ÖNCER ÜNLÜ (Başyazar)

ÖNCER ÜNLÜ (Başyazar)

24 Kasım 2025 Pazartesi

Türkiye’de Yaşamak İçin Onlarca Neden ?

Türkiye’de Yaşamak İçin Onlarca Neden ?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

DUAYEN HOCA’NIN KALEMİNDEN

ÖNCER ÜNLÜ – BAŞYAZAR

Yıllardır otobüslerde, trenlerde, uçaklarda, metroda, vapurlarda, şehirler arası yolculuklarda, aklınıza gelebilecek her yerde yurdumun güzel insanlarını gözlemledim ve gözlemlemeye de devam ediyorum. Bu gözlemlerimle bir kitap yazmaya kalksam sanırım rahat iki ciltlik kalın bir kitap ortaya çıkardı. Nev-i şahsına münhasır bir toplum olduğumuz için bu gözlemlerimde bazan güldüm, bazan, üzldüm, bazan da sinirlendim; ” Bu kadarı da fazla ! ” dediğim anlar oldu.

Bakalım Türkiye’de yaşamak için sayacağım bu nedenleri okuyunca sizler ne diyeceksiniz ?

  • Metroda iniş – biniş fark etmez: Eğer bir gün metroda inecek ya da binecek olursanız, kapılar açılır açılmaz bir tsunami gibi içeriye dalan insan seline tanıklık edersiniz. Kimse “ben iniyorum” demeye, “İnecek misiniz?” diye sormaya bile cesaret edemez. Çünkü burası Türkiye, burada herkes birbirine ‘burası benim’ diye bakar. Yine metroya ya da belediye otobüslerine bindiği an  boş koltuğa bir boğa gibi hücum edenler, neredeyse birbirini ezmeye çalışır.

  • Bankamatik kuyruğu: Bankamatik önünde sıraya girerken, önünüzdeki kişiye adeta “Ne işlem yapıyorsun?” diye sorarsınız. Yavaş hareket edenler, yavaşlamakla kalmaz; ellerindeki kredi kartlarının şifresini biraz daha uzatarak gösterirler. Sadece kredi kartının şifresine değil, hayatına da göz koymaya başlarsınız. Önünüzdeki kişinin işlemi ne kadar yavaş ve uzun olursa o kişiye sevdiğiniz tüm sıfatları içinizden okursunuz. O kişi de sağolsun bankamatik babasının malıymış gibi hiç istifini bozmaz ünya yıkılsa da !

  • Sinirlenince kadın uzuvlarını kullanarak küfür etmek : Trafikte, okulda, ofiste,sokakta, markette,lokantada, sosyal medyada…  Neredeyse hemen hemen her yerde ve hayatımızın her anında! Her yerde sinirlenen ve kavga çıkarmaya başlayan insanın yaptığı ilk iş, kendi annesi, karısı, kızı ya da teyzesi, halası olduğunu unutarak karşısındaki insana ilk söylediği kelime a……..s……dir. Bir kadına hakaret etmek, argoyu zirveye taşımak, sözde insan olmanın tepe noktasını yaşamaktır.
  • Misafirleri tıka basa doyurmak: Türkiye’de, bir misafire ikram edilen yemekler ve getirilen tabaklar sınırsızdır. “Hadi canım, daha yemedin, biraz daha” diye devam ederler. ” Şundan almadın, bundan biraz daha al “diyerek ısrarı sürdürürler. Aslında karnınız doysa da “Bir tabak daha” demek, o misafire olan saygınızın göstergesidir. Yine çay ya da kahve sevmeyene ısrarla bir bardak da olsa iç diye baskı yaparlar. Yemez ve içmezsen de ” ölümü gör ” diye de saçma sapan cümle kurarlar.
  • Müşteri hizmetlerinde sonsuz turlama: Her hangi bir kurumun ” Müşteri Hizmetlerini ” ararsınız, önce telesekreterin boş konuşmalarını dinler onun dediği tuşlara sinirle basarsınız,  sonra ‘çok yoğunuz’ bahanesiyle bir bekleme müziği başlar. Bu müzik bazen o kadar uzun sürer ki, dünya sorunlarını, hayatınızı, geçmişinizi ve geleceğinizi sorgulamaya başlarsınız.                  Müzikten sonra nihayet müşteri temsilcisi karşınıza çıkar ve konuşmaya başlar. ” Telefonlarımız kayıt …………………………..”  derken; Sanırım siz de o anda ” La hevla vela kuvvete ” ya da başka  bir şey diyorsunuzdur.
  • Trafik savaşları: Türkiye’de trafikte arabalarla, sizin ruh haliniz birbirine bağlanır. Her sürücü neredeyse potansiyel katil rolüne girer.Çok sakin olan sürücüleri bile, dolmuş ve halk otobüsleri şoförleri çileden çıkartıp, hastanelerin ruh ve sinir polikliniklerine göndermeye çalışırlar.Yollarda ve caddelerde bol miktarda şerit değiştirenleri, makas atanları,camlar açık sonuna kadar müzik bağırttıranları,terse giren scooterleri, kaykayları, motorsikletleri, kaldırımlarda gezen tüm trafik araçlarını görebilirsiniz. Çileden çıkarak direksiyona bağıranlar, şerit değiştirenlere veda eder gibi bakar, ama her an kavga çıkabilir. Trafik ışıklarında beklerken, hayatta bir şeyler kaybetmişsiniz gibi hissedersiniz.
  • Sosyal medyada herkes politika ve spor uzmanı: Hepimiz birer “siyasetçi”yiz. Hepimiz birer ” futbol yorumcusu “yuz. Şu an oturduğumuz koltuktan ya da uzandığımız yerden, ya bir haber sitesi ya da futbol temalı bir ” Youtube ” kanalı açıp bu iki konuda bol miktarda ahkam kesiyoruz. Herkesin fikirleri var, ama genelde bilgi yoksunu! Bilmiyoruz ki ” altı bağlar gazeli “
  • Açık büfede klasik tavır: Türkiye’de ya da yurt dışındaki otellerde, açık büfe yemek seçerken,  biz Türkler, “bu ne ya, niye bunlar buraya konmuş?” diyerek yemekten vazgeçeriz, ama yine de gözünüzle yediğiniz yemeklerin hepsini zorla tabağınıza almaya çalışırız.
  • Telefona bakarak körlemesine yürüme: Kaldırımlarda, AVM lerde, havalimanlarında, tren garlarında, marketlerde kısaca aklınıza gelebilecek her yerde, sanki çok önemli birşey yapıyormuş gibi telefona bakarak, yalpalaya yalpalaya sağdan sola, soldan sağa, yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya serseri mayın gibi birilerine çarpma korkusu olmadan ya da çarpsak bile hiç umursamadan yürümek. Sanırım A.B.D. başkanı Trump bile bu kadar telefona bakmıyordur. 
  • Her şeyin abartılması : Türk mutfağı dünyanın en iyisi!”, ” Türk Milli takımı en büyük “, Maç kazanırsın ya da kaybedersin “Dünya” yıkılır olumlu ya da olumsuz yönde…..
  • Komşu durumu: Herkesin kapısını çaldığınızda komşunuzun ilk söylediği şey “Eyvah, sıkıntı mı var?” olur. “Yok, bir şey soracaktım sadece,” dediğinizde, o komşu bir an sessiz kalır, sonra kesinlikle “Ne oldu? Bir sorun mu var?” sorusunu tekrar eder. Evde hiçbir şey olmayıp yalnızca tatlı bir muhabbet açma çabasıyla girdiğiniz evde, tüm köyün dedikoduları başlar.
  • Bütün arkadaşlar “Bir Yerde Buluşalım” derken: Bütün arkadaşlarınızla buluşmak için yapacağınız her plan, en az 45 dakika süreyle “Kim nereye gitmek ister?” ve “Burası çok kalabalık olabilir, sen önden git, biz geliyoruz” diyaloglarıyla doludur. Fakat buluşmaya bir saat geç kalınca, herkesin aklında aynı sorular vardır: “ Niye gelmedi? Birşey mi oldu ? “
  • Dükkanlarda satıcının “Hesap” Vermesi: Türk mağazalarında bir şey alırken, satıcı size hem pazarlık yapar, hem de her aldığınız şeyi tek tek anlatmak zorundadır. “Bu ürün şununla mükemmel olur,” dediği her cümlede, sanki size değil de kendine alıyormuş gibi bir hırsla size anlatmaya devam eder.
  • Bayramda tatlı yeme şampiyonluğu: Bayramda hangi komşuya, hangi akrabaya gidecekseniz, tatlılar arasında “en iyisini kim yapmış” yarışı başlar. Aslında bayramın tek gerçeği, ne kadar tatlı yediğiniz değil, ne kadar tatlı olmanız gerektiğidir.
  • Yolda hızlıca koşmak ama aslında hiçbir yerde olmamak: Türkiye’de bir yere yetişmek, özellikle kalabalık yerlerde, çoğu zaman kaybolan bir “yolda ilerleme” hareketidir. İnsanlar acele eder, sanki zamanla yarışıyormuş gibi koşarlar ama yine de bir yere varmak için asla hızlanmazlar.
  • Ağır eleştiri ama çok kısa bir cümle: İnsanlar birbirlerine çok ağır eleştirilerde bulunur, ama bunun sonrasında “Şaka yapıyorum” diyerek geçiştirirler. Mesela: “Sen zaten hep böyle garipsin!” dedikten sonra, “Yok ya, şaka yapıyorum” deyip başını okşarlar.
  •  Öğlen ve akşam yemeği ve “Bununla Ekmek Yesek?” durumu: Türk mutfağının en önemli noktalarından biri, yemekle ekmek yemektir. En lezzetli tabağınızın yanında bir dilim ekmek bile yemek, bir Türk’ün sofradaki “asıl” amacıdır. O yüzden, her akşam yemeğinde bu soru gelir: “Bununla ekmek yesek?”
  • “Otobüste yan koltuktaki teyze öyle bağırarak hayat hikayesini anlatıyor ki, artık soy ağacındaki üç kuşak hakkında senin bile vicdani sorumluluğun başlıyor.”

