03 Temmuz 2026 Cuma
Dünya Bu İddiayı Konuşuyor: ABD İsrail'e Karşı İran'a İstihbarat mı Verdi?
Eğitimde "Yüreklere Dokunmak"
Sevgi, takvimde işaretli günlere sığdırılacak bir duygu değildir
SOKAĞIN SESSİZ ÇIĞLIKLARI
GENÇLİK GELECEĞİN TOHUMUDUR
İRAN SAVAŞI DÜNYA İÇİN BİR FIRSATA DÖNER Mİ?
İBRAHİM FAİK BAYAV
Teğabün Suresinin bu iki ayetinde, sosyal düzen kuralını kabul etmeyenler için bildirim yapılıyor. Bildiriyi, içinde yaşadığı topluma Hazreti Muhammed duyuruyor. Okuyalım:
Teğabün Suresi beşinci ayet:
BİRİNCİ KELİME: ”Elem yetiküm nebeü ellezine keferu min kablü”. Türkçesi şu: Geçmişte, kural tanımayan topluma ne olduğunun haberi size gelmedi mi?
Ayet ifadesindeki ‘ellezine keferu’ kelimesi, kural reddiyecilerini belirtir. Bunlar genellikle toplumların üst tabakasındandır.
Bu ayetin hem birinci ayetle hem üçüncü ayetle bağlantısı var.
Birinci ayette semavatın ve arzın içindekilere işaret edildiğinde… üçüncü ayette sosyal oluşum konu edildiğinde… sistemin işletilmesinin insan tasarrufunda olduğu anlaşılmış oluyor. Verilen mesaj şu:
a) Sistem kural ihlali ile bozulursa, sonuç geçmiştekinin benzeri olacaktır.
b) Bozulan sisten kural ile onarılmazsa, toplum huzur bulamayacaktır.
Kural tanımama iki sebepten olur:
a) Bilememe, anlayamama ve idrak edememe sebebiyle: Bu anlamda, fertlerde, kuralın kendilerine fayda sağlamayacağı şüphesi olabilir. Ya da, toplum bireyleri genel davranışın doğru olduğuna inanmıştır ya da inandırılmıştır. Birinin ya da birilerinin geçmişten örnek göstererek onları ikna etmesi gerekir.
b) Aşırı menfaat elde etme hırsı sebebiyle: Bu anlam geçerli olursa, topluma etkin kişilerin şeytanlaştığı anlamını çıkarabiliriz. Şeytanlaşmış bu kişiler, kendilerini üstün biliyordur; toplum fertlerini değersiz görüyordur. Toplum fertleri, maalesef telef olacaklardır.
İKİNCİ KELİME: ”Fe zakuu vebale emrihim, ve lehüm azabün elimün”. Yani; onlara, kuralsız davranışlarının zevkini yaşayın bakalım, size, davranışlarınızın sonucunda elim azap var, dendi.
Geçmişte bazı insanlara öyle dendi ise, Hazreti Muhammed’in zamanındaki insanlar kuralsız davrandıklarında aynı azaba uğrayacaklardır. O kadar mı?.. Ya daha daha sonraki zamanın insanlarına ve toplumlarına neler olacaktır?.. Mesela, yaşadığımız 21’nci yüzyıl başında?.. Ayetteki mesaj tüm toplumlar içindir. Aynı kuralsız davranışlar sebebiyle aynı azap o toplumlara gelecektir.
Bilim asrındayız… İmar ve inşa faaliyetlerinde uygulanacak hendese ölçüleri belirlenmiştir ya da zamanla belirleniyordur. Tüm dünya milletlerinde yapı teknolojisinde ölçülere uyulması isteniyor. Uyulmaması faciaya davetiye çıkarıyor. 1999 Gölcük depreminden sonra da, 2005 Kahramanmaraş depreminden sonra da, uzmanlar ve bilimadamları, yapıların yer ve tekniği için iktidardakileri uyarıyorlar. İktidardakiler ve müteahhitler anlıyor mu?.. Bilmiyoruz. Geçmişteki yanlış davranışların sonuçları fikir erbabı tarafından devamlı gündemde tutuluyor. Çünkü, olayın sonuçları dün olmuş gibi görünüyor ve anılıyor.
Teğabün Suresi altıncı ayet:
BİRİNCİ CÜMLE: ”Zalike bi ennehü kanet tetihim rusülühüm bi’l-beyyinati”.
Ayetin bu ifadesi, geçmişteki topluma, kendilerinin içinden çıkan resullerin, belge ile gelip uyarı yaptığını anlatıyor. Belgesiz değil, belge ile!.. Yani şunu diyor. İçlerinde akil insanlar vardı. Hangi sebep ile ne olacağını biliyorlardı. Delil de gösterip onları yanlış davranıştan vazgeçirmeye çalışıyorlardı.
Zamanımızda, Türkiye’de, ayette anlatılan olaya benzer olay olmuyor mu?
