SELMA ERDAL
Akademik kariyerim kamu yönetimi alanında…
Kamu Yönetimi tahsil ederken devlet nedir, kurum nedir, hukuk nedir, anayasa nedir, hepsini öğrendik. Üstelik bonus olarak değil, zorunlu derslerde!
Kurumların görevleri, yetkileri, sorumlulukları vardır, dediler.
İnandık!
Sonra bir de baktık ki kurumlar gerçekten var. Kocaman yapılara konuşlanmışlar. Kapılarının girişinde gösterişli tabelalar var. İçeride müdürler var, mühürler var, makam odaları var.
Her şey yerli yerinde.
Tamam da acaba bu kurumlar kendilerinden beklenen işlevleri ne ölçüde yerine getiriyor?
İşte orada biraz duralım.
Gerçi durmak başka, sorgulamak başka!
Bilindiği gibi devletin temel hukuk metni olan Anayasa var ya, hani şu devletin kuruluşunu, yetkilerini, temel hak ve özgürlükleri düzenleyen kitapçık…
Hani geçmiş yıllarda Cumhurbaşkanı Sezer’in, dönemin Başbakanı Ecevit’in önüne fırlattığı o küçücük kitapçık…
İşte o kitapçık öyle kalın, öyle ağır bir şey de değil. İnsan cebine koyup gezdirebilir.
Ama nedense ağırlığı, her siyasal dönemde sayfa sayısıyla ölçülmüyor.
Yıllar içinde sil baştan yazılmadı ama o kadar çok değişiklik gördü ki insan bazen elindeki kitabın kaçıncı baskı olduğunu, hangi hükümleri içerdiğini yeniden, yeniden merak ediyor.
Bilindiği gibi Anayasa’nın ilk üç maddesi değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Dördüncü madde de bunu açık, seçik söylüyor.
Oysa ilk üç maddeye dokunmadan da kurumların yetkilerini, işleyişini, hatta siyasal sistem içindeki ağırlıklarını değiştirmek mümkün olabiliyor.
Herakleitos’tan bu yana değişmeyen tek şeyin değişim olduğu söylenip duruyor. Demek ki anayasal düzenin işleyişi de bu değişimden nasibini alıyor!
İnanın ki bu bağlamda ben bir şey söylemiyorum. Sormuyorum. Sorgulamıyorum.
Yalnızca büyüklerimiz bizden daha iyi bilir diyorum ve susuyorum.
Yanlış anlaşılmasın!
Bir de mahkemelerimiz var.
Karar veriyorlar.
Kararların uygulanması diye ayrıca çokça tartışılan bir sorun da var.
Geçmişte karar ile uygulama arasında nasıl bir ilişki bulunduğunu merak ederdim ama günümüzde hiç merak etmiyorum.
Çünkü her merakın sonu hayra çıkmayabilir.
Meraklıların başına neler gelir; bunu da yaşayanlar çok iyi bilir.
Memleketin siyasal tarihine bakıyorum.
1950’lerden bu yana nice iktidarlar, nice yönetimler, nice değişimler…
Bukalemun bile bu kadar renk değiştirse yorulur!
Gerçi bukalemunun hakkını yemeyelim. O, renk değiştirirken bile doğa ile uyumludur.
Bizim kurumlarımız acaba hangi doğaya uyumlu davranıyor diye de hiç araştırmıyorum.
Araştırmak yorucu ama sorgulamak daha yorucu…
Neden sorguladığını açıklamak ise…
Her neyse!
Ben artık yalnızca kitap okuyorum.
Başkalarına da “Kitap okuyun” diyorum.
Onlar da “Biz de okuyoruz” diyorlar.
Ne okuyorsunuz, diye soruyorum.
“Astroloji, yaşam koçluğu, evrene mesaj gönderme kitapları” diye yanıt veriyorlar.
Ben de onların bu yanıtları karşısında bitap düşüyorum.
Ama kesinlikle itiraz etmiyorum!
Sonuçta evrene mesaj göndermek serbest.
En iyisi bundan böyle ben de mesajımı evrene göndereyim, rahat edeyim diyorum.
Üstelik evrenin, kendisine gönderilen mesajlardan dolayı “Neden beni rahatsız ediyorsun?” diye hesap sormak gibi bir işlevi de yok!
Geçmişte “Neden, nasıl, niçin?” diye sorardım.
Bugünlerde sormuyorum.
Ne gerek var?
Her şey yerli yerinde.
Kurumlar yerinde.
Kanunlar yerinde.
Mahkemeler yerinde.
Anayasa da yerinde.
Yalnız bazen insan, yerinde duran şeylerin gerçekten işleyip işlemediğini merak edip soruyor. Ama ben kesinlikle merak etmiyorum. Kesinlikle “Neden?” diye sormuyorum!
Çünkü kendimce bir karar aldım ve en sonunda soru işaretlerini de emekliye ayırdım.
Değil mi ki devlet memurluğundan emekliyim, soru işaretlerim de emekli olsun.
Ama düşünmeden de duramıyorum.
Acaba düşünmek de bir gün izne bağlı olur mu ya da resen emekliliğe maruz bırakılır mı?
Eyvah!
Yine soru sordum.
En iyisi susayım.
Bundan sonra yalnızca üç nokta kullanacağım.
Çünkü soru işaretlerini yazılarımdan çıkarabilirim ama soruları aklımdan çıkarmam biraz daha zor…
Selma Erdal; Didim, 31 Ekim 2026
" />
" />
GÜNDEM
31 Ekim 2026