Tekbir getirince, tıpkı bir kurbanlık koç gibi bu fani alemden çıkıp Hak katına varırsın. Ulu tekbirin asıl manası şudur:
“Yarabbi, senin huzurunda biz birer kurbanız!…”
Hani bir kurbanı keserken “Allahu Ekber, Allahu Ekber” dersin ya; işte o ölesice nefsini keserken de bu kutlu söz söylenir. Allahu Ekber de ki; vehmî benliğinin, kibir ve gururunun başını kesebilesin. Ancak o zaman canın mahvolmaktan ve ebedi ziyandan kurtulur.
Bu sırda ten, Hazreti İsmail’e; can ise Hazreti İbrahim Halilullah’a benzer. Can, inşa ettiği bu beden evinde tekbir getirdiğinde ten kesilir; yani insan beden kaydından, geçici şehvetlerden ve dünya hırsından tamamen kurtulur. Besmeleyle kesilmiş tertemiz bir kurban haline gelir.
Namazdaki kıyam, adeta kıyamet gününde Hak huzurunda saf tutmak gibidir. Kul, hesaba çekilmek, Rabb ile konuşup görüşmek üzere ayağa kalkar. Allah huzurunda gözyaşı dökerek ayakta durmak; kıyamet gününde kabirden kalkıp mahşer meydanında dikilmeye benzer.
Cenâb-ı Hak o an kula şöyle hitap eder:
“Sana bunca zaman mühlet verdim, bana ne getirdin? Ömrünü ne ile tükettin, sana verdiğim gıdayı ve ihsan ettiğim kuvveti ne uğrunda harcadın? Gözünü, kulağını, aklını ve arşa ait bütün cevherlerini nerelerde harcadın; bunlara karşılık bana ne getirdin? Sana kazma ve bel gibi kullanasın diye el ve ayak verdim; bağışladığım bunca nimete karşılık elinde ne var, bana neyle geldin?”
Kıyamda iken bu ilahi hitabı duyan kul utancından iki büklüm olur ve rükûa varır. Mahcubiyetten ayakta durmaya dermanı kalmaz; rükûda Allah’ı tesbih ederek O’nun azametine sığınır.
Arttan ilahi ferman gelir: “Başını kaldır, rükûdan kıyama dön de sorulara birer birer cevap ver!”
O mahcup kul rükûdan başını doğrultur; fakat Hak huzuruna layık olgun bir iş yapamamış olduğunun farkına vararak yüzüstü yere düşer, secdeye kapanır. Yine ferman olunur: “Başını kaldır! Secdeden kalk da yaptıklarından haber ver!”
Tekrar utana utana başını kaldırır ama mahcubiyetin ağırlığıyla yine bir yılan gibi yüzüstü yere düşüverir. Hak tekrar sorar: “Başını kaldır da söyle! Kıldan kıla, en ince ayrıntısına kadar bütün yaptıklarını araştırmak istiyorum!”
Artık ayakta durmaya kudreti kalmayan kul, Hakk’ın heybetli hitabının tesiriyle o ağır yükün altında ezilir ve çaresizce yere çöker, teşehhüde oturur.
Rabbimiz sorar: “Söyle bana; sana verdiğim bunca nimete nasıl şükrettin? Verdiğim sermayeyi nerede harcadın, haydi göster kazandığını!”
Kul çaresizce sağ yanına dönüp peygamberlere ve ulu zatlara selam vererek medet umar: “Ey padişahlar, bu aciz ve kötü kişiye şefaat edin!”
Peygamberler ise şöyle cevap verir: “Çareye başvuracak gün geride kaldı. O iş dünyadaydı, amel etme vakti orada kaldı. Ey bahtsız kişi, sen vakitsiz öten bir horozsun! Bırak bizi, kendi günahına bizi bulaştırma!”
Bunun üzerine kul ümitsizce sol tarafına döner; hısımından, akrabasından ve dostlarından yardım ister. Onlar da: “Sus! Allah’a kendin cevap ver. Biz kim oluyoruz ki? Elini çek yakamızdan!” derler.
Ne sağdan ne de soldan bir çare bulamayan biçare kulun canı yüz parça olur. Herkesten ve her şeyden ümidini kestiği o anda ellerini samimiyetle duaya açar:
“Yarabbi! Herkesten ümidim kesildi. Evvel de sensin, Âhir de sensin. Senden başka önü ve sonu olan hiçbir şey yoktur!”
Namazdaki bu hoş ve derin işaretleri gör de, hayatın eninde sonunda böyle bir hesapla noktalanacağını bil. Namaz yumurtasından iman ve marifet civcivini çıkarmaya bak! Yoksa sadece tane toplayan, yolsuz yordamsız bir kuş gibi başını yere vurup durma!
(Kaynak: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî – Mesnevi)