‘Rusül’ رُسُلٌ, ‘resul’ رَسُولٌ teriminin çoğuludur. Bu zamanda BİLİMADAMLARI ifadesi RUSÜL teriminin karşılığıdır. Bilimadamları, görürler; analiz ederler; olacakları rapor haline getirirler ve ilgililere sunarlar.
‘Beyyinat’ بَيِّنَاتِ görünenlerin kayda geçmiş halidir. O zamanda ne yapıldığında neler olduğu -yazılmasa bile- hafızalardadır.
İKİNCİ CÜMLE: ”Fe kaluu, e beşerun yehdünena”. Yani, (resulleri dinlemeyi kabul etmeyenler) bize beşer mi usul öğretecek, dediler.
Zihne gelen soru şu: Geçmiş zamanın toplumu, kendilerine kimin yol göstermesini… kimlerin usul öğretmesini istiyordu?
O toplum öyle bir şey istemiyordu. O anda zevk duydukları kuralsız ve keyfi davranışlar, hakikatin bilinmesine imkan vermiyordu.
ÜÇÜNCÜ CÜMLE: ”Fe keferu ve tevellev ve isteğna allahü; ve allahü ğaniyyün ve hamidün”.
Bu üçüncü cümle Türkçeye şöyle çevriliyor: ”Allah hiç bir şeye muhtaç olmadığını gösterdi. Allah zengindir; övülendir”. Bu ayet ifadesi sözcük karşılığıyla Türkçeye çevrilirse, işte böyle tuhaf bir ifade ortaya çıkıyor. Ayetin verdiği mesaj anlaşılmaz oluyor.
Birinci ayette ”Mülk onun” uyarısı yapılmıştı. Mülkün sahibinin zengin olduğunu belirtmesine gerek yok. Ayet ifadesi, kural tepen toplumun, bir de utanmadan, Allah’tan zenginlik istediğine dikkat çekiyor.
‘İsteğna’ اِسْتَغْنَى kelimesi Arapça-Türkçe lügatte, zengin olma beklentisi şeklinde belirtiliyor. Lügatte ‘İSTEĞNA ALLAH’ kelimesi ‘ğaniye’ maddesi içinde değişik bir anlama dönüşmüş. Arap ülkesindeki bir kişi ‘İSTEĞNA ALLAH’ ifadesini kullandığında, Allah’tan zenginlik isteme davranışını belirtmiş oluyor. Ayet aynı zamanda tezatı da belirtiyor: Toplum ya da ülke, kuralı ret edecek ama zenginlik bekleyecek. Helaket oluştuğunda da kuralı koyanı suçlayacak. Ne kadar ilginç, değil mi?!.
İbrahim Faik Bayav
(03.07.2026 09:04)
İBRAHİM FAİK BAYAV
Teğabün Suresi dördüncü ayetini üç cümlede okuyalım:
BİRİNCİ CÜMLE: ”Yealemü ma fi es-semavati ve el-arzı”. Ayetin bu cümlesinde deniyor ki; Allah, göklerin ve yerin içinde ne varsa hepsini bilir.
Soru bir: Göklerin ve yerin içinde ne vardır ki, Allah var olanların hepsini bilir? Mesela, üstümüzde kanat çırpıp uçan kuşlar… onların da üstünde bulutlar… onlarında üstünde yıldızlar… filan mı? Yerin içinde olanlar, bitkiler, ağaçlar, hayvanlar filan mı? Sevavatı ve yeri zaten o yaratmıştı, yaratılanın içinde yarattıklarını da elbette o bilecekti. ”Ne varsa bilir” demesi, yarattıklarını, var ettiklerini bilir anlamında değildir.
Göklerin içinde ve yerin içinde, Allah’ın bildiği şeyler, sonraki zamanlarda insanlarca oluşturulup yerleştirilen şeylerdir… Onlar her insanın bilemeyeceği şeylerdir… Onlar zamanı gelince kullanılacaklar diye belirli yerlerde konuşlandırılmışlardır.
Soru iki: Allah göklerin içindekileri ve yerin içindekileri nasıl bilir?
Nasıl bildiğini biz bilemiyoruz. Allah’ın zatını göremediğimiz gibi, zatına ait bilme gücünün nasıl işlediğini de bilemeyeceğiz. Sadece şunu biliyoruz: Hiç bir faaliyet, onun izni olmadan gerçekleşmez.
Kur’an’da belirtilen şu hüküm hatıra gelecektir: ”Allah ”kün fe yekün” كُنْ فَيَكُنْ sırınca ‘ol’ der o da olur… Sormaya, soruşturmaya bilgi almaya ihtiyacı yok.
Ayette işlenen bu konunun işlenme sebebi olmalıdır. Şu akla gelir: Ayetler o zaman için indirilmiş olsa da, içinde yüzyıllar ötesine işaretler taşıyacaktır. Bilme olayı, Allah’ın ‘aliim’ عَليمْ sıfatının insan üzerinde tecellisini oluşturur. İlimle güç kazanan ve otorite kuran insan, ‘bilme’ ve ‘bulma’ yeteneğini, Allah’ın ‘alim’ sıfatına ayna yapıp umuma gösterecektir.
