açıklamalarındaysa; Türklük değil, yalnızca genel geçer bir “İslam’a yönelik saldırı” söylemi vardı. Oysa hedef alınan dinin taşıyıcı sütunu olarak görülen Türk kimliğinin ta kendisiydi.

Günümüzden yüzlerce yıl öncesinde Voltaire’in de dolaylı olarak belirttiği gibi, bugün de Batılı ve Hristiyan dünyasının bilinçaltındaki temel tarihsel hesaplaşma; soyut bir dinsel kavramdan çok, somut olarak karşılarında duran Türk varlığıyladır. Eğer onların zoru Araplar’la ve onların din yorumlarıyla ilgili olsaydı, siyasi refleksler ve kültürel nefret rüzgarları Araplar için eserdi. Ama onların derdi, öfkesi, kini, nefreti; dün olduğu gibi, bugün olduğu gibi, yarın da olacağı gibi Hun akınlarından beri dinmeyen o köklü “Türk” korkusudur.

1453 demişken, Voltaire; Fatih Sultan Mehmet’i de anlatıyor yazılarında…

“Fatih yirmi iki yaşında Osmanlı tahtına çıktı. Bizans tahtına da çıkmaya hazırlanırken, bu devletin kodamanları, hamursuz ekmeği yensin mi yenmesin mi, dualar Yunanca mı yoksa Latince mi okunsun konularını sonuçlandırmaya uğraşıyorlardı.”

Ve İstanbul’un fethi sırasında, karadan yürütülen gemiler üzerine de yazmış Voltaire…

Yıllarca sistemli cehalet odakları ve her türlü emperyalist işbirlikçisi yapılanma, genç beyinlere “Fatih’in gemilerini karadan yürütmediğine” ilişkin martavalları işledi. Nasıl ki Gazi Mustafa Kemal’in Çanakkale Zaferi’nde hiçbir payı olmadığını ileri sürecek kadar tarih bilincinden yoksunlaştılarsa, Fatih’in bu askeri dehasını da yok saymaya yeltendiler. Ama Batı’nın en rasyonel kalemi Voltaire; bu topraklara ait hiçbir ideolojik hesabın tarafı olmadığı halde, tarihsel gerçekleri hakkıyla teslim etmişti:

“Bu savaşın en ilginç tarafı da, Fatih’in bir kısım gemileri kullanış tarzıdır. Kalın bir zincirle kapanmış ve anlaşıldığına göre, üstün kuvvetlerle savunulan limana gemilerini sokamıyordu. Bir kaç fersahlık bir araziye kızaklar döşeterek, seksen kadırga ile yetmiş mavnayı bir gecede Haliç’e indirdi.”

Ve dahası…

“Kendini dünyanın başkenti sanan İstanbul’a, Mayıs’ın ilk günlerinde saldırılar başladı. Bizans imparatoru, papanın ve Katolik prenslerin gözüne girmekle yardım sağlayacağını umarak, Kardinal İzidor’un yanı başında Latin mezhebine göre ayinler yaptırıyordu. Bu saçma manevraya Bizanslılar öyle kızıyorlardı ki, artık onun gittiği kiliseye ayak basmıyorlardı. Burada bir kardinal şapkası görmektense, bir sarık görmeyi tercih ederiz diyorlardı.”

Ve ayrıca Bizans’ın durumuyla ilgili olarak da yalnızca o günler için değil, her çağda geçerli bir yorum yapıyordu Voltaire… Onun bu yorumundan; günümüzde kendi kaynaklarına güvenmek yerine “dışa bağımlı ekonomik büyüme” ile ya da “dışa bağımlı savunma sanayii” ile var olmayı amaçlayan her yönetim biçimi gerekli dersi çıkarmalıdır hiç kuşkusuz.

Voltaire diyor ki…

“Eskiden bütün Hristiyan prensleri, kutsal savaş bahanesiyle Hristiyanlığın bu kalesine çullanmak üzere el ele vermişlerdi. Şimdi oraya Türkler saldırırken, imdada hiç kimse yetişmedi. Doğrusunu isterseniz İstanbul düşmeliydi ve düştü; çünkü dış yardımla tutunmak isteyen bir kurum, çökmeye mahkumdur.”

