SELMA ERDAL
Yüzyıllar boyunca genetik, insan kaderinin şifresi olarak görüldü. Mavi göz, kahverengi saç, boy uzunluğu… Genlerimiz ne söylüyorsa onu kabullenmeliydik. Ancak 21. yüzyıl bize yeni bir öykü anlatıyor ve diyor ki: Genler susar, çevre konuşur. Eğer o çevre kirliyse, bedenlerimiz de sessizce kirlenir.
Bir çocuk, Bursa’nın bir sanayi bölgesinde ya da İstanbul’un gecekondu bölgesinde mi doğdu, yoksa Kazdağları’nın eteğinde mi? Bu sorunun yanıtı, onun ileride şeker hastası olup olmayacağına, bağışıklık sisteminin ne kadar güçlü olacağına ve dahası psikolojik dayanıklılığına bile etki edebilir. Çünkü yaşadığı çevre, onun genlerini değil ama genlerinin çalışma biçimini belirleyecek.
Bu süreç; yalnızca bireysel sağlık sorunu değildir. Bu süreç, toplumsal adaletin moleküler düzeyde ihlalidir.
“Çevre adaleti” dediğimizde genelde aklımıza ağaç katliamları, termik santraller ya da HES projeleri gelir. Ama bugün yeni bir kavramın eşiğindeyiz: Epigenetik Adalet.
Bu kavram, her bireyin “özellikle de henüz doğmamış olanların” sağlıklı bir gen dizilimiyle dünyaya gelme hakkını savunur. Bu hak, temiz hava, güvenli gıda, toksinsiz su ve doğayla dokunabilmekle, doğayla bütünleşebilmekle olanaklıdır.
Epigenetik adalet, doğmamış bir çocuğun “DNA’sına yazılmadan önceki hakları”dır. Bu kavram; geleneksel hukukun bile henüz tanımadığı bir alandır. Ama bilim bunu tanıyor. Ve sessizce alarm veriyor, insanlığı uyarıyor.
İsveç’in Överkalix kasabasında yapılan bir araştırma, açlık döneminde büyüyen erkeklerin torunlarında kalp hastalıkları ve diyabet oranlarının arttığını gösterdi. Daha anlaşılır bir analatımla; büyükbabanız aç kaldıysa, siz bugün kalp hastası olabilirsiniz. Çünkü epigenetik değişimler, en az genetik miras kadar etkili ve kalıcı olduğu için…
Bugün Bursa’da, İstanbul’da, Maraş’ta, Meksika’da veya Hindistan’da sanayi artıklarına, kimyasal atıklara, tarım zehirlerine maruz kalan bir çocuğun bedeni, bu kimyasalları yalnızca taşımıyor; onları geleceğe aktarıyor.
“Bize ne bıraktınız?” diye soracak çocuklar.
Belki de daha doğmadan önce bedenlerine kazınmış izlerle…
Bu nedenle çevre savaşımı bundan böyle yalnızca toprak ve su için değil; doğmamış bedenler, yazılmamış yaşamlar ve susturulmuş genler için de verilmek zorunda…
Bugün uğruna savaşım verdiğimiz her çevresel felaket, yalnızca bir ekosistem krizi değil, aynı anda bir epigenetik suçtur ve bu suçun mağdurları henüz doğmadı.
Dolayısıyla ben bir çevre savaşımını yalnızca ağaçlar için değil, gelecekteki çocukların kan değerleri, bağışıklığı ve ruh sağlığı için de veriyorum.
Bu yüzden diyorum ki: