09 Haziran 2026 Salı
Osmaniye Turizmle Değerleniyor: Ünlü Belgeselci Barış Kerim Cesur Şehri Karış Karış Fotoğrafladı!
KOZAN'IN KURTULUŞU VE MİLLİ RUH
Sevgi, takvimde işaretli günlere sığdırılacak bir duygu değildir
Çok Sert Ergenlik İsyanı mı Ya da Kontrol Edilebilen Dengeli Bir Ergen mi?
GENÇLİK GELECEĞİN TOHUMUDUR
İRAN SAVAŞI DÜNYA İÇİN BİR FIRSATA DÖNER Mİ?
İSMAİL KÜÇÜKÖZEN
KozanBilgi.Net Haber Müdürü
Türkiye Gazi Ve Şehit Aileleri Vakfı Adana İl Başkan Yardımcısı
Her siyasi parti kurulurken, kurucular kurulu parti tüzüğünün ilk üç maddesinden birine mutlaka şu ibareyi ekler: “Demokrasi gereği siyasi partilerde adayları, partinin taban organı olan delegeler belirler.” Ama ne yazık ki bu yazı bir safsatadan ibaret kalır ve rafa kaldırılır. O vaatler unutulur; delegeler sadece ilçelerde ilçe başkanını, ardından ilde il başkanını seçer; son olarak da genel merkez delegeleri gidip topluca genel başkana oy vererek onu seçerler.
Sonuçta genel başkan yetkiyi eline alır. Mecliste ve genel merkezde kiminle çalışacaksa, milletvekili adaylarını da doğrudan kendisi belirler. Çünkü onların “demokrasi” anlayışı böyledir. Genel başkanın belirlediği aday, onun işlerine karışmaz; lidere “Sen bilirsin efendim” diyerek biat eder. Böylece parti barajı geçtiği an, ölene kadar milletvekili kalır. Var mı dahası? Varsa başka bir örneği, beri gelsin!
Şimdi Türkiye’de partilerde aday adayları ortaya çıksa, bir sandık konsa ve her parti üyesi istediği adayı özgürce belirlese; o zaman partilere demokrasi gelir mi, gelmez mi diye sorulsa, bana göre elbette gelir.
Ama şimdiki genel merkezler, vatandaşın ve partililerin gazını almak için adına “temayül” dedikleri bir düzen kurmuşlar. Sandık ortada; açık oy, gizli tasnif hesabı… Zarflar açılmadan sandıklardan çuvallara doldurulup, güya genel merkeze gidiyor görüntüsü veriliyor. Genel merkezler zaten kimi sıralamaya koyacaklarını önceden belirlemiş oluyor. Bir hafta sonra listeler açıklanıyor ve vatandaşa “hayırlı olsun” deniyor. Buradaki partili vatandaş da “Genel merkez uyumlu çalışmak için böyle uygun gördü” diyerek kendi kendini avutuyor, gönül eğliyor.
Bu durumu görüp de milletvekilliğini düşünen “siyasi kurtlar”, tabii ki bu fırsatı değerlendirecek. Kime biat edeceğini bilip doğrudan genel başkanların kapılarında, hatta genel merkezin çay ocaklarında nöbet tutacaklar ki; her sabah genel başkan gelip geçerken kendilerine biat edeni görsün ve tanısın.
Hatta bir milletvekili aday adayı açıktan söylüyor: “Kardeşim, adaylık konusunda benim il veya ilçe teşkilatıyla işim yok. Benim muhatabım doğrudan genel merkez ve genel başkandır.” Doğru söylüyor! O zaman buralarda il veya ilçe teşkilatlarına, sözüm ona “naylon delegelere” ne gerek var? Ne gerek var kışın kıyametinde, yazın kavurucu sıcağında liderin adamlarına eziyet çektirmeye?
Eğer partiliysen, lider kimi aday göstermişse göstersin, hiç önemli değil; hatta nereli olduğu dahi önemsizdir. Adayın bizi tanımasına gerek yok, liderimizi tanıyor ya, yeter! Nasıl olsa karşısında nereyi veya kimi işaret gösterirseniz oraya oy verecek uysal bir kitle var. O zaman yukarıda saydığım eziyetlere hiç gerek yok; siz oyu verin, yeter. Öyle değil mi? Ama bu iş nereye kadar böyle gidecek?
Bu olgular siyasi partilerde kokuşmuş bir şekilde yer ederken; bakın milleti uyandıracak, köylüyü tekrar “milletin efendisi” sayacak ses nereden geliyor…

