03 Eylül 2026 Perşembe
Tarsus-Adana-Gaziantep (TAG) Otoyolu Adana Doğu Gişelerinde Serbest Geçiş Sistemi (SGS) Çalışmaları Hakkında Duyuru
Düşünceden Davranışa Geçmek
Sevgi, takvimde işaretli günlere sığdırılacak bir duygu değildir
Sokağa İtilen Çocuklar Problemleriyle Büyüyor
GENÇLİK GELECEĞİN TOHUMUDUR
İRAN SAVAŞI DÜNYA İÇİN BİR FIRSATA DÖNER Mİ?
SELMA ERDAL
Düşünebiliyor musunuz? Yugoslavya’nın Tito’su; ne Osmanlıcı, ne Türk milliyetçisi. Üstelik koskoca sosyalist Yugoslavya’nın mareşali.
Ama Brijuni’de konuk ağırlarken masaya gelenlerden biri ne?
Türk kahvesi.
Demek ki bazı imparatorluklar giderken arkalarında yalnız sınırlar bırakmıyor.
Bazen bir cezve bırakıyor. Bir fincan bırakıyor. Bir sözcük bırakıyor. Bir de alışkanlık…
Bilindiği gibi kahvenin Balkanlar’daki öyküsü aşağı yukarı böyle; Osmanlı geliyor, arkasından kahve geliyor. Kahveyle birlikte kahvehane geliyor.
Sonra kahvehane Balkan dillerinin ağzında biraz değişiyor; kafana ya da kavana oluyor.
Belgrad Osmanlı tarafından alındıktan kısa süre sonra kahve içilen mekânlarla tanışıyor. Sarajevo’da kahvehaneler açılıyor. Derken kahve evden çarşıya, çarşıdan mahalleye, mahalleden gündelik yaşama karışıyor. Bir süre sonra artık kimse onun nereden geldiğini düşünmüyor.
Çünkü kültürün en büyük yeteneği, becerisi budur; yabancıyı özümsetir, içselleştirir, ev halkına dönüştürür.
Aradan yüzyıllar geçiyor. Osmanlı gidiyor. Ulus devletler kuruluyor. Bayraklar değişiyor. Sınırlar çiziliyor. Tarih kitapları yeniden yazılıyor.
Dahası Balkanlar’da egemenler değişiyor ve tarih öyle bir yeniden yazılıyor ki, insan neredeyse Osmanlı’nın oralara hiç uğramadığına inanacak. Ama sabah oluyor, birileri cezveyi ocağa koyuyor.
İşte tarih bazen böyle muziptir, şakacıdır. Resmî tarih kapıdan kovsa da mutfaktan geri geliyor.
Bugün aynı kahveyi Bosna’da içiyorsunuz; adı Bosanska kahva.
Sırbistan’da adı; Srpska kafa.
Yunanistan’da adı; Ellinikos kafes.
Bizdeki adı; elbette ki Türk kahvesi.
Eh… Kahve aynı kahve. Cezve aynı cezve. Telve aynı telve. Köpük deseniz, o da aynı köpük.
Değişen nedir? Kahvenin Pasaportu.
Ama burada küçük bir parantez açmam gerek.
Üstelik benim için hiç de küçük olmayan bir parantez; çünkü ben Boşnak kökenli biri olarak kahveyi yalnız kitaplardan bilmiyorum.,
Boşnak kahvesi dediğiniz şey yalnızca çekilmiş kahveyi cezveye koyup kaynatmak değildir. Bir ritüeldir. Bir ağırdan alma biçimidir. Bir sohbet adabıdır, terbiyesidir.
Mümkünse mangal ateşinde… Daha güzeli, mangalın közünde ve külünde ağır ağır pişirirsiniz; acele etmezsiniz, kahve de acele etmez.
Sonra öyle alışılmış küçücük kulplu fincanlarla da değil; kulpsuz, kallavi fincanıyla gelir kahve konukların önüne…
Yanında da eksik olmayan eşlikçisi vardır; güllü lokum.
Bir yudum kahve… Bir ısırık lokum… Sonra yine kahve.
Şimdi buna yalnızca “içecek” diyebilir misiniz?
Elbette ki diyemezsiniz. Çünkü o fincanın içinde kahveden fazlası vardır. Ev vardır. Misafir vardır. Sohbet vardır. Beklemek vardır. Hafıza vardır. Ve insanın farkına varmadan kuşaktan kuşağa taşıdığı bir dünya vardır.
Belki de kültür tam olarak budur; kimsenin size öğretmediği ama elinizin kendiliğinden yaptığı eylem, işlem…
Gerçekte burada kimsenin “Bu kahve bizimdir!” diye masaya yumruk vurmasına da gerek yok. Kültür böyle çalışmıyor çünkü…
Yüzyıllarca birlikte yaşamış toplumların yemeklerini, sözcüklerini, kavramlarını, müziklerini, küfürlerini, ağıtlarını birbirinden cetvelle ayıramazsınız.
Baklava kimin? Börek kimin? Dolma kimin? Yoğurt kimin? Köfte kimin? Kahve kimin?
Sorunun kendisi biraz yanlış, belki daha doğru soru şu:
Kim kimden ne aldı ve aldığı şeyi nasıl kendine benzetti?
İşte o an Balkan tarihi çok daha ilginç duruma geliyor.
Çünkü kültür sınır kapısında pasaport göstermiyor, elbette ki “Milliyetiniz?” diye sorulduğunda da yanıt vermiyor.
Geçiyor öte tarafa. Yerleşiyor. Bir iki kuşak sonra da ev sahibi oluyor.
Bosna kahvesinin öyküsünde benim en sevdiğim bölüm ise başka.
