SELMA ERDAL

SELMA ERDAL

12 Haziran 2026 Cuma

Koltuktan Kalkamayan Erkekler Çağı

Koltuktan Kalkamayan Erkekler Çağı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Koltuktan Kalkamayan Erkekler Çağı

Bazı insanlar koltukta oturmaz; yıllar geçtikçe koltuğa kaynar.

Önce seçilirler, sonra alışırlar, sonra vazgeçilmez olduklarını düşünmeye başlarlar. Bir süre sonra o koltuk, kamusal görevin geçici yeri olmaktan çıkar; kişisel varoluşlarının dışa vurumu biçimini alır. Kalkmak istediklerinde bile kalkamazlar; çünkü artık o koltuğa yalnızca oturmamış, siyasal varlıklarını oraya kaynaklamışlardır. Makamla beden, koltukla ego, görevle kişisel mitoloji birbirine perçinlenmiştir.

İşte çağımızın en eski ama en güncel siyasal hastalıklarından biri budur: Koltuktan kalkamayan erkekler sorunsalı…

Bu yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum değildir. Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu’nun “Grandioz Yaşlı Adamların Oyun Alanı; Türkiye Siyaseti” başlıklı yazısında dile getirdiği konu, yalnızca ulusal değil, küresel bir temsil sorunudur. Hablemitoğlu’nun aktardığı veriler, dünya siyasetinde ileri yaştaki erkek yöneticilerin direnerek, inatla belirleyici ağırlığını koruduğunu göstermektedir. Küresel yöneticilik makamlarında kadınların oranı son derece düşüktür; gençler ise çoğunlukla siyasetin öznesi değil, seçim alanlarının koşturan, çalışan siyaset emekçilerine dönüştürülmektedir.

Daha açık bir anlatımla sorun yalnızca bizim Meclis koridorlarımızda, parti genel merkezlerimizde, kürsülerimizde, protokol sıralarımızda gözlenmiyor. Batı’nın cilalı demokrasi salonlarında da, Doğu’nun ağır iktidar yapılarında da, küresel yönetişim masalarında da aynı yaşlı erkek gölgesi gençliğin, kadınların ve değişim isteyen toplumların üzerine düşüyor.

Bilindiği gibi Batılılar, dünyaya demokrasi dersi vermeyi pek sever. Temsil, çoğulculuk, insan hakları, kapsayıcılık, katılım, gençlik, kadın liderliği, dijital dönüşüm, iklim sorumluluğu derken kavram üretmekte üstlerine yoktur. Ama iş karar masasına gelince, Batı’da kurulan her masanın baş köşesinde de yine genellikle yaşlı erkekler oturur.
Gençlere geleceğe ilişkin umut satılır, kadınlara eşitlik broşürleri dağıtılır, çocuklara iklim zirvelerinde söz hakkı verilir; ama son karar yine bitkinlikten zorlukla çıkan cılız sesli, gri takım elbiseli, geçmiş yüzyılın siyasal refleksleriyle konuşan erkeklere bırakılır. Sonuç olarak sorun yalnızca bizim ülkemize özgü değildir. Sorun, dünya siyasetinin yaşlı erkek aklıyla fazlasıyla barışık olmasıdır. Dahası gençlik enerjisine, gençlik aklına ve gençlik kaynaklı değişime tüm dünyadaki yaşlı erkeklerin iktidar akılının kapıları sonsuza dek kapalıdır.

Burada sözünü ettiğimiz erkeklik, yalnızca biyolojik bir cinsiyet değildir. Bu, iktidarı paylaşmayan, değişimi tehdit sayan, temsil alanını kendi çevresine kapatan, makamı hizmet değil iyelik ilişkisi olarak gören siyasal bir davranış biçimidir.

Türkiye’de bu görünüm çok daha tanıdık, çok daha yorucu, çok daha kaba bir biçimde her dönemde karşımızdadır. Gençler işsizlikle, kadınlar görünmezlikle, emekliler yoksullukla, kentler rantla, doğa talanla, dünya iklim kriziyle, insanlık yapay zekânın açtığı yeni sorularla boğuşurken; kürsülerde değişmeyen aynı yüzler, aynı ses tonları, aynı öfkeler ve aynı “biz olmasaydık sizler aç kalırdınız” söylevleri dolaşır.

Sanki ülke bir ortak yaşam alanı değil de bazı erkeklerin ömür boyu kullanacakları siyasal oyun odasıdır. O odada takvim değişir, kuşak değişir, dünya değişir; ama onlar değişmez. Çünkü onlar için siyaset dönemsel bir hizmet alanı değil de kendini halka dayatma alanıdır. Her konuşmada geçmişi anımsatırlar. Her eleştiride halkı azarlarlar. Her yeni kuşağı deneyimsizlikle suçlarlar. Her kadını vitrine, her genci bekleme odasına, her değişik ya da eleştirel sesi de “sonra bakarız” rafına kaldırırlar.