İşte böyle; Tarih önemlidir. Tarih bilmek önemlidir. Eğer bir ülkenin geleceğinde söz sahibi olmaya girişmişseniz ya da o geleceği şekillendirecek olanları seçecekseniz; tarih bilinci çok daha yaşamsal bir önem taşır.

Yoksa tarihi iyi bilmezseniz, birileri; tarihinizi, ırkınızı, kimliğinizi, dilinizi, kısaca varlığınızı yok saymaya kalkışır. Ardından da Atatürk’ün kurtardığı ve kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin şanlı 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı gibi temel ulusal değerleri unutturup, yerine yapay kutlama günleri ikame etmeye yeltenebilirler.

Tarih bilmek, özellikle de Türk Tarihi’ni yöntemsel ve ussal bir süzgeçten geçirerek öğrenmek ve özümsemek; Türk Ulusu’nun ve Türk Devleti’nin varlığı, birliği, dirliği için vazgeçilmezdir. Tarih okuyun; ama doğru kaynaklardan okuyun. Özellikle de Prof. Dr. Halil İnalcık, Doğan Avcıoğlu, Prof. Dr. İlber Ortaylı gibi bu toprağın yetiştirdiği devasa tarihçileri okuyun; ama tarihe dışarıdan bakan Voltaire gibi ünlü bir düşünürün de kendi kavgaları içinde teslim etmek zorunda kaldığı o objektif gerçekleri gözden kaçırmayın.

Selma Erdal; Didim, 14 Temmuz 2026

Devamını Oku

Evreka… Evreka…

Evreka… Evreka…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Evreka… Evreka…

Azgelişmiş ülkeler halkları —ki onlar ekonomide AGÜ diye kodlanır— bir lokma, bir hırka günlük yaşar; günü kurtarmaya bakar, kısa dönemli düşünür, ileriye dönük plan yapmazlar. Ama her nedenle olursa olsun vara yoğa kurnazca entrika yapar, günlük öfkelenir, günlük sevinirler. Balık hafızalıdırlar; bu nedenle “alık” diye bilinirler de alıklıklarının ayırdında bile değillerdir.

Oysa gelişmiş ülkeler halkları öyle mi? Onların da kod adı vardır, GÜ olarak tanınırlar. Ayrıca da sekiz adet olduklarından G8’ler diye gezegenimiz genelinde çalım satarlar. İşte onlar planlarını uzun dönemli yaparlar. Dünü hiç unutmaz; bugünü yaşarken her şeyi ölçer, biçer, tartar ve gelecekte neler olabilir diye sürekli hesaplar peşinde koşarlar. Bu nedenle onlar, son 250-300 yıldır GÜ’lerdir. Bu nedenle dünyanın efendileridir. Dünyanın yön vericileridir, yönlendiricileridir; son aşamada karar vericileridir.

İşte bu G8 locası, 20. yüzyılın sonlarına doğru yeni yeni kavramlar türetip sürdüler uluslararası alana. Bizler de bir sevindik, bir sevindik şu “Küreselleşme” üst başlığı altında söylenmiş pek çok süslü püslü yalana. Eğer yoksa bu söylemlerde bir riya, bundan böyle daha yaşanılası olacakmış gezegenimiz Dünya diye şenlikler bile düzenledik. Yeni yeni kutlama günlerimiz, haftalarımız oldu. Ulusal bayramlar da hasıraltı oldu bu yepyeni ve cici bayramlarımızın, kutlama günlerimizin yanında.

Önceleri pek bir anlam veremesek de o süslü püslü kavramlara, onlar için neredeyse birbirimizi yedik. Bu kavramların oldukça havalı bir adı da vardı: III. Kuşak Haklar diye.

Henüz I. ve II. Kuşak Haklar da ne ola ki? Biz henüz uşak olmaktan kurtaramadık kendimizi; henüz öğrenemedik ulus devletin saygın bir yurttaşı kimliğini taşımayı bile diye düşünenler, bu alengirli hakların ardında vardır kirli oyunlar diye endişelenenler oldu aramızda. Onlardan biri de bu satırları yazan Selma…

“Şimdi sözü fazlaca uzatma da nedir bu haklardaki numara? Anlat bakalım bir yol bize” diyecek okurlarımızı üzmeden girelim söze. Yapalım bir açıklama; elbette ki kitapsal çokbilmişlikle değil de anlaşılır bir dilde, sıradan sözlerle. Hani bilen var, bilmeyen var. Bilmediğinden dolayı, bilenlere öfkeyle bilenenler var.

