SELMA ERDAL
Bazı insanlar koltukta oturmaz; yıllar geçtikçe koltuğa kaynar.
Önce seçilirler, sonra alışırlar, sonra vazgeçilmez olduklarını düşünmeye başlarlar. Bir süre sonra o koltuk, kamusal görevin geçici yeri olmaktan çıkar; kişisel varoluşlarının dışa vurumu biçimini alır. Kalkmak istediklerinde bile kalkamazlar; çünkü artık o koltuğa yalnızca oturmamış, siyasal varlıklarını oraya kaynaklamışlardır. Makamla beden, koltukla ego, görevle kişisel mitoloji birbirine perçinlenmiştir.
İşte çağımızın en eski ama en güncel siyasal hastalıklarından biri budur: Koltuktan kalkamayan erkekler sorunsalı…
Bu yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum değildir. Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu’nun “Grandioz Yaşlı Adamların Oyun Alanı; Türkiye Siyaseti” başlıklı yazısında dile getirdiği konu, yalnızca ulusal değil, küresel bir temsil sorunudur. Hablemitoğlu’nun aktardığı veriler, dünya siyasetinde ileri yaştaki erkek yöneticilerin direnerek, inatla belirleyici ağırlığını koruduğunu göstermektedir. Küresel yöneticilik makamlarında kadınların oranı son derece düşüktür; gençler ise çoğunlukla siyasetin öznesi değil, seçim alanlarının koşturan, çalışan siyaset emekçilerine dönüştürülmektedir.
Daha açık bir anlatımla sorun yalnızca bizim Meclis koridorlarımızda, parti genel merkezlerimizde, kürsülerimizde, protokol sıralarımızda gözlenmiyor. Batı’nın cilalı demokrasi salonlarında da, Doğu’nun ağır iktidar yapılarında da, küresel yönetişim masalarında da aynı yaşlı erkek gölgesi gençliğin, kadınların ve değişim isteyen toplumların üzerine düşüyor.
Bilindiği gibi Batılılar, dünyaya demokrasi dersi vermeyi pek sever. Temsil, çoğulculuk, insan hakları, kapsayıcılık, katılım, gençlik, kadın liderliği, dijital dönüşüm, iklim sorumluluğu derken kavram üretmekte üstlerine yoktur. Ama iş karar masasına gelince, Batı’da kurulan her masanın baş köşesinde de yine genellikle yaşlı erkekler oturur.
Gençlere geleceğe ilişkin umut satılır, kadınlara eşitlik broşürleri dağıtılır, çocuklara iklim zirvelerinde söz hakkı verilir; ama son karar yine bitkinlikten zorlukla çıkan cılız sesli, gri takım elbiseli, geçmiş yüzyılın siyasal refleksleriyle konuşan erkeklere bırakılır. Sonuç olarak sorun yalnızca bizim ülkemize özgü değildir. Sorun, dünya siyasetinin yaşlı erkek aklıyla fazlasıyla barışık olmasıdır. Dahası gençlik enerjisine, gençlik aklına ve gençlik kaynaklı değişime tüm dünyadaki yaşlı erkeklerin iktidar akılının kapıları sonsuza dek kapalıdır.
Burada sözünü ettiğimiz erkeklik, yalnızca biyolojik bir cinsiyet değildir. Bu, iktidarı paylaşmayan, değişimi tehdit sayan, temsil alanını kendi çevresine kapatan, makamı hizmet değil iyelik ilişkisi olarak gören siyasal bir davranış biçimidir.
Türkiye’de bu görünüm çok daha tanıdık, çok daha yorucu, çok daha kaba bir biçimde her dönemde karşımızdadır. Gençler işsizlikle, kadınlar görünmezlikle, emekliler yoksullukla, kentler rantla, doğa talanla, dünya iklim kriziyle, insanlık yapay zekânın açtığı yeni sorularla boğuşurken; kürsülerde değişmeyen aynı yüzler, aynı ses tonları, aynı öfkeler ve aynı “biz olmasaydık sizler aç kalırdınız” söylevleri dolaşır.