Sonra da bu tutum ve davranışları demokrasi olarak tanımlamaya kalkışırlar. Oysa demokrasi, aynı erkeklerin aynı koltuklarda yaşlanması değildir. Demokrasi; koltuğun kişiye değil, göreve ilişkin olduğunu bilmektir. Demokrasi, devleti kendi biyografisi sanmamaktır. Demokrasi, “ben gidersem ülke biter” diyenlerin değil; “ben giderim, kurumlar kalır, toplum gelişerek yaşar” diyebilenlerin yönetim biçimidir.

1990’larda bu ülkenin siyasal dilinde sert ama anlamlı bir deyim dolaşırdı: “tabut siyaseti.” Bu deyim, yalnızca ölüm ve cenaze üzerinden yapılan siyaseti değil; koltuktan kalkmayı, geri çekilmeyi, yerini yeni kuşaklara bırakmayı bilmeyen siyasetçilerin ölümüne sürdürdüğü iktidar tutkusunu da anlatırdı. Özellikle ileri yaşına ve sağlık sorunlarına karşın siyasette kalmakta ısrar eden bazı liderler için “Örneğin Bülent Ecevit” kullanılan bu deyim, gerçekte Türkiye siyasetinin eski ama hiç eskimeyen hastalığını görünür kılıyordu: Siyaseti bir kamu görevi değil, son soluğu verene kadar sürdürülecek kişisel bir yazgı ya da yaşam döngüsü gibi görme sayrılığı…

Bugün değişen yalnızca deyimlerdir; hastalık yerli yerinde duruyor. Dün adına “tabut siyaseti” deniyordu; bugün daha kavramsal konuşursak buna “gerontokrasi, grandioz liderlik, siyasal narsisizm ya da yaşlı erkek iktidarı” deniyor.

Ama özünde anlatılan olgu, oluşum, olay aynıdır:

Koltuk bırakılmaz.
Makam devredilmez.
Kürsü terk edilmez.
Gençler bekletilir.
Kadınlar süs bitkisi gibi vitrine alınır.
Halk ise aynı eski temsil oyununu izlemeye zorlanır.

Geçmişte siyasetçinin koltuktan ancak tabutla kalkacağı söylenirdi. Bugün ise sorun daha karmaşık; çünkü koltuk yalnızca bir makam değil, siyasal kimliğin protezi durumuna gelmiştir. Bazıları için emeklilik, bilgelik değil; görünmezlik korkusudur. Bu yüzden çekilmezler. Çünkü çekildikleri anda ülkenin değil, kendi kişisel mitolojilerinin çökeceğini sanırlar.

Koltuğa oturan yönetir; koltuğa kaynayan ise ülkeyi değil, kendi iktidar alışkanlığını sürdürür.

Üstelik bu oyunun oyuncuları kendilerini oyuncu olarak da görmezler. Onlara göre kendileri “devlet aklı”dır. Dahası bazen devlet, ulus, tarih ve yazgı aynı bedende toplanmış gibi konuşurlar.

Oysa bir insanın yaşı ilerleyebilir; bunda sorun yoktur. Buradaki sorun, yaşın bilgelik üretmemesi; yalnızca koltuğa daha sıkı tutunma arzusu üretmesidir.

Yaşlılık kusur değildir. Dahası yaş, eğer insanı dinginleştirir, derinleştirir, alçakgönüllü kılar ve dünyaya biraz daha geniş bakmayı öğretirse büyük bir değerdir. Ama yaş almak, yalnızca geçmişi kutsamak, bugünü azarlamak ve geleceği gençlerden esirgemek anlamına geliyorsa; orada artık bilgelik değil, siyasal takıntılık durumu vardır.

Bugün dünyanın ve Türkiye’nin sorunu biraz da budur. Çağ değişmiştir ama kürsülerdekiler değişmemiştir. Dijital dünya başka bir dil konuşmaktadır. İklim krizi başka bir öncelik dayatmaktadır, genç kuşak başka bir adalet anlayışı istemektedir, kadınlar artık vitrinde süs bitkisi olmak değil, özne olmak istemektedir. Ama siyaset; inatla ve direnerek eski erkek söylemlerinin ağır aksak yürüyüşüyle ilerlemeye çalışmaktadır.

Bazen bir ülke, yönetenlerinin yaşından değil; onların düşünsel olarak hangi yüzyılda kaldığından yorulur. İşte bizler de biraz bundan yorulduk.

Geçmişi anlatan ama bugünü duymayanlardan, gençlere öğüt verip onların geleceğini çalanlardan, kadınlara yer açıyormuş gibi yapıp asıl masayı yine erkekler arasında kuranlardan, halkı yurttaş değil de sürekli minnet borçlusu sayanlardan yorulduk.