Misafire üç kahve konusu…
İlki Dočekuša; hoş geldin kahvesi.
İkincisi Razgovoruša; sohbet kahvesi.
Daha açık bir anlatımla “Otur bakalım, daha konuşacağız.”
Üçüncüsü ise Sikteruša ki işte burada Balkan dilbiliminin bütün inceliği doruğa ulaşıyor.
Anlamını ayrıca açıklamaya gerek var mı bilmiyorum.
Adından belli:
Kahveni iç de artık…
Gerisini siz tamamlayın.
Şimdi soruyorum; bundan daha zarif bir kovma yöntemi olabilir mi?
Konuk geleni kapıdan atmıyorsun.
Suratına bakıp “Hadi git” demiyorsun.
Kahve yapıyorsun, üstelik güzelce, belki mangal külünde ağır ağır pişmiş ve yanında güllü lokumu da var.
Konuk bir an kendini pek değerli sanabilir ama kahvenin adı sikteruša ise… Diplomatik ilişkiler sona ermiştir.
Anadolu kültüründe “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” denir.
Bosnalı işi biraz daha geliştirmiş:
Birinci kahvede geldin.
İkinci kahvede konuştun.
Üçüncü kahvede…
Kırk yıllık hatırı fazla zorlamadan kalkıyorsun.
Balkanlar işte böyle bir yer. Trajedisi bol. Savaşı bol. Milliyetçiliği bol. Ama mizahı da hiç eksik değil.
Belki de bunca acının içinde yaşayabilmenin yollarından biri buydu.
Bir sözcükle, bir türküyle, bir kahveyle, bir küfürle… Yaşamı biraz katlanılır duruma getirmek.
Konunun ironik tarafı şu ki yirminci yüzyıl Balkan ulus devletleri birbirlerinden farklı olduklarını kanıtlamak için inanılmaz enerji harcadılar. Dediler ki Sırp başka, Boşnak başka, Hırvat başka, Yunan başka, Türk başka…
Evet, elbette başka ama daha sonra hepsi eve gitti; cezveyi çıkardı, kahveyi içine koydu, suyu ekledi, köpüğü taşırmamaya çalıştı.
Kimi mangalın külüne gömdü. Kimi yanında lokum koydu. Kimi küçücük fincanda içti. Kimi kallavi, kulpsuz fincanda içti. Ama tarih onlara mutfakta kıs kıs güldü. Hiç kuşkusuz siyaset insanları ayırmakta son derece ustadır, beceriklidir, yeteneklidir. Oysa mutfak ise siyasetçilerin böylesi tutum ve davranışlarına pek oralı olmaz.
Belki kahvenin bize söylediği şey de budur:
İmparatorluklar çöker. Rejimler değişir. Devletlerin adı değişir. Mareşaller ölür. Haritalar yeniden çizilir. Dahası kahvenin adı bile değişir. Ama cezve kalır. Köz kalır. Köpük kalır. Güllü lokum kalır. Sohbet kalır.
Ve bazen bir de üçüncü kahve kalır:
Sikteruša.
Tarihin bazı konuklara henüz söyleyemediği o güzel Boşnak muzipliğindeki sözlerde olduğu gibi:
Kahveni içtin…
Lokumunu da yedin…
Artık kalkabilirsin.
Selma Erdal; Didim, 27 Ağustos 2026
SELMA ERDAL
Biz; anneleri pazara giderken Sümerbank basmasından pazar torbaları kullanan kuşaktanız ve keten ipliğinden yapılmış fileleri de kullanan babaların çocuklarıyız.
Babalarımızın cebinde keten iplikten fileler bulunurdu ve o babalar iş dönüşü eve gelirken kese kağıtlara konmuş meyveleri taşırlardı çocuklarına…
Anneler de çiçekli Sümerbank basmalarından, delikli tahta saplara kınnap ipiyle dikilmiş torbalarla giderlerdi Cumartesi günleri kurulan sebze, meyve pazarlarına…
Anımsıyorum da suni ipekle aynı dönemde girdi naylon ülkemize… Yıl 1964 olsa gerek… Almanya’ya işçi gidenler; naylon gömlekleriyle caka satarlardı, Bursa ipeklisinden başkasını tenine giymeyen bizlere…
Ve büyüdüğümüzde dedik ki naylondan uzak durun!
Çünkü Çevre Sorunları alanında yaparken akademik kariyer, derken Doğa’nın yaşamasına en zorlu bariyer olan naylon illetini öğrendik. Yeniden Sümerbank basmasından pazar torbaları kullanılsın diye çok dil döktük, pek çok yazılar yazdık.
Ne yazık ki çiçekli basmadan torbaları kullanmak bir yana, o basmaları dokuyan Sümerbank Merinos fabrikalarını bile kapattılar acımasızca…
Anımsanacağı gibi daha sonra bir karar alındı ve son yıllarda eğer ki naylon torba kullanacak olursanız alışverişlerinizde, torba için Bir Türk Lirası ödüyorsunuz satıcıya… Gerekçesi de naylon torbanın doğada çözünür olması için yüzlerce yıl geçeceği ve Doğa’nın bundan zarar göreceği falan, filan…
Sanki biz yıllardır anlattık, yazdık yalan, dolan… Akıllar anca geldi başa; zararın neresinden dönülürse kardır diyerek, bunca geç kalınmışlığı çekelim sineye…
Ve bu arada ülkede bazı konularda duyarlılıklar gösterilse de… Ne yazık ki ormanların, tarım alanlarının, zeytin bağlarının yok edilmesinin ardından… Ayçiçek tarlaları da yok edilmiş. Bu gidişle Gavur İzmirli çiğdem çitleyemeyecekmiş.
