" />

Umudu Tüketenlere Karşı: Niyet, Tarih ve Direnişin Yol Haritası

Umudu Tüketenlere Karşı: Niyet, Tarih ve Direnişin Yol Haritası

ABONE OL
Nisan 24, 2026 16:24
Umudu Tüketenlere Karşı: Niyet, Tarih ve Direnişin Yol Haritası
0

BEĞENDİM

ABONE OL

MEKİN ŞAHİN

Umudu Tüketenlere Karşı: Niyet, Tarih ve Direnişin Yol Haritası

Toplumlar da bireyler gibi zaman zaman sıkışır. Koşullar ağırlaşır, seçenekler daralır ve insan kendisini bir çıkmazın içinde bulur. Böyle anlarda iki yol belirir. Ya şartlara boyun eğerek niyetini küçültürsün ya da niyetini büyüterek şartları dönüştürmeye çalışırsın. Aslında mesele tam da burada düğümlenir. Çünkü tarih, koşullardan çok niyetlerin eseridir.
Bir davranışın doğruluğu ya da yanlışlığı, yalnızca ortaya çıkan sonuçla değil, o sonucun hangi niyete hizmet ettiğine göre anlam kazanır. Eğer sonuç, insanı ve toplumu daha ileriye taşıyorsa doğrudur; ama niyeti yok sayıyor, onu törpülüyor ve teslimiyete sürüklüyorsa yanlıştır. Bugün yaşadığımız tartışmaların merkezinde de tam olarak bu var.
Niyet mi yön verecek, yoksa şartlar mı?
Türkiye’nin son yıllarına bakıldığında, birçok aydının yaptığı tarihsel benzetmeler tesadüf değildir. Özellikle Serv Antlaşması ile özdeşleşen parçalanma ve teslimiyet korkusu, yeniden gündeme getirilmektedir.
Ekonomik darboğazlar, üretim gücünün zayıflaması, toplumsal ayrışmanın artması ve siyasal iradenin dış etkilere açık hale gelmesi gibi gelişmeler, bu benzetmeleri besleyen unsurlar arasında yer alır. Ancak tarih yalnızca benzerliklerden ibaret değildir; aynı zamanda farklı niyetlerin çarpışma alanıdır.
Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde yaşananlar bu açıdan öğreticidir. Bir tarafta mandacı zihniyet, yani kurtuluşu başka güçlerin himayesinde arayanlar; diğer tarafta ise Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde şekillenen tam bağımsızlık iradesi vardı.
Aynı koşullar içinde iki farklı yol seçildi. Biri umutsuzluğu büyüttü, diğeri umudu örgütledi.
Bugün de benzer bir kırılma noktasında olduğumuzu düşünenler için asıl soru şudur; hangi niyet kazanacak? Umudunu kaybedenler, çoğu zaman bunu gerçekçilik olarak sunar. Teslimiyeti “zorunluluk”, geri çekilmeyi “akılcılık” olarak tanımlarlar.
Oysa bu yaklaşım, yalnızca bireysel bir geri çekilme değil; toplumsal umudun da aşınması anlamına gelir. Umudunu kaybeden bir toplum, kendi geleceğini başkalarının planlarına bırakır.
Buna karşılık bağımsızlıkçı irade, en zor koşullarda bile umudu diri tutar. Çünkü umut, bir duygu değil; bir eylem biçimidir. Direnmek, üretmek, örgütlenmek ve alternatif yaratmak umudun somut karşılıklarıdır.
Cumhuriyetin kuruluş felsefesi de tam olarak bu noktada anlam kazanır. Laik, bağımsız ve halk egemenliğine dayalı bir düzen, yalnızca bir yönetim modeli değil; aynı zamanda bir toplumsal yön tayinidir. Bu yön, bireyin özgürlüğünü, emeğin değerini ve aklın rehberliğini esas alır. Bu nedenle, bu felsefeden sapmalar yalnızca politik değil, aynı zamanda toplumsal bir gerileme yaratır. Bugün eleştirilen noktalardan biri de tam olarak budur. Bağımsızlık iddiasıyla yola çıkan
yapıların, zamanla kendi içlerinde yön kaybı yaşaması. Umut olmak için ortaya çıkanların, umudu tüketen aktörlere dönüşmesi. Bu durum, tarihsel olarak yeni değildir; ancak her seferinde yeniden sorgulanması gerekir.
Peki çözüm nedir?
Çözüm ne geçmişi romantizme etmekte ne de bugünü kabullenmektedir. Çözüm, geçmişten ders alarak bugünü dönüştürme iradesini ortaya koymaktır. Bulunduğumuz mevzileri terk etmeden, teslim olmadan ve korkuya boyun eğmeden mücadele etmektir. Çünkü korku, ancak üzerine gidildiğinde dağılır. Toplumsal dönüşüm, büyük laflardan çok küçük ama kararlı adımlarla başlar. İnsanların birbirine dokunduğu, yüz yüze geldiği, ortak sorunları birlikte
