MEKİN ŞAHİN
Mahalle aralarında oynanan o eski oyunu hatırlarsınız: “Ortada sandık; tokat vurmadan usandık.”
Çocuk aklıyla kurulmuş bu oyun, aslında insan ilişkilerinin en çıplak gerçeğini anlatır. Ortadaki çocuk, çoğu zaman en ağır tokadı en yakından, en güvendiğinden yer. Ve oyun bittiğinde, sanki hiçbir şey olmamış gibi yine aynı yakınlığın içine girilir. İşte mesele tam da burada başlar: Hafıza ile samimiyet arasındaki kopuşta.
Bugün siyaset sahnesinde gördüğümüz manzara, bu çocuk oyununun büyümüş, sertleşmiş ve tehlikeli hale gelmiş versiyonudur. Dün emperyalizme “defol git” diyenlere; saldırarak tepki koyanlar, bugün aynı güç odaklarının gölgesinde pozisyon alırken; bir yandan da “tam bağımsız Türkiye” söylemine sarılmaktan geri durmuyorlar. Bu bir çelişki değil, bu bir alışkanlıktır. Güce yaslanma alışkanlığı.
Rüzgâra göre yön değiştirme alışkanlığı.
Ama unutulan bir şey var; tam bağımsızlık, bir slogan değildir. Bir duruş, bir bedel, bir tarih ve bir karakter meselesidir.
Bu topraklarda bağımsızlık fikri, 1919’da küllerinden doğan bir halkın iradesiyle yoğruldu. Yok sayılan, hasta denilen bir milletin kendi kaderine el koyuşudur bu.
O ruh, sadece bir askeri zafer değil; aynı zamanda bir onur, bir direnç ve bir kimlik inşasıdır. Bu yüzden “tam bağımsız Türkiye” demek; sadece kelimeleri yan yana getirmek değil, o ruhun ağırlığını taşımayı göze almaktır.
Tarih boyunca bu ülkenin kaderine yön vermeye çalışan güçler oldu. Kimi zaman dışarıdan, kimi zaman içeriden. Kimi açıkça, kimi “yardım”, “ittifak” ya da “güvenlik” adı altında.
Kore’ye asker gönderilmesinden, Soğuk Savaş döneminde kurulan ideolojik cepheleşmelere kadar birçok adım, bu ülkenin bağımsızlık çizgisini tartışmalı hale getirdi. “Komünizmle mücadele” adı altında örgütlenen yapılar, sadece sosyalist ideolojiyle değil; aynı zamanda bu toprakların kurucu değerleriyle de mücadele etti.
Daha yakın tarihte ise, devletin en kritik noktalarına kadar sızan ve sonunda ülkeyi uçurumun eşiğine getiren yapılanmaların, yıllarca nasıl meşrulaştırıldığına hep birlikte tanık olduk. Dün övgüyle anılanlar, bugün lanetlenirken; asıl sorgulanması gereken, bu dönüşümün kendisidir. Kim, ne zaman ve neden saf değiştirdi?
İşte tam bu noktada ayrım netleşir.
Gerçek yurtseverlik ile konjonktürel milliyetçilik arasındaki fark burada ortaya çıkar.
Gerçek yurtseverlik; zor zamanlarda susmamak, bedel ödemeyi göze almak ve ilkelerinden sapmamaktır.
Konjonktürel olan ise; güce yakın durmak, söylemi değiştirerek varlığını sürdürmektir. Bugün “tam bağımsızlık” diyen herkesin, dün ne yaptığına bakmadan bu sözü alkışlamak; hafızasızlık olur.
Bu ülkenin yakın tarihinde, özellikle 68 ve 78 kuşaklarının ortaya koyduğu mücadele; sadece bir ideolojik duruş değil, aynı zamanda bağımsızlık fikrinin yeniden sahiplenilmesiydi. Onlar için bağımsızlık; pazarlık konusu değil, uğruna hayat verilecek bir değerdi. 12 Eylül’ün karanlığında susturulmak istenen de tam olarak buydu: Düşünen, sorgulayan ve boyun eğmeyen bir irade.
Ama tarih şunu defalarca gösterdi:
Baskı, inancı yok edemez.
Şiddet, fikri öldüremez.
Zorbalık, hakikatin önünde sonunda ortaya çıkmasını engelleyemez.
Bugün gelinen noktada, “tam bağımsız Türkiye” söyleminin daha geniş kesimler tarafından dile getirilmesi, ilk bakışta olumlu gibi görünebilir. Ancak mesele, bu söylemin kim tarafından değil; hangi samimiyetle dile getirildiğidir. Çünkü bağımsızlık, sadece dış politik bir hedef değil; aynı zamanda içerde adalet, özgürlük ve eşitlik demektir.
Eğer bir ülkede insanlar düşüncelerinden dolayı baskı görüyorsa, eğer farklı sesler susturuluyorsa, eğer hukuk, gücün gölgesinde kalıyorsa; orada bağımsızlıktan söz etmek eksik kalır.
Sonuç olarak mesele şudur:
Ortada bir “sandık” varsa, bu sadece bir oyun değildir artık. Bu, bir hafıza ve samimiyet sınavıdır.
Kim gerçekten o tokatları yemiş, kim sadece uzaktan izlemiş?
Kim bedel ödemiş, kim rüzgâra göre saf değiştirmiş?
Ve en önemlisi; kim bugün söylediğinin arkasında yarın da durabilecek?
Çünkü bu topraklarda bağımsızlık, sözle değil; duruşla ölçülür.
Ortada Sandık; ense tokat yemekten bıkmıyor, ‘’milliyetçiyim’’ naraları atarak hala ABD ve ittifaklarına hizmet etmeye çalışıyorsunuz. Unuttuğunuz bir şey var! Osmanlı fiilen işgal edildiğinde Bir Mustafa Kemal çıktı; hasta denilen halktan yeni bir ulus devlet yarattı.
Devleti ABD ve ittifaklarına teslim etmeye kalktınız; 68 ve 78 kuşağı devrimcileri izin vermedi. Çareyi 12 Eylül 1980 darbesinde buldunuz.
Vurdunuz, ASTINIZ, aylarca işkenceler yaptınız, yıllarca ceza evlerine attınız ama bitiremediniz.
Bitiremezsiniz de! Sonra da bizim dediğimize geldiniz. Şimdi utangaç ve mahcubiyet içinde ‘’ biz tam bağımsız Türkiye’’ istiyoruz diyorsunuz.
Hadi oradan!
Tam bağımsız Türkiye istemek, halklar arası barış ve kardeşçe yaşam istemek yürek ister!
Siz ancak devletin güçlerini arkanıza alır öyle efelenirsiniz!
Bizimle sizler arasında ki fark ne biliyormusun.
Biz kurşunun üzerine gideriz. Biz kurşundan değil, kurşun bizden korkar! Siz kurşundan korkar devlet desteğine sarılırsınız. Biz o yüzdün ölünme hoş geldin sefa getirdin deriz. Ortada ensesine tokat yiyen çocuk olmayız!
Bu yazımın muhatabı bir makalemde bizim için değer olan ve tam bağımsız Türkiye şiarını bu ülkeye yerleştirmiş olan, bu uğurda ölüme kucak açan önderlere terbiye sınırlarını aşan bir yorum yapan kişidir! Ya da onun seviyesinde olanlaradır!