Çiğdem bir yana; gündöndü, güne bakan diye de bilinen Ayçiçeği tarlalarının özellikle de Trakya Bölgesi’ndeki Ayçiçeği tarlalarının yok edilmesi nedeniyle, bitkisel yağ üretiminde kullanılacak ayçiçeği çekirdekleri için de dışalıma gidiliyormuş. Umalım ki Ayçiçeği konusundaki özensizlik de, aymazlık da son bulsun. Tarlalar yeniden yüzünü sürekli Güneş’e dönen sarı çiçeklerle dolsun.
Dedik ki
Yapmayınız bu kadar Doğa Ana’ya saygısızlık… Çalmayın denizlerden kıyılarını, derelerden yataklarını… Bu işler hayır getirmez; unutmayın ve hep anımsayın 99 depreminde İznik Körfezi’nde deniz nasıl da geri aldı kendisinden çalınanları, nasıl da yutuverdi beş katlı apartmanları…
Trafik kazalarındaki “utanılası” şampiyonluğumuz gibi… Başarısızlık Olimpiyatlarında, yeni bir dalda daha şampiyon olacağız bu gidişle; böyle akılsızca Doğa Ana ile kavga edip, didiştikçe… Dere yataklarına yapılaşma için izin verildikçe; can ve mal kaybında şampiyon olacağız Dünya genelinde, alacağız APTALLIK MADALYASI…
Doğa Ana’ya saygılı olun diye; hep söyledik, hep yazdık. Ama ne yazık ki ona saygı gösterenler olarak hep biz sayıca azdık, paragöz doyumsuzlarsa çoğunluktaydılar ve azdıkça azdılar. Durum böyle olunca, özellikle de siyasal çıkarcılar da olunca oy peşinde; yapılan yanlışlıklara duyarsız kaldılar.
Acaba bundan böyle akıllanacak mı, işte onu da hiç bilemedik.
Doğaya yapılan saldırıların yanı sıra bir de Türkün Tarihi’ne, geçmişe, kimlik bilincine, değerlerine saldırdıkça saldırdılar. Örneğin Ergenekon Destanı’na yalan, yok, öyle bir olay gerçekleşmedi dediler. Ulubatlı Hasan hiç yaşamadı; İstanbul Hisarları’na Türkün Sancağı’nı dikmedi dediler. Özellikle de Gazi Mustafa Kemal; Çanakkale’de “hiç” hükmündeydi diyerek Türkün Tarihi’ni, halkın Tarih bilgisini ve bilincini yok ettiler.
Son yıllarda da 26 Ağustos yaklaşırken; tüm televizyon kanallarında ortak yayın 1071 Malazgirt Zaferi’ni öne çıkarmaya başladılar.
Dedik ki
Tamam Malazgirt çok önemli bir tarihtir, Türk için, Türklük için ama birazcık daha az git, gel 26 Ağustos 1922 gününe BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ’ne…
Başlama yine Gazi Mustafa Kemal’in zaferini nasıl yok ederim, nasıl görmezden gelirim muhasebesine!
Kuşkusuz çok önemlidir Türkler için; 26 Ağustos 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi; Türkün Anadolu’ya ilk adımının savaşı…
Ama 26 Ağustos 1922 tarihi de Türkün bu topraklara sonsuza dek sahip çıkışının başarısı ve 30 Ağustos Zaferi’nin başlangıcı…
Ve sonrasında 24 Temmuz 1923 Lozan Barış Antlaşması… Hani şu ülkene göz diken Okyanus ötesindeki düşmanının saymadığı, ülkeni parçalamak için her türlü entrikaya başvurarak görmezden geldiği uluslararası sözleşme…
Ve bu sözleşmenin ardından kurulan 29 Ekim 1923 Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin doğum günü…
Bütün bu tarihleri iyi bilirsen, yeni yetişenlerine öğretirsen, bu başarıları gölgelemezsen; bu topraklarda sonsuza dek sürer egemenliğin!
Selma Erdal; Didim, 26 Ağustos 2026
SELMA ERDAL
AKP’ye eleştiri, Erdoğan’a kredi… Ne şiş yansın ne kebap.
Bazı yazılar vardır; okurken insan bir türlü karar veremez:
Bir bölümde tokadı yapıştırır, öteki bölümde sırt sıvazlar.
Bir paragrafta “olmadı” der, sonrakinde “ama yapan da yaptı” diye hakkını teslim eder.
Sonunda okur kalır ortada:
İnternet ortamında T24 yazarlarından Hasan Bülent Kahraman’ın “Kültürel iktidar mı, pasif devrim mi?” başlıklı yazısını okurken bende oluşan duygu biraz böyle oldu değerli okur…
Merak eden yazının aslını da okusun; sonra dönüp birlikte bakalım kim kimi dövüyor, kim kimi övüyor:
Hasan Bülent Kahraman – “Kültürel iktidar mı, pasif devrim mi?”
Yazı Antonio Gramsci’den başlıyor.
Kültürel hegemonya, pasif devrim, Althusser, ideolojik aygıtlar…
Anlayacağınız, kavramsal sofra zengin; Gramsci’nin Hapishane Defterleri masada… Kemalizm masada… AKP masada… Muhafazakârlık masada… Osmanlı imgesi masada… Erdoğan da masada…
Ama yazının içeriğinde sıra Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gelince masanın düzeni biraz değişiyor.
AKP’nin kültürel iktidar kuramadığı söyleniyor. Muhafazakâr dünyanın güçlü bir kültürel sentez üretemediği söyleniyor.
Ortaya çıkarılan Osmanlı imgesinin yer yer düşsel, teatral, dahası “kiç” olduğu söyleniyor. Muhafazakârlığın Türkiye’de gerçek anlamda bir ideoloji düzeyine erişemediği bile ima ediliyor.
