SELMA ERDAL
Ansiklopediler onu kısaca şöyle anlatır:
Voltaire olarak bildiğimiz, ünlü Fransız yazar ve filozofun Voltaire gerçekte yalnızca mahlasıdır; takma adı ya da günümüz yeni yetmelerinin deyimiyle nick name’i… Yaşadığı dönemde Fransız devrimine ve Aydınlanma hareketine önemli katkıları olan ünlü yazarın, din ve ifade konularında özgürlüklerden yana olan söylemleri dışında, insan hakları konusunda da önemli yazıları olmuştur. Dünya edebiyatına kazandırmış olduğu eserlerinde, kiliselerde ortaya çıkan dogmalarını fazlasıyla hicvetmiştir. Yaşadığı dönemin en etkili isimlerinden biri olarak günümüzde de değer görmektedir.
Gerçek adı François Marie Arouet olan Voltaire 21 Kasım 1694 tarihinde dünyaya gelmiştir. Paris’te doğan ve büyüyen François, dünyaca ünlü bir yazar ve filozof olmayı başarmıştır. Yaşamı boyunca ifade özgürlüğünü savunmuş ve hicivler kaleme almıştır. Yazılarındaki sivri dili başına dert açmış, Paris ve İngiltere arasında uzun yolculuklar yapmıştır. Voltaire 30 Mayıs 1778 tarihinde yaşamını yitirmiştir.
Felsefe üzerine pek çok çalışması olmakla birlikte, en bilinen çalışması Felsefe Sözlüğü’dür. Bununla birlikte tarih üzerine de yazılar yazmıştır. Cengiz Orhan tarafından ve orijinali New York Halk Kütüphanesi’nde bulunan Tarih üzerine yazdığı yazılardan oluşan Türkler, Müslümanlar, Ötekiler adlı kitapta Voltaire’in Türkler, özellikle de Osmanlı dönemindeki Türkler üzerine yazdıkları oldukça ilginçtir.
Kuşkusuz Voltaire, homojen bir Doğu ya da Türk dostu değildi; dahası Rus Çariçesi II. Katerina’ya yazdığı mektuplarda ya da bazı edebi eserlerinde Osmanlı’yı dönem dönem “barbarlık” üzerinden eleştirmekten de geri durmamıştı. Onun asıl derdi Doğu’yu sevmekten çok, kendi ülkesindeki Katolik Kilisesi’nin yozlaşmışlığını ve dogmalarını vurmak için Osmanlı’nın hoşgörüsünü ve rasyonalitesini bir “kırbaç” olarak kullanmaktı. Ancak tam da bu pragmatik yaklaşımı nedeniyle, Voltaire gibi rasyonel bir Aydınlanma figürünün kilise yalanlarını ifşa ederken Türkler hakkındaki tarihsel gerçekleri teslim etmek zorunda kalışı son derece çarpıcıdır.
Bugün Osmanlı’yı yanlış, yetersiz ya da “işlerine geldiği gibi” anlatmaya kalkışan gerçek ya da sözde Tarihçiler ve de Osmanlıcılık oynamaya heveslenen kifayetsiz muhterisler, Voltaire’in bu iki ucu keskin yazılarını kesinlikle okumalıdır.
Neden mi? Çünkü birileri yıllardır Türk’ün devletinde, “Türk yoktur, Türk diye bir ırk yoktur” diye kendilerini paralarken… Batı rasyonalizminin kurucularından olan Voltaire, üşenmemiş araştırmış ve de yazmış Türkler’i, Türkler’in Tarihi’ni…
İşte Voltaire’in Türkler üzerine yazdıkları… Özellikle de Müslümanlık ve Türkler üzerine yazdıklarından bazı alıntılar:
“Biz o kitaba sayısız saçma sözler kondurduk. Oysa Kur’an’da bunların hiçbiri yoktur. Keşişlerimizin asıl zoru, Müslüman olan Türkler idi. İstanbul’un fatihlerine başka türlü karşı konulamayınca, onlar aleyhine bir sürü kitaplar yazıp durdular.”
Voltaire’i bir an için 18. yüzyılda bırakıp, henüz dün sayılan yakın bir geçmişe dönersek; Mart 2019’da Yeni Zelanda’da bir camiye yapılan bombalı saldırıda, namaz kılanlardan ölenler ve yaralananlar olsa da… İrlanda asıllı bombacının manifestosunda doğrudan “1453’te İstanbul’u fetheden Türkler” hedef alınıyordu. Buna karşın, Batı’daki bu köklü Türk karşıtı tarihsel kini görmezden gelip, Arap petro-dolarları ile iktidar olanların ve Türk kimliğini yok saymak için uğraşanların açıklamalarındaysa; Türklük değil, yalnızca genel geçer bir “İslam’a yönelik saldırı” söylemi vardı. Oysa hedef alınan dinin taşıyıcı sütunu olarak görülen Türk kimliğinin ta kendisiydi.
