MEKİN ŞAHİN
Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), Türkiye’nin ekonomik ve sosyal kalkınmasını hızlandırmak için kurulan ve 1960-2011 yılları arasında faaliyet göstermiş olan kurum. 5 Ekim 1960 tarihinde kuruldu.
Devletin ekonomik, sosyal ve kültürel amaçlarının belirlenmesinde hükûmete danışmanlık yapmaktaydı. Hükûmetçe belirlenen amaçları gerçekleştirmek için kalkınma planları ve yıllık planlar hazırlardı.
Teşkilatın ilk döneminde Yalçın Küçük, Hikmet Çetin, Güngör Uras gibi isimler görev almışken, Turgut Özal’ın müsteşarlığa getirilmesi sonrasında çoğunluğu Nakşibendilerden oluşan bir kadrolaşmaya gidildi ve Yusuf Bozkurt Özal, Nevzat Yalçıntaş, Beşir Atalay, Yaşar Yakış, Hasan Celal Güzel, Temel Karamollaoğlu gibi isimler DPT’de çeşitli görevlere getirildi.
Teşkilat 2011 yılında Kalkınma Bakanlığı olarak yeniden organize edildi.
2018 yılında Kalkınma Bakanlığı ile Maliye Bakanlığının Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü birleştirilerek Cumhurbaşkanlığı bünyesinde Strateji ve Bütçe Başkanlığı oluşturuldu.
1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi olarak bağımsızlığını sürdürebilmesi ancak sağlam ve güçlü bir ekonomi ile mümkündü. Geliştirilmesi hedeflenen Türkiye üretiminde, sınırlı kaynakların israf edilmeden, ülkenin temel ihtiyaçlarının karşılaması için kullanılması, üretim planlamasını gündeme getirmiştir.
Üretimin planlaması sadece tarım ve sanayi üretim aşamasını değil; toplumsal geleceği hazırlayan başta eğitim olmak üzere kentleşme, ulaşım ve makine sanayinin ele alınmasını zorunlu kılmıştır.
Sosyo-ekonomik amaçlara ve hedeflere ulaşmak için, oluşturulan veya görevlendirilen çeşitli organların ve araçların kullanılmasıyla çizilen sınırlar içinde yürütülen faaliyetlerin tamamı; üretim planlaması içindedir.
Türkiye ekonomisinde planlama düşüncesi 1933 yılında oluşturulan sanayi planları ile başlamıştır.
1929 yılında yaşanan küresel krizle birlikte 1933-1937 yıllarını kapsayan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı hazırlanarak devletçilik politikası ile kalkınma hedeflenmiştir.
1938-1943 yıllarını kapsayan 1936 yılında hazırlanan ve sanayileşme süreci ile kalkınmaya öncelik veren İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın uygulanmasından ise İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile vazgeçilmiştir.
İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birbirinden farklı anlayışa sahip 1946 İvedi Sanayi Planı ve 1947 Vaner Planı (Türkiye İktisadi Kalkınma Planı) uygulanmak istense de 1960 yılına kadar geçen süreçte planlı ekonomiye geçme çabaları başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
1960 yılında Devlet Planlama Teşkilatı’nın kurulmasıyla Türkiye ekonomisinde, iktisadi kararların alınmasında ve iktisat politikalarında yeni bir dönem başlamıştır.
Bu bağlamda, Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı ve İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı, 1946 İvedili Sanayi Planı, Literatür taramasına dayanan çalışma Türkiye ekonomisinde Cumhuriyet’in ilanından itibaren hazırlanan planlara dayanan gelişim ve dönüşümü iktisat tarihi perspektifinden ortaya koymuştur.
Yukarıda tarihsel aşamalarını ifade ettiğim dönemler Cumhuriyetin kurularak yıkımlar arasından üretim planlamasıyla yeni Türkiye yaratma çabasıdır. İç ve dış tüm olumsuz koşullara rağmen Cumhuriyetin kendi kendine yeterli üretime ve kurumsal yapılara sahip olmasının önünü açmıştır.
Ülke tarihinde üretim sistemi, üretim sıçramaları için bilgi ve teknoloji ve tümünü içine alan eğitim sistemi ana eksendir. İç içe ve birbirini tamamlar. Sarmalın birindeki aksama tümünü etkiler. Kısaca sistemin aynı kümede, ayrık elamanlarca tamamlanması zorunludur. Bu eksende eğitimin önemini ele almaya, satır başlarıyla izaha çalışacağım.
