MEKİN ŞAHİN
Bazen bir ülkenin ruh halini anlamak için uzun raporlara, istatistiklere veya akademik analizlere ihtiyaç yoktur. Sokakta konuşulanlara, insanların yüzüne ve içlerinden yükselen sese kulak vermek yeterlidir. Türkiye bugün tam da böyle bir ruh halinin içinden geçiyor.
Tarih çoğu zaman böyle yazılır. Acıyı yaşayanlar, bedel ödeyenler ve direnenler anlatır. Çünkü yangının ortasında duranlar bilir; dışarıdan bakanlar çoğu zaman sadece dumanı görür, ateşi değil.
Bugün Türkiye’de hissedilen toplumsal atmosfer de bir bakıma böyledir.
Bir yanda yıllardır biriken öfke, yoksulluk ve adaletsizlik duygusu; diğer yanda bu gerilimi bastırmaya çalışan bir siyasal dil. Toplumun geniş kesimleri hayat pahalılığı, adalet duygusunun zedelenmesi ve demokratik alanın daralması karşısında sesini yükseltmek isterken, onlara sık sık “sus” denilmektedir.
Gerekçe ise çoğu zaman aynıdır: “Devletin bekası.”
Oysa tarih göstermiştir ki bir ülkenin gerçek bekası, halkın susturulmasıyla değil; halkın iradesinin özgürce ifade edilebildiği bir düzenle sağlanır.
Demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret değildir. Demokrasi; düşünce özgürlüğü, örgütlenme hakkı, hukuk güvenliği ve eşit yurttaşlık ilkeleriyle anlam kazanır.
Eğer bir toplumda insanlar düşüncelerini dile getirmekten korkuyorsa, eleştiri ihanet olarak görülüyorsa veya hukuk herkese eşit uygulanmıyorsa, o zaman demokrasi sadece bir kelime olarak kalır.
Bazen bir ülkenin ruh halini anlamak için uzun raporlara, istatistiklere veya akademik analizlere ihtiyaç yoktur. Sokakta konuşulanlara, insanların yüzüne ve içlerinden yükselen sese kulak vermek yeterlidir. Türkiye bugün tam da böyle bir ruh halinin içinden geçiyor.
Bir yangının ortasındaymış gibi… Bir yanda geçmişten kalan küller, diğer yanda hâlâ sönmemiş alevler.
Toplumun geniş kesimleri hayatın ağırlığı altında ezilirken, yönetenler çoğu zaman aynı cümleyi tekrarlıyor: “Susun, devletin bekası söz konusu.”
Oysa insanın aklına şu soru geliyor, bir ülkede halk konuşamıyorsa, eleştiremiyorsa ve iradesini özgürce ortaya koyamıyorsa, o ülkenin bekası gerçekten nasıl korunabilir?
Cumhuriyet kurulduğunda bu toplumun büyük bir kısmı özgürlüğe, eşitliğe ve tam bağımsızlığa doğru yürüdüğünü düşünüyordu. Cumhuriyet sadece bir yönetim değişikliği değil, aynı zamanda halkın kaderini kendi ellerine alacağı bir düzenin vaadiydi.
Fakat zaman içinde birçok insan kendisini şu sorunun ortasında buldu. ‘’Gerçekten halkın yönettiği bir düzen mi kurduk, yoksa halk adına karar verenlerin yönettiği bir sistem mi?’’
Bugün Türkiye’de en çok duyulan cümlelerden biri şu; “Bizim adımıza karar veriliyor.”
Oysa demokrasi, birilerinin halk adına konuştuğu bir sistem değildir.
Demokrasi, halkın kendisinin konuştuğu ve karar süreçlerine katıldığı bir yönetim biçimidir.
Toplumların en tehlikeli kırılma noktası, insanların konuşma cesaretini kaybettiği zamandır. Çünkü baskı altında tutulan sorunlar ortadan kalkmaz; aksine derinleşir.