Batı’da da bundan yorulanlar var. Çünkü orada da demokrasi çoğunlukla gençlerin enerjisiyle süslenip yaşlı erkeklerin kararlarıyla yönetiliyor. Orada da iklim krizini gençler tartışıyor, ama fosil kararları yaşlı erkekler veriyor. Orada da dijital çağın sonuçlarına genç kuşaklar katlanıyor; ama veri, teknoloji ve savaş politikalarını çoğunlukla geçmiş yüzyılın iktidar aklı belirliyor. Orada da kadınlar kürsüye çağrılıyor, ama kararın bağlayıcı sözleri çoğunlukla erkeklerin kapalı karar odalarında biçimleniyor.

Demek ki sorun Doğu-Batı ayrımı değildir. Sorun, iktidarın erkekleşmiş ve yaşlanmış biçimidir.

Kuşkusuz demokrasi yalnızca sandık değildir. Demokrasi; kimin konuştuğu kadar kimin susturulduğudur. Kimin yönettiği kadar kimin bekletildiğidir. Kimin temsil edildiği kadar kimin vitrine konulup karar masasından uzak tutulduğudur.

Koltuk, kimsenin mezar taşı değildir.
Makam, kimsenin tapulu malı değildir.
Siyaset, yaşlı erkeklerin son nefesini vermek için beklediği özel yoğun bakım odası da değildir.

Koltuktan kalkamayanlara artık şunu anımsatmak gerekir:

O koltuk sizin tapulu malınız değil.
O kürsü yalnızca sizin değil.
O devlet sizin babanızdan kalma miras değil.
O gelecek ise kesinlikle yalnızca sizin değil.

Gelecek; gençlerin, kadınların, çocukların, yoksulların, dışlananların, sesi kısılmışların, iklim krizinin gölgesinde yaşayacak olanların, dijital çağın ağırlığını sırtında taşıyacak kuşakların hakkıdır.

Ve belki de artık siyasetin bütün yaşlı erkeklerine, yalnızca Türkiye’de değil, Batı’nın parlak demokrasi salonlarında da, Doğu’nun ağır protokol masalarında da aynı sözleri söylemek gerekir:

Haydi beyler; sizler sıranızı savdınız. Döneminiz geldi de geçti bile… Şimdi biraz da efendice evlerinizdeki sallanan sandalyelerinize oturmaya gidin. Çünkü dünya artık sizin eski söylevlerinizle, eski korkularınızla, eski öfkelerinizle ve eski koltuk alışkanlıklarınızla yönetilemeyecek kadar değişti. Ama bir tek sizler değişmediniz; hep karşımızdasınız, hep aynısınız.

Selma Erdal; Didim, 12 Haziran 2026

Devamını Oku

İdeolojilerden Algoritmalara

İdeolojilerden Algoritmalara
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Vasatın Egemenliğinde Yaşarken

Türkiye’nin yakın geçmişine dönüp baktığımızda, her kuşağın kendi döneminin ruhuyla, o ruhun ürettiği kavramlarla yoğrulduğunu görürüz. Kuşaklar yalnızca yaş alarak büyümez; dönemin egemen anlatıları, ekonomik arayışları ve siyasal iklimi neyse, onun tezgahından geçerek biçimlenir. Bugün dönüp arkamıza baktığımızda, toplumsal belleğimizin yolculuğunda üç değişik kırılma, üç değişik insan manzarası görüyoruz.

1950’lerden 1970’lere uzanan dönem; ülkenin “teknik” ile tanıştığı, sanayileşme girişimlerinin ve kalkınma düşüncesinin kutsandığı yıllardı. Meslek liseleri, teknik okullar birer umut kapısı; mühendislik ise toplumun geleceğini yapılandıracak en saygın güç gibiydi. Üretim, fabrika bacaları ve kalkınma düşüncesi; toplumsal düşlerin odağındaydı.
Ancak dönemin ruhu hızla kabuk değiştirdi. 1968 kuşağının fitilini ateşlediği ve 12 Eylül 1980’e kadar uzanan o fırtınalı süreç, politikanın, ideolojik bağlılıkların ya da bağımlılıkların ve toplumsal savaşımların sokaklara taştığı yıllar oldu. O dönemin gençleri yalnızca bir diploma almanın, güvenli bir meslek edinmenin ya da günü kurtarmanın derdinde değillerdi. Dünyanın nasıl değiştirileceği, adaletin nasıl kurulacağı ve ülkenin hangi doğrultuda yürümesi gerektiği üzerine büyük, ağır ve bedeli yüksek sözler söylüyorlardı. Alanlar, amfiler ve bildiriler o kuşağın hem okulu hem de kürsüsüydü.

12 Eylül askeri darbesi; bu toplumsal dinamizmin üzerine adeta beton döktü. Politika tehlikeli, düşünmek suç, örgütlenmek ise kuşkulu kavramlar olarak tanımlandı. Proje belirlenmişti; toplumsal belleği sıfırlanmış, apolitik kuşaklar yetiştirilecekti.