Buraya kadar oldukça sert bir eleştiri var. İnsan, “Eh, yazar belli ki iktidarın kültür politikasını epeyce hırpalayacak” diye düşünüyor.
Sonra Erdoğan sahneye çıkıyor ve birden yazar ağız değiştiriyor:
AKP kültürel iktidar kuramamış olabilir ama Erdoğan siyaseti iyi biliyor. Dahası çevresindekilerden, kendisine akıl verenlerden çok daha iyi biliyor. Kültürel iktidar kurulamadı ama “pasif devrim” gerçekleştirilmiş.
Hem de öyle böyle değil; Türkiye’nin toplumsal yapısını, değerlerini, laiklik anlayışını, tarih algısını dönüştüren büyük bir tarihsel hareket…
Şimdi insan ister istemez soruyor:
Eğer bir siyasal hareket yirmi beş yılda toplumun değer sistemini, tarih algısını, gündelik yaşamını, kamusal sembollerini ve siyasal davranışlarını değiştirmişse buna kültürel başarısızlık mı diyeceğiz?
Yoksa başarısızlığı partiye, başarıyı lidere mi yazacağız?
Çünkü yazının muhasebesi biraz böyle çalışıyor:
Ama:
Kadrolar becerememiş. Muhafazakâr entelektüeller üretememiş. Kültür dünyası yetersiz kalmış.
Ama Erdoğan?
O siyaseti biliyor. Hem de herkesten daha iyi…
İşte burada benim beynimde küçük bir zil çalıyor ya da ışık yanıyor.
Çünkü bu, Türkiye’de hiç yabancısı olmadığımız bir anlatı biçimi:
Bazen ekonomi kötü gider; bürokratlar suçludur.
Bazen politika yanlış çıkar; danışmanlar yanlış yönlendirmiştir.
Bazen parti başarısızdır; yerel örgütler yetersizdir.
Ama lider?
Lider görür. Lider bilir. Lider sezer. Lider stratejiyi kurar.
Bu anlatının ilginç bir özelliği vardır; iktidarın başarısızlıkları aşağıya doğru dağıtılırken başarılar yukarı doğru toplanır.
Bir bakmışsınız, koskoca siyasal sistemin bütün kusurları kadrolara paylaştırılmış, bütün becerileri ve başarıları tek kişide birikmiş.
İşte o noktada Gramsci biraz kenara çekiliyor.
Pasif devrim de öyle.
Karşımıza başka bir kavram çıkıyor:
Bu bağlamda parti eleştirilebilir. Kadrolar eleştirilebilir. Muhafazakâr kültür eleştirilebilir. Dahası kültürel iktidar arzusu bile totaliterlikle ilişkilendirilebilir.
Ama lider bütün bunların üstünde ayrı bir yere konur. Sonra da bu yaklaşıma “objektif değerlendirme” denir.
Olabilir. Ama benim aklım başka türlü çalışıyor.
Ben böyle yazılarda yalnızca söylenene değil, kimin nerede eleştiriden muaf tutulduğuna da bakarım.
Çünkü bazen birini övmek için “çok büyük liderdir” demeye gerek yoktur. Herkesi eleştirip onu istisna bırakmanız yeter.
Dahası var. Siz yazar olarak “AKP kültürel iktidar kuramadı ama Erdoğan pasif devrim gerçekleştirdi” dediğiniz anda, Erdoğan’ı sıradan bir parti lideri olmaktan çıkarıp tarihsel dönüştürücü konumuna yerleştirirsiniz.
Kemalist devrimden sonra Türkiye’yi yeniden biçimlendiren ikinci büyük tarihsel aktör gibi…
Bu artık küçük bir iltifat değildir. Oldukça büyük bir tarihsel payedir.
Yazının ilginçliği de buradadır; yazar bir yandan “Üretemediniz.” diyor, öte yandan “Ülkeyi dönüştürdünüz.” diyor.
Bir yandan “Kültürel iktidar kuramadınız.” diyor, öte yandan “Toplumun değerlerini değiştirdiniz.” diyor.
Bir yandan muhafazakâr kültürü hırpalıyor, öte yandan Erdoğan’ın siyasal zekâsını teslim ediyor.
Açık anlatımla:
Ve sonunda ne oluyor?
Elbette bunun neden böyle yazıldığını bilemeyiz.
Yazar gerçekten Erdoğan’ın siyasal yeteneğini böyle değerlendiriyor olabilir. Siyasal ihtiyat gösteriyor olabilir. Türkiye’nin bugünkü ifade ortamında sözlerini tartarak kullanıyor olabilir.
Bunlardan hangisinin doğru olduğunu metinden kesin olarak çıkaramayız. Ama niyet başka şeydir, metnin yaptığı başka.
Metnin yaptığı şey oldukça açıktır; AKP’yi eleştirirken Erdoğan’a özel bir siyasal kredi açmak.
İşte benim takıldığım yer burası.
Çünkü bir siyasal hareketin yirmi beş yıllık sonucunu açıklarken her başarıyı tek kişinin siyasal dehasına bağlamak, Gramsci’nin kendisine de biraz haksızlık değil midir?
Hani sınıflar? Hani tarihsel blok? Hani sermaye ilişkileri? Hani kurumlar? Hani toplumsal ittifaklar? Hani kentleşme? Hani medya? Hani eğitim? Hani yeni orta sınıflar? Hani ekonomik dönüşüm? Hani küresel koşullar?
