Her Yeşil Gerçekten Yeşil midir?

Her Yeşil Gerçekten Yeşil midir?

ABONE OL
Ekim 27, 2026 08:04
Her Yeşil Gerçekten Yeşil midir?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Her Yeşil Gerçekten Yeşil midir?

Son yıllarda nereye baksak karşımıza yeşil ön ekli bir kavram çıkıyor; yeşil enerji, yeşil ekonomi, yeşil kent, yeşil konut, yeşil yatırım, yeşil dönüşüm gibi… Neredeyse bütün dünya yeşile boyanıyor.

İyi de bütün bu yeşil içerikli değişim, dönüşüm ya da durumlara karşın yine de doğa neden bu kadar dertli?

Bir süredir yeşil dönüşüm ve sürdürülebilirlik üzerine okumalar yapıyorum. Güneş enerjisinden rüzgâr türbinlerine, karbon piyasalarından iklim adaletine, döngüsel ekonomiden yerel yönetimlere uzanan konular…

Öğrendikçe ayırdına varıyorum ki sürdürülebilirlik, sanıldığı gibi yalnızca çevreyi korumak değilmiş.

İşin içinde ekonomi var. Teknoloji var. Hukuk var. Siyaset var. Ve elbette insan var. Üstelik bütün bu alanların birbirleriyle pek de kolay çözülemeyen ilişkileri var.

Örneğin bir belediye çıkıp binlerce ağaç diktiğini açıklıyor. Güzel. Ama ağaçlar nereye dikildi? Yaşayabilecekleri koşullar sağlandı mı? Beş yıl sonra kaçı sağ ve sağlıklı kalacak? Ekim yapılırken en çok gölgeye gereksinim duyulan mahalleler mi seçildi?

Yoksa tören yapıldı, fotoğraflar çekildi, kurdele kesildi, çevrecilik görevi tamamlandı mı?

Bir başka belediye elektrikli otobüsler alıyor. O da güzel.

Peki otobüslerin kullandığı elektrik nasıl üretiliyor? Hatlar halkın ulaşım gereksinimini karşılıyor mu? Özel otomobil kullanımını azaltıyor mu?

Yoksa mazotlu otobüsün yerine elektriklisini koyup ulaşım sorununu çözdüğümüzü mü sanıyoruz?

Görünüşe bakılırsa yeşil dönüşümün de kendine özgü bir aldatmacası var. Adına greenwashing diyorlar. Türkçesiyle yeşil aklama.

Bu kavram; bir şirketin veya kurumun çevreci görünmesiyle gerçekten çevre dostu olması arasındaki ayrımı anlatıyor. İşte bu kavramdan anlıyoruz ki yeşilin de sahtesi varmış!
Peki, sürdürülebilirlik ne demek?

En sıradan anlatımıyla bugünkü gereksinimlerimizi karşılarken gelecek kuşakların kendi gereksinimlerini karşılama olanaklarını tüketmemek…
Kulağa oldukça anlaşılır geliyor. Ama uygulaması o kadar kolay değil. Çünkü kaynaklar sınırlı, gereksinimler farklı, çıkarlar ise elbette ki birbiriyle uyumlu değil.
Varsayalım ki bir bölgede büyük bir güneş enerjisi santrali kurulacak… Böylece yenilenebilir enerji üretilecek, fosil yakıt bağımlılığı azalabilecek… Güzel de santral nereye kurulacak?
Tarım alanına mı? Doğal yaşam alanına mı? Daha önce bozulmuş bir alana mı?

Elektriğin kime, hangi koşullarda satılacağına kim karar verecek?

O bölgede yaşayanların söz hakkı olacak mı?

İşte tam bu aşamada teknoloji sorusu burada siyaset sorusuna dönüşüyor.

Bir başka örnek…

İklim değişikliği nedeniyle sıcak hava dalgaları artıyor. Aynı kentte, aynı gün, aynı sıcaklıkta yaşayan iki aile düşünelim. Birinin iyi yalıtılmış evi var. Kliması var. Gölgelikli bir parkın yanında oturuyor. Diğeri çatısı güneşte kavrulan bir evde yaşıyor. Klima çalıştıracak ekonomik gücü de yok.
Termometre ikisine aynı sıcaklığı gösteriyor. Ama ikisinin yaşamı aynı rahatlıkta mı?
Değil elbette…

İşte buna iklim adaleti diyoruz.

Çünkü iklim krizi herkesi etkiliyor ama herkes aynı ölçüde sorumlu olmadığı gibi, herkes aynı bedeli de ödemiyor.

Üstelik yeşil dönüşümün ekonomik bedeli de var.

Bir kömür santralini kapatmak çevre açısından gerekli olabilir. Tamam da orada çalışan işçiler ne yapacak?

Yeni işler yaratılacağı söyleniyor.