“Nitekim” Kenan Evren’le birlikte; nitekim öyle de oldu. 80’ler ve 90’lar boyunca bu kasıtlı apolitikleşmeye, bir yandan dinsel tutuculuğun yükselişi, diğer yandan ise neoliberal tüketim kültürünün göz kamaştırıcı vaatleri eşlik etti. “Yurttaş” kavramı hızla yerini “tüketiciye” bıraktı. Siyasal buluşmaların yapıldığı, ateşli söylevlerin verildiği o geniş alanların yerini lüks alışveriş merkezleri; kamusal alanda söylenen o ağırbaşlı sözlerin yerini ise mağaza vitrinleri ve popüler kültürün geçici pırıltıları aldı. Küreselleşmenin ilk dalgası, bizi ideolojik kalıplardan çıkarıp tüketim bantlarına yerleştirdi.

2000’li yıllarla birlikte bildiğimiz tüm sosyolojik ezberleri altüst eden yepyeni bir eşikten atladık ve böylece internet, dijital iletişim ve sosyal medya, zaman ve mekân kavramlarını bir anda buharlaştırdı.
Bugün adına “Z Kuşağı” dediğimiz kitle, artık yalnızca kendi mahallesinin, kendi okulunun ya da kendi ülkesinin sınırlarıyla soluklanan çocuklardan oluşmuyor. Onlar küresel platformların, hızla akan dijital imgelerin ve ekran arkasında yapılandırılan çevrimiçi kimliklerin çocuklarıdır.

Tam da bu nedenle; bugünün gençliğini anlamak için elimizdeki eski ideolojik haritalar, sağ-sol şablonları ya da geleneksel toplumbilim kuramları tek başına yetersiz kalıyor. Çünkü onların neye bakacağını, neye güleceğini, hangi videoya öfkelenip hangi trendi kutsayacağını, dahası kimi seveceğini; ideolojiler değil, arkada tıkır tıkır işleyen algoritmalar belirliyor.

Elbette bu durum, gençlerin bütünüyle iradesiz, edilgen birer kurban olduğu anlamına gelmez. Onlar dijital dünyanın araçlarını çok iyi kullanıyor, kendi dillerini yaratıyorlar. Ama bilmemiz gereken çıplak bir gerçek var ortada; bu çağın yeni yönlendirme, rıza üretme ve manipülasyon aygıtı parti bildirileri, kalın ideolojik kitaplar, sendika odaları ya da açık alan buluşmaları, konuşmaları değil. Yeni çağın görünmez kürsüsü, dahası sanal agorası ekrandır. Ancak bu sanal agora, Antik Yunan’daki gibi yurttaşların özgürce söz aldığı bir alan değil; algoritmaların kimin görüneceğine, kimin duyulacağına ve kimin unutulacağına karar verdiği dijital bir gösteri alanıdır. Bu yeni dönemin en tehlikeli ideolojisi ise son derece tarafsız, nesnel ve eğlenceliymiş gibi görünen dijital akışın ta kendisidir.
Eski kuşaklar, karşı karşıya oldukları ideolojinin ne olduğunu bilir, ona göre saf tutar ya da karşı çıkardı; çünkü düşman da dost da görünürdü. Oysa günümüzde yapay zekanın ve veri madenciliğinin biçimlendirdiği dijital akış; bireye özgürmüş duygusu vererek onu kendi yankı odasına tutsak alıyor.

Bu durumda; yaşanılan dönemin sonunda kendimize sormamız gereken temel yaşamsal soru şudur:
-İdeolojilerin açıkça yönlendirdiği, sınırları belli kuşaklardan; algoritmaların sezdirmeden biçimlendirdiği, sınırları belirsiz kuşaklara geçerken, düşünme özgürlüğümüzü gerçekten genişlettik mi? Yoksa yalnızca prangaları parlatılmış, daha görünmez, daha rafine bir yönlendirme düzenine gönüllü olarak teslim mi olduk?
Gerçek şudur ki, ekranı her yukarı kaydırdığımızda, bu sorunun yanıtından biraz daha uzaklaşıyoruz. Ekranı kaydırdıkça yalnızca görüntüler değişmiyor; benliğimizden, bilincimizden ve özgür irademizden de yavaş yavaş uzaklaşıyoruz.

