SELMA ERDAL
İnsan ne zaman gerçekten dinleniyor?
İşten çıkınca mı?
Bilgisayarı kapatınca mı?
Telefonu sessize alınca mı?
Yoksa ertesi gün daha iyi çalışabilmek için kendini “şarj etmeye” başladığı anda mı?
Byung-Chul Han’ın¹ dinlenme üzerine düşüncesini özetleyen şu ifade boşuna çarpmıyor insanın yüzüne:
Dinlenmeyi yalnızca yeniden çalışabilmek için kullanıyorsan, dinlenme bile çalışmanın bir parçasına dönüşmüştür.
Ne kadar tanıdık değil mi?
Hafta sonu dinlenelim ki pazartesi zinde olalım.
Tatile çıkalım ki işe enerjiyle dönelim.
Sekiz saat uyuyalım ki performans düşmesin.
Spor yapalım ki verim artsın.
Meditasyon yapalım ki stres azalsın.
Kitap okuyalım ki kendimizi geliştirelim.
Yürüyelim ki on bin adımı tamamlayalım.
Bir dakika…
İnsan hiç mi yalnızca yaşamak için bir şey yapmayacak?
Her şeyin sonunda yine iş, yine performans, yine verimlilik mi olacak?
Hep iş, hep iş diyerek mi insanların yaşamı gelip geçecek?
Karl Marx², kapitalizmin işçinin yalnızca emeğini değil, zamanını da satın aldığını anlatıyordu.
Sekiz saatlik işgünü dediğimiz şey aslında sekiz saatlik yaşamdır.
İşçi fabrikaya girer, emeğini ve zamanını bırakır, ücretini alır.
Eskiden hiç değilse fabrikanın kapısı vardı.
Vardiya bitince insan dışarı çıkardı.
Sonra Adorno³ geldi ve tatsız bir soru sordu:
Fabrikadan çıktığında gerçekten sistemin dışına mı çıkıyorsun?
Çünkü boş zaman da örgütlenmeye başlamıştı; sinema, televizyon, alışveriş, tatil, eğlence, hobi.
Hepsi giderek bir endüstrinin parçası olmuştu.
İnsan hafta sonu eğleniyor, dinleniyor, alışveriş yapıyor ve pazartesi günü yeniden üretim düzenine dönüyordu.
Diğer bir anlatımla çalışma bitti sanılırken, gerçekte ertesi çalışma gününün hazırlığı başlamış oluyordu.
Adorno’nun derdi de sorguladığı konu da buydu:
Boş zaman gerçekten bizim boş zamanımız mı?
Sonra Foucault⁴ çıktı ortaya.
O da başka bir şey söyledi:
İktidar yalnızca sana emir vermez.
Seni öyle bir biçimlendirir ki bir süre sonra sen kendi kendini denetlemeye başlarsın.
Gardiyan ortadan kaybolur. Ama mahkûm yine de uslu uslu oturur. Çünkü gardiyan artık mahkûmun kafasının içindedir.
Bugün geldiğimiz yerde ise Byung-Chul Han’ın tanımladığı başka bir insan tipi var: Kendi kendisinin patronu.
Kimse ona “Çalış!” demiyor. Sen kendi kendine diyorsun.
Kimse “Daha fazlasını yap!” demiyor. Sen diyorsun.
Kimse “Yetersizsin!” demiyor. Sen kendine söylüyorsun.
Sonra başarısız olduğunda da dönüp kendini suçluyorsun:
“Yeterince çalışmadım.”
“Zamanımı iyi kullanamadım.”
“Kendimi geliştiremedim.”
“Potansiyelimi değerlendiremedim.”
Ne güzel düzen, ne güzel işleyiş değil mi?
Patrona bile gerek kalmadı. Çünkü patronu çalışanın kafasının içine yerleştirdiler.
Eskiden patron işyerindeydi. Oysa şimdi cep telefonunda, akıllı saatte, takvim uygulamasında, uyku ölçerde, adım sayarda, performans tablosunda, bildirimlerde.