  • “Metroda biri telefonla öyle bir sesle konuşuyor ki, konuşmanın sonunda sen de dayısıyla barışıp halasına selam göndermek istiyorsun.””Halk otobüsünde yanındaki yolcu hayat hikayesini bağırarak anlatırken, bir yandan da fark ediyorsun: Meğer sen onun anı kitabının önsözünde yaşıyormuşsun.”

  • Türkiye’de cenazelerde ve taziye evlerinde yaşanan “misafiri aç bırakmama” geleneği, acının ortasında bile ev sahibi gibi davranmaya zorlanan cenaze yakınları için hem trajik hem de hicivlik bir durum.”Yakınını kaybetmişsin, yas tutuyorsun… Ama biri aç kalmasın diye mutfakta çay demliyorsun.
  • “Cenazede çay ikram etmezsen ‘soğuk evlat’ oluyorsun; ama annenin arkasından kahve servisi yapınca ‘ne güzel ağırladı’ diyenler de çıkıyor.”
  • “Cenaze evi değil, açık büfe: biri dua okuyor, diğeri daha lahmacun var mı? Diye soruyor… Yasla yemeği iç içe geçirmiş bir milletin çocuklarıyız.”

  • “Cenaze çıkalı 3 saat olmuş, biri hâlâ ‘Pide ne zaman geliyor?’ diye soruyor. Merhumun ardından değil, menüden ardından konuşuyoruz artık.”
  • Bir de lokantalarda, restaurantlarda karşımıza çıkan “samimi, haddinden fazla ilgili, sırnaşık “garson tiplemeleri var.
  • “Menüyü açar açmaz başına dikilen garson, sanki hayatının kararını vermeni bekliyor: ‘Ne alırsınız?’ değil, ‘Ne olmak istersiniz?’ diyecek gibi.”
  • “Lokantada daha sandalyeye oturmadan garsonun ‘abim ne istersin, sen bana bırak’ demesi, ‘çay içmeden bırakmam abi, canın sağ olsun!, demesi,  “bahşiş beklentisiyle manevra yapan garsonlar”ın olması sonunda kabak tadı veriyor insana.
  • Camilerde özellikle Cuma ve Bayram namazlarında, sanki “ön saf”  da olursa cennete gidecekmiş gibi davranan, safları yara yara ilerleyen ve “arkada da yer var” diyenlere aldırmadan kendini imamın ayak ucuna atmaya çalışan cemaat tiplemeri de  bu ülkede yaşamak için nedenler arasında yer alır. “Camiye geç kalmış ama hâlâ ön safa geçmeye çalışıyor. O kadar kararlı ki, bir ara ‘bu adam imamı geçip hutbeye çıkacak galiba’ diye düşünüyorsun.” “Saflarda yer yok ama o yine de giriyor… İki kişinin arasına çömelip, ‘biraz sıkışırsak olur’ diyerek, fizik kurallarını ve mahremiyet sınırlarını aynı anda çiğniyor.”
  • Eğitim sisteminde, özellikle veli görüşmelerinde öğrencinin bariz başarısızlığına rağmen, gerçeği eğip bükerek yaldızlı cümlelerle durumu yumuşatmaya çalışan öğretmen tiplemelerinide çok seviyorum. “Çocuk derste yerçekimine meydan okur gibi sınıfta uçuyor, ama öğretmen hâlâ ‘Zekâsı çok yüksek, o yüzden yerinde duramıyor’ diyerek çocuğu değil, fizikleri suçluyor.”“Öğrenci okuma yazmayı hâlâ çözememiş ama öğretmen ‘Çok yaratıcı, harflere kendi anlamını katıyor’ diyerek modern sanat yorumluyor sanki.” “Ders anlatılırken camdan dışarı bakan çocuk için, ‘Çok gözlemci, etrafı iyi analiz ediyor’ diyerek veliyi kandıran öğretmen, çocuğun hayal gücüne değil, velinin hayal gücüne oynuyor.”
  • Son olarak değineceğim olay neredeyse her şehirdeki birçok restaurantın müşterilerinin kapalı yerlerde de sigara içilmesine göz yumulmasıyla ilgili. İlgili kurumların denetimi tabi hak getire. Olan kime oluyor sigara kullanmayanlara!
  • “Kapalı alanda sigara içmek yasak, ama lokanta sahibi ‘Havalandırma var, sorun yok’ deyince, bir anda içenler öksürürken içmeyenler hapşırıyor.” “Yasak dinlemeyen sigara içenlere hizmet kesilmez, ama içmeyenler şikayet ettiğinde ‘Kardeşim, böyle kurallar Türkiye’de sadece kağıt üstünde’ cevabı gelir.”
  • Türkiye’de yaşamak bazen sabır,bazen mizah, bazen de delilik ister. Ama tüm bunlara rağmen, başka hiçbir yerde bu kadar“hayatın içinde”hissedemezsiniz.Çünkü bizde her gün ayrı bir trajikomedi sahnelenir  seyircisi de oyuncusu da biziz.
  • Bazen düşünüyorum da, bu ülkede yaşamak tam anlamıyla duygu karmaşasının lisans programı gibi. Bir gün metroda ezilmekten kurtulup, bankamatik kuyruğunda sabrını ölçüyorsun, ertesi gün müşteri hizmetlerine bağlanmak için ömründen üç yıl veriyorsun. Trafikte bağırıp çağırırken, akşam eve dönüp komşunun getirdiği sarmayı yerken yine de “iyi ki buradayım” diyorsun. Çünkü her şeyin abartıldığı, herkesin her şeyden anladığı, sinirle kahkahanın yan yana durduğu bu topraklarda yaşamak, aslında bir tür hayatta kalma sanatı. Ne kadar söylenirsek söylensek de, sonunda yine “çay koy” diyoruz. İşte bu yüzden, tüm gariplikleriyle, tüm delilikleriyle, Türkiye’de yaşamak için onlarca neden var. Çünkü başka hiçbir yerde bu kadar “biz” olamıyoruz.
Devamını Oku

SÖZ BENDE- SAĞIM YALAN SOLUM YALAN

SÖZ BENDE- SAĞIM YALAN SOLUM YALAN
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Devamını Oku

SÖZ BENDE- BİZ KİMİZ ?