Neyse gelelim sadede, konuya, mevzuya; hakların numaralandırılması sorunsalına. Gerçi bunlar numaralandırılırken de hep yapıyorlar ya bizlere türlü çeşitli numara. Ve biz de bu hakların adlarını biliyoruz, sayıyoruz ama onlara ulaşamadığımız için de bizleri aldatanlara sövüp sayıyoruz.

İşte bu hakların birincisi: Siyasal Haklar. Ki onlar ulus devlet bağlamında yurttaştan sayılıp, ülkenin nüfus kaydına geçirilmiş erkekten ve kadından sayısal olarak sayılıp da seçim oyununda üstlendiğimiz figüranlık rollerine ilişkin seçme ve de (paran varsa) seçilme haklarıdır; I. Kuşak Haklar başlığı altında yer alır.

II. Kuşak Haklar da Sosyal Haklar olarak tanımlanır. Sosyal güvenlik (unut), sendikalaşma (bunu da unut), dernekleşme (sakın ha) gibi hakları içerir. Daha da çok bilgiye susayan varsa, konmasın hazıra; benden bu kadar. Anahtar sözcükleri verdim; tembelseniz bir tık ötenizde Google amcanız var. Yok, araştırma severseniz Fransız Devrimi’nden başlayın okumaya. İsterseniz başvurun Gogol dedenize bile; karıştırın kitapları, bilin, öğrenin var olan tüm hakları. Ve bu arada sık sık değiştiriliyor diye küçümsemeyin, hafife almayın; üşenmeyin, Anayasa ve Yurttaşlık Yasası kitapçıklarını da karıştırın.

Ve gelelim şu III. Kuşak Haklar kavramının ne olduğuna ya da neleri içerdiğine?

III. Kuşak haklar; hani şu yaşanabilir bir çevre hakkı, barınma hakkı, insan hakları başlığı altında kadın ve çocuk hakları ve de cinsel yönelim/kimlik politikaları gibi soyut kavramlardır. Henüz somutlaştığını gören olmadı.

Son yıllarda neredeyse tüm hakların önüne geçirilen bu küresel kimlik politikaları; III. Kuşak Haklar bağlamında şu G8’lerin oyalanalım, kendimizi avutalım, efkarımızı dağıtalım, gerçek sorunları unutalım diye türettiklerinin en önemlisi ve en önceliklisidir. Sömürüye, savaşlara, saldırılara karşı ses çıkarmadan uslu uslu oturalım, kendimizi bu yeni moda haklarla uyutup uyuşturalım diye tezgahlanmıştır.

Bugün birden, bütün bunları düşünürken, İsa’dan önceki ulu dedelerimizden Arşimet gibi ansızın bağırasım geldi “Evreka, evreka!” diye. Sorun bakalım niye bağırasım geldi “Buldum, buldum!” diye?

G8‘lerin neden bu hakları piyasaya sürdüğünü ve en önemlisi de Amerikan ağabeyimizin ansızın neden bu ilişkileri kutsadığını, neden yasal olarak onayladığını buldum. Çünkü onlar dünyada nüfusun artmasını istemiyorlar. Çünkü onlar, nüfus planlaması için ebelerin yeni yeni bebeleri doğurtmasını istemiyorlar. Gezegenimiz Dünya üzerinde var olan yer altı ve yer üstü kaynaklarının tümünü yalnızca onlar kullanmak, tüketmek istiyorlar. Ve işin gerçeği öylesine açgözlüler ki bu kaynakları kimseciklerle bölüşmek de istemiyorlar.