Bu bilgileri, Kozan İlçe Başkanı sevgili Gürdal Topal ve Saimbeyli İlçe Başkanı Hacı Mustafa Şengül Bey ziyaretime geldiklerinde öğrendim. İki ilçe başkanı ziyarete gelince, ortamda tabii ki siyaset konuşuldu. Faaliyetlerini, genel merkezden edindikleri siyasi bilgileri ve Genel Başkanın çalışmalarını aktardılar. Verilen bilgiye göre Yavuz Ağıralioğlu, seçmenlerin yüreğine tabiri caizse su serpti.
Anahtar Partisi’nin (A Parti) tüzüğüne göre halk (seçmen); adını, sanını, kimliğini ve nereli olduğunu görecek ve kendi adayını kendisi belirleyecek. Kendi belirlediği adaya oy verip, onu TBMM’ye gönderecek. Vallahi sevinilecek bir durum! Halkın kendi belirlediği vekiller, TBMM’de tabii ki halkın yararına yasalar çıkaracaktır.
Bildiğimiz kadarıyla Yavuz Ağıralioğlu, “tek adam” yönetimine kızdığı ve isyan ettiği için kendi rahatını ve huzurunu bozarak Anahtar Partisi’ni kurdu. Parti kurulduktan sonra kendisini birkaç defa televizyonda canlı yayında dinledim. Kimseyle kişisel bir siyasi hesaplaşma probleminin olmadığını; ancak ülkenin iyi yönetilmediğini millete anlatmak için yollara düştüğünü ifade etti. İyi yönetimin reçetesinin kendilerinde olduğunu halka bildirmek için huzura çıktığını söyledi.
Yineliyorum; “Biz Anahtar Partisi’ni kurarken tek adamlık safsatası ve halktan uzaklaşmak gibi bir fikre sahip değiliz. Ama şimdi bakın, bir taraf açken diğer taraf çok zengin; insan bu duruma huzursuz oluyor. Bunları anlatmak için Anadolu yollarındayım” dedi.
Milletvekili aday belirlenmesinde ise partinin tabanı olarak görülen seçmen bazında, en zor şartlarda dahi kendi bağrından çıkmış insanları Ankara’ya göndermek için halkın görüşü alınacak. İlçelerde ve köylerde birebir seçmenlere sorulacak: “Kimi milletvekili olarak görmek istiyorsunuz?” denilecek. Seçmen ne derse, parti genel merkezi bunu dikkate alıp değerlendirmeye koyacak.
Ağıralioğlu’nun açıklaması bu yönde. Ya diğer liderler ne âlemde? Onları da tamamen suçlamamak lazım; çünkü siyasi partilerde görüntü başka, sistem başkadır. Ne var ki onlar da sistemin seline kapılmışlar, nefislerine uyup parti merkezini ellerine geçirmişler. İlk seçilirken tüzüklerine bakıyorsunuz; önce “En fazla 3 veya 4 dönem genel başkanlığa aday olunabilir, sonra olunamaz” maddesi koyarlar. Ama en son büyük kongrelere ve genel başkanlık seçimlerine gelindiğinde, hemen bir tüzük değişikliğiyle ömür boyu seçilmeyi sağlayacak bir madde eklerler. Yani ömür boyu liderlik…
