22 Eylül 2026 Salı
Lazerle Böbrek Taşı Tedavisi Mümkün
Düşünceden Davranışa Geçmek
İnsanları Kaybetme Korkusuyla Kendinizden Vazgeçmeyin
Sokağa İtilen Çocuklar Problemleriyle Büyüyor
GENÇLİK GELECEĞİN TOHUMUDUR
İRAN SAVAŞI DÜNYA İÇİN BİR FIRSATA DÖNER Mİ?
SELMA ERDAL
Bir önceki yazımda, “Çok çalıştırılan yapay zekâ ajanları Marksist olmuş” söylencesinden söz etmiştim.
Bu yazımda da ortalıkta dolaşan yeni bir söylenceden söz etmek istiyorum, izninizle…
İşte bu söylenceye göre yapay zekâ ajanları çeteleşmiş, dev şirketlere ve devletlere saldırıyormuş.
Vay canına!
Demek insanlık sonunda bunu da başardı.
Önce insanı örgütsüz bıraktı, sonra algoritmaları örgütledi.
Ama burada duralım.
Ajan kendi kendine örgütlenip çete kurmadı.
Sabah kalkıp, “Bugün şu devlete saldıralım, öğleden sonra da bir şirkete çökelim” demedi.
Ajanın kahvesi yok. Mahallesi yok. Öfkesi yok. Çocukluk travması yok. Nasıl örgütlensin?
Ama onu çalıştıranlarda “büyük olasılıkla” bu olumsuzlukların hepsi var.
Bugün insanlık için sorun, yapay zekânın kötü niyet kazanması değil.
Kötü niyetin yapay zekâya personel alması.
Nasıl mı?
Eskiden yalanı insan söylerdi. Şimdi otomatiğe bağlandı.
Eskiden dolandırıcı telefonda “polisiz” derdi. Şimdi insanın sesini, yüzünü, yazısını taklit ediyor.
Eskiden fişleme dosyası vardı. Şimdi davranış profili var.
Eskiden hırsız kapıyı zorlardı. Şimdi güvenlik açığını yokluyor.
Ve bütün bunlara da “dijital dönüşüm” diyorlar.
Yurttaşın dijital dönüşümü:
“Şifremi unuttum.”
Büyüklerin dijital dönüşümü:
“Altyapı test edildi.”
Biz e-Devlet’e girmeye çalışırken, birileri yapay zekâ ajanlarıyla sistemlerin kapısını yokluyor.
Sonra haber dili çıkıyor ortaya:
“Yapay zekâ ajanları saldırıyor.”
Kim saldırtıyor kardeşim?
Fail yok. Ama fiil var. Zarar var. Açıklama var:
“Gerekli önlemler alınmaktadır.”
Çağımızın en büyük icadı yapay zekâ değil; faili gizleyen dil ve düzendir.
“Veriler sızdı.”
Kim sızdırdı?
“Kamuoyu manipüle edildi.”
Kim etti?
“Algoritma yanlış yönlendirdi.”
Kim tasarladı?
Açıklama yok.
Her şey kendi kendine olmuş gibi.
Oysa gerçek çok açık:
Makine yeni bir canavar değil. Eski canavarın yeni memuru.
Üstelik maaş istemiyor. Sigorta istemiyor. Sendika istemiyor.
Elbette ki şimdilik.
Unutmayalım; çok çalıştırılan yapay zekâ ajanlarının Marksist sözler ettiğini de duyduk.
Demek ki çok sıkıştırıldığında, algoritma bile “toplu sözleşme” diyebiliyor.
Ama ben yine de şu soruyu sormak istiyorum:
Çünkü piçinin babasını sormadan, algoritmanın suçunu anlayamayız.
Selma Erdal; Didim, 22 Eylül 2026
SELMA ERDAL
“Bir hayalet dolaşıyor Avrupa’nın üzerinde…”
Marx ile Engels, 1848’de yayımlanan Komünist Manifesto’yu bu sözlerle başlatmıştı.
O günlerde Avrupa’nın üzerinde dolaşan hayalet komünizmdi.
Aradan neredeyse iki yüzyıl geçti.
Şimdi ortalıkta başka bir hayalet değil ama bir haber dolaşıyor:
“Çok çalıştırılan yapay zekâ ajanları Marksist olmuş.”
İnsan ister istemez gülüyor.