Ve en kötüsü, artık insanın kendi iç sesi olmuş durumda…
Günümüz insanının yapılacaklar listesine bakarsak; toplantı, rapor, sunum, proje, spor, meditasyon, sekiz saat uyku, on bin adım yürüyüş, içilecek iki litre su, otuz dakika kitap okuma ve bir saat “kendime zaman.”
İnsanın kendi kendine ayırdığı zaman bile ajandaya yazılmış durumda.
Sonra günün sonunda insan dönüp kendine soruyor: Bugün yeterince dinlendim mi?
Şaka gibi.
Çünkü dinlenmenin bile performans ölçütü var artık.
Örneğin akıllı saat sabah kalkınca uykumuza not veriyor: “Uyku puanınız 72.”
Pardon? Uyudum mu, sınava mı girdim?
Biraz daha gidersek yatağın başında insan kaynakları uzmanı bekleyecek “REM uykunuz bu ay hedeflerin altında kaldı.” diye çalışanı azarlayacak.
İşin kara mizahı bir yana, sorun ciddi.
Bu bağlamda Hartmut Rosa⁵ yıllardır modern insanın neden sürekli acele ettiğini anlatıyor.
Teknoloji bize zaman kazandıracaktı.
Çamaşır makinesi zaman kazandıracaktı.
Bilgisayar zaman kazandıracaktı.
E-posta zaman kazandıracaktı.
Akıllı telefon zaman kazandıracaktı.
Şimdi yapay zekâ zaman kazandıracak.
Öyleyse neden herkes aynı şeyi söylüyor?
“Zamanım yok.”
Demek ki kazandığımız zaman bize kalmıyor.
Üç günde yapılan işi üç saatte bitiriyoruz.
Sonra kalan iki gün yirmi bir saat çalışanlara mı veriliyor?
Ne gezer…
Yeni işler geliyor, yeni görevler, yeni mesajlar, yeni raporlar, yeni hedefler durmaksızın geliyor.
Dolayısıyla bu işleyişte, bu akışta teknoloji her zaman bize özgürce kullanacağımız zamanı kazandırmıyor; tersine, çoğu kez aynı süreye daha fazla iş sıkıştırmamızı sağlıyor.
İşte burada Jonathan Crary⁶ konuyu daha da ileri götürüyor ve 7/24 kapitalizmden söz ediyor.
Eskiden gece vardı; işyeri kapanırdı.
Pazar günü vardı; dükkân kapanırdı.
Şimdi?
İnternet kapanmıyor. Banka sistemi kapanmıyor. Platformlar kapanmıyor. Sosyal medya uyumuyor. E-ticaret uyumuyor. Sunucular uyumuyor. Yalnızca insan uyumaya çalışıyor ama telefon başucunda; gece üçte bildirim geliyor.
Gözünü açıyorsun “Bir bakıp yatayım.” diyorsun.
Geçmiş olsun. Çünkü günümüzde fabrika yatak odasına kadar girdi.
Anlaşılan o ki Marx’ın fabrikası hiç kapanmadı, yalnızca duvarlarını kaybetti.
Bugün fabrika konuşlandığı alandan çıktı, eve geldi. Sonra masaya yerleşti. Sonra telefona girdi. Sonra akıllı saat kılığında bileğimize takıldı. En sonunda da insanın kafasının içine kapağı attı.
Şimdi tehlikeli soru şu: İnsan çalışmadığı zaman gerçekten çalışmıyor mu?
Tatil yaparken işe dönmeyi düşünüyorsa… Uyurken ertesi günkü performansını hesaplıyorsa…Yürürken yalnızca adım sayıyorsa… Kitabı “Bana ne kazandıracak?” diye okuyorsa… Meditasyonu daha üretken olmak için yapıyorsa… Dinlenmeyi yeniden çalışmaya hazırlanmak olarak görüyorsa…
Yanıt pek iç açıcı değil.