(Bakmayın siz şimdi Erdoğan’ın “Bir dönem daha, ondan sonra paydos” dediğine. Bu sözünden sonra Sayın Cumhurbaşkanı kaç kere “Bu son” dedi. Çünkü koltuk tatlı, bahane de hazır: “Delege istiyor, seçmen istiyor”, o kadar! Çünkü kendisi gittiği an yanındaki yandaşları da gidecek. Onun için tüzük değişecek; “Görülen lüzum üzerine ülkenin Erdoğan’a ihtiyacı var” denilecek. Kendisi gitmek istese bile yandaşları onu göndermeyecek).
Onlardan başka kimse aday olamaz, hatta akıllarından bile geçiremezler. Ancak ölümleri halinde başka bir genel başkan seçilebilir. O zaman hevesinde ve aklında genel başkanlık olanlar, liderlerinin ölmesi için yatıp kalkıp Allah’a dua edecekler!
Avrupa’ya özenir, onları eleştiririz ama siyasi parti idare örneklerini de onlardan alırız. Örnekleri alıyoruz almasına da neden uygulamıyoruz? Şimdi Sayın Ağıralioğlu bu bahsettiği uygulamayı getirirse partisi ömür boyu iktidar olur mu? Olur. Kendisi de parti içinde seçmenleri kayda değer alır, dediğini yaparsa ömür boyu halk kahramanı olur mu, olmaz mı? Bence olur.
Ne diyelim; hâşâ huzurdan, siyasi partilere vallahi o zaman demokrasi gelir! Darısı diğer partilerin başına… İnşallah onların partisine de liderler, isteksiz de olsalar Sayın Ağıralioğlu’nun bu hareketinden ders alıp —hâşâ huzurdan— demokrasiyi ya getirecekler ya getirecekler. Ne diyelim, her şeyin hayırlısı.
Sevgiyi hak edenlere, en kemali duygularımla sevgilerimi sunuyorum…
İSMAİL KÜÇÜKÖZEN
KozanBilgi.Net Haber Müdürü
Türkiye Gazi Ve Şehit Aileleri Vakfı Adana İl Başkan Yardımcısı
Türkiye Gazi ve Şehit Aileleri Vakfı gibi manevi yükü ve onuru tarifsiz bir kurumda, üstelik Adana gibi milli mücadele ruhunu damarlarında taşıyan bir şehirde bu sorumluluğu üstlenmek her şeyden önce büyük bir gurur vesilesidir.
Kıymetli takipçilerim bu saatten sonra Türkiye Gazi ve Şehit Aileleri Vakfı Adana İl Başkanlığı Halkla İlişkiler ve Basın Yayından Sorumlu İl Başkan Yardımcılığı görevine getirilmiş bulunmaktayım.Öncelikle bana bu görevi layık gören GAZİ VE ŞEHİT AİLELERİ VAKFI Genel Başkanı Satın Gazi Lokman AYLAR Beyefendiye ve İl Başkanım sevgili Vahap ŞENER Başkanım teşekkür ediyorum.