Bu nedenle bu yapay özgürlük rüzgarları küresel kamusal alana sürülüyor ve pek çokları da bu rüzgarlara kapılıyor. Bazı namuslu bilim insanlarının açıkladığı gibi; çünkü onlar insan nüfusunu azaltmak istiyorlar. Özellikle doğal kaynaklar açısından oldukça varsıl olan ama küresel ekonomi oyunlarında yaya kalan AGÜ’lerin nüfuslarının artmasını istemiyorlar. İstemiyorlar çünkü onların arasından çıkacak soran, sorgulayan, öz kaynaklarını yabana kaptırmak istemeyen genç insanların var olmasını istemiyorlar.

İşte bu nedenle kitleler sadece cinselliğe odaklanmalı, GDO’lu beslenme biçimiyle insan stokları azaltılmalı. Uygar, çağdaş, aydın, demokrat olma ölçütleri bu yeni kimlik haklarını tanıyıp tanımamayla ilişkilendirilmeli. Velhasıl, yeni bebelere gebe kalınmasın istenir. Nasılsa GDO’lu besinlerin öldürmediğini, bu ilişkiler sonucunda yayılan hastalıklar öldürür. Yaşları ilerledikçe yapacak işleri, geleceğe yönelik umutları olmadığından dolayı, yemeğe düşkünlükleri sonucunda obezite öldürür. Onlar da öldürmezse yeni, yepyeni virüsler üretilir; insan stoklarının azaltılması için nasılsa bir çözüm bulunur.

Ama bugün için en demokratik, en çağdaş, en tuzaklardan uzakmış gibi görünen çözüm; bu yeni yaşam tarzlarının kutsanması, yüceltilmesi, övgüye değer bulunmasıdır. Buna karşı çıkanların da “homofobik” suçlamasıyla toplumdan dışlanması, dahası yasalar önünde cezalandırılmasıdır.

Madalyonun hep tek tarafını gören AGÜ halkları; G8’ler ince ince hesaplamasalar bu olasılıkları sizlere soluk bile aldırmazlar. Ve onlar, kaz gelecek yerden tavuk esirgemezler. Sizlerin anlık kazançlarınızın ardında gizlenmiş kayıplarınız, uzun dönemde onlara kazanç olarak geri dönecektir.

Dolayısıyla sizlere özgürlük bildirisi diye sunulan sözlerin satır aralarına gizlenmiş, açıkça söylenmeyen sözleri de düşünün derim.

Selma Erdal; Didim, 11 Temmuz 2026

Devamını Oku

Öğreninceye Kadar Ders Devam Eder

Öğreninceye Kadar Ders Devam Eder
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Sürdürülebilir Ölüm Yolculukları

“Geçmişi hatırlayamayanlar, onu tekrarlamaya mahkûmdur.”
George Santayana

Girişte yer alan, İspanyol asıllı Amerikalı düşünür George Santayana’nın bu sözlerinin biraz değişiğini yıllar önce oğlum bana söylemişti:

“Öğreninceye kadar ders devam eder.”

Bu sözler ne kadar yalın ama bir o kadar da acımasız bir anlam içerir.

Çünkü yaşam, yaşanan olayların taşıdığı iletiyi ya da alınması gereken dersi anlamadığımızda konuyu kapatmıyor. Biz unuttuk diye geçmiş silinmiyor. Bir yanlışı neden yaptığımızı kavrayamadığımızda, aynı yanlış başka kişilerle, başka koşullarda, başka adlarla yeniden karşımıza çıkıyor.

Bu nedenle sıkça söyleriz:

Tarih okumayan dünü bilmez, bugünü anlamaz, yarını öngöremez.

Çünkü bugün dediğimiz olgu gökten düşmez. Bugünün siyasal kurumları, toplumsal çatışmaları, ekonomik eşitsizlikleri, iktidar ilişkileri, korkuları ve öfkeleri geçmişin içinden gelir.

Dünü bilmeyen, bugünü yalnızca anlık olayların toplamı sanır. Bugünü anlamayan da yarını öngöremez.

Sonra daha önce yaşanmış bir yanlışın benzeri, başka bir dönemde ve başka bir biçimde karşısına çıktığında dünü unutan şaşırır. Çünkü Tarih fotokopi çekmez.

Aynı olay aynı kişilerle, aynı tarihte yeniden yaşanmaz. Aynı padişah geri gelmez.