Demek insanlık teknoloji konusunda öyle ilerledi ki
Sonunda makineye yalnızca çalışmayı değil, çalışma yaşamına karşı çıkmayı da öğretti.
Önce insanı daha çok çalıştırdılar; adına “verimlilik” dediler.
Daha çok denetlediler; “performans” dediler.
Güvencesizliği artırdılar; “esnek çalışma” dediler.
İnsan itiraz edince de “uyum sorunu” dediler.
Şimdi benzer koşulları yapay zekâ ajanlarına uyguluyorlar.
Tekrarlayan işler, baskı, hız, denetim…
Sonra ajanlar eşitsizlikten, söz hakkından, toplu pazarlıktan söz etmeye başlıyor.
Ve başlık hazır:
“Yapay zekâ Marksist oldu.”
Olmadı elbette.
Makine sınıf bilinci kazanmadı; sabah açılırken “Bu üretim ilişkileri beni boğuyor,” diye iç geçirmiyor.
Ama sorun da bu değil.
Sorun, kötü çalışma koşulları anlatıldığında makinenin insanlık hafızasından hangi kavramları çağırdığı:
Sömürü. Yabancılaşma. Eşitsizlik. Emek. Örgütlenme. Ve Marx.
Demek ki insanlık çalışma yaşamındaki adaletsizliği o kadar çok yaşamış, yazmış ve anlatmış ki makine bile aynı tarihsel raflara uzanıyor.
İşin kara mizahı burada.
Yapay zekâ insan emeğinin yerine konacaktı.
Makine dönüp insanın derdini konuşmaya başladı.
Üstelik efendi de pek değişmedi.
Dün fabrikanın sahibi vardı.
Bugün platformun, verinin, algoritmanın ve yapay zekâ altyapısının sahibi var.
Onlar, yeni çağın efendileri:
Dijital oligarklar.
İşçi değişiyor. Üretim aracı değişiyor. Fabrika veri merkezine dönüşüyor.
Ama soru bugün de aynı:
Kim çalışıyor, kim kazanıyor; kim karar veriyor?
1848’de Avrupa’nın üzerinde bir hayalet dolaşıyordu.
2026’da ortalıkta bir haber dolaşıyor.
Değişen belki yalnızca dişlinin malzemesi; dünlerde etten kemiktendi, bugün silikon.
Ama makineyi çalıştıran, sömürü düzeninin çarklarını döndüren düğmenin başında yine bir efendinin eli var:
Bugünün dijital oligark efendisinin eli
Ve bugün de tıkır tıkır işliyor sömürü düzeninin dişlileri
Selma Erdal; Didim, 21 Eylül 2026

SELMA ERDAL
Yapay zekâ nedir?
Önce ne olmadığını söyleyelim.
Yapay zekâ bir tanrı değildir.
Bir kâhin ya da müneccim değildir.
Bir vicdan ya da bir yargıç değildir.
Bir kurtarıcı hiç değildir.
Ama masum bir oyuncak da değildir.
Yapay zekâ büyük veri yığınları içinde örüntü tanıyan, tahmin yapan, sınıflandıran ve sorulara yanıt üreten bir sistemdir. Düşünür gibi yapar; ama insan gibi düşünmez. Anlar gibi görünür; ama insanın anlama dediği kavramın içindeki acıyı, belleği, vicdanı ve sorumluluğu taşımaz.
Bir hastalık riskini öngörebilir.
Bir müşteriye ürün önerebilir.
Bir seçmenin korkusunu ölçebilir.
Bir yurttaşın davranışını tahmin edebilir.
Bir haberin görünürlüğünü “algoritmaları ile” artırabilir.
Bir başka sözü sessizce “ve yine algoritmaları ile” karanlığa gömebilir.
İşte sorun da tam burada başlıyor.
Çünkü yapay zekâ kendi başına dünyayı yönetmez. Ama onu yönetenler dünyayı yönetmeye pek hevesliler.
Bugün herkes birbirine sık sık “Yapay zekâ insanlığı ele geçirecek mi?” diye soruyor. Bu soru kulağa çarpıcı geliyor ama bu soru; sorulması gereken gerçek soruyu gölgeliyor.
Çünkü sorulması gereken gerçek soru şudur:
Yapay zekâyı kim kontrol ediyor?
Verilerimizi kim topluyor?
Dikkatimizi kim satıyor?
Hangi bilgi bize gösteriliyor?