tartıştığı zeminler umut üretir. Bu nedenle yerel mücadeleler, mahalleler, ilçeler ve kentler büyük değişimlerin temelidir. Anadolu gibi emek ve direniş geleneği olan yerler, bu açıdan yalnızca bir coğrafya değil; bir hafızadır. O hafıza, kaybedilenleri hatırlatır ama aynı zamanda yeniden kazanılabileceklerin de işaretini verir. Geçmiş unutulmaz; çünkü gelecek, geçmişin üzerine kurulur.
Çözüm yolu nettir!
Ya umudu tüketenlerin çizdiği dar alanda kalınacak ya da umudu yeniden üreten bir irade ortaya konulacaktır. Umut, kendiliğinden var olmaz. Onu var eden, sahip çıkan ve büyüten insanlardır.
Eğer bir toplum “artık yeter” diyebiliyorsa, o toplum için hiçbir şey bitmiş değildir.
Umut, en çok karanlığın yoğun olduğu yerde anlam kazanır.
Toplumlar, bireyler gibi tarihsel dönemlerde sıkışır; ağırlaşan koşullar, daralan seçenekler ve geleceğe dair büyüyen belirsizlikler insanları bir yol ayrımına sürükler. Böyle zamanlarda ya mevcut düzene boyun eğilir ya da değişim iradesiyle yeni bir yol açılır.
Türkiye’nin son yirmi yılına bakıldığında yaşanan ekonomik kriz, hukuksal aşınma, toplumsal kutuplaşma ve kurumsal çürüme, yalnızca yönetimsel hataların değil; aynı zamanda yanlış bir siyasal niyetin sonucudur.
Sorun ekonomik rakamlar değildir. Mesele, halkın geleceğe olan inancının sistemli biçimde aşındırılmasıdır. Üretim yerine tüketime dayalı büyüme modeli, sanayi yerine inşaat merkezli bir ekonomi anlayışı ve dış borç bağımlılığı, ülkeyi kırılgan hale getirmiştir.
Çiftçi üretimden kopmuş, genç işsizlik sıradanlaşmış, emekçiler ise her geçen gün daha fazla yoksullaşmıştır. Enflasyon yalnızca fiyatları değil, insanların hayat planlarını da eritmiştir. “Orta direk” olarak tanımlanan kesimler bugün temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmaktadır. Emekli ve memur borçla yaşamakta, işçi ise alın terinin karşılığını alamamaktadır. Ekonomik kriz artık istisnai bir durum değil, günlük yaşamın kalıcı gerçeği haline gelmiştir.
Ancak daha tehlikeli olan, bu tablonun “kaçınılmaz” gibi sunulmasıdır.
Yoksulluk kader değildir; yanlış tercihlerin sonucudur. Bu yüzden ekonomik adaletsizliği büyütmüştür. Böyle bir düzende halk yalnızca yoksullaşmaz, aynı zamanda umudunu da kaybeder.
Siyasal alanda ise benzer bir daralma yaşanmıştır. Demokratik denetim mekanizmalarının zayıflaması, sadece muhalefeti değil, doğrudan halk iradesini de etkisizleştirmiştir. Eleştiri çoğu zaman tehdit olarak görülmüş, itiraz edenler “öteki” ilan edilmiştir. İnsanlar siyasal görüşleri üzerinden ayrıştırılmış, komşuluk ilişkileri bile ideolojik kamplara bölünmüştür. Eğitim sistemi sürekli değişen politikalarla istikrarsızlaşmış, liyakat yerine sadakat ön plana çıkmış, gençlerin ülkeye olan aidiyet duygusu zayıflamıştır. Aynı zamanda siyasal ve psikolojik bir kırılmadır.
Demokratik yönetim toplumsal ilerlemenin yön pusulasıdır. Bu pusula kaybolduğunda toplum yalnızca yönünü değil, ortak geleceğini de kaybeder.
Kurtuluş Savaşı yıllarında manda ve himaye isteyenlerle tam bağımsızlık isteyenler arasındaki fark neyse, bugün de teslimiyet ile direnç arasındaki fark odur. Şartlar zor olabilir; ancak tarih, zor koşullarda gösterilen iradeyle yazılır. AKP iktidarının yarattığı ekonomik ve siyasal tablo karşısında en büyük tehlike, halkın “değişmez” duygusuna teslim olmasıdır.
Oysa umut, pasif bir bekleyiş değil; aktif bir mücadeledir.
Üretmek, örgütlenmek, dayanışmak, sorgulamak ve direnmek umudun gerçek biçimleridir.
Mahallede, işyerinde, okulda, tarlada, fabrikada kurulan her ortak mücadele zemini, karanlığa karşı yakılmış bir ışıktır. Çözüm, yalnızca seçim sandığında değil; toplumsal bilinçte ve örgütlü halk iradesinde yatmaktadır. Türkiye’nin geleceği, korkuya teslim olanların değil; “artık yeter” diyebilenlerin ellerinde şekillenecektir.

www.kozanbilgi.net internet sitesinde yayınlanan yazı, haber ve fotografların her türlü telif hakkı KozanBilgi.Net'e aittir. İçerikleri kaynak göstererek alabilirsiniz.



Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.