SÖZ BENDE- BİZ KİMİZ ?
1

BEĞENDİM

ABONE OL
Devamını Oku

SÖZ BENDE – Depremden Sonraki İzlenimler

SÖZ BENDE – Depremden Sonraki İzlenimler
2

BEĞENDİM

ABONE OL

DUAYEN HOCA ÖNCER ÜNLÜ’YLE GÜNDEMİ YORUMLUYOR VE TAKİP EDİYORUM

Başyazarımız Öncer Ünlü günün yorumunu yapıyor…

Devamını Oku

Uzman Öğretmen mi yoksa Baş Öğretmen mi ?

Uzman Öğretmen mi yoksa Baş Öğretmen mi ?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

DUAYEN HOCA’NIN KALEMİNDEN

ÖNCER ÜNLÜ
BAŞYAZAR

Bilindiği üzere eğer bir aksilik olmazsa öğretmen camiasının en az yüzde doksan beşi, önümüzdeki aylar içinde ” Uzman ve Baş Öğretmenlik ” payesini kapmak için kariyer sınavına girecekler. Birileri sınava girmeyin diyor, birileri de girin diyor. Bakalım bizim camia kendi düşünme yeteneğini mi kullanacak, yoksa yine sürü psikolojisiyle mi hareket edecek?

Her zaman olduğu gibi bizim toplumumuz, hangi konuda olursa olsun ortak akılla üretilen bir çözümü bulamaz. Niçin ? Herkes ben biliyorum diyor ya; herkes her konuda uzman ya. Kimse kimseye güvenmez, bağırarak çağırarak tartışırlar, ne dediklerini kendileri bile anlamaz. Havanda suyu döver de döverler. Çözüm odaklı bireyler olmadığımız için de ana sorun öylece ortada durmaya devam eder. Geçici pansuman tedbirleriyle idare eder gideriz. Nereye kadar gideriz ? Onu da Allah bilir.
Bizim gibi tarihi en az 200 yıl geriden takip eden toplumlar, hatalardan dersler de çıkarmazlar ve bu kısır döngü devam eder gider.

Gelelim öğretmenlerimizin uzmanlığına…

T.D.K. der ki; ” Uzman ” kelimesinin anlamı şudur: ” Belirli bir işte, belirli bir konuda bilgili, ileriyi görme ve becerisi çok olan, bilir kişi ” der. İkinci bir tanımda da ” herhangi bir bilim dalında lisansüstü eğitim yapan kişi ” ye der. Dikkat edin lütfen burada. Bir bilim dalı diyor.

Size birkaç tane bilim dalı yazayım; aslında biliyorsunuz da yine de tekrar edelim. Astronomi, Fizik, Kimya, Tıp, Matematik, Geometri, Biyoloji, Sosyoloji, Psikoloji, Antropoloji…… Listeyi uzatabiliriz. Bunun yanı sıra hukuk alanında, maliye ekonomi alanında, finans alanında ya da bilişim alanın da da kişiler uzmanlaşabilir. Ama bu alanlarda uzmanlaşmak, takdir edersiniz ki PC başında gereksiz konuları içeren 180 saatlik dersle ya da mevzuatı ezberleyerek dünyanın eğitim seviyesi yüksek ülkelerinde olmaz. Bir kişinin saydığım alanların herhangi birinde uzman olması için en az beş yıl ekstra eğitim görmesi gerekir. Uzun yıllar finans, maliye, vergi, hukuk gibi alanlarda çalışan büyüklerine yeni başlayan meslektaşları niçin ” Üstat ” der, biliyor musunuz?