Bunların hepsini geriye çekip “Erdoğan siyaseti çok iyi biliyor.” dediğinizde, Gramsci’den başladığınız yol biraz Machiavelli’ye çıkıyor. Düzen eleştiriliyor ama Prens ayrı tutuluyor sanki. Parti hırpalanırken liderin siyasal mahareti özenle teslim ediliyor.
Bu bir siyasal çözümleme mi, lidere açılmış ihtiyatlı bir kredi mi?
O da ayrı bir yazının konusu olsun.
Şimdilik şunu söylemekle yetinelim:
Bazen en güvenli eleştiri biçimi, iktidarı eleştirirken lideri övmektir.
Okuyan muhalif “Bak, eleştiriyor.” der.
İktidar yanlısı “Bak, Erdoğan’ın hakkını teslim ediyor.” der.
Yazar da iki tarafın arasından yürüyüp gider.
Bizim payımıza da Gramsci’yi yeniden okumakla birlikte, böylesine dövmekle övmek arasında mekik dokuyan bir yazıya bakıp sormak düşer:
Korku dağları mı bekliyor, siyasal ihtiyat mı ağır basıyor, yoksa gerçekten lider ile partiyi birbirinden böyle mi ayırıyor?
Yanıtını yazar bilir.
Bizim bildiğimiz şu:
Ne diyelim?
Selma Erdal; Didim, 23 Ağustos 2026
SELMA ERDAL
İnsan ne zaman gerçekten dinleniyor?
İşten çıkınca mı?
Bilgisayarı kapatınca mı?
Telefonu sessize alınca mı?
Yoksa ertesi gün daha iyi çalışabilmek için kendini “şarj etmeye” başladığı anda mı?
Byung-Chul Han’ın¹ dinlenme üzerine düşüncesini özetleyen şu ifade boşuna çarpmıyor insanın yüzüne:
Dinlenmeyi yalnızca yeniden çalışabilmek için kullanıyorsan, dinlenme bile çalışmanın bir parçasına dönüşmüştür.
Ne kadar tanıdık değil mi?
Hafta sonu dinlenelim ki pazartesi zinde olalım.
Tatile çıkalım ki işe enerjiyle dönelim.
Sekiz saat uyuyalım ki performans düşmesin.
Spor yapalım ki verim artsın.
Meditasyon yapalım ki stres azalsın.
Kitap okuyalım ki kendimizi geliştirelim.
Yürüyelim ki on bin adımı tamamlayalım.
Bir dakika…
İnsan hiç mi yalnızca yaşamak için bir şey yapmayacak?
Her şeyin sonunda yine iş, yine performans, yine verimlilik mi olacak?
Hep iş, hep iş diyerek mi insanların yaşamı gelip geçecek?
Karl Marx², kapitalizmin işçinin yalnızca emeğini değil, zamanını da satın aldığını anlatıyordu.
Sekiz saatlik işgünü dediğimiz şey aslında sekiz saatlik yaşamdır.
İşçi fabrikaya girer, emeğini ve zamanını bırakır, ücretini alır.
Eskiden hiç değilse fabrikanın kapısı vardı.
Vardiya bitince insan dışarı çıkardı.
Sonra Adorno³ geldi ve tatsız bir soru sordu:
Fabrikadan çıktığında gerçekten sistemin dışına mı çıkıyorsun?
Çünkü boş zaman da örgütlenmeye başlamıştı; sinema, televizyon, alışveriş, tatil, eğlence, hobi.
Hepsi giderek bir endüstrinin parçası olmuştu.
İnsan hafta sonu eğleniyor, dinleniyor, alışveriş yapıyor ve pazartesi günü yeniden üretim düzenine dönüyordu.
Diğer bir anlatımla çalışma bitti sanılırken, gerçekte ertesi çalışma gününün hazırlığı başlamış oluyordu.
Adorno’nun derdi de sorguladığı konu da buydu:
Boş zaman gerçekten bizim boş zamanımız mı?
Sonra Foucault⁴ çıktı ortaya.
O da başka bir şey söyledi:
İktidar yalnızca sana emir vermez.
Seni öyle bir biçimlendirir ki bir süre sonra sen kendi kendini denetlemeye başlarsın.
Gardiyan ortadan kaybolur. Ama mahkûm yine de uslu uslu oturur. Çünkü gardiyan artık mahkûmun kafasının içindedir.
Bugün geldiğimiz yerde ise Byung-Chul Han’ın tanımladığı başka bir insan tipi var: Kendi kendisinin patronu.
Kimse ona “Çalış!” demiyor. Sen kendi kendine diyorsun.
Kimse “Daha fazlasını yap!” demiyor. Sen diyorsun.
Kimse “Yetersizsin!” demiyor. Sen kendine söylüyorsun.
Sonra başarısız olduğunda da dönüp kendini suçluyorsun:
“Yeterince çalışmadım.”
“Zamanımı iyi kullanamadım.”
“Kendimi geliştiremedim.”
“Potansiyelimi değerlendiremedim.”
Ne güzel düzen, ne güzel işleyiş değil mi?
Patrona bile gerek kalmadı. Çünkü patronu çalışanın kafasının içine yerleştirdiler.
Eskiden patron işyerindeydi. Oysa şimdi cep telefonunda, akıllı saatte, takvim uygulamasında, uyku ölçerde, adım sayarda, performans tablosunda, bildirimlerde.
Ve en kötüsü, artık insanın kendi iç sesi olmuş durumda…
Günümüz insanının yapılacaklar listesine bakarsak; toplantı, rapor, sunum, proje, spor, meditasyon, sekiz saat uyku, on bin adım yürüyüş, içilecek iki litre su, otuz dakika kitap okuma ve bir saat “kendime zaman.”
İnsanın kendi kendine ayırdığı zaman bile ajandaya yazılmış durumda.