İyi de o işler nerede açılacak? Eski çalışanlar yeni işlerin gerektirdiği becerilere sahip mi? Eğitim süresince ailelerini nasıl geçindirecekler?

Bir yerde yüzlerce iş yok olurken başka yerde yüzlerce iş açılması, işini yitiren insanın sorununu kendiliğinden çözmüyor.

Bunun adına da adil geçiş deniliyor. Bir başka anlatımla doğayı kurtarırken insanı ortada bırakmamak…
Bir de işin bütçe sorunsalı var.

Belediye açıklıyor:

“Çevre yatırımlarına beş yüz milyon lira ayırdık.”

Eee sonra?
Bu para nereye harcandı? Ne kadar enerji tasarrufu sağlandı? Hangi mahallede sel riski azaldı? Kimlerin yaşamı kolaylaştı?

Çünkü parayı harcamak başka, kamu yararı sağlamak başka.

Üstelik en pahalı yatırım genellikle en iyi yatırım olmadığı gibi, satın alırken en ucuz görünen ürün de kullanım ömrü boyunca en ekonomik seçenek olmayabiliyor.

Demek ki sürdürülebilirlik biraz da hesabı doğru yapmakmış.

Ama yalnızca muhasebe hesabını değil!

Gelelim benim özellikle merak ettiğim konuya.

Bütün bu kararları kim veriyor?

Belediye başkanı mı? Belediye meclisi mi? Bakanlık mı? Yatırımcı mı? Uzmanlar mı?

Peki halk; halk nerede?

Çevre projeleri hazırlanırken yurttaşlara toplantı çağrısı yapmak katılım olarak sunuluyor. İnsanlar geliyor, dinliyor, soru soruyor, görüş bildiriyor.

Sonra?

Önerileri kararlara yansıyor mu?

Yoksa toplantı tutanağına yazılıp dosyaya mı kaldırılıyor?

Bakın, burada önemli bir ayrım var.

Bilgilendirme başka, danışma başka, karar üzerinde etkili olmak bambaşka.

Bir toplantıya katılmış olmak, karara katılmış olmak anlamına gelmiyor.

Bir görüşün belediye meclisi gündemine alınması da o görüşün belediye politikasını değiştirdiğini göstermiyor.

Öyleyse yalnızca toplantı sayısını, katılımcı sayısını, hazırlanan raporların sayfa sayısını saymakla yetinemeyiz. Kararın izini sürmeliyiz.

Kim önerdi? Kim değerlendirdi? Kim onay verdi, kim vermedi? Neden? Ve sonuçta ne değişti?

Sürdürülebilirlik üzerine öğrendiklerim beni yine aynı yere getirdi; demokrasi kavramına…

Çünkü bir kentin geleceği yalnızca mühendislerin, ekonomistlerin, yatırımcıların ya da siyasetçilerin konusu değil. O kentte yaşayanların da konusu, hem de öncelikli konusu…

Elbette her teknik karar halk oylamasıyla alınamaz. Mühendislik hesabını, bilimsel bilgiyi, hukuki sorumluluğu bir yana bırakamayız. Ama uzmanlık da halkın sözünü göz ardı edemez.

Bilim bize hangi seçeneğin ne gibi sonuçlar doğurabileceğini anlatır. Ekonomi maliyetleri hesaplar. Hukuk yetkileri belirler. Peki hangi bedelin kim tarafından ödeneceğine, hangi gereksinimin öncelikli olduğuna, kentin nasıl bir yer olacağına ilişkin seçimler? İşte orada yurttaşın sözü de olmalıdır.

Sonuçta yeşil dönüşüm denilen olgu yalnızca kömürden güneşe, petrolden elektriğe geçmek değildir.

Üretim biçimini, tüketim alışkanlıklarını, kaynakların kullanımını ve bunlara ilişkin kararların alınışını da yeniden düşünmektir ya da temel konu yalnızca daha az karbon salan kentler kurmak değildir. Daha yaşanabilir, daha adil, daha demokratik kentler kurabilmektir.

Bu nedenle bundan sonra birileri çıkıp “Kentimizi yeşile dönüştürüyoruz” dediğinde önce sevinelim ama hemen sonra da soralım:

Ne kadar yeşil? Kimin için yeşil? Hangi bedelle yeşil?

Ve en önemlisi… Yeşilin tonuna kim karar veriyor?

Selma Erdal; Didim, 26 Ekim 2026

Bilgi Paylaştıkça Çoğalır!

KozanBilgi.Net’te yer alan Yüz Binin üzerinde haber, yazı ve fotoğraflar emeğin ve yerel gazeteciliğin bir ürünüdür.
Ticari amaç olmamak üzere içeriklerimizi KozanBilgi.Net’i kaynak göstererek ve aktif bağlantı vererek sevdiklerinizle veya sitenizde gönül rahatlığıyla paylaşabilirsiniz.

" />
" />

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.