Uzman unvanını aldığınızda, işinizin niteliği değişir. Ona göre artık çalışırsınız. Peki okul müdürü sınava girdi uzman oldu. Sınıf öğretmeni uzman oldu. Hangi nitelikleri değişecek ? Söyleyin bakalım yine öğretmen aynı okulda derse girecek, müdür aynı görevi yapacak. Kendinizi kandırmayın.

Birde işin acıklı tarafları var. Güler misiniz ? Ağlar mısınız ? Size kalmış. Matematik öğretmeni olmuş tezsiz yüksek lisans yapmış. Hangi alanda ? Gastronomi alanında. Ya da sınıf öğretmeni, tezsiz lisans yapıyor. Hangi alanda ? Muhasebe de. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Eğer, öğretmen arkadaşım yüksek lisansını tezli yapıyorsa sıkıntı yok. Nerede bu tezsiz yüksek lisans işi. Yaklaşık 80.000 bin ile 90.000 arasında öğretmenin tezsiz yüksek lisans yaptığı ve uzman öğretmenliği garantiledikleri konuşuluyor. Ben bu sayıyı araştırmadım ama çevremdeki sendikalı olan arkadaşlarımın çoğunun ifadesi böyle.
Öğretmen arkadaşlarımızın neredeyse tamamı eğitim ve fen edebiyat fakültelerinden 4 yıl okuyarak mezun olmuşlardır. Daha bu insanları niçin sınava sokuyorsunuz?

Velev ki sınav yapıldı ve sınava girdiniz. Peki ÖBA ‘da gösterilen 180 saatlik dersin ya da ezberlediğiniz kanun ve mevzuatların, genelgeleri, yönergelerin sınıfta ne faydasını göreceksiniz ? Hangi sınıfta hangi öğrencilere bunları anlatacaksınız ? Bunları niye düşünelim ki! Ancak benim gibi bir avuç aptal düşünür değil mi?

Peki sendikalar ne yapıyor ? Öğretmenlerin hangi işini çözüyorlar ? Niçin bir araya gelmiyorlar ? Gelirler mi ? Gelmezler çünkü hepsi birbirinden nefret ediyor. Tek bildikleri sendika aidatı toplamak, okul okul gezip yok avukatımız var, yok sendikalı olan öğretmen her ay fazladan 220 tl alacak, yok ayın birincisi bizim sendika oldu, yok sayemizde promosyonlarınız arttı gibi içi boş konuşmalarla gezip durular. Diğer bir grup da gelir sanki kendileri bizim sahibimiz gibi ” im ” iyelik ekini getirerek öğretmenim diye konuşmaya başlarlar. Arkadaş ben devletin bir öğretmeniyim ne senin kaleminim ne de araban . Arkadaşlar diye konuşmaya başlasan şık olmaz mı ? Tabii bu ince vurguya kaç kişi dikkat ediyor ki ? Birde hepsi öğretmenler odasına parlak posterlerini asarlar. Bu mu öğretmenlerin çıkarlarını korumak ?

Yanlış hatırlamıyorsam 2006 yılında M.E.B. uzman öğretmenlik sınavı yaptı. Baraj 65 puandı ama 49 puan almış öğretmene bile uzman öğretmen payesi verdiler. O zamanı da dün gibi anımsıyorum, öğretmen arkadaşlar ha babam de babam hizmet içi faaliyetlere katılım formu topluyordu. O zaman uzman olan öğretmenlerin bir çoğu ne yaptı ? Söyleyeyim ! Öğretmenler odasındaki dolaplarının üzerine ve sınıf defterlerinin üzerine uzman öğretmen ………. diye ad ve soyadlarını yaptılar . O zaman bunların içinde tanıdığım en az beş kişi vardı dilekçe yazamayan, zümre toplantısı hazırlayamayan. Sanırım tarih tekerrür edecek yine aynı çıkartmaları göreceğiz. Adam nasıl övünecek tabii ?