Sanki ülke bir ortak yaşam alanı değil de bazı erkeklerin ömür boyu kullanacakları siyasal oyun odasıdır. O odada takvim değişir, kuşak değişir, dünya değişir; ama onlar değişmez. Çünkü onlar için siyaset dönemsel bir hizmet alanı değil de kendini halka dayatma alanıdır. Her konuşmada geçmişi anımsatırlar. Her eleştiride halkı azarlarlar. Her yeni kuşağı deneyimsizlikle suçlarlar. Her kadını vitrine, her genci bekleme odasına, her değişik ya da eleştirel sesi de “sonra bakarız” rafına kaldırırlar.
Sonra da bu tutum ve davranışları demokrasi olarak tanımlamaya kalkışırlar. Oysa demokrasi, aynı erkeklerin aynı koltuklarda yaşlanması değildir. Demokrasi; koltuğun kişiye değil, göreve ilişkin olduğunu bilmektir. Demokrasi, devleti kendi biyografisi sanmamaktır. Demokrasi, “ben gidersem ülke biter” diyenlerin değil; “ben giderim, kurumlar kalır, toplum gelişerek yaşar” diyebilenlerin yönetim biçimidir.
1990’larda bu ülkenin siyasal dilinde sert ama anlamlı bir deyim dolaşırdı: “tabut siyaseti.” Bu deyim, yalnızca ölüm ve cenaze üzerinden yapılan siyaseti değil; koltuktan kalkmayı, geri çekilmeyi, yerini yeni kuşaklara bırakmayı bilmeyen siyasetçilerin ölümüne sürdürdüğü iktidar tutkusunu da anlatırdı. Özellikle ileri yaşına ve sağlık sorunlarına karşın siyasette kalmakta ısrar eden bazı liderler için “Örneğin Bülent Ecevit” kullanılan bu deyim, gerçekte Türkiye siyasetinin eski ama hiç eskimeyen hastalığını görünür kılıyordu: Siyaseti bir kamu görevi değil, son soluğu verene kadar sürdürülecek kişisel bir yazgı ya da yaşam döngüsü gibi görme sayrılığı…
Bugün değişen yalnızca deyimlerdir; hastalık yerli yerinde duruyor. Dün adına “tabut siyaseti” deniyordu; bugün daha kavramsal konuşursak buna “gerontokrasi, grandioz liderlik, siyasal narsisizm ya da yaşlı erkek iktidarı” deniyor.
Ama özünde anlatılan olgu, oluşum, olay aynıdır:
Koltuk bırakılmaz.
Makam devredilmez.
Kürsü terk edilmez.
Gençler bekletilir.
Kadınlar süs bitkisi gibi vitrine alınır.
Halk ise aynı eski temsil oyununu izlemeye zorlanır.
Geçmişte siyasetçinin koltuktan ancak tabutla kalkacağı söylenirdi. Bugün ise sorun daha karmaşık; çünkü koltuk yalnızca bir makam değil, siyasal kimliğin protezi durumuna gelmiştir. Bazıları için emeklilik, bilgelik değil; görünmezlik korkusudur. Bu yüzden çekilmezler. Çünkü çekildikleri anda ülkenin değil, kendi kişisel mitolojilerinin çökeceğini sanırlar.
Koltuğa oturan yönetir; koltuğa kaynayan ise ülkeyi değil, kendi iktidar alışkanlığını sürdürür.
Üstelik bu oyunun oyuncuları kendilerini oyuncu olarak da görmezler. Onlara göre kendileri “devlet aklı”dır. Dahası bazen devlet, ulus, tarih ve yazgı aynı bedende toplanmış gibi konuşurlar.
Oysa bir insanın yaşı ilerleyebilir; bunda sorun yoktur. Buradaki sorun, yaşın bilgelik üretmemesi; yalnızca koltuğa daha sıkı tutunma arzusu üretmesidir.