Selma Erdal; Didim, 8 Haziran 2026

Devamını Oku

Vasatın Egemenliğinde Yaşarken

Vasatın Egemenliğinde Yaşarken
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Vasatın Egemenliğinde Yaşarken

Anımsıyorum İlhan Selçuk’un bir yazısından; “Hep öğreniyoruz , ne zaman bileceğiz?” sözlerini…
O toprağa karışmış, moleküllerine ayrışmış olsa da; onun bu sözleri hep usumda, hep aklımda…
Çünkü bizler “Büyüklerimiz bizden iyi bilir” söylemiyle yetiştirilen ve yıllanma/yaşlanma anlamında ne kadar yol alsak da her dem çocuk kalan bir toplumda yaşıyoruz. Gelişim ve Öğrenme Psikolojisi’ne göre bu durumun karşılığı “yetişkin-yetişkin ilişkisi” kuramayan bir toplumsal yapının varlığıdır.
Bazen öfkelendiğimiz, bazen de övgüler düzüp öykündüğümüz, özendiğimiz Batılı toplumlarda durum ne kadar da başka…
Çünkü onlar 18 yaşına gelmiş bir gence; yetişkin kimliği verip, kişiliğine saygı duyuyorlar.
Çünkü onlar öğrendiklerini; korkusuzca uyguluyorlar.
Çünkü onlar; uyguladıkları, denedikleri için biliyorlar.
Çünkü onlar denedikleri için eninde, sonunda başarıyorlar.
Çünkü onlar başardıklarıyla yetinmeyip, sürekli öğreniyorlar, uyguluyorlar, deniyorlar, sürekli başarıyorlar.
Çünkü onlar zorluklar karşısında ne yapacaklarına ilişkin karar alacakları an geldiğinde de deneyimlerinden yola çıkarak her türlü olumsuzluğa karşı direniyorlar, savaşıyorlar, pes etmiyorlar.
Çünkü onlar ileriye dönük, uzun dönemli planlar yaparak düşünüyorlar.

Böyle çünkü ile başlayan tümceler kurabilir miyiz hiç yaşadığımız toplumun geneline bakarak?
Ne yazık ki bu sorunun yanıtı; koskocaman bir “hayır” olarak verilecektir.
Ama bizim toplumumuzdan “Batılı gibi davranışlar gösteren” bir kişi ya da kişiler çıkacak olursa…
Hemen kurulur; onu ya da onları eleştiren tümceler/cümleler…
Çünkü bu toplum; vasatın egemenliğinde tutsak… Bu toplumda öncü, ilerici, önder olmak yasak…
Çünkü bu toplumun çoğunluğu; ayakta durmayı başaranı ya da başaranları kendileri gibi çökertmek için uğraşan birer korkak…
Çünkü toplum; özgüvenli olma kavramından çok uzak…
Çünkü bu toplumda; ola ki birileri ileriye dönük yapacak olursa bir atak, “kondukları yerde otlayanlar” ve “değirmen taşı gibi oturdukları yerde kalanlar” sanırlar ki işin içinde var bir tuzak…
Çünkü onların miskin, uyuşuk, tembel benlikleri için başarı kavramı dönülmemesi gereken bir kavşak…

Cehennemde zebaninin biri kaynar kazanın yanında durmuş; kazandan çıkmak için uğraşanların başına elindeki topuzla vurarak, onları yeniden kazanın derinlerine itiyormuş. Yanında bulunan diğer zebani sormuş:
-Bu adamların tepelerine vuruyorsun da şu diğerlerine neden vurmuyorsun?
Eli topuzlu zebani yanıtlamış:
-Başlarına vurduklarım; Alman, İngiliz, Fransız. Diğerleriyse Türk. Türk olanlar çıkmağa çalıştıkça, aşağıdaki Türkler onları ayaklarından çekiyor, bu nedenle benim vurmama gerek kalmıyor.

Kıssadan, hisse… Ne acıdır ki Türk’ün genel karakteri böyle… Başaranı kıskanmak, çekememek, onu aşağılara çekmek…
Boşuna mı sözler türetmiş eskiler?
-Meyve veren ağaç taşlanır!
-Padişahın bile ardından konuşulur.

Şöyle bir tarihe baktığımızda; kurulan Türk Devletleri’nin her birini… Genelde kimler yıkmıştır onları? Türkler. Hep Türkler yıkmıştır birbirlerinin devletlerini…
Üstelik günümüzde bile onca Türk Devleti’nin varlığına karşın; henüz ulaşılamamıştır Türk Birliği’ne…
Bizimkiler ya Amerikalı’nın peşine takılır ya da Araplar’ın entarisine yapışır. Sovyetler yıkılmış olsa da Türk Devletleri bugün de Rusya’nun uydusudur, Rusya’nın çevresindedir. Asya’dakiler de Çin’in egemenliğindedir.
Şu Turgut Özal’ın pek çok eylemini eleştiririm de son yıllarında Türk Devletleri’ni toplayıp, Otağ kurduğunda Anadolu’nun bağrında; övgüye değer bulmuştum onu… Ama belki de bu davranışı getirdi erken yaşında, yaşamının sonunu… Gerçi onun ölümü de henüz çözülememiş bir bilmece ya her ne ise…
İşte bu Türk denen varlık; şöyle bir titreyip de kendine gelse, genlerine dönse… Şu uyuşukluk ateşi bir sönse… Ve yeniden; Attila’nın, Alpaslan’ın, Odman’ın, Fatih’in ve en önemlisi de ATATÜRK’ün çocukları olduğunu anımsasa, hatırlasa…
İşte o gün geldiğinde; tarlada çiftçinin, fabrikada emekçinin teri dökülmeğe başlasa… Öğretmenler okulda Atatürk İlke ve Devrimleri’ni Türk çocuklarına anlatsa… Asker; Gazi Mustafa Kemal’in Harbiyelisi olsa… Bu ülke Cumhuriyet’in ilk on yılında olduğu gibi yeniden doruklara ulaşsa…
Atın üzerinize serpilmiş ölü topraklarını atın! Ve Nazım Usta gibi coşkuyla haykırın:
Akın var
     güneşe akın!
          Güneşi zaptedeceğiz
               güneşin zaptı yakın!