Bir gazeteci kalemiyle, bu kutsal emanetin sesi ve soluğu olacağımdan hiç şüphem yok. Köşe yazarlığı kimliğimi ve yeni görevimin getirdiği vizyonu harmanlayan, okuyucularımda hem milli duyguları uyandıracak hem de vakfın misyonunu güçlü bir şekilde aktaracak köşe yazısı kaleme aldım ve bundan sonrada almaya devam edeceğim inşallah.
Hayat, bizlere farklı dönemlerde farklı sorumluluklar yükler. Ancak bazı görevler vardır ki, unvanların ve makamların çok ötesinde, doğrudan kalbe, vicdana ve bu topraklara olan namus borcuna dokunur. Bugün sizlerin huzuruna, sadece yıllardır bıkmadan, usanmadan gerçeklerin peşinden koşan bir gazeteci olarak değil; aynı zamanda omuzlarına hayatının en onurlu, en ağır ve bir o kadar da gurur verici vazifesini almış bir kardeşiniz olarak çıkıyorum.

Bu satırları kaleme alırken hissettiğim duygu, sadece yeni bir göreve başlamanın heyecanı değil; bu vatanın kalbi olan ŞEHİTLERİMİZİN emanetlerine ve canlarını bu topraklar için siper etmiş GAZİLERİMİZE hizmet edecek olmanın verdiği derin saygı ve sorumluluktur.
Adana, sadece bereketli toprakların değil, aynı zamanda eğilmeyen başların, teslim olmayan yüreklerin şehridir. Milli Mücadele’nin meşalesini yakan, güneyin o yiğit ve fedakâr duruşuyla tarih yazan bu şehirde, gazilerimizin ve şehit ailelerimizin yeri her zaman başımızın üstüdür. Onlar, bu ülkenin tapu senetleridir. Bizler bugün bu topraklarda özgürce nefes alabiliyorsak, bayrağımız gökyüzünde dalgalanıyorsa, bu minnet borçlu olduğumuz o kahramanlar sayesindedir.

İşte tam da bu yüzden, Türkiye Gazi ve Şehit Aileleri Vakfı çatısı altında yürüteceğimiz her çalışma, bizim için bir lütuf değil, ödenmesi imkânsız bir borcun küçük birer taksitidir.
Bir gazeteci olarak bugüne kadar toplumun aynası olmaya, sessiz yığınların sesi olmaya gayret ettim. Bundan sonra ise kalemimi ve kelamımı, çok daha kutsal bir odak noktasına sabitleyeceğim. Yeni görevim gereği;
Şehitlerimizin geride bıraktığı Ailelerinin her bir ferdinin derdiyle dertlenmeyi,
Gazilerimizin haklarını, taleplerini ve yaşadıkları onurlu hayatı kamuoyuna en doğru şekilde aktarmayı,
Vakfımızın Adana’daki ve TÜRKİYEDE tek İlçede Şubesi olan Saimbeyli de sesini, projelerini ve gönül köprülerini daha geniş kitlelere ulaştırmayı hedefliyorum.

Halkla ilişkiler ve basın yayın vizyonumuz; sadece faaliyet raporları yayınlamak ya da kuru açıklamalardan ibaret olmayacaktır. Biz, şehitlerimizin aziz hatıralarını diri tutacak hikâyeleri anlatacağız. Biz, gazilerimizin vakur duruşunu genç nesillere aktaracak projeler üreteceğiz. Adana halkı ile vakfımız arasında kopmaz, sarsılmaz bir gönül bağı inşa edeceğiz.
Bu bir bayrak yarışıdır ve bu bayrak, vatan sevgisinin en saf haliyle dalgalanmaktadır. Adana İl Başkanlığımız ve Saimbeyli şubemiz bünyesinde, tüm yönetim kurulu arkadaşlarımla birlikte, gece gündüz demeden çalışacağımızın sözünü buraya açıkça not düşüyorum. Bizim kapımız da, gönlümüz de bu vatan için bedel ödemiş herkese sonuna kadar açıktır.
Köşemden bana bugüne kadar gösterdiğiniz teveccühe teşekkür ederken, bu yeni ve kutsal yolculuğa Evimin GENELKURMAY BAŞKANI ANACIĞIMIN OLURUNU ve DUASINI alarak başladım sizlerinde dualarınızı ve desteklerinizi esirgemeyeceğinizi biliyorum.
ŞEHİTLERİMİZİN ruhu şad, GAZİLERİMİZİN ömrü bereketli olsun İNŞALLAH. Yolumuz uzun, yükümüz ağır ama inancımız tamdır.
Allah utandırmasın diyorum. En kemali duygularımla Muhabbetlerimi sunuyorum. Kalın sağlıcakla…
İSMAİL KÜÇÜKÖZEN
KozanBilgi.Net Haber Müdürü
Türkiye Gazi Ve Şehit Aileleri Vakfı Adana İl Başkan Yardımcısı
Bazen bir kelime, bir ilan panosunda duran birkaç satır yazı, insanın içini ısıtmaya ve geleceğe dair umutlarını tazelemeye yeter. Gazeteci ve bu aziz milletin bir ferdi olarak, beni derinden duygulandıran, “İyi ki bu toprakların evladıyım” dedirten çok özel bir buluşmaya şahitlik ettim.
Türkiye Gazi ve Şehit Aileleri Vakfı Adana İl Başkanlığı bayrağını büyük bir enerji ve azimle devam ettiren İl Başkanımız Vahap Şener ile çiçeği burnunda yeni başkan yardımcısı ben İsmail Küçüközen birlikte anlamlı bir teşekkür ziyareti gerçekleştirdik. Rotamız, vatan sevgisini iş yerine, mesleğine ve kalbine nakşetmiş değerli emekli komutanımız Şeref Büyüköztürk’tü.

