İBRAHİM FAİK BAYAV
İnsan Suresi’ndeki zamanın ilerisindeki cennet konusunu işlemeye devam ediyoruz:
On yedinci ayet: ”Ve yüskavne fiha kasen mizacüha zencebilen”.
Bu ifade, içeceklerin serinletici nitelikte olduğunu belirtiyor. ‘Mizacüha zencebilen’ şu demek olabilir: İçecekler, bizim ‘kötü’ bildiğimiz şaraba benziyordur ama şarap değildir. Bunlar, günümüzde ‘gazlı içecek’ dediğimiz kola ve meşrubat çeşitleri olabilir.
On sekizinci ayet: ”aynen fiha tüsemma selsebilen”.
‘Aynen’ عَيْنًا sözcüğüyle bahsedilen, bir kazandır veya bir teknedir. İçinde bulunan sıvılar, içtikçe içecek hissi veren meşrubat çeşitleridir. ‘Aynen’ adı verilen şey, soğuk içilmesi için, şişelerin dizildiği buzdolabı olabilir.
On dokuzuncu ayet: ”Yetufü aleyhim vildanün muhalledüne iza raeytehüm hasibtehüm lüülüüen mensüren”.
Bu ayet ifadesi Diyanetin eski kitaplarında ”Yanlarında ölümsüz gençler dolaşır; onları gördüğünde saçılmış birer inci sanırsın” şeklinde Türkçeye çevrilmiş. Günümüzde bu çeviriyi uygun bulmamış Diyanet. İfadeyi değiştirmiş; ”Çevrelerinde, gördüğünde saçılmış inciler sanacağın, hep aynı gençlik ve güzellikte kalacak hizmetçiler dolaşır” şekline getirmiş.
”Hizmetçilerin dolaşacağı” şeklindeki çeviri doğru olabilir. Ayet ifadesini irdeleyelim:
Önceki ayetlerde, toplanılıp oturulan… belirlenen bardaklarla sıvı nesne içilen mekanlar dikkate verildi. Anlaşıldığına göre, toplanılan mekanda, o insanların etrafında hizmetçiler dolaşıyormuş. Hizmetçiler kimler olacaktır?..
Ayetteki tanımlama ”vildanün muhalledün”. وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ Bu kelimeyi mealciler ‘ÖLÜMSÜZ GENÇLER” şeklinde Türkçeye çeviriyorlar. Bu karşılık, içinde bulunduğumuz zamanda, ayetin verdiği mesaja uygun düşmüyor. Çünkü hiç bir varlığın ölümsüz olamayacağını, medeni insanlar biliyorlar. Hazreti Muhammed’in zamanındaki insanlar bu ifadeyi duyduklarında, ne anlamışlardır acaba? Etten, kemikten, sinirden ve kandan yaratılmış insan gençlerini mi hayal ettiler? Belki de… Hadi biz de hayal edip anlamaya çalışalım:
‘Vildan’ وِلْدَانٌ terimi, yeni doğan çocukları belirtir. Vildan, konu edildiğinde, grup grup oluşan sabilerdir onlar. Her ana okulunda toplanan çocuklar gibi.
‘Muhalledün’, مُخَلَّدُونَ kendilerine devamlılık statüsü verilenlerdir. Muhalled kişiler, belirtilen yerlerde, sistem işletildiği müddetçe, ya da hizmet süreleri biteceği güne kadar bulunurlar.
Hadi biz, ‘vildan’ terimini, yeni doğan çocuklar olarak zamanımıza uyarlayalım… O zaman akla şu gelir: ‘Vildan’, yeni doğan çocukları belirtiyor ise, bu yeni doğan çocuklar nasıl insanların etrafında dolaşacaklardır? Toplanan insanların etrafında veledlerin ne işi olabilir?
Tabi ki olmaz ve dolaşamazlar. Çünkü, ayetteki ‘VİLDANÜN MUHALLEDÜN’ kelimesi, yüz yıllar ötesindeki teknolojik varlığa işaret ediyor. Yani, YAPAY İNSAN.