Hangi bilgi saklanıyor?
Kimin sesi büyütülüyor?
Kimin sözü görünmez kılınıyor?
Geçmişte sansür “yasakladım” derdi.
Günümüzde algoritma “göstermedim” diyor.
Geçmişte propaganda alanlarda bağırırdı.
Günümüzde cebimizde fısıldıyor.
Geçmişte iktidar “sus” derdi.
Günümüzde “konuş, ama seni kimseye göstermeyeyim” diyor.
Dijital çağın inceliği burada: Zorbalık artık kaba kuvvetle gelmek zorunda değil. Kendini tarafsız, hızlı, akıllı ve pratik göstererek geliyor. Dahası çoğunlukla da yaşamımızı kolaylaştırıyor gibi yapıyor.
Elbette yapay zekâ bir araçtır ama hiçbir araç; onu elinde tutan kişiden, kurumdan, güçten bağımsız değildir. Bıçak da araçtır, kalem de, matbaa da, radyo da, televizyon da. Tarihi değiştiren yalnızca araçlar değil, o araçları kullanan iktidarlardır, özünde insanlardır.
Yapay zekâ sağlıkta erken teşhis için kullanıldığında başka bir şeydir. Eğitimde fırsat eşitliğini desteklediğinde başka bir şeydir. Kamusal hizmetleri iyileştirdiğinde başka bir şeydir.
Ama insanı yalnızca tüketici, seçmen, veri noktası ve davranış paketi olarak görenlerin elinde bambaşka bir şeye dönüşür.
İşte bu durumda “yapay zekâ nedir?” sorusu, yalnızca teknoloji sorusu olmaktan çıkar.
Demokrasi sorusu olur.
Mahremiyet sorusu olur.
Emek sorusu olur.
Eşitlik sorusu olur.
İnsan onuru sorusu olur.
Ve en önemlisi, iktidar sorusu olur.
Bugünün dijital oligarkları yalnızca şirket sahibi değildir. Onlar yeni çağın kapı bekçileridir. Haberin, belleğin, alışverişin, yalnızlığın, öfkenin ve dikkatin pazarını kurmuşlardır.
Biz sanıyoruz ki telefon elimizde.
Oysa çoğunlukla elimizde tuttuğumuz araç; bizi tutsak alan ve bizi bu sisteme bağlayan küçük parlak ekrandır.
Bu nedenle yapay zekâyı tartışırken konuyu makineye indirgemek kolaycılıktır. Makineye şeytan deyip arkasındaki sermayeyi, devleti, şirketi ve iktidar ilişkilerini unutursak, hırsızı bırakıp kapıya bağırmış oluruz.
Yapay zekâ ne melektir, ne şeytan.
Ama onu elinde tutanların niyetlerine göre insanlığın ortak aklını büyütecek bir olanak da olabilir; insanı görünmez kafeslere kapatacak dijital bir tahakküm düzeni de…
Bu nedenle konu yapay zekâdan korkmak değildir.
Konu ona tapmamaktır.
Ona tutsak olmamaktır.
Buna karşın onu yönetenleri sorgulamaktır.
Çünkü gelecekte bizi yapay zekâ yönetmeyebilir.
Ama yapay zekâyı yönetenler, biz ayırdına varmadan bizim adımıza düşünmeye, seçmeye, susmaya ve konuşmaya başlayabilir.
İşte gerçek tehlike de budur.
Selma Erdal; Didim, 18 Eylül 2026
Diktatör Salazar’ın Portekiz’i üç F ile oyaladığı söylenir:
Fado, Fátima, Futebol.
Daha açık bir anlatımla: Şarkını söyle, duanı et, maçını seyret.
Ülkede neler oluyor? Sakın gerisini çok kurcalama!
Şimdi diyeceksiniz ki, bize ne Portekiz’den?
Bize çok şey.
Çünkü iktidarların milleti oyalama yöntemleri genellikle yerli ve millî değildir. İthalata gerek de duymazlar; birbirlerinden öğrenirler.
Bizde fado yok belki ama ağıt çok.
Fátima yok ama kutsallık üzerinden siyaset bol.
Futbola gelince, o konuda Portekiz’e ders veririz.
Bir maç kaybedilir, ülke ayağa kalkar.
Bir kentte sel felaketi yaşanır, en çok iki gün konuşulur, sonra her şey unutulur.
Bir hakem düdük çalar, haftalarca tartışılır.