Yaşlılık kusur değildir. Dahası yaş, eğer insanı dinginleştirir, derinleştirir, alçakgönüllü kılar ve dünyaya biraz daha geniş bakmayı öğretirse büyük bir değerdir. Ama yaş almak, yalnızca geçmişi kutsamak, bugünü azarlamak ve geleceği gençlerden esirgemek anlamına geliyorsa; orada artık bilgelik değil, siyasal takıntılık durumu vardır.
Bugün dünyanın ve Türkiye’nin sorunu biraz da budur. Çağ değişmiştir ama kürsülerdekiler değişmemiştir. Dijital dünya başka bir dil konuşmaktadır. İklim krizi başka bir öncelik dayatmaktadır, genç kuşak başka bir adalet anlayışı istemektedir, kadınlar artık vitrinde süs bitkisi olmak değil, özne olmak istemektedir. Ama siyaset; inatla ve direnerek eski erkek söylemlerinin ağır aksak yürüyüşüyle ilerlemeye çalışmaktadır.
Bazen bir ülke, yönetenlerinin yaşından değil; onların düşünsel olarak hangi yüzyılda kaldığından yorulur. İşte bizler de biraz bundan yorulduk.
Geçmişi anlatan ama bugünü duymayanlardan, gençlere öğüt verip onların geleceğini çalanlardan, kadınlara yer açıyormuş gibi yapıp asıl masayı yine erkekler arasında kuranlardan, halkı yurttaş değil de sürekli minnet borçlusu sayanlardan yorulduk.
Batı’da da bundan yorulanlar var. Çünkü orada da demokrasi çoğunlukla gençlerin enerjisiyle süslenip yaşlı erkeklerin kararlarıyla yönetiliyor. Orada da iklim krizini gençler tartışıyor, ama fosil kararları yaşlı erkekler veriyor. Orada da dijital çağın sonuçlarına genç kuşaklar katlanıyor; ama veri, teknoloji ve savaş politikalarını çoğunlukla geçmiş yüzyılın iktidar aklı belirliyor. Orada da kadınlar kürsüye çağrılıyor, ama kararın bağlayıcı sözleri çoğunlukla erkeklerin kapalı karar odalarında biçimleniyor.
Demek ki sorun Doğu-Batı ayrımı değildir. Sorun, iktidarın erkekleşmiş ve yaşlanmış biçimidir.
Kuşkusuz demokrasi yalnızca sandık değildir. Demokrasi; kimin konuştuğu kadar kimin susturulduğudur. Kimin yönettiği kadar kimin bekletildiğidir. Kimin temsil edildiği kadar kimin vitrine konulup karar masasından uzak tutulduğudur.
Koltuk, kimsenin mezar taşı değildir.
Makam, kimsenin tapulu malı değildir.
Siyaset, yaşlı erkeklerin son nefesini vermek için beklediği özel yoğun bakım odası da değildir.
Koltuktan kalkamayanlara artık şunu anımsatmak gerekir:
O koltuk sizin tapulu malınız değil.
O kürsü yalnızca sizin değil.
O devlet sizin babanızdan kalma miras değil.
O gelecek ise kesinlikle yalnızca sizin değil.
Gelecek; gençlerin, kadınların, çocukların, yoksulların, dışlananların, sesi kısılmışların, iklim krizinin gölgesinde yaşayacak olanların, dijital çağın ağırlığını sırtında taşıyacak kuşakların hakkıdır.
Ve belki de artık siyasetin bütün yaşlı erkeklerine, yalnızca Türkiye’de değil, Batı’nın parlak demokrasi salonlarında da, Doğu’nun ağır protokol masalarında da aynı sözleri söylemek gerekir:
Haydi beyler; sizler sıranızı savdınız. Döneminiz geldi de geçti bile… Şimdi biraz da efendice evlerinizdeki sallanan sandalyelerinize oturmaya gidin. Çünkü dünya artık sizin eski söylevlerinizle, eski korkularınızla, eski öfkelerinizle ve eski koltuk alışkanlıklarınızla yönetilemeyecek kadar değişti. Ama bir tek sizler değişmediniz; hep karşımızdasınız, hep aynısınız.
Selma Erdal; Didim, 12 Haziran 2026