Kemal Sunal’ın JAPON İŞİ adlı filminde, YAPAY İNSAN örneği gösterilmişti. Şu günlerde, toplantı salonlarında servis hizmeti verebilen robotların denemeleri yapılıyor. Genç insan tipinde varlıkların üretilme zamanı uzak değil. Her bir varlık, kız veya erkek olarak; hem de genç ve güzel vasıfta görülebilecektir.
Ayette, ”Onları gördüğünde, lüülüü ve mensur’ sanırsın ifadesi var. Hazreti Muhammed’in zamanında bu ayeti duyanlar ve okuyanlar, zamanımıza gelmiş olsalardı, gözleri şaşkınlıktan kocaman olur, her halde küçük dillerini yutarlardı.
‘Menşür’, مَنْشُورًا saçılmış, dağıtılmış anlamında sıfat isimdir. Yapay genç ve güzel varlıklar, toplantı alanlarında hizmet yerlerine bir komutla dağıtılmış olacaktır. ‘Lüülüü’ sözcüğü ise, onların üzerlerindeki üretim ya da marka değerlerini belirtir.
Yirminci ayet: ”Ve iza raeyte semme raeyte naimen ve mülken kebiren”. Yani?.. Ayet, ”Oraya dikkat ettiğinde nimet ve büyük mülk görmüş olursun” diyor.
Bunu, Hazreti Muhammed’e ve onun safında bulunanlara söylüyor. Sebebinin, üstteki ayetlerin tanımladığı ‘ebrar’ kişilik olduğunu belirtmeye gerek yok.
‘Naiim’, نَعيمًا ‘nimet’ olarak biliniyor. Lakin ‘nimet’, iyi hali, refahı ve konforu belirtir. İnsan tasarımının ve çalışmasının sonucudur. ‘Mülken kebiren’, مُلْكًا كَبيرًا iyi hal ve konforun, üst tabakalara has olduğunu ima eder. Mesela bürokratlara ve holding sahiplerine… Bazı mealciler bu ifadenin ‘saltanat’ demek olduğunu belirtiyorlar.
Yirmi birinci ayet: ”Aliyehüm siyabü sündüsin hudrun ve istebrakun ve hulü esavira min fıddatin, ve sekahüm rabbühüm şeraben tahuran”.
Bu ayet ifadesi Türkçeye ”Üstlerinde zarif ve yeşil, ve kalın ipekten bir elbise vardır. Gümüş bileziklerle süslenmişlerdir. Rableri onlara temiz bir içecek içirmiştir” şeklinde çevriliyor.
Tüm mealciler ‘şeraben tahuran’ شَرَابًا طَهُورًا kelimesine ‘temiz içecek’ demişken, Diyanet Vakfı ‘içki’ demiş. Neden öyle demiş?.. Kendini şaşırmış herhalde!.. Türkiye toplumu, ‘içki’ sözcüğünü, içinde alkol olan ve içilince sarhoş eden sıvı biliyor ve içki sözcüğünü o anlamda kullanıyor.
Evet… Ayetten anlaşıldığına göre, toplanıp bir araya gelen insanların üzerlerinde ‘sündüsin hudrun’ سُنْدُسٍ خُضْرٌ adı verilen yeşil ya da siyaha yakın giysiler varmış. Bu ifade, toplanan insanların üzerlerinde, benzer stil takım elbiseler olacağına işaret ediyordur. Ceket pantolon… İçte beyaz gömlek ve kravat… Giysilerin yeşil olması şart değil. Çünkü ‘hudr’, ‘yenilik anlamını da verebiliyor.
Ayet içindeki ‘istebrak’ اِسْتَبْرَقٌ sözcüğü, Arapça-Türkçe lügatte, Farisi sözcük olarak belirtilmiş. Kalın ipek atlasa verilen ad imiş bu. Ayet, bu sözcüğü kullanarak, o insanların kendilerine itibar kazandırma çabasında olduklarını ima etmiş oluyor.
