" />

Bizim Nesil

Bizim Nesil

ABONE OL
Temmuz 11, 2026 12:56
Bizim Nesil
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Bizim Nesil

Birileri pek hevesli ya Osmanlı’yı yeniden canlandırmaya…

Oysa Osmanlı, TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’nin öncesinde, dünde kaldı; tarih sayfalarındaki yerini aldı. Bugün Osmanlıcılık oynamaya kalkışanlar ise Osmanlı’yı, Osmanlı yaşamını, Osmanlı’da yalnızca dinsel bilgilerin değil; coğrafyanın, tarihin, gözlemin, düşüncenin ve aklın da önemsendiğini ne yazık ki hiç anlayamadılar.

Onların algısında Osmanlı; saray-hazine-harem-haram ve hamam algısından öteye geçemedi bir türlü.

Oysa Osmanlı’da öylesine önemli, bilgili insanlar vardı ki onların bir benzerini bugünün “yüksek istişare kurulu”nda bile bulamazsınız.

İşte onlardan biri KÂTİP ÇELEBİ…

Kim mi Kâtip Çelebi?

Osmanlı’da yetişmiş en önemli ilim ve düşünce insanlarından biri… Gerçek adı Mustafa bin Abdullah. Devlet hizmetinde bulunmuş, seferlere katılmış, ordunun kalem işlerinde görev yapmış; eline kılıçtan çok kalem yakışan bir Osmanlı aydını…

Bir başka deyişle yalnızca yazan değil; okuyan, düşünen, sorgulayan, karşılaştıran bir adam.

En bilinen çalışmalarından biri de CİHANNÜMÂ adlı kitabı…

İşte bu Kâtip Çelebi; devlet yönetiminde ve savaşlarda işlenen yanlışların nedenleri üzerinde durmuş, tarih ve coğrafya bilgisinin devlet adamları için önemini vurgulamıştı. Çünkü dünyayı tanımadan devlet yönetilemeyeceğini, geçmişi bilmeden geleceğe doğru yol alınamayacağını anlamıştı.

Durduk yere Kâtip Çelebi Efendi neden düştü usumuza, neden girdi yazımıza derse değerli okur; nedeni bellidir.

Günümüzde tarih derslerini tümüyle kaldırmasalar da tarih bilincini aşındıran, Cumhuriyet tarihini tartışmalı duruma getiren, sorgulayan yurttaş yerine ezberleyen kuşaklar yetiştiren egemenler; üstelik kendileri de TARİH bilmezken…

Ne yazık ki geçmişte yaşanan yanlışlardan, yanılgılardan gerekli dersi de almıyorlar.

Özellikle de TARİH bilmeyen toplumlar ve toplumları yöneten tarih bilgisinden yoksun egemenler vardır ki dünde yaşanan olayların benzeri, dahası birebir örneği yeniden karşılarına çıktığında şaşırıp kalırlar.

Sonra da aynı yanlışları başka adlarla yineler, aynı duvarlara yeniden çarparlar.

Bu bağlamda boyumuzdan büyük bir söz edelim:

“TARİH bilmeyenler, hep aynı talihsiz olaylarla karşılaşırlar.”

Diyelim ve geçelim.

Halka dönem dönem “azgın” gibi yaftalarla seslenen, kendisine derdini anlatmaya çalışan yurttaşa “ananı da al git” sözleriyle karşılık verenler; ne yazık ki uluslararası toplantılarda “dut yemiş bülbül” kesilirler.

Üstelik Cumhuriyet’in yurttaşlık anlayışından uzaklaşıp ümmetçi siyasal kimlik arayışlarına savruldukça; Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan köklü bir devlet geleneğini, tarihsel belleği ve ulusal kimliği küçümsedikçe de sorun büyür.

Sonra uluslararası siyasette TÜRK DEVLETİ’nin ağırlığını, varlığını ve saygınlığını korumakta zorlanırlar.

Çünkü devlet yönetmek yalnızca saraylarda oturmakla olmuyor.

Devlet yönetmek; Tarih ister, Coğrafya ister, Dil ister.

Bilgi ister.

Geniş bir dünya görüşü ister.

Bir de insanın nereden geldiğini, nereye gittiğini bilmesini ister.

Bu bağlamda yetişmişler bir yana, yetişmekte olan gençlerin durumunu gördükçe içimiz acıyor.