Peki, bizi Şeref Komutanımızın kapısına götüren neydi? İş yerinin en görünür yerine astığı, maddiyatın çok ötesinde bir manevi değer taşıyan o asil ilan:
“Burada GAZİ ve ŞEHİT birinci sınıf yakınlarına ücretsiz güvenlik kursu verilir.”
Bu sadece bir ilan değil; bu topraklarda huzur içinde uyuyalım diye canını feda eden şehitlerimize ve uzuvlarını bırakan gazilerimize açılmış bir gönül kapısıdır. Bu ahde vefadır, bu vatanperverliktir. Türkiye Gazi ve Şehit Aileleri Vakfı olarak, bizleri ve kahramanlarımızın emanetlerini böyle bir hassasiyetle onurlandıran Şeref Komutanımıza şükranlarımızı sunmak boynumuzun borcuydu.

Ziyaret esnasında zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Şeref Komutanımızın tecrübesi, İl Başkanımız Vahap Şener’in heyecanıyla birleşince ortaya devletimiz ve milletimiz üzerine dopdolu, buram buram memleket kokan bir sohbet çıktı.
Konu döndü dolaştı, hepimizin ortak sevdası ve kırmızı çizgisi olan “Terörsüz Türkiye” hedefine geldi. Masada ne bir siyaset ne de yapay gündemler vardı; sadece tam bağımsız, terörün gölgesinden arınmış, huzur ve güven içinde bir Türkiye ideali konuşuldu. Gördük ki, bu milletin emekli komutanı da, vakıf başkanı da, gazetecisi de aynı vizyonla, aynı inançla çarpan yüreklere sahip.

Bu anlamlı ziyaretin sonunda cebimde kalan en büyük izlenim şudur: Biz birlikte güçlüyüz. Şehitlerimizin emanetlerine, gazilerimizin vakarına sahip çıkan Şeref Büyüköztürk gibi değerlerimiz var oldukça, bu ülkenin sırtı yere gelmez.
Adana İl Başkanımız Vahap Şener’e bu kıymetli yürüyüşünde başarılar dilerken, bizleri gururlandıran Şeref Komutanımıza da tüm gazi ve şehit aileleri adına bir kez daha teşekkür ediyorum.
İyi ki varsınız. Vatan size minnettar.
İSMAİL KÜÇÜKÖZEN
KozanBilgi.Net Haber Müdürü
Anneler günü dolayısıyla geçen sene yani bıldır kutlama gününde Elpende yeni adıyla Gökmenlerde 116 yaşında ırahmatlık olan IRAZ ebeyi ziyaret etmiştim, bayram ziyaretimde de bana guzum İsmail’im bu sene cevizleri beraber çırpalım demesi hala kulaklarımda çınlıyor. Mekânın cennet olsun inşallah IRAZ ebe, Saimbeylinin kurtuluşu ve Türklere Müslümanlara nasıl işkence yapıldığını, körpecik yavruları ataşta pişirip gelin başlı gelinlere nasıl yedirdiklerini senden öğrendik. Türklere Müslümanlara işkence yapılmadı fırınlarda yakılmadı diye beyanat verenler utansın.