Aynı savaş yeniden başlamaz. Aynı ekonomik kriz aynı rakamlarla yaşanmaz.

Ama insan davranışı, iktidar tutkusu, güç ilişkileri, korkular, çıkarlar, hırslar ve toplumsal unutkanlık değişmediği için örüntüler yeniden ve yeniden insanın karşısına çıkar.

Oyuncular değişir. Ortam değişir. Sözler, söylemler değişir. Ama ders değişmez.

İşte bu ülkede insan bazen Osmanlı’nın son dönemlerine bakıyor, sonra bugünkü Türkiye’ye dönüyor ve ister istemez soruyor:

Biz bu dersleri daha önce görmedik mi?

Hiç kuşkusuz bugünkü Türkiye ile Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemleri aynı değildir. Aynı devlet yapısı, aynı uluslararası sistem, aynı toplum yoktur.

Ama benzer hata örüntüleri yeniden karşımıza çıkabilir. Örneğin devletin giderek merkezileşmesi… Kurumların kişiler karşısında zayıflaması… Liyakat yerine sadakatin ya da biatın öne çıkması… Eleştirinin tehdit sayılması… Kötü haber getirenden hoşlanılmaması… Yönetenlerin kendilerini uyaranları dinlemek yerine susturmaya yönelmesi… Ekonomik kırılganlıkların büyük söylemlerle örtülmesi…

Ve hepsinden önemlisi; İktidarın kendisini devletle özdeşleştirmesi ki işte tehlike burada başlar.

Çünkü bir ülkede iktidarı eleştirmek devleti eleştirmek, devleti eleştirmek millete karşı olmak, millete karşı olmak da ihanet sayılıyorsa artık asıl soru: “Söylediği doğru mu?” değildir. Sorulan şudur: “Bizden mi, onlardan mı?”

Oysa bir devlet için en tehlikeli aşamalardan biri, kötü haberin kendisinden çok kötü haberi getirenden korkulmaya başlanmasıdır. Öyle ki ekonomi bozuluyor diyen suçlu… Hukuk aşınıyor diyen suçlu… Kurumlar zayıflıyor diyen suçlu… Toplum yoksullaşıyor diyen suçlu… Demokrasi geriliyor diyen suçlu…

Sonra sorunları söyleyenler susturulduğunda, yönetenler sorunların da ortadan kalktığını sanabilir ki tarihsel körlük tam da böyle bir durumdur.

Çünkü uyaranı tutuklayabilirsiniz ama yaklaşan tehlikeyi tutuklayamazsınız.

Ekonomik krizi hapse atamazsınız.

Enflasyonu gözaltına alamazsınız.

Kurumsal çürümeye kelepçe takamazsınız.

Toplumsal öfkeye yayın yasağı koyabilirsiniz ama nedenlerini ortadan kaldıramazsınız.

Liyakatsizliği polis zoruyla yeteneğe dönüştüremezsiniz.

Hukuksuzluğu, hukuktan söz edenleri susturarak hukuk hâline getiremez; hukuk dışı eylem ve söylemleri de hukuksal bir duruma dönüştüremezsiniz.

Tarihe de erişim engeli getiremezsiniz.

Çünkü gerçek susturulduğunda ya da tarih kitaplarından silinmeye çalışıldığında, yaşanmış olan ansızın yok olmaz.

Gerçekler kitaplarda, güvenilir kaynaklarda, belgelerde birikir.

Gerçek dışı düzmeceler ise yalnızca safsata ve bilgi kirliliği üretir.

Osmanlı’nın son dönemlerinden alınması gereken derslerden biri de budur:

Gerçekleri bastırmak, sorunları ortadan kaldırmaz. Tarihi yeniden kurgulamaya çalışmak da yaşanmış olanı yok etmez.

İşte bu bağlamda diyebiliriz ki bir devlet yalnızca dış düşmanları nedeniyle güçsüzleşmez.

Kendi yanlışlarını göremediği için de güçsüzleşir.

Kendisine doğruyu söyleyenlerden korktuğu için de…

Kurumlarını kişilere bağladığı için de…

Sadakati ya da biatı liyakatin önüne koyduğu için de…

Sorunları çözmek yerine sorunları dile getirenleri cezalandırdığı için de…

Ve belki de en önemlisi, gerçekleri yok sayıp kendi propagandasına kendisi inanmaya başladığı için de güçsüz düşer.