Günümüzden yüzlerce yıl öncesinde Voltaire’in de dolaylı olarak belirttiği gibi, bugün de Batılı ve Hristiyan dünyasının bilinçaltındaki temel tarihsel hesaplaşma; soyut bir dinsel kavramdan çok, somut olarak karşılarında duran Türk varlığıyladır. Eğer onların zoru Araplar’la ve onların din yorumlarıyla ilgili olsaydı, siyasi refleksler ve kültürel nefret rüzgarları Araplar için eserdi. Ama onların derdi, öfkesi, kini, nefreti; dün olduğu gibi, bugün olduğu gibi, yarın da olacağı gibi Hun akınlarından beri dinmeyen o köklü “Türk” korkusudur.
1453 demişken, Voltaire; Fatih Sultan Mehmet’i de anlatıyor yazılarında…
“Fatih yirmi iki yaşında Osmanlı tahtına çıktı. Bizans tahtına da çıkmaya hazırlanırken, bu devletin kodamanları, hamursuz ekmeği yensin mi yenmesin mi, dualar Yunanca mı yoksa Latince mi okunsun konularını sonuçlandırmaya uğraşıyorlardı.”
Ve İstanbul’un fethi sırasında, karadan yürütülen gemiler üzerine de yazmış Voltaire…
Yıllarca sistemli cehalet odakları ve her türlü emperyalist işbirlikçisi yapılanma, genç beyinlere “Fatih’in gemilerini karadan yürütmediğine” ilişkin martavalları işledi. Nasıl ki Gazi Mustafa Kemal’in Çanakkale Zaferi’nde hiçbir payı olmadığını ileri sürecek kadar tarih bilincinden yoksunlaştılarsa, Fatih’in bu askeri dehasını da yok saymaya yeltendiler. Ama Batı’nın en rasyonel kalemi Voltaire; bu topraklara ait hiçbir ideolojik hesabın tarafı olmadığı halde, tarihsel gerçekleri hakkıyla teslim etmişti:
“Bu savaşın en ilginç tarafı da, Fatih’in bir kısım gemileri kullanış tarzıdır. Kalın bir zincirle kapanmış ve anlaşıldığına göre, üstün kuvvetlerle savunulan limana gemilerini sokamıyordu. Bir kaç fersahlık bir araziye kızaklar döşeterek, seksen kadırga ile yetmiş mavnayı bir gecede Haliç’e indirdi.”
Ve dahası…
“Kendini dünyanın başkenti sanan İstanbul’a, Mayıs’ın ilk günlerinde saldırılar başladı. Bizans imparatoru, papanın ve Katolik prenslerin gözüne girmekle yardım sağlayacağını umarak, Kardinal İzidor’un yanı başında Latin mezhebine göre ayinler yaptırıyordu. Bu saçma manevraya Bizanslılar öyle kızıyorlardı ki, artık onun gittiği kiliseye ayak basmıyorlardı. Burada bir kardinal şapkası görmektense, bir sarık görmeyi tercih ederiz diyorlardı.”
Ve ayrıca Bizans’ın durumuyla ilgili olarak da yalnızca o günler için değil, her çağda geçerli bir yorum yapıyordu Voltaire… Onun bu yorumundan; günümüzde kendi kaynaklarına güvenmek yerine “dışa bağımlı ekonomik büyüme” ile ya da “dışa bağımlı savunma sanayii” ile var olmayı amaçlayan her yönetim biçimi gerekli dersi çıkarmalıdır hiç kuşkusuz.
Voltaire diyor ki…
“Eskiden bütün Hristiyan prensleri, kutsal savaş bahanesiyle Hristiyanlığın bu kalesine çullanmak üzere el ele vermişlerdi. Şimdi oraya Türkler saldırırken, imdada hiç kimse yetişmedi. Doğrusunu isterseniz İstanbul düşmeliydi ve düştü; çünkü dış yardımla tutunmak isteyen bir kurum, çökmeye mahkumdur.”
İşte böyle; Tarih önemlidir. Tarih bilmek önemlidir. Eğer bir ülkenin geleceğinde söz sahibi olmaya girişmişseniz ya da o geleceği şekillendirecek olanları seçecekseniz; tarih bilinci çok daha yaşamsal bir önem taşır.
Yoksa tarihi iyi bilmezseniz, birileri; tarihinizi, ırkınızı, kimliğinizi, dilinizi, kısaca varlığınızı yok saymaya kalkışır. Ardından da Atatürk’ün kurtardığı ve kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin şanlı 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı gibi temel ulusal değerleri unutturup, yerine yapay kutlama günleri ikame etmeye yeltenebilirler.
Tarih bilmek, özellikle de Türk Tarihi’ni yöntemsel ve ussal bir süzgeçten geçirerek öğrenmek ve özümsemek; Türk Ulusu’nun ve Türk Devleti’nin varlığı, birliği, dirliği için vazgeçilmezdir. Tarih okuyun; ama doğru kaynaklardan okuyun. Özellikle de Prof. Dr. Halil İnalcık, Doğan Avcıoğlu, Prof. Dr. İlber Ortaylı gibi bu toprağın yetiştirdiği devasa tarihçileri okuyun; ama tarihe dışarıdan bakan Voltaire gibi ünlü bir düşünürün de kendi kavgaları içinde teslim etmek zorunda kaldığı o objektif gerçekleri gözden kaçırmayın.
Selma Erdal; Didim, 14 Temmuz 2026