Eğitim ve öğretim; bilim, teknoloji ve sosyal siyasal bütünlüğü sağlar. Yarattığı bilinçli iş bölümüyle toplumsal kaos ve kargaşayı engeller, bir düzen içinde huzurlu ve mutlu yaşamanın anahtarı olur.
Çünkü eğitim ve öğretim fiilen ailede başlar, çevre ilişkilerde devam eder. Bilgi yükleme aşamasında toplumda yaşamanın sırları, bilgiyle yeniden yaratılan araçlarla temel tüm ihtiyaçların sağlanacağı okullarda öğretilir. Bireysel başlayan eğitim ve eğitim okullarda toplumsal eğitim ve öğretime ulaşır.
Her meslek bulunduğu coğrafyada halkın yaşam kalitesini güçlendiren atılımlar içinde olur.
Görüldüğü üzere atılacak her adım, her uygulama plan dahilinde sürdürülmelidir. Üretim eksenleri iki üretim aracı üzerinden yan kollara ayrılarak çeşitlenmiştir.
Tarım ve sanayi!
Başlangıçta günlük yaşamın ihtiyaçları üzerinde oluşan üretim, insan ilişkilerinin yaratığı ticari çerçeve içerisinde karmaşık gözüken ve plan dahilinde yapılması gereken üretimler olmuştur. Başlangıç ve sınırsız gidişat var. Sürekli koordinasyon var. Bilgi ve teknolojinin üretimi zenginleştirmesi var. Bunların var olmasını sağlayacak ve kurumsal kimlik kazandıran; üretime uyumlu eğitim ve öğretim zorunluluğu var.
Tek kelimeyle eğitim ve öğretim; üretim sisteminin ihtiyaçlarına göre uygulamalı yapılmalıdır! Aksi takdirde mesleklerde kişi sayısı ihtiyaç fazlası olur ki, sosyal dengesizliği hayatın her alanına sıçratır.
Maalesef Türkiye planlı üretim ve planlı eğitimden vaz geçerek; bugün yaşanan kriz ve kaosların kapısını üretimde ve eğitimde sonuna kadar açmıştır.
Eğitim ve öğretim neden üretim sistemine göre yapılmalıdır? Çünkü eğitim sistemi, ekonominin üretim yapısına insan kaynağı sağlar. Eğer bu iki sistem birbirinden kopuk olursa; eğitim, iş dünyasının ihtiyaç duymadığı alanlarda insan yetiştirir, Üretim ise nitelikli işgücü bulamaz.
Sonuçta; işsizlik, verimsizlik, ithal bağımlılığı kaçınılmaz olur.
Üretim temelli eğitimin gerekçelerine baktığımızda; üretim sisteminin gerektirdiği teknik, teknolojik ve dijital beceriler eğitim programlarına yansıtıldığında mezunlar doğrudan üretime katkı verir. Okulla başlayan işletme stajı gelecekte çok başarı getirir. Eğitim, uygulamalı ve üretim süreçleriyle bağlantılı olduğunda çalışanlar daha yenilikçi ve verimli olur.
Mesleki ve teknik eğitim, üretim sektörleriyle eşgüdümlü planlandığında genç işsizlik azalır. Sanayi 4.0, yapay zekâ, yeşil enerji gibi alanlara göre kurgulanan eğitim, ülkenin teknoloji üretme kapasitesini artırır.
Eğitim ile üretim uyumu, gelir dağılımında denge ve bölgesel kalkınma sağlar (örneğin tarım bölgelerinde tarım teknolojisi eğitimleri).
Eğitim, üretim sisteminden bağımsız kurgulanırsa bilgi birikimi kâğıt üzerinde kalır; üretim sistemine göre kurgulanırsa bilgi ekonomik değere dönüşür. Bu yüzden kalkınmanın motoru, “üretimle entegre eğitim” modelidir. Okul, işletme, üniversite üçgeni birlikte çalışmalıdır.
Bu sistem kurulursa tam bağımsız Türkiye ve demokratik devlet yönetimi Türk insanının kaderi olur!
Yoksa sömürgeci güçlerin ve mandacıların elinde oyuncak olursun.
Devlet en kısa sürede Üretim ve tüketim planlama teşkilatına kavuşturulmalıdır.