Anneler günü dolayısıyla Bugünlerde çiçekçilerin önü oldukça kalabalıktır, çiçekçilerin telefonları bu ara susmaz, her yer, bugünlerde annelere yönelik satış yapan iş yerlerinde “Yılın Annesi” sloganlarıyla süslü olması gayet normal. Ancak bir grup kadın var ki, onlar için bu Pazar günü sadece bir takvim yaprağı değil; bir gurur tablosu, bazen de sızlayan bir yaranın en derin uğultusu.

Bugün bence, sadece kendi evlatlarını büyütenlerin değil; bir milleti “evladım” diyerek bağrına basanların, canından can verenlerin günü.

Sessiz Kahramanlar ŞEHİT Anneleri; Bir anne düşünün; evladını vatana emanet ederken gözündeki yaşı içine akıtmış. Onun için Anneler Günü, süslü paketlerden çıkan hediyelerle değil, bir fotoğraf karesine dokunarak, bir mezar taşının üzerindeki soğuk mermeri severek geçiyor. Şehit anneleri, bence bu toprakların manevi tapusudur. Onların vakur duruşu, “Vatan sağ olsun” diyen o titrek ama devleşen sesleri, anneliğin sadece bir biyoloji değil, bir “adanmışlık” olduğunun en büyük kanıtıdır.
Aslında Onların hediyesi verilmiş, bedeli canla ödenmiştir.

Şifalı Eller GAZİ ANNELERİ Ve GAZİ ANNELERİ… Evladını cepheye tam gönderip, yarım ya da yaralı geri alanlar. Gözlerindeki feri evladının acısına merhem yapan, uykusuz gecelerde evladının sızısını kendi sızısı bilen o sabır abideleri. Bir gazinin yeniden ayağa kalkışındaki o ilk adım, aslında bir annenin bitmek bilmeyen duası ve emeğidir.

Anne dediğimiz varlık nedir biliyor musunuz; koruyan, kollayan ve karşılık beklemeden seven tek sığınaktır. Fakat bir “Vatan Annesi” olmak, bu sevgiyi bireysellikten çıkarıp toplumsallaştırmaktır. Onlar sadece kendi çocuklarının değil, hepimizin annesidir. Bizler bugün huzur içinde bir pazar kahvaltısı yapabiliyorsak, bu huzurun harcında o annelerin gözyaşı ve metaneti vardır.

Son Söz Olarak; Anneler Günü, sadece kutlama yapmak değil, aynı zamanda hatırlamak ve vefa göstermektir. Başta evlatlarını ay yıldızlı bayrağın gölgesine emanet eden o yüreği yaralı ama başı dik annelerimiz olmak üzere; sevginin, şefkatin ve fedakârlığın kitabını yazan tüm kadınların ellerinden öpüyorum

Hediyeleşmek güzeldir, hediyeden önce bir şehit annesinin hatırını sormak, bir gazi annesine “Yalnız değilsin” demek en büyük hediyedir. Aslında bu ziyaretlerimiz dünyanın belirlediği gün değil, her gün, olmadı haftalık, daha da olmadı ne olur ayda bir yaşlıları, anneleri babaları ŞEHİT Annelerini, GAZİ annelerini ziyaret edin, edinki yarın sizde yaşlandığınızda pencere kenarına oturup evlat tolu, yakınızın yolunu, yiyenlerinizin yolunu, torunlarınızın yolunu gözleyeceksiniz. Ama siz o zaman şunu unutmayın, ne ektiyseniz onu biçersiniz. Dizlerinizi dövmeden yaşlı olarak annelerin babaların gönüllerini alın memnun edinki yarın yol beklerken yüzünüz olsun. Yarın Geç kaldığınızda yaşlılarınız hakka yürüdüğünde boz hooortünüz boşa olur bilesiniz. Bence yılın ANNELERİ; ŞEHİT VE GAZİ ANNELERİDİR