Sonra günün sonunda insan dönüp kendine soruyor: Bugün yeterince dinlendim mi?
Şaka gibi.
Çünkü dinlenmenin bile performans ölçütü var artık.
Örneğin akıllı saat sabah kalkınca uykumuza not veriyor: “Uyku puanınız 72.”
Pardon? Uyudum mu, sınava mı girdim?
Biraz daha gidersek yatağın başında insan kaynakları uzmanı bekleyecek “REM uykunuz bu ay hedeflerin altında kaldı.” diye çalışanı azarlayacak.
İşin kara mizahı bir yana, sorun ciddi.
Bu bağlamda Hartmut Rosa⁵ yıllardır modern insanın neden sürekli acele ettiğini anlatıyor.
Teknoloji bize zaman kazandıracaktı.
Çamaşır makinesi zaman kazandıracaktı.
Bilgisayar zaman kazandıracaktı.
E-posta zaman kazandıracaktı.
Akıllı telefon zaman kazandıracaktı.
Şimdi yapay zekâ zaman kazandıracak.
Öyleyse neden herkes aynı şeyi söylüyor?
“Zamanım yok.”
Demek ki kazandığımız zaman bize kalmıyor.
Üç günde yapılan işi üç saatte bitiriyoruz.
Sonra kalan iki gün yirmi bir saat çalışanlara mı veriliyor?
Ne gezer…
Yeni işler geliyor, yeni görevler, yeni mesajlar, yeni raporlar, yeni hedefler durmaksızın geliyor.
Dolayısıyla bu işleyişte, bu akışta teknoloji her zaman bize özgürce kullanacağımız zamanı kazandırmıyor; tersine, çoğu kez aynı süreye daha fazla iş sıkıştırmamızı sağlıyor.
İşte burada Jonathan Crary⁶ konuyu daha da ileri götürüyor ve 7/24 kapitalizmden söz ediyor.
Eskiden gece vardı; işyeri kapanırdı.
Pazar günü vardı; dükkân kapanırdı.
Şimdi?
İnternet kapanmıyor. Banka sistemi kapanmıyor. Platformlar kapanmıyor. Sosyal medya uyumuyor. E-ticaret uyumuyor. Sunucular uyumuyor. Yalnızca insan uyumaya çalışıyor ama telefon başucunda; gece üçte bildirim geliyor.
Gözünü açıyorsun “Bir bakıp yatayım.” diyorsun.
Geçmiş olsun. Çünkü günümüzde fabrika yatak odasına kadar girdi.
Anlaşılan o ki Marx’ın fabrikası hiç kapanmadı, yalnızca duvarlarını kaybetti.
Bugün fabrika konuşlandığı alandan çıktı, eve geldi. Sonra masaya yerleşti. Sonra telefona girdi. Sonra akıllı saat kılığında bileğimize takıldı. En sonunda da insanın kafasının içine kapağı attı.
Şimdi tehlikeli soru şu: İnsan çalışmadığı zaman gerçekten çalışmıyor mu?
Tatil yaparken işe dönmeyi düşünüyorsa… Uyurken ertesi günkü performansını hesaplıyorsa…Yürürken yalnızca adım sayıyorsa… Kitabı “Bana ne kazandıracak?” diye okuyorsa… Meditasyonu daha üretken olmak için yapıyorsa… Dinlenmeyi yeniden çalışmaya hazırlanmak olarak görüyorsa…
Yanıt pek iç açıcı değil.
Belki de çağımızın en büyük lüksü artık pahalı otomobiller, yatlar, villalar değil: Amaçsız zaman…
Hiçbir işe yaramadan yürümek. Pencereden bakmak. Saatlerce sohbet etmek. Bir kitabı kendini geliştirmek için değil, yalnızca merak ettiğin için okumak. Bir yere yetişmeden amaçsızca çevrede dolaşmak. Bir şey üretmeden düşünmek. Ve bütün bunları yaptıktan sonra suçluluk duymamak…
Çünkü insan makine değildir. İnsanın her dakikasının bir çıktısı olmak zorunda değildir.
Her hareketinin ekonomik bir karşılığı olması, her okuduğu kitabın kariyerine katkı sağlaması, her yürüyüşünün sağlık uygulamasına veri göndermesi elbette ki gerekli değildir.
Hiç kuşkusuz her sohbet de networking değildir.
Her sessizlik meditasyon değildir.
Bazen insan yalnızca susar. Bazen yalnızca yürür. Bazen yalnızca düşünür. Bazen hiçbir şey yapmaz. Ve belki de tam orada yeniden insan olur.
İşte bu nedenle bugün kendinize şu soruyu sorun:
Bugün hiçbir işe yaramayan ne yaptınız?
Bir de ardından şunu sorun:
Neden yaptığınız her şeyin bir işe yaraması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Ne yazık ki bu düzen insana insan oluşunu unutturuyor.
Sürekli bir yarışa koşullandırıyor; durmayı, düşünmeyi, dahası hiçbir şey yapmamayı suçluluk nedeni olarak duyumsatıyor ya da dayatıyor.
Sonunda yaşamak için çalışan insanın yerini, çalışmak için yaşayan insana benzeyen robotlar alıyor. Farkında mısınız?
1. Byung-Chul Han (1959–): Güney Kore doğumlu, çalışmalarını uzun yıllardır Almanya’da sürdüren filozof ve kültür kuramcısı. Günümüz toplumundaki performans baskısı, tükenmişlik, dijitalleşme ve bireyin kendi kendisini sömürmesi üzerine çalışmalarıyla tanınır. Yorgunluk Toplumu ve Psikopolitika en bilinen eserleri arasındadır.
