SELMA ERDAL
Sosyal medyada dolaşan paylaşımlara bakıyorum da…
Bir yanda komplo teorileri, öte yanda insanın içini ısıtan pembe düşler.
Gerisi sana kalmış!
İster inan, ister inanma. İstersen de tartış, paylaş, beğen, dahası alkışla…
Nasıl olsa dijital dünyanın malzemesi bol!
Geçenlerde Çin’in Kubuqi Çölü’nün milyonlarca tavşan aracılığıyla yeşerdiğini anlatan bir paylaşım okudum.
Meğer tavşanlar çölü kurtarmış!
Ne güzel değil mi?
Hani çocukluğumuzun masallarında tavşanlar kaplumbağalarla yarışırdı ya… Şimdi de çölleri yeşertmeye başlamışlar!
İnsanlık doğayı bozmuş, tavşanlar da gelip onarmış.
Eh, bize de bu ekolojik kahramanları alkışlamak kalmış!
Birazcık masallardaki gibi; gökten üç elma düşmüş. Biri masalcının, biri dinleyicinin, biri de kahramanın başına…
Bu masalda olsa olsa üçüncü elma tavşanların başına düşerdi ama onlar da havuç severler bildiğim kadarıyla…
Ama durun bakalım!
Çölü gerçekten tavşanlar mı yeşertmiş, yoksa insanlık yine gerçeklerin üzerine biraz masal mı serpiştirmiş?
Çünkü bir öykünün kulağa hoş gelmesi, onun doğru olduğu anlamına gelmiyor. Hele sosyal medyada hiç gelmiyor!
Öncelikle hakkını teslim edelim.
Çin’in Kubuqi Çölü’nde gerçekten önemli bir ekolojik restorasyon çalışması yürütülmüş. Üstelik öyle bir iki yıllık değil, onlarca yıla yayılan bir çalışma.
Kumullar sabitlenmiş, bitki örtüsü geliştirilmiş, ağaçlandırma yapılmış. Kamu politikaları, bilimsel araştırmalar, mühendislik uygulamaları, şirket yatırımları ve yerel halkın emeği bir araya gelmiş. Güneş enerjisi projeleri de bu dönüşüme eklenmiş.
Birleşmiş Milletler’in ilgili kuruluşları da Kubuqi’yi çölleşmeyle savaşımda dikkat çekici örneklerden biri olarak tanıtmış.
Bir başka deyişle ortada gerçek bir başarı var.
Ama acaba bu başarıyı kim gerçekleştirmiş?
Tavşanlar mı?
Yoksa yıllarca çalışan insanlar, uygulanan politikalar, bilimsel yöntemler ve harcanan kaynaklar mı?
İşte sosyal medyanın pek hoşlanmadığı soru bu!
Çünkü gerçekler karmaşıktır. Karmaşıklık ise düşünmeyi gerektirir.
Oysa bir tavşan fotoğrafı, birkaç yeşil ağaç ve altına yazılmış duygusal bir cümle…
Al sana milyonlarca beğeni!
Düşünmeye ne gerek var?
Üstelik çağımızda çevre sorunlarını anlatmanın da yeni bir modası çıktı.
Çölleşme mi var? Bir kahraman bulalım.
Ormanlar mı yok oluyor? Bir mucize anlatalım.
İklim krizi mi kapıda? Bir güneş paneli gösterelim.
Yeter ki anlatımımız sevimli, umut verici ve paylaşılabilir olsun!
Ama işin bir de görünmeyen yüzü var ki o da Kubuqi örneğindeki tavşan masalı değil, bu restorasyonun çevresinde kurulan ekonomik söylem…
Çünkü çevresel iyileştirme anlatılırken şirketlerden, yatırımlardan, piyasalardan ve yeşil kalkınmadan da söz ediliyor.
İyi de…
Burada yalnızca doğa mı onarılıyor, yoksa doğanın onarımı üzerinden yeni bir kalkınma masalı mı pazarlanıyor?
Yanlış anlaşılmasın.
Ekolojik restorasyon için yatırım yapılmasına, teknoloji kullanılmasına, ekonomik kaynak yaratılmasına karşı değilim. Neden olayım?
Ama yatırımın olduğu yerde çıkar ilişkileri, şirketlerin olduğu yerde kâr beklentileri, kamu politikalarının olduğu yerde de siyasal tercihler vardır.
Öyleyse biz de soralım:
Kim karar veriyor?
Kim yatırım yapıyor?
Kim kazanıyor?
Ve en önemlisi, bu dönüşümün bedelini kim ödüyor, yararını kim görüyor?
Çünkü çevreyi korumak başka, çevre korumacılığını ekonomik bir markaya dönüştürmek başka!