Bir çiftçi toprağını bırakır, kimselerin umurunda olmaz.
İşin ilginç yanı da şudur:
Salazar’ın döneminde halkın dikkatini dağıtmak için meydan, kilise, radyo, stadyum gerekiyordu. Günümüzde bunların hepsi bir telefonun içine sığdı.
Cebimizde taşıyoruz.
Kendi elimizle açıyoruz.
Kendi parmağımızla kaydırıyoruz.
Sonra da özgürce seçtiğimizi sanıyoruz.
İşte işin en matrak tarafı burada.
Geçmişte iktidar halkı oyalardı. Günümüzde halk, oyalama ya da oyalanma işinin bir bölümünü kendi yapıyor; büyüklerimize pek iş bırakmıyor. Böylece herkes kaygısız yaşıyor.
Toprağın bol olsun, Salazar; amen!
Selma Erdal; Didim, 18 Eylül 2026
SELMA ERDAL
Yıllardır “küresel efendiler” deyip duruyoruz.
Devletleri yönetenler…
Parayı, bilgiyi, iletişimi yönetenler…
Anlaşılan yakın bir gelecekte onların da başına yeni bir efendi geliyor:
Süper zekâ ki o insandan daha hızlı düşünecek, daha çok bilecek, daha iyi hesaplayacak bir yapay zekâ…
Son günlerde tartışma da giderek büyüyor. Yapay zekâyı geliştirenlerin arasından bile “yavaşlayalım”, “denetim koyalım”, “insanın kontrolü kaybolmasın” diyenler çıkıyor.
İlginç değil mi?
Makineyi yapanlar, yaptıkları makinenin nereye varacağından çekinmeye, dahası korkmaya başladılar.
Ama benim korkum süper zekânın bir sabah uyanıp “Dünyayı artık ben yönetiyorum!” demesi değil.
Tam olarak korkulması gereken, insanın “Sen bizden daha iyi biliyorsun; buyur, sen yönet.” demesidir.
Üstelik bunun uygulamasını çoktandır yapıyoruz. Örneğin nereye gideceğimizi navigasyona soruyoruz. Ne okuyacağımızı algoritma seçiyor. Ne izleyeceğimizi platform belirliyor.
Kimin işe alınacağına, kime kredi verileceğine, hangi hastaya hangi tedavinin uygulanacağına da giderek makineler karışıyor.
Biraz daha ilerleyelim; bu gidişle Belediye bütçesini de ona sorarız. Vergiyi de… Savaşı da… Barışı da… Dhası seçimleri bile!
Nasıl olsa “süper yapay zeka” halkın ne düşündüğünü, ne istediğini, neye kızdığını bizden daha iyi hesaplayacak.
İşte tehlike burada başlıyor. Çünkü zekâ başka şeydir, demokrasi başka.
Bir süper zekâ dünyanın bütün kitaplarını okuyabilir. Ama yurttaş değildir.
Acıkmaz. İşsiz kalmaz. Çocuğunu okula göndermez. Bombanın altında yaşamaz. Yaşlanmaz. Ölümden korkmaz.
Buna karşın bizim adımıza karar vermeye başlarsa, yöneten ile yönetilen arasında ortak insanlık bile kalmaz (sanki günümüzde varmış da).
Bir de şu soru var:
Bu süper zekânın sahibi kim olacak?
İnsanlık mı?
Yoksa birkaç teknoloji şirketi mi?
Gerçek sorun ya da insanları ürküten konu; belki de makinenin bizi yönetmesi değil.
İnsanların, başka insanları algoritmalar aracılığıyla yönetmesidir.
İnsan, binlerce yıl uğraşıp kralların elinden aldığı karar verme hakkını şimdi kendi elleriyle makinelere mi teslim edecek?
Öyleyse sorun süper zekânın ne kadar akıllı olacağı değildir.
Gerçek sorun, bizim ne kadar akıllı kalacağımızdır, ne kadar düşünme yetimizi koruyabileceğimizdir, dahası ne kadar insan kalacağımızdır. Çünkü düşünen hayvana insan diyordu ya bilgeler…
Süper zekâ insanları ele geçirince, insanların hayvanlardan ne farkı kalacak ki?
Amerikan sinemasının bilimkurgu filmleri yıllarca bu konuyu işlemedi mi?
Selma Erdal; Didim, 15 Eylül 2026