2. Karl Marx (1818–1883): Alman filozof, iktisatçı ve toplumsal kuramcı. Kapitalist üretim sistemini emek, sermaye, sınıf ilişkileri ve çalışma zamanı üzerinden çözümledi. En önemli eseri Kapital’dir.
3. Theodor W. Adorno (1903–1969): Alman filozof ve sosyolog; Frankfurt Okulu’nun önde gelen düşünürlerinden biridir. Max Horkheimer ile geliştirdiği “kültür endüstrisi” eleştirisinin yanı sıra, modern toplumda boş zamanın gerçekten özgür olup olmadığını da sorguladı.
4. Michel Foucault (1926–1984): Fransız filozof ve düşünce tarihçisi. İktidarın yalnızca devlet ve yasalar aracılığıyla değil; okul, hastane, hapishane, kışla ve benzeri kurumlar üzerinden insanların bedenlerini ve davranışlarını nasıl biçimlendirdiğini araştırdı. Disiplin, gözetim ve panoptikon çözümlemeleriyle tanınır.
5. Hartmut Rosa (1965–): Alman sosyolog ve siyaset bilimci. Modern toplumlarda teknolojinin hızlanmasına rağmen insanların neden giderek daha fazla zaman baskısı yaşadığını açıklayan “toplumsal hızlanma” kuramıyla tanınır.
6. Jonathan Crary (1951–): Amerikalı sanat kuramcısı ve kültür eleştirmeni. Geç kapitalizmin gece-gündüz kesintisiz işleyen “7/24” düzenini; özellikle uyku, dikkat, teknoloji ve gündelik yaşam üzerindeki etkileri üzerinden eleştirir. 24/7: Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu adlı çalışmasıyla bilinir.
Selma Erdal; Didim, 18 Ağustos 2026
SELMA ERDAL
Demokrasimiz o kadar ileri ki, demokrasiyi aramaktan yorgun düşen bizler koşsak da yetişemiyoruz; hep geride kalıyoruz.
İleri demokrasimiz, siyasal egemenlerin elinde daha da ileri gidiyor, hep ileri… Ve bir de bakmışız ki 6. yüzyıla gelmişiz.
Meğer bizim ilerleme dediğimiz kavram, tarihin içinde mehter adımlarıyla yürümekmiş; iki ileri, bir geri. Gerçi bizde hesap biraz karışmış olmalı; iki ileri derken bir bakıyoruz, dört yüzyıl geri gitmişiz.
Ama haksızlık etmeyelim; çağdaş kavramlarımız var bizim. Örneğin meritokrasi.[1] Meritokrasi bağlamında halka anlatılan masallar da yıllardır aynı: Çalışırsan başarırsın!
Ey sen halk çocuğu; oku, sınava gir, diploma al. Yetmez; yüksek lisans yap. O da yetmez, doktora yap. İngilizce öğren. İkinci yabancı dili de aradan çıkar. Bilgisayar kullan. Sertifika topla. CV hazırla.
Sürekli kendini geliştir, kendini güncelle, kendini pazarla, kendini markalaştır.
Asla pes etme; biraz daha çalış ve biraz daha sabret.
Sonra?
Sonra bir bakarsın, sen sabırla kapıda beklerken “birilerinin çocuğu” içeride müdür olmuş.
Çünkü sana meritokrasi anlatılırken, birileri nepotizm uygulamasına geçmiş.[2]
Sen sınava hazırlanırken onlar soy ağacına bakmış. Sen özgeçmiş hazırlarken onlar akraba listesi çıkarmış.
Sen “hangi niteliklere sahibim?” diye düşünürken, birileri “kimin yakını?” diye sormuş. Sonra da bütün bunların adına liyakat denmiş.
Ohh ne güzel düzen!
Halkın çocuğuna meritokrasi, birilerinin çocuğuna kadro.
Halkın çocuğuna sınav, birilerinin çocuğuna danışmanlık.
Halkın çocuğuna “kendini geliştir”, birilerinin çocuğuna “yarın başla”.
Halkın çocuğuna sabır, birilerinin çocuğuna makam.
Ve bütün bunların üzerinde altın yaldızlı bir kavram; İleri Demokrasi…
Geçmişte nepotizm derdik; şimdi aile dayanışması mı desek? Kardeş, yeğen, damat, kuzen…
İnsan elbette ki ailesini sever. Ama sorun, kamu makamının aile albümüne dönüşmesidir. Çünkü devlet dediğimiz yapı, kimsenin babasının malı değildir. En azından demokrasi kitaplarında böyle yazar.
Kamu makamı miras değildir. Kadro çeyiz değildir. İhale aile yadigârı değildir. Bakanlık hanedan mülkü değildir.
Belediye aile şirketi değildir. Üniversite de akraba topluluğu ya da aile birliği değildir.
Ama bizim ileri demokrasimiz öylesine ileridir ki, modern devlet kurumlarının içinde Orta Çağ akrabalık düzenini yaşatmayı başarır.
İşte çağları aşan devlet aklı da böyle çalışır!
Bir yanda dijital dönüşüm, bir yanda e-Devlet, bir yanda yapay zekâ, bir yanda algoritmalar, bir yanda uzay çağı söylemleri ama diğer yanda bu ülkenin gerçekleri: “Bu kimin yakını?”
Teknoloji 21. yüzyılda, ilişki düzeni 6. yüzyılda…
Üstelik buna yalnızca nepotizm de yetmez; bir de kronizm vardır; ahbap kayırmacılığı. Patronaj vardır; siyasal sadakatin ödüllendirilmesi. Klientalizm vardır; “sen beni destekle, ben sana kaynak sağlayayım” düzeni.
Bir başka anlatımla sistem geniştir, birilerini kayırıp kollamak için seçenekler çoktur.
