MEKİN ŞAHİN
Tarih, yalnızca yaşanmış olayların kronolojik dizilimi değildir; aynı zamanda hataların, sapmaların ve kaçırılmış fırsatların aynasıdır.
Bu aynaya dikkatle bakıldığında, farklı coğrafyalarda ve farklı ideolojilerle kurulan devletlerin benzer kırılma noktalarında çözüldüğü açıkça görülür.
1917’de Bolşevik Devrimi ile kurulan Sovyet düzeni, emekçinin iktidarı iddiasıyla yola çıktı.
Ancak zamanla bu iddia, yerini devlet merkezli bir anlayışa bıraktı. Sosyalizm, halkın yönetimi olmaktan çıkarılıp devletin çıkarlarıyla özdeşleştirildi.
Bu dönüşümün en kritik sonucu, halkın eleştiri hakkının bastırılması oldu. Çünkü devlete yöneltilen her eleştiri, sistemin kendisine yönelmiş sayıldı. Böylece sosyalizm adına kurulan yapı, sosyalist demokrasiden uzaklaştıkça kendi meşruiyetini kemirmeye başladı.
Bu sürecin son perdesi, Sovyetler Birliği’nin Dağılması ile kapandı.
Yıkımın nedeni yalnızca ekonomik krizler ya da dış baskılar değildi; asıl neden, halkın yönetime gerçek anlamda katılamadığı bir sistemin sürdürülemez oluşuydu.
Benzer bir tarihsel gerilim, Anadolu’da da farklı bir biçimde yaşandı.
1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti, feodal yapıyı tasfiye ederek modern bir ulus-devlet inşa etmeyi hedefledi.
Bu inşa sürecinin fikirsel temeli,Mustafa Kemal Atatürk tarafından ortaya konan altı ilke ile şekillendi!
Cumhuriyetçilik, halkçılık, milliyetçilik, laiklik, devletçilik ve devrimcilik.
Bu ilkeler yalnızca bir ideolojik çerçeve değil, aynı zamanda devlet ile halk arasındaki ilişkinin tanımıydı. Devlet; bir zümrenin, bir partinin ya da bir ideolojinin değil, doğrudan halkın ortak iradesinin kurumsal ifadesiydi.
Ne var ki 1950 sonrasında Türkiye’de de yön değişti.
Devletin kuruluş felsefesi ile uygulamalar arasındaki mesafe açıldı. Bağımsızlıkçı ve halkçı çizgi zayıfladıkça, dışa bağımlılık arttı. Bu durum, devletin kendi toplumsal tabanıyla olan bağını zedeledi.
2002 yılında hükümet olan AKP başlangıçta özgürlük ve demokrasi söylemiyle geniş bir toplumsal destek kazandı.
Ancak zaman içinde yaşanan dönüşüm, eleştirilerin odağını değiştirdi. İktidar ile devlet arasındaki sınırın bulanıklaşması, en tehlikeli kırılma noktalarından biri haline geldi.
Çünkü devlet ile iktidar aynı şey değildir. Devlet kalıcıdır, iktidarlar geçici.
Devlet, hukukla tanımlanır; iktidar ise siyasal tercihlerin sonucudur.
Bu ayrım ortadan kalktığında, eleştiri düşmanlığa, muhalefet ise “gayri milli” olmakla suçlanmaya başlar.
İşte bu nokta, demokratik düzenin zayıfladığı ve otoriter eğilimlerin güç kazandığı noktadır.
Tarih bize şunu açıkça göstermektedir:
Hangi ideolojiyle kurulmuş olursa olsun, halkın denetiminden kopan her yönetim biçimi zamanla kendi karşıtını üretir. Sovyetler’de bu çöküş sistemin dağılmasıyla sonuçlandı; başka coğrafyalarda ise sınıfsal kutuplaşma, ekonomik krizler ve siyasal gerilimler olarak kendini gösterir.
Bugün için en kritik soru şudur,devlet kimin adına, ne için ve nasıl yönetilmektedir?
Eğer bu sorunun yanıtı halktan uzaklaşıyorsa, tarih yeniden tekerrür etmeye başlar.
Çözüm ise ne geçmişi bütünüyle reddetmekte ne de onu olduğu gibi kutsamaktadır.
Asıl çözüm; demokratik katılımı güçlendiren, özgürlükleri genişleten ve hukuku herkes için eşit uygulayan bir düzen kurmaktır.
Çünkü gerçek güç, devleti sahiplenmek değil; onu halk adına, halkla birlikte ve halk için yönetebilmektedir.
Ve belki de tüm bu tartışmanın özeti tek bir cümlede saklıdır!
Devlet “ben” diyenlerin değil, “biz” diyebilenlerin eseri olmalıdır.