‘Hullü esavira min fıddatin’ حُلُّوا اَسَاوِرَ مِنْ فِضَّةٍ kelimesi, tüm meal ve tefsirlerde ”gümüşten bilezikler takınmışlardır” şeklinde Türkçeye çevrilmiş. Demek ki eski insanlar, ‘ebrar’ kişileri süs meraklı insanlar şeklinde anlıyorlarmış.
Yaşadığımız bu zamanda, çalışan ve itibar kazanan insanlar bileklerine bir şey takıyorlar. Takılan o şey dünyaca ünlü İsviçre saatleridir. Saatlerin alt kapağı gümüş rengindedir. Saatlerin altın kaplamalı ve elmas taşlı olanları vardır. ‘Min fıddatin’ kelimesi saatlerin değerini gösteren işarettir.
Yirmi ikinci ayet: ”İnne haza kane leküm cezaen ve kane sayüküm meşküren”.
Ayet şunu diyor: ”Bu anlatılanlar, size, çalışmanızın… (ebrar kişiliğinizin) karşılığı olacaktır.
Hazreti Muhammed’in çevresinde halkalananlar, kim bilir ne kadar uğraşmışlardır, bahsedilen nimet günlerine ulaşmak için. Ama, bu ayetlerin, yirminci yüzyıl insanlarını işaret ettiğini, o zamandan bu zamana kadar, kaç Müslüman fark edebilmiştir? Bilemiyoruz.
İbrahim Faik Bayav
(14.04.2026 09:01)
—————————————————————————————————————-
kadere: (kaf-dal-re) (1203)
Bir şeyi diğer şeye kıyaslama
KADDERE: Takdir ve hükmetme.
Miktarını tahmin etme, Tayin etme.
selese: (sin-lam-se) (771)
Bir şey yumuşamak. Kolaylaşmak.
SELSEBİL: Tatlı ve içimi hoş içecek.
velede: dişinin doğurması. üreme. Nesil peyda etmek.
VELED: Çocuk. Yavru. Sabi.
VİLDAN: Çocuklar. Yeni doğmuş çocuklar.
halede: (hı-lam-de) (430)
Devam etmek. Uzun müddet kalmak.
Bir yerde uzun müddet kalmak.
HALLEDE: Ebedi kılmak. Uzun müddet tutmak.
nesere: (nun-se-re) (1483)
Saçmak. Dağıtmak Yaymak.
Sırrı ifşa etmek.
sememe: (se-mim-mim) (183)
SEMME: Oraso. Orada. Oracıkta. Zarf. İşaret ismi.
neame: (nun-ayın-mim) (1534)
Yaşam güzel ve hoş olmak.
Geniş olmak. Müreffeh olmak.
NAİİM: Nimet. İyi hal. Konfor.
seyebe: SEVBEN: (se-ye-be) 185)
Dönmek. Çoğalmak. Toplanmak.
Peş peşe gelmek.
SEVB: ç.ç. SİYAB: Elbise. Giyecek.
SÜNDÜZ: (785)
İnce ve halis ipek. (Söcük siyah için de kullanılabiliyormuş)
AHDAR: ç. HUDR: Yeşil. ç. Yeşiller.
İSTEBRAK: (31)
(Farsisi sözcük) Kalın ipek atlas
Bugün
COPİLOT’a soruldu: Kemal Sunal’ın robot sevgilisini anlatan filmin adı…
Cevap geldi: Kemal Sunal’ın robot sevgilisini anlattığı film “Japon İşi”dir. 1987 yapımı bu komedi-romantik bilim kurgu filminde Sunal, Veysel karakterini canlandırır. Veysel, şarkıcı Başak’a âşıktır fakat karşılık bulamaz. Bir gün bir Japon turistin hayatını kurtarır ve karşılığında Japonya’dan ona bir hediye gönderilir: Başak’a benzeyen bir robot sevgili. Filmde Fatma Girik de rol alır ve yönetmenliğini Kartal Tibet üstlenmiştir.