Hani bazen ağaç dikerken yalnızca kumları değil, eleştirileri de toprağa gömeriz ya… İşte öyle bir şey!
Üstelik bilimsel araştırmalar da Kubuqi’deki dönüşümün her aşamasının kusursuz olmadığını gösteriyor.
2022 yılında yayımlanan bir uzaktan algılama araştırması, bölgede bitki örtüsünün geliştiğini ortaya koyarken geçmişte bazı ağaçlandırma girişimlerinin beklenen başarıyı sağlayamadığını da tartışıyor.
Bir başka anlatımla doğa öyle sosyal medya paylaşımı yapar gibi bir günde yeşermiyor.
Toprağın, suyun, iklimin, bitkilerin ve insan müdahalelerinin birbirleriyle ilişkisi var.
Örneğin yağışların arttığı, hatta iklimin değiştiği de söyleniyor.
Olabilir mi?
Olabilir.
Ama bunları doğrulamak için uzun dönemli meteorolojik veriler ve bilimsel karşılaştırmalar gerekir.
Yoksa birkaç yeşil fotoğraf gördük diye iklimin değiştiğine karar veremeyiz.
Bilim böyle çalışmıyor!
Gelelim bizim tavşanlara…
Elbette hayvanların ekosistemlerde önemli işlevleri var. Toprağın yapısını etkileyebilir, organik madde döngüsüne katkıda bulunabilirler.
Ama buradan hareketle Kubuqi’yi milyonlarca tavşanın yeşerttiğini söylemek başka bir iddia. Üstelik güçlü bilimsel kanıt gerektiren bir iddia!
Böyle bir anlatı kabul gördüğünde ne oluyor biliyor musunuz?
Yıllarca çalışan işçiler, yerel halk, bilim insanları, mühendisler ve uygulanan politikalar birer birer görünmez oluyor.
Geriye ne kalıyor?
Tavşanlar!
Sevimli, masum, fotoğrafları paylaşılabilir tavşanlar!
Ne güzel dünya…
İnsanlar emek verip çalışıyor, buna karşın tavşanlar kahraman oluyor!
Ama benim üzerinde durmak istediğim konu yalnızca yanlış bilgi değil, biraz da bizim gerçeklerle kurduğumuz ilişki…
Çünkü insanlık, neden-sonuç ilişkilerini araştırmak yerine hazır anlatılara inanmayı giderek daha çok seviyor. Hele bir de anlatının sonunda umut varsa, sorgulamak da neymiş?
Oysa doğayı korumak istiyorsak önce onun nasıl işlediğini anlamamız, onu birbirine bağımlı canlı ve cansız etkenlerin oluşturduğu karmaşık bir bütün olarak görmemiz gerekiyor.
Kubuqi bize önemli bir şey öğretiyor.
Doğa ile iş birliği yapmak olanaklıdır. Ama bu iş birliği ne bir tavşan mucizesi ne de yalnızca bir şirketin başarı öyküsüdür.
Bir başarı varsa ortada, o başarı bilginin, emeğin, teknolojinin, kamusal kararların ve yıllara yayılan uygulamaların sonucudur.
Başarıyı küçümsemiyorum, yalnızca masallaştırılmasına karşı çıkıyorum!
Çünkü insanlık önce doğayı bozuyor, sonra onu onarmaya çalışıyor, ardından da bu onarımın reklamını yapıyor, masalını yazıyor.
Bir gün tavşan…
Bir gün ağaç…
Bir gün güneş paneli…
Bir gün de adına yeşil kalkınma denilen yeni bir ekonomik model!
Tamam da bütün bunların arasında doğanın kendisi nerede?
İşte benim takıldığım yer burası.
Çünkü doğa ne bir reklam panosudur ne de sosyal medya için hazırlanmış bir motivasyon paylaşımıdır.
Kendine özgü işleyişi, sınırları ve dengeleri vardır.
Biz onu anlamaya çalışmak yerine, onun dengesini, düzenini bozuyoruz ve sonra da sürekli kendi masallarımızı uyduruyoruz, ardından da o masallara inanıyoruz.
Neyse…
Tavşanlara karşı çıkacak değilim. Onlar doğanın kendilerine verdiği yaşamı sürdürüyorlar.
Üstelik bu masalları yazanlar da onlar değil ki!
Ama insanlık, çölü yeşerttiğini anlatırken bile gerçeğin üzerini örtüyorsa, gerçek çölleşmenin nerede başladığını da biraz düşünmek gerekmez mi?
Yoksa toprakta değil de yanlış düşüncede mi başlıyor çölleşme? Ne dersiniz?
Selma Erdal; Didim, 31 Ekim 2026
" />
" />
GÜNDEM
01 Kasım 2026