Belki de çağımızın en büyük lüksü artık pahalı otomobiller, yatlar, villalar değil: Amaçsız zaman…
Hiçbir işe yaramadan yürümek. Pencereden bakmak. Saatlerce sohbet etmek. Bir kitabı kendini geliştirmek için değil, yalnızca merak ettiğin için okumak. Bir yere yetişmeden amaçsızca çevrede dolaşmak. Bir şey üretmeden düşünmek. Ve bütün bunları yaptıktan sonra suçluluk duymamak…
Çünkü insan makine değildir. İnsanın her dakikasının bir çıktısı olmak zorunda değildir.
Her hareketinin ekonomik bir karşılığı olması, her okuduğu kitabın kariyerine katkı sağlaması, her yürüyüşünün sağlık uygulamasına veri göndermesi elbette ki gerekli değildir.
Hiç kuşkusuz her sohbet de networking değildir.
Her sessizlik meditasyon değildir.
Bazen insan yalnızca susar. Bazen yalnızca yürür. Bazen yalnızca düşünür. Bazen hiçbir şey yapmaz. Ve belki de tam orada yeniden insan olur.
İşte bu nedenle bugün kendinize şu soruyu sorun:
Bugün hiçbir işe yaramayan ne yaptınız?
Bir de ardından şunu sorun:
Neden yaptığınız her şeyin bir işe yaraması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Ne yazık ki bu düzen insana insan oluşunu unutturuyor.
Sürekli bir yarışa koşullandırıyor; durmayı, düşünmeyi, dahası hiçbir şey yapmamayı suçluluk nedeni olarak duyumsatıyor ya da dayatıyor.
Sonunda yaşamak için çalışan insanın yerini, çalışmak için yaşayan insana benzeyen robotlar alıyor. Farkında mısınız?
1. Byung-Chul Han (1959–): Güney Kore doğumlu, çalışmalarını uzun yıllardır Almanya’da sürdüren filozof ve kültür kuramcısı. Günümüz toplumundaki performans baskısı, tükenmişlik, dijitalleşme ve bireyin kendi kendisini sömürmesi üzerine çalışmalarıyla tanınır. Yorgunluk Toplumu ve Psikopolitika en bilinen eserleri arasındadır.
2. Karl Marx (1818–1883): Alman filozof, iktisatçı ve toplumsal kuramcı. Kapitalist üretim sistemini emek, sermaye, sınıf ilişkileri ve çalışma zamanı üzerinden çözümledi. En önemli eseri Kapital’dir.
3. Theodor W. Adorno (1903–1969): Alman filozof ve sosyolog; Frankfurt Okulu’nun önde gelen düşünürlerinden biridir. Max Horkheimer ile geliştirdiği “kültür endüstrisi” eleştirisinin yanı sıra, modern toplumda boş zamanın gerçekten özgür olup olmadığını da sorguladı.
4. Michel Foucault (1926–1984): Fransız filozof ve düşünce tarihçisi. İktidarın yalnızca devlet ve yasalar aracılığıyla değil; okul, hastane, hapishane, kışla ve benzeri kurumlar üzerinden insanların bedenlerini ve davranışlarını nasıl biçimlendirdiğini araştırdı. Disiplin, gözetim ve panoptikon çözümlemeleriyle tanınır.
5. Hartmut Rosa (1965–): Alman sosyolog ve siyaset bilimci. Modern toplumlarda teknolojinin hızlanmasına rağmen insanların neden giderek daha fazla zaman baskısı yaşadığını açıklayan “toplumsal hızlanma” kuramıyla tanınır.
6. Jonathan Crary (1951–): Amerikalı sanat kuramcısı ve kültür eleştirmeni. Geç kapitalizmin gece-gündüz kesintisiz işleyen “7/24” düzenini; özellikle uyku, dikkat, teknoloji ve gündelik yaşam üzerindeki etkileri üzerinden eleştirir. 24/7: Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu adlı çalışmasıyla bilinir.
Selma Erdal; Didim, 18 Ağustos 2026