Bir toplumda insanlar “kral çıplak” diyemiyorsa, yanlışlar büyür. Eleştirinin olmadığı yerde hesap sorulamaz; hesap sorulamayan yerde ise yozlaşma kaçınılmaz hale gelir.
Bugün Türkiye’de geniş kesimlerin dile getirdiği temel talep aslında çok basittir. İnsanca yaşamak, adaletli bir düzen görmek ve kendi geleceği hakkında söz sahibi olmak.
Bu talep herhangi bir ideolojinin değil, insan olmanın doğal sonucudur.
Toplumun farklı kesimleri yıllardır aynı temel talebi dile getiriyor: İnsanca yaşamak. Bu talep ideolojik değildir; insan olmanın doğal sonucudur. Çünkü insanlar bu ülkeyi yaşamak için kurdu, ölmek için değil. Demokrasi tam da bu noktada anlam kazanır. Demokrasi yalnızca çoğunluğun yönetimi değildir. Demokrasi aynı zamanda farklı kimliklerin, farklı kültürlerin ve farklı düşüncelerin eşit yurttaşlık temelinde birlikte yaşayabildiği bir sistemdir.
Türkiye gibi çok kültürlü bir ülkede demokrasi; Türk için olduğu kadar Kürt için de demokrasidir. Laz için, Çerkes için, Arap için, Rum için, Ermeni için de demokrasidir. Anadolu’nun bütün halklarının kendisini güvende hissettiği bir düzen kurulmadan toplumsal barışın kalıcı olması mümkün değildir.
Bu noktada Türkiye’nin en önemli meselelerinden biri olan Kürt sorunu da yeniden düşünülmek zorundadır.
Kürtler bugün dört farklı ülkede yaşamaktadır ve her ülkedeki koşullar birbirinden farklıdır. Türkiye’de ise özellikle son yıllarda toplumun geniş kesimlerinde ayrılıktan çok eşit yurttaşlık ve demokratik haklar talebinin öne çıktığı görülmektedir.
Bu nedenle çözümün yolu güvenlikçi politikaların ötesinde, demokratik siyasetin güçlendirilmesinden geçmektedir. Demokratik alan genişledikçe gerilim azalır, birlikte yaşama iradesi güçlenir.
Demokratikleşme yalnızca siyasi söylemlerle gerçekleşmez. Kurumsal düzenlemeler gerekir.
Türkiye’de yönetim yapısı iki temel ayağa dayanır: merkezi yönetim ve yerel yönetimler. Yerel yönetimler halkın günlük yaşamına en yakın kurumlardır ve demokrasinin tabana yayılmasında hayati rol oynarlar.
Bu yüzden bugün şu soruların açık biçimde cevaplanması gerekir!
Demokratik alan nasıl genişletilecek?
Yürütme, yasama ve yargı arasında denge nasıl kurulacak?
Siyasi partiler ve seçim sistemi daha demokratik hale getirilecek mi?
Yerel yönetimlerin yetkileri artırılacak mı?
Milli gelirin adaletli paylaşımını sağlayan üretimin yeniden koordine edilmesi sağlanacak mı?
Adalet, kardeşlik, barış içinde birlikte yaşama inşa edilecek mi?
Bu soruların cevabı verilmeden yapılan demokrasi tartışmaları toplumda güven yaratmaz. Tarih bize önemli bir gerçeği öğretmiştir: Özgürlükler çoğu zaman yukarıdan verilmez. Toplumların ortak mücadelesiyle kazanılır.
Bugün Türkiye’de ihtiyaç duyulan şey de tam olarak budur. İnsanların korkmadan konuşabildiği, eleştirinin suç sayılmadığı ve herkesin kendisini eşit yurttaş olarak gördüğü bir demokratik düzen.
Çünkü bir ülkede halk konuşabiliyorsa demokrasi vardır.
Ama halk susuyorsa, demokrasi sadece bir kelimedir.
Ve unutulmamalıdır: Gerçek demokrasi, halkın kendi geleceği hakkında söz sahibi olduğu gündür.