Selma Erdal; Didim, 5 Haziran 2026

Devamını Oku

Çevre ve Biz

Çevre ve Biz
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Çevre ve Biz

Geçmiş yıllarda ülkemizi yönetenleri; yalnızca 5 Haziran Dünya Çevre Günü kutlamalarına katıldıkları , yılın diğer günlerinde çevre sorunlarını hiç de umursamadıkları için TÖREN ÇEVRECİLERİ diye eleştirirdim dilimin döndüğünce, elimin yazdığınca…

Ama bu yıl tüm yönetenler; CHP’yi parça pinçik etmeye odaklanınca , hiç birisinin ağzından çevre üzerine, çevre sorunları ve duyarlılığı üzerine sözler, söylevler duyamadık. Gerçi açlıkla sarmaş dolaş yaşam savaşı veren bir halk için insanın ne önemi var ki çevrenin, doğanın ne önemi olsun, yönetenlerin başka işleri yok mu ki çevreye, doğaya önem versinler diyecek gibi oldum da… Diyemedim.

Yalnızca Çevre Haftası’nda olduğumuz için çevre sorunlarına ilişkin düşünmek istedim.

Oyuncak bir top gibi algılayıp; oynadığımız ve tüm dengelerini bozduğumuz…
Buna karşın canı yandıkça; çığlıklarına kulak vermediğimiz… Usanmadan altını, üstünü eşelediğimiz… Sonra da “eyvahlar” eşliğinde “kıyamet”i için endişelendiğimiz…
Endişelendiğimiz için de takvimlerden bir yaprak seçip; bu da Dünyamız için Çevre Günüdür dediğimiz bir gün ya da bir başka söyleyişle 5 HAZİRAN; bütün dünyada olduğu gibi DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ diye anılır yıllardır ülkemizde de…

Günümüzde çevre sorunlarının neden olduğu olumsuzluklar ne yazık ki yalnızca suyun,toprağın, havanın ya da gürültünün neden olduğu kirlilikler bağlamına yapılacak tartışmalarla sınırlı değil. Bu sorunların neden olduğu olumsuz dışsallıklar bağlamında tüm dünyalıları kaygılandıran konu; küresel iklim değişikliği sorunudur.
Dünya genelinde yaşanan İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ sorunu nedeniyle ülkelerinden, başka ülkelere kaçan, göçen ve İKLİM GÖÇMENLERİ olarak da tanımlanan insanların; bazen ve de çoğunlukla ölümle sonuçlanan göç yolculuklarının birinci nedeni olabilir mi yeterince beslenememe ya da hiç besine ulaşamama sorunsalı?
Ve bir yanda da Henry Kissinger’in o acımasız sözleri beynimizde yankılanırken… Ne demişti Yahudi kökenli o muhteşem Amerikalı bir zamanlar söyleşi yaptığı İtalyan gazeteci Orianna Fallaci’ye?
– Petrolü kontrol edersen; ulusları kontrol edersin. Yiyeceği kontrol edersen; insanları kontrol edersin.
Bu düşünce çevresinde birleşenlerin eliyle gıda pazarına sürülen GDO’lu tarım ürünleriyle de insanları aptal edersin, kanser edersin ve son aşamada yok edersin.
Öte yandan da yükselir çığlıklar, saygın ve namuslu bilim insanlarının ağzından:
– İnsanların en az üçte ikisini öldürmek istiyorlar.