Akraba değilsen üzülme, belki arkadaşsındır. Arkadaş değilsen partilisindir. Partili değilsen hemşehrisindir. Hemşehri değilsen eski okul arkadaşısındır.
Yok, hiçbiri değilsen? İşte o an meritokrasi devreye girer.
Çalış halk çocuğu, çalış; belki bir gün sen de başarırsın.
Meritokrasi tam da bu nedenle modern çağın en kullanışlı masallarından biridir. Çünkü eşitsizliği ortadan kaldırmaz; eşitsizliğin suçunu eşitsizliğe uğrayana yükler.
İşsiz misin? Yeterince nitelikli değilsindir.
Yoksul musun? Yeterince çalışmamışsındır.
Terfi edemedin mi? Kendini geliştirememişsindir.
Sesini duyuramıyor musun? İletişim becerin yoktur.
Kadro alamadın mı? Demek ki liyakatin yetersizdir.
Sistemin hiç suçu yoktur, sistem hep masumdur. Çünkü ileri demokrasilerde sistem yanlış yapmaz; yurttaş yetersiz kalır. Tıpkı ileri demokrasinin kendisi gibi…
Demokrasi görünmüyor mu? Sen yeterince dikkatli bakmamışsındır.
Hukuk işlemiyor mu? Sen hukuku yanlış anlamışsındır.
Basın özgür değil mi? Kumandayı yanlış kanala çevirmişsindir.
Katılım yok mu? Sandık var ya!
Şeffaflık mı arıyorsun? Cam duvarlı yapılara bak.
Hesap verebilirlik mi istiyorsun? Vergi borcunu zamanında öde.
İleri demokrasi böyledir işte; yurttaşın sorusu çoktur, sistemin yanıtı yoktur ama ilerleme süreklidir. Hep ileri, daha ileri, biraz daha ileri.
Öyle ileri ki, biz demokrasiyi ararken nefes nefese kalırız; o çoktan ufuk çizgisini aşmıştır.
Peşinden koşarız; “Dur!” deriz.
“Bir dakika, hukuk nerede?” diye sorarız ama yanıt yoktur.
“Liyakat nerede?” diye sorarız duyan yoktur.
“Eşit yurttaşlık nerede?” dediğimizde de derler ki o da ileride.
“Şeffaflık nerede?” diye sorarız yanıt gelir: O daha da ileride.
“Demokrasi nerede?” diye sorarız derler ki sen çok geride kaldın, koş yurttaş koş! Eğer yetişebilirsen…
Ama yetişemezsin.
Çünkü bu ileri demokrasi bildiğimiz anlamda ileriye gitmez. Tarihin içinde tuhaf bir yürüyüş tutturur; hani Mehter adımları gibi iki ileri, bir geri… İleri demokrasi diye yola çıkarız; her adımda biraz daha geriye düşeriz.
Sandık kurulur ama yurttaşlık aşınır. Teknoloji gelişir ama akrabalık ağları güçlenir. Üniversiteler çoğalır ama düşünce daralır. Diplomalar artar ama liyakat azalır. Kurumların tabelaları ve tüzel kişilikleri modernleşir ama içeride kişisel sadakat düzeni büyür.
Sonra bir sabah uyanırız. Takvim 2026’yı gösteriyordur, telefonumuz akıllıdır, evimiz dijital donanımlıdır, arabamız elektriklidir ve yapay zekâ da cebimizdedir.
Ama devlet anlayışı?
Orada küçük bir tarihsel sürpriz vardır; bir de bakmışız ki 6. yüzyıla gelmişiz.
Üstelik geri gitmedik. Sakın yanlış anlaşılmasın. Biz hep ilerledik. Bize öyle söylendi.
İleri demokrasi dediler, ilerledik. Yeni Türkiye dediler, ilerledik. Reform dediler, ilerledik. Şeffaflık dediler, ilerledik. Liyakat dediler, ilerledik. Hukuk devleti dediler, ilerledik.
Öyle çok ilerledik ki sonunda modern devletin arkasından dolaşıp hanedan düzenine vardık.
Şimdi dönüp soruyoruz:
Bu nasıl meritokrasi? Bu nasıl liyakat? Bu nasıl demokrasi?
Yanıt yine hazır: “Daha çok çalışın.”
Elbette. Biz çalışalım, okuyalım, sınava girelim, vergi ödeyelim, sabredelim, çocuklarımıza “emeğinin karşılığını alırsın” diye umut verelim.
Biz demokrasiyi arayalım, hukuka güvenelim, liyakati bekleyelim. Ama egemenler de durmaksızın ilerlesin; daha ileri, hep ileri.
Çünkü ileri demokrasimiz o kadar ileri ki, biz artık peşinden koşmuyoruz. Yorulduk. Biraz dinleneceğiz.
Nasıl olsa ileri demokrasimiz 6. yüzyılda bizi bekliyor.
Dipnotlar
[1] Meritokrasi: Toplumsal konum, başarı ve yükselmenin kişinin yeteneği, emeği ve başarısıyla belirlendiğini savunan anlayıştır. Ancak eleştirel yaklaşıma göre meritokrasi, başlangıçtaki sınıfsal, ekonomik ve kültürel eşitsizlikleri görünmez kılarak başarısızlığı bireysel kusur gibi gösterebilir.
[2] Nepotizm: Bir kişinin kamusal ya da kurumsal yetkisini akrabalarını, aile üyelerini veya yakınlarını kayırmak için kullanmasıdır. Liyakat ilkesini zedeler; kamu makamını kişisel/ailevi çıkar ilişkisine dönüştürür.
Selma Erdal; Didim, 16 Ağustos 2026