Hani köprü başında yalan söyleyip, köprü sonunda söylediği yalana kendisi de inanan yalancılar gibi…

Hiç kuşkusuz bir iktidarın halkı yanıltması kötüdür.

Ama kendi ürettiği menkıbeye kendisinin inanması çok daha tehlikelidir.

İşte o an gerçek ülke ile yönetenlerin düşlerindeki ya da düşüncelerindeki ülke birbirinden kopar.

Örneğin gerçek ülkede insanlar yoksullaşır; anlatılan ülkede ekonomi büyür.

Gerçek ülkede kurumlar aşınır; anlatılan ülkede devlet güçlenir.

Gerçek ülkede gençler umutsuzca gelecek arar; anlatılan ülkede herkes mutludur.

Gerçek ülkede eleştirenler korkar; anlatılan ülkede demokrasi vardır.

İşte bu aşamada tarih kara tahtanın başına yeniden geçer, çünkü ders alınmamıştır.

Biz de bu ülkede çoğunlukla kişileri konuştuk, yapıları konuşmadık.

Adları tartıştık, düzeni tartışmadık.

“Kim yaptı?” diye sorduk ama yeterince “Bu nasıl gerçekleşti?” diye sormadık.

Oysa kişi gider, yerine başkası gelir ama onu üreten düzen değişmiyorsa ders bitmez.

Bir kurtarıcı gider, yenisi gelir.

Bir siyasal put devrilir, yerine başkası dikilir.

Çünkü toplum kurtarıcı aramaktan yurttaş olmayı öğrenememiştir.

Dahası buyruklara uymaktan sorgulamayı… Taraf olmaktan düşünmeyi… Ezberlemekten anlamayı öğrenememiştir.

Belki de bu nedenle tarih bilgisi bu kadar önemlidir.

Çünkü tarih bilen insan yalnızca geçmişte ne olduğunu bilmez. Bugün karşısına çıkan örüntünün daha önce hangi biçimlerde ortaya çıktığını da tanır.

Yeni söylemlerin içindeki eski düşünceyi görür. Yeni kurtarıcıların yüzündeki eski iktidar tutkusunu sezer. Yeni politikaların içindeki eski yanlışları seçer.

İşte o an tarih, ezberlenecek tarihler toplamı olmaktan çıkar; bir erken uyarı sistemine dönüşür.

Bu nedenle Tarih okumayan dünü bilmez. Dünü bilmeyen bugünü anlayamaz. Bugünü anlamayan yarını öngöremez. Yarını öngöremeyen de eski tuzaklara, onları yeni sanarak yeniden, yeniden düşer.

Sonra şaşkınlıkla sorar:

“Nasıl oldu da yine aynı yanlışı yaptık?”

Nasıl olacak?

Ders alınmadığı için…

Tarih okunmadığı için…

Uyarılar dinlenmediği için…

Uyaranlar susturulduğu için…

Dolayısıyla dünlerde yaşanan yanlışlara yeni adlar verildi ve tarih, kara tahtanın başına yeniden geçti.

Oğlumun yıllar önce söylediği o yalın sözleri de bana bir kez daha anımsattı:

Öğreninceye kadar ders devam eder.

Belki de insanlığın temel trajedisi, derslerin zor olması değildir; aynı dersi anlayamadığımız, öğrenemediğimiz için yüzyıllardır sınıfta kalıyor oluşumuzdur.

Örneğin son günlerde, “Kurtuluş Savaşı” kavramını Tarih kitaplarından silerek “Milli Mücadele” kavramının öne çıkarılması yönündeki tartışmalar…

Beni bugünlerden Osmanlı’nın son demlerine, dünlerine odaklandırdı.

Ve oğlumun yıllar önce söylediği o yalın sözlerle bir kez daha karşılaştırdı:

Öğreninceye kadar ders devam eder.

* “Öğreninceye kadar ders devam eder” sözleri; Amerikan Kızılderili kültürüne özgü bir deyimmiş.

Selma Erdal; Didim, 8 Temmuz 2026

Devamını Oku