Bu açmazın, bir başka deyişle gıda sorununun ve son aşamada GDO’lu tarım ürünlerinin; insanlığın karanlık bir geleceğe sürüklenmesi pahasına ne ince hesaplarla ve ne denli ölümcül gerekçelerle üretildiğine ilişkin gerçekleri bugün sokaktaki adam da çok iyi biliyor. Ama yeterince doğal besine ulaşamadığı için ne yazık ki GDO’lu besinler sofralarına geliyor, midelerine giriyor. Ardından yaşanan sağlık sorunları, daha önceden duyulmamış sayrılıklar, bu sayrılıkların sağaltımı için çözüm bulmak amacıyla çalışan İlaç Şirketleri… Ve onların her biri uluslararası şirketler; insanlara sağlık sattıkları gerekçesiyle insanları acımasızca sömürenler… Kısacası bir kısır döngüdür sürüp giden. Oysa sürdürülebilir kalkınma gerçekleştirilecekti gelecek nesiller de düşünülerek, onlara yaşanabilir bir dünya bırakmak için… O iyi niyetli sözler yerine getiril-e-me-den; dünya ve dünyada yaşayan tüm canlılar tükenme sürecine girdi, bu “iyi niyetli sözleri” türeten ama daha çok kazanmak için sorumsuzca üreten küresel egemenler ve efendiler eliyle…

Uluslararası sömürgenler dilediklerince dünyamızda ve uzayda at oynatırken… Başka ülkelerdekiler bir yana, bizim ülkemizdeki siyasetçiler arasında çevre sorunları üzerine düşünen, kaygılanan ve tek bir söz söyleyen ne yazık ki hiç kimse yok. Oysa çevre sorunları; ulusal güvenlik gibi, ülkenin geleceğini düşünmek gibi partiler üstü bir kavramdır. İktidar ya da muhalefet tüm partilerin endişe ve sorumluluk duymalarını gerektiren bir konudur.
Bu ülkede herkes iktidar pastasından kendisine büyükçe bir pay kapma peşindedir. Ama hiç bir siyasi partinin, partilinin söyleminde; evimiz dünya üzerinde bir oda olan Türkiye için çevre sorunlarına ilişkin kaygı, sorumluluk, endişe içeren tek bir söz yoktur. Dünlerden bugünlere; her dem olduğu gibi onlar yine Yeşil Dolar peşindeler, yeşil dalların dolayısıyla doğanın, çevrenin, dünyanın değil. Dolayısıyla bundan böyle ne ülkemiz bağlamında, ne de dünya genelinde; sağ ve sağlıklı kalmak da hiç kolay değil.

Selma Erdal; Didim, 5 Haziran 2026

Devamını Oku

Önce Tekerlekler Döndü

Önce Tekerlekler Döndü
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Önce Tekerlekler Döndü

Uygarlığın başlangıcı, tekerleğin bulunmasıyla eş güdümlü sayılır. Tekerlekler döndükçe, insanlık da teknolojik devrime doğru yol aldı.

Önce tekerlekler, sonra palangalar, makaralar ve dişli çarklar… Derken buharın gücü, beygirin gücünü geçti. Buharın gücüyle yalnızca tekerlekler dönmedi; fabrikalar işledi, lokomotifler raylarda ilerledi, gemiler denizleri aştı. Ardından içten yanmalı motorlar ve jet teknolojisiyle uçaklar göklere yükseldi. Tekerleklerin dönmesinin yanı sıra, Eski Mısır’a ve Antik Yunan’a şöyle bir bakarsak; Thales, Pisagor, Arşimet ve Öklid sayıların büyülü dünyasında oynamaya başlayınca insanlık başka bir eşiğe geldi. Yakın çağlarda ikili sayı sisteminin bulunmasının ardından, sürekli yenilenen ve geliştirilen bilgisayar denen o teknolojik araca ulaştık. Ve artık onun işletim sistemiyle birlikte, her birimiz dünya genelinde örülmüş devasa bir ağa yakalanmış sineklere dönüştük.
Bu gelişmenin tarihsel akışında, İkinci Dünya Savaşı döneminde, V-2 roketlerinin mimarı Alman mühendis Wernher von Braun’u Nazilerin elinden aşırınca Amerikalılar, her şey bir başka biçime bürünmeye başladı; Amerikan emperyalizminin etkisi ve güç gösterisi tüm dünyaya yayıldı. Gerçi bunun sinematik bir ön hazırlığı da vardı. Örneğin Superman, Batman, Flash Gordon; daha sonraları 2001: Bir Uzay Destanı ve Uzay Yolu dizileriyle ardı arkası kesilmeyen bilimkurgu filmleri… Tüm bunlar, zihinlerde bir “Dünya Devleti” düşüncesi oluşturmak içindi. Sanki dünya dışından, uzaydan gelecek saldırganlar varmış da dünyalıları yalnızca Amerika’nın öncülüğü ve gücü savunabilirmiş gibi… Dolayısıyla 20. ve 21. yüzyıl boyunca insanlığa pek çok korku masalı anlatıldı.

Oysa gerçek saldırgan, tüm dünyaya egemen olmak isteyen o küresel güçtü. Amaç; dünyayı ele geçirmek, tek devlet, tek ülke, tek halk ve tek bir dili egemen kılmaktı. Sanki küresel bir “rabia” girişimi!