Dünyanın en gelişmiş ülkelerinde öğretmen maaşları doyurucu ve öğretmenlere büyük değerler veriliyor. Ayrıca öğretmenler her daim eğitim ve öğretimle ilgili yüz yüze kurslara katılarak, bilgi ve birikimini zenginleştiriyor. Şili, Meksika, Kosta Rika, Polonya, Kıbrıs Rum Kesimi, İsrail gibi ülkelerde bile öğretmenlerin konumu ve geliri bizlerden yüksek. Avrupa’yı, A.B.D. yi , Kanada’yı vb. saymıyorum bile. Bizler ise maaşımıza 200tl katkı yapacak diye boş işlerle uğraşıyoruz hem de canla başla. Çok ironik bir durum ama kaç öğretmen bunun farkında. Kendi adıma ben bu sınava girmiyorum fakat yakın arkadaşlarımdan o kadar baskı gördüm ki ! Niye girmiyorsun ? Çok mu zenginsin ? Paraya ihtiyacın mı yok ? soruyla uğraşıp durdum. ” Ben sizlere saygı duyuyorum ama şunu da unutmayın ” dedim. Alacağınız bu 2000 tl üç ay içinde satın alma değeri olarak 1000 tl ye gerileyecek.

Pandemi döneminde ülkemiz için canla başla, hatta hayatlarına mal olsa da gece gündüz çalışan sağlık görevlilerimize, geçen ay içinde bakanlıkları süper olmasa da maaş ve ücretlerinde iyileştirmeler yaptı. Bunda elbette gözümüz yok. Maaşlarımız artacak diye; sağlıkçılar sınava girmiyor, emniyet teşkilatı girmiyor, savcılar, hakimler girmiyor, amma öğretmenler girecek. O zaman haklı olarak soruyorum: ” Biz analıktan mıyız” ?

Oysa ortak akılla bir araya gelseniz, aldığınız maaşlarda o kadar çok iyileştirmeler yapılır ki! Neler mi yapılabilir ?

Öğretmen maaşlarındaki gelir vergisi oranları istenirse düşürülebilir.

Her ay aldığınız ücretten gelir vergisi kesilmez.

Eşi çalışmayan öğretmene daha fazla eş parası verilebilir.

Öğretmenlere verilen çocuk yardım ödenekleri günün koşullarına göre yeniden düzenlenmelidir.

Nöbet ücretleri arttırılabilir.

7 gün üzeri yapılan maaş kesintisi 15 gün ve üzerine çıkarılabilir.

Ücrette eski sisteme dönülür ve öğretmenin sadece okula gelmediği günün ücreti kesilir.

Öğretmenler Gününde öğretmenlere çalıştığı yıla göre net 1 maaş verilebilir.

Şimdi soruyorum sayın sendika yöneticileri ve sendikalı arkadaşlarım : ” Bu çözümleri hayata geçirmek çok mu zor “?

Özellikle sona bıraktığım bir konu da ” Baş Öğretmenlik ” . Hani hepimizin baş öğretmeni Mustafa Kemal Atatürk’tü ? Ne oldu ? Onun kadar bilgi, görgü ve birikiminizin olduğunu mu düşünüyorsunuz ? İçinizde hala dilekçe yazamayan, zümre tutanağı hazırlayamayan, internetten sınıfı için yapacağı çalışmaları incelemeden indiren, nöbet tutmaktan ısrarla kaytaran, aman milli bayramlarda bana görev gelmesin diye dua eden, meslek hayatı boyunca öğrencilere hep zul eden, bayram kutlamaları çabuk bitsin diyenler oldukça sizler ” Uzman ya da Baş Öğretmen ” olsanız ne yazar ?

Bu yaşıma kadar tek baş öğretmen tanıdım. Ölene kadar da baş öğretmenim o. bunu da laf cambazlığı ya da bazı yerlere şirin görünmek için söylemiyorum. Zaten beni tanıyan çok iyi tanır. Hayatında unutamaz. Baş öğretmenim bakın heceliyorum. Mus-ta-fa Ke- mal A-ta-türk. Sizlerde sakın bunu unutmayın.

Maaşların iyileştirilmesi, kaliteli bir yaşam ve öğretmenlik mesleğinin saygınlığını kazanmak için sendikalarınıza baskı yapın otursunlar sizleri seviyorlarsa çözüm üretsinler.

Devamını Oku