Ne TARİH bilgisi…

Ne genel kültür…

Devletimizin dili Türkçe; ama Türkçeyi konuşma, yazma, düşüncelerini Türkçeyle anlatma, iletişim kurma bilgisi, becerisi ve yetisi edinmemiş olanların sayısı sanki giderek daha da artıyor.

Bir yabancı dil bilmekse neredeyse lüks…

Hele yöneticilerde…

Hele uluslararası siyasette ülkeyi temsil edenlerde…

Onların bu durumları karşısında iyi ki diyor bizim nesil iyi ki diyor;

İyi ki 60’lı yılların çocuğu, 70’li yılların genci, 80’li yılların yetişkini olmuşuz.

İyi ki Cumhuriyet’in okullarında yetişmişiz.

İyi ki Atatürk İlke ve Devrimleri ile büyümüş, aydınlığa yürümüşüz.

Kuşkusuz bizim kuşağımızın tamamı aynı değildi; her neslin karanlığı da vardı, aydınlığı da…

Ama hiç değilse eğitim gören, okuyan, sorgulayan önemli bir bölümümüz; tarih diye bir kavramın varlığını, Cumhuriyet diye bir kazanımın değerini, bağımsızlık diye bir onurun anlamını biliyordu.

Yoksa 2000’li yıllarda gelmiş olsaydık dünyaya, nasıl da kalırdık yaya şu küresel iletişim çağında, küresel kimlik edinme yarışında…

Demek ki Tanrı’nın sevdiği kullarıymışız!

Yalnızca bizler mi?

Elbette ki yetiştirdiğimiz çocuklar da…

İşin, aşın aslanın ağzında olduğu dönemler şöyle dursun; bugün iş dediğin aslanın ağzından geçmiş, bağırsaklarına inmiş, oradan da kanalizasyona karışmış sanki…

Bu gidişle çocuklarımızın iş bağlantıları olan yabancı devletlere “Tanrı zeval vermesin” diye dua edecek duruma geleceğiz; ülkemiz her geçen gün daha büyük ekonomik sorunlarla boğuştukça…

Kuşkusuz bizim nesil…

Bugün bile Kurtuluş Savaşı’nı yaşamış büyüklerimizin anlattıkları anıları aynı coşkuyla, aynı yurt aşkıyla belleklerimizde yaşatırken…

Nasıl diyebiliriz ki “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın”?

Nasıl diyebiliriz ki “Benim tuzum kuru, kimin ne hâli varsa görsün”?

Nasıl umursamazlık edebiliriz ki Türk, Kürt ayrımı yapmaksızın; parası olanın bedelli askerlik yaptığı, parası olmayan gençlerin ise ölümle yüz yüze geldiği bir düzene?

Nasıl susabiliriz ki varsılın çocuğu yaşamını kurarken, yoksulun çocuğunun payına da “şehitlik mertebesi” düşsün?

Bizim nesil demez, diyemez. Bizim nesil “Benden sonrası tufan” diyemez!

Çünkü bizim nesil, en azından bizim bildiğimiz, bizim özümüz olan o damar; bencillik edemez.

Düşünür; bizden sonra gelecek nesillerin payına düşecek yaşanabilir bir dünya düşünür.

Gönenç içinde bir ülke düşünür; solunabilir havasıyla, içilebilir suyuyla, ekilebilir toprağıyla, kesilmeyen ormanıyla, yağmalanmayan kıyısıyla, satılmayan geleceğiyle…

İlle de bağımsız…

İlle de halkın egemen olduğu…

İlle de hukukun üstünlüğünün yalnızca kitaplarda değil, ülkenin her köşesinde yaşadığı bir devlet düşünür.

İşte öyle bir ülke ister bizim nesil.

Ve bizim nesil ister ki bizler öldükten sonra da Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu bu devlet var olsun.

Dünya döndükçe…

Çocuklarımız yaşadıkça…

Cumhuriyet’in ışığı yandıkça…

Ama kimileri tam tersine yollara girdikçe…

Tarihi unuttukça…

Kimliği aşındırdıkça…

Cumhuriyet’i küçümsedikçe…

Ülkenin yarınlarını bugünün çıkarlarına sattıkça…

İşte o an bizim nesil kahrından ölür!

Selma Erdal; Didim, 9 Temmuz 2026

www.kozanbilgi.net internet sitesinde yayınlanan yazı, haber ve fotografların her türlü telif hakkı KozanBilgi.Net'e aittir. İçerikleri kaynak göstererek alabilirsiniz.



Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.