İSMAİL KÜÇÜKÖZEN
KozanBilgi.Net Haber Müdürü
Bundan tam 82 yıl önce, Ankara’nın soğuk koridorlarında ve kalabalık caddelerinde Türk tarihinin seyrini değiştiren bir şahlanış yaşandı. 3 Mayıs 1944; yalnızca bir davanın görüldüğü gün değil, Türk milliyetçiliğinin “devlet içindeki yabancılaşmaya” ve “fikrî baskılara” karşı verdiği onurlu mücadelenin miladıdır.
1940’ların Türkiyesi; İkinci Dünya Savaşı’nın barut kokusuyla çevrili, iç politikada ise tek parti yönetiminin sert rüzgârlarının estiği bir dönemden geçiyordu. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ve çevresindeki kadroların eğitimdeki sol tandanslı hamleleri, Türkçü aydınlar tarafından “milli kimlikten kopuş” olarak nitelendiriliyordu.
Nihal Atsız’ın dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı açık mektuplarla fitili ateşlenen süreç, 3 Mayıs 1944 günü Ankara’da binlerce gencin sokaklara dökülmesiyle bir destana dönüştü. O gün Türk gençliği; sadece bir dava dosyasını değil, bir milletin ruh kökünü savunuyordu.
Bu tarihi sürecin en kritik isimlerinden biri, o dönemde genç bir Üsteğmen olan Alparslan Türkeş idi. Türkeş; sadece bir asker değil, Türk milletinin bekasını her şeyin üzerinde tutan bir fikir adamı olarak öne çıktı.
“Irkçılık-Turancılık Davası” kapsamında tutuklanan Türkeş’in yaşadıkları, aslında bir neslin çektiği çilenin özetiydi. “Tabutluk” denilen, bir insanın ancak ayakta durabileceği, başının üzerinde 500 mumluk lambaların yakıldığı o işkencehanelerde, Türkeş’in iradesi çelikleşti.
“Bizim milliyetçiliğimiz; ayrıştırıcı değil birleştirici, yıkıcı değil yapıcıdır.”
Diyerek yola çıkan Türkeş, mahkeme salonlarında verdiği savunmalarla Türk milliyetçiliğinin bir “suç” değil, en mukaddes “vazife” olduğunu haykırdı. Onun için 3 Mayıs; hapis, sürgün ve işkence demek olsa da aynı zamanda Türk siyasetinde on yıllar sürecek olan kutlu bir yürüyüşün ilk adımıydı.
Bugün 3 Mayıs’ı sadece “Türkçülük Günü” olarak kutlamak yetmez; o günün ruhunu derinlemesine anlamak gerekir:
Sarsılmaz İrade: İşkencelere ve baskılara rağmen fikrinden ödün vermeyenlerin günüdür.
Milli Şuur: Türklüğün, Anadolu coğrafyasına sıkıştırılamayacak kadar büyük bir mefkûre olduğunun ilanıdır.
Gençlik Hareketi: Türk gençliğinin, milletinin değerleri söz konusu olduğunda nasıl tek bir yumruk olabileceğinin kanıtıdır.
Başta Başbuğ Alparslan Türkeş, Hüseyin Nihal Atsız ve o çetin günlerde “Vatan sağ olsun!” diyerek tabutluklarda devleşen tüm Türkçüleri rahmet ve minnetle anıyoruz.
3 Mayıs, bir matem günü değil; Türk milletinin kendi özüne dönüşünün, dirilişinin ve her türlü esarete karşı başkaldırışının bayramıdır. Türk milliyetçiliği, o gün tabutluklarda öldürülmek istenmiş; aksine, o karanlık hücrelerden tüm Türk dünyasını aydınlatacak bir güneş gibi doğmuştur.
Ne Mutlu Türk’üm Diyene!