ALLAHIM SENDEN DİLEĞİM, Başta GAZİ VE ŞEHİT ANALARI olmak üzere Tüm ANNELERİMİZİN günü kutlu, yürekleri huzurlu olsun. Saygıyı hak edenleri; en KEMALİ duygularımla selamlıyorum. Keyifli okumalar diliyorum.
Kalın sağlıcakla







İSMAİL KÜÇÜKÖZEN
KozanBilgi.Net Haber Müdürü
Bundan tam 82 yıl önce, Ankara’nın soğuk koridorlarında ve kalabalık caddelerinde Türk tarihinin seyrini değiştiren bir şahlanış yaşandı. 3 Mayıs 1944; yalnızca bir davanın görüldüğü gün değil, Türk milliyetçiliğinin “devlet içindeki yabancılaşmaya” ve “fikrî baskılara” karşı verdiği onurlu mücadelenin miladıdır.
1940’ların Türkiyesi; İkinci Dünya Savaşı’nın barut kokusuyla çevrili, iç politikada ise tek parti yönetiminin sert rüzgârlarının estiği bir dönemden geçiyordu. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ve çevresindeki kadroların eğitimdeki sol tandanslı hamleleri, Türkçü aydınlar tarafından “milli kimlikten kopuş” olarak nitelendiriliyordu.
Nihal Atsız’ın dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı açık mektuplarla fitili ateşlenen süreç, 3 Mayıs 1944 günü Ankara’da binlerce gencin sokaklara dökülmesiyle bir destana dönüştü. O gün Türk gençliği; sadece bir dava dosyasını değil, bir milletin ruh kökünü savunuyordu.
Bu tarihi sürecin en kritik isimlerinden biri, o dönemde genç bir Üsteğmen olan Alparslan Türkeş idi. Türkeş; sadece bir asker değil, Türk milletinin bekasını her şeyin üzerinde tutan bir fikir adamı olarak öne çıktı.
“Irkçılık-Turancılık Davası” kapsamında tutuklanan Türkeş’in yaşadıkları, aslında bir neslin çektiği çilenin özetiydi. “Tabutluk” denilen, bir insanın ancak ayakta durabileceği, başının üzerinde 500 mumluk lambaların yakıldığı o işkencehanelerde, Türkeş’in iradesi çelikleşti.
“Bizim milliyetçiliğimiz; ayrıştırıcı değil birleştirici, yıkıcı değil yapıcıdır.”
Diyerek yola çıkan Türkeş, mahkeme salonlarında verdiği savunmalarla Türk milliyetçiliğinin bir “suç” değil, en mukaddes “vazife” olduğunu haykırdı. Onun için 3 Mayıs; hapis, sürgün ve işkence demek olsa da aynı zamanda Türk siyasetinde on yıllar sürecek olan kutlu bir yürüyüşün ilk adımıydı.
Bugün 3 Mayıs’ı sadece “Türkçülük Günü” olarak kutlamak yetmez; o günün ruhunu derinlemesine anlamak gerekir:
Sarsılmaz İrade: İşkencelere ve baskılara rağmen fikrinden ödün vermeyenlerin günüdür.
Milli Şuur: Türklüğün, Anadolu coğrafyasına sıkıştırılamayacak kadar büyük bir mefkûre olduğunun ilanıdır.
Gençlik Hareketi: Türk gençliğinin, milletinin değerleri söz konusu olduğunda nasıl tek bir yumruk olabileceğinin kanıtıdır.
Başta Başbuğ Alparslan Türkeş, Hüseyin Nihal Atsız ve o çetin günlerde “Vatan sağ olsun!” diyerek tabutluklarda devleşen tüm Türkçüleri rahmet ve minnetle anıyoruz.
3 Mayıs, bir matem günü değil; Türk milletinin kendi özüne dönüşünün, dirilişinin ve her türlü esarete karşı başkaldırışının bayramıdır. Türk milliyetçiliği, o gün tabutluklarda öldürülmek istenmiş; aksine, o karanlık hücrelerden tüm Türk dünyasını aydınlatacak bir güneş gibi doğmuştur.
Ne Mutlu Türk’üm Diyene!