Herkesi gözleyen, izleyen, biçimlendiren; düşüncelere, duygulara ve davranışlara egemen olan bir güç: Big Brother… Bir başka deyişle dünya jandarması… Bu amacına ulaşmak için elindeki en kullanışlı araç ise ikili sayı sisteminin evrimiyle yaşamımıza giren ve hepimizi ağına düşüren internettir. Gizli, saklı ne varsa Big Brother bilir; çünkü Süper Bilgisayarlar onun için depolar. Önce fişler, gerekirse şişler, olmadı kırmızı bültenle arar. Eğer kendi çıkarlarına uygun bir yarar görürse, karşı tarafın sırrını sizin için çevreye yayar. Kim oy çalmış, mezardaki ölüler hangi partiye oy atmış, akli dengesi yerinde olmayanlar adına basılan pusulalarla kimler sandığa gitmiş? Canı istediğinde, kedinin fareyle oynadığı gibi oynar herkesle… Sırlarını ifşa ettiği adamı, siyaset sahnesinde deliğe süpürülmekten beter eder; ola ki artık işine yaramayacağına ilişkin bir karar almış olsun… Seçim dönemlerinde, öncesinde ya da sonrasında yıllardır yayılan ve güven duygumuzu zedeleyen onca söylencenin kaynağını uzaklarda aramaya gerek yok. Eğer dengeleri sarsmak isterse Sam Amca, her türlü gizemi ve sırrı sanal kamusal alana fısıldayıverir. Kafaları karıştırır, küsleri barıştırır, dostları düşman edip birbiriyle yarıştırır. Borsayı indirir, çıkarır; dövizin barometresi onun isteğiyle düşer veya yükselir.

İşte son yerel seçimde, “birinci parti” çıkmanın sevinciyle muhalefet yankı uyandırırken, iktidar bloğu Cumhur İttifakı’na verilen oylara ne kadar teşekkür etse de yabancı basın pusuda bekliyordu. Muhafazakar siyasetin fiyakasını bozmak, sevinçlerini kursaklarında bırakmak için manşetler hazırdı. Gerçi çeyrek yüzyıldır elde tutulan yerel yönetimlerin bir gecede yitirilmesini içe sindirmek hiç kolay değildi. “Oylar yeniden sayılsın” istemiyle umutları yeniden devşirme girişimleri sürse de, bütün bu çabalar ne yazık ki yabancı basının gündeminde birer ironi ve alay konusu olmaktan öteye gidemedi.

Zor, gerçekten zor. İnternet çağında ve dünya devletliğine soyunanların gölgesinde ihtişam içinde yaşamak, saltanat sürmek, kendini en güçlü görmek… Osmanlı’ya öykünmekle, “Yeni Osmanlı” kimliğine bürünmekle ne yazık ki üç kıtada neredeyse 700 yıl hüküm süren o imparatorluğun görkemine ulaşılamıyor. Osmanlı şöyle dursun; 29 Ekim 1923’te kurulan ve tüm dünyanın saygınlığını kazanan o genç Cumhuriyet’in ileriye yönelik bakışına, çağdaşlığa yönelik akışına hiç yaklaşılamıyor.

Ve seçimin hemen ardından gelen elektriğe, benzine her gün kuruş kuruş eklenen zamlar… İster istemez, “Bu bir halktan intikam alma girişimi mi?” sorusunu akıllara getiriyor. Sağlık olsun; bu durumda biz de daha az gezer, daha az yakıt kullanırız! Elektrik tüketiminde tasarrufa gider, makineler yerine el emeğimizle işlerimizi yaparız. Eğer istersek biz bu zamlara kafa tutar, tüketimimizi minimuma indiririz. Bizim cebimizden az para çıkar ama elektrik, benzin ve mazot baronlarının da kasasına az para girer. Yapar mıyız? Yaparız! Çünkü ülkemizin pek çok iline, ilçesine artık bahar gelmiş; o baharları kara kışlara dönüştürmek isteseler de… Halk olarak kazandığımız utkuyla; mutluyuz, sevinçliyiz, güçlüyüz. Bu zamların arkası kesilmezse, sandıktaki o baharın dahası da ülkenin dört bir yanına yayılır. İşte o günler geldiğinde, oylar kaç kez sayılırsa sayılsın, eninde sonunda halk kazanır.

Demiş ya atalarımız “Öfkeyle kalkan, zararla oturur.” dolayısıyla gelmeyin zamlarla bu kadar üstümüze. Gerekirse elektriksiz, benzinsiz, mazotsuz bir yaşam bilinciyle kitlesel bir tasarruf eylemi başlatırız. Ne tekerlekler döner ne de ikili sistemden yola çıkarak bizi her an gözetleyen internet… Hiçbirini kullanmaz, gerekirse sistemin çarklarına çomak sokar, tüketmemenin o en büyük gücünü gösteririz! Son aşamada da kazanan yine biz, halk olarak yalnızca biz oluruz.

Selma Erdal; Didim, 3 Haziran 2026

Devamını Oku