Her çeşit sanayi, petrolün bulunmasıyla gelişti. Petrolün arzın neresinde olduğu, hesap ilmiyle bulundu. Yeryüzünün neresinden petrol çıkarılacağı bile hesap ile tespit ediliyor. Hatta, yerin içinde bulunan petrolün yapılan masrafa değip değmeyeceği… petrolün ne kadar yıl sonra biteceği bile hesap ilmiyle tespit edilebiliyor.
Ayetin anlaşılması için oluşan açıklamaya dikkat ediliyor mu? Tevhid inancının ilk öğesi ALLAHÜ EKBER اللّهُ اَكْبَرْ sözü idi. Yani ”Allahü ekber” dendiğinde, ALLAH EN BÜYÜK sözü tasdik edilmiş ve söylenmiş oluyordu.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, İran’a saldırmaya başladığında, İran askerleri, misilleme amaçlı gönderdikleri füzelerin üzerine ALLAHÜ EKBER yazıyordu. Yani, ”Allah en büyük” diyorlardı. Peki, birilerinin aklına ”başka büyükler mi var?” sorusu gelir mi, gelmez mi?
İlmin aşırı çoğalmasıyla, bilimin gelişmesiyle, gökler ve yer, ALLAHÜ EKBER sözünün tecelli edeceği zaman aralığına doğru gidiyor.
İKİNCİ CÜMLE: ”Ve yealemü ma tüsirrüne ve ma tulinüne”. Bu ifade, ”Allah, gizlediğiniz şeyleri de açıkça belirttiğiniz şeyleri de bilir” diyor. Kime… kimlere diyor?…
Hazreti Muhammed’in tebliği ile Müslüman olan topluma diyor. Bu demektir ki, Müslümanlar, Müslüman olmadan önceki adetleri üzere, gizlememeleri gerekeni gizliyorlardı, ortaya konması gerekenleri eksik gösteriyorlardı. Kaçamak imkansızdı, Allah onların davranışından haberdardı. Lakin bu yazıda, yüzyıllar ötesinine ait işareti konuşuyoruz.
Şu an yirmi birinci yüzyıldayız. Yaşam; para, altın ve döviz üçlüsüyle şekilleniyor. Otorite mensupları, darphanede basılıp piyasaya sürülen nukudun nasıl kullanıldığının farkındalar. Vatandaşların edindiği servetten sorumluklarını yerine getirip getirmediğinin de farkındalar. Mesela, bir kiracı, kirasını bankadan ev sahibine ödediğinde, ödediği para ev sahibine giderken, anında maliyenin sistemine de kayıtlanıyor. Kira parasının vergisini ödemediğinde Maliye o vatandaşa ”gel berü” diyor. Merkez Bankası, yaptığı hesap ile, yurt içinde vatandaşlara ait ”şu kadar ton altın var” diyebiliyor. Yurtdışından içeri, ya da dışarı -açık ve gizli- değerli maden giriş-çıkışını da takip ediyor. Otorite mensupları, gemilerle gizli taşınan uyuşturucuları bile biliyor. O an ses etmiyorlar, o ayrı konu.
ÜÇÜNCÜ CÜMLE: ”Ve allahü aliimün bi zati’s-suduri”. Bu ifade Türkçeye şöyle çevriliyor: Allah gönüllerde (ya da kalplerde) olanı bilir. Bu çeviri, içte oluşan ve saklanan şeyleri de bilir anlamını veriyor.
‘Bi zati’s-sudur’ بَذَاتِ اَلصُّدُورِ kelimesi Türkçeye ‘Aynı göğüslerle’ şeklinde çevriliyor. O zaman ”ve allahü aliimün bi zati’s-suduri” kelimesi Türkçede ”Allah kalplerde olanı bilir” şekline dönüşüyor. Her halde tüm insanların göğüslerinde kalp bulunduğundandır. İyi ama, tüm hayvanların göğüslerinde de kalp var!.. Hatırlatma ise insana yapılmış görünüyor… yüzyıllar sonrası konumuz içinde ama! Yapay insan içine belirli amaç için yerleştirilmiş programı, programı yazandan başkası bilemeyecektir.
‘Sadr’ sözcüğü, bir taifeye veya bir taifenin reisine verilen ad da olabiliyor. ‘Zati’s-sudur’ kelimesi, taifeler ya da taife reisleri anlamında olabileceği anlamını da verir. Bu açıklama sonrası, Allah, toplum içindeki farklı grupların ve grup başkanlarının gizlediğini ve açığa çıkardığını da biliyor anlamı ortaya çıkacaktır. Bu ayetin manası günümüzde, devlet, holdinglerin ve şirketlerin vergi matrahını da, kaçırdıkları vergiyi de bilir şeklinde tezahür eder.
İbrahim Faik Bayav
(27.06.2026 09:02)
İBRAHİM FAİK BAYAV
Teğabün Suresi’nin birinci ayetindeki semavat ve arz içine ait bilginin İNSAN cinsine verildiğine dikkat çekilmişti. İkinci ayette, insanların yaratılma olayının biyolojik değil sosyolojik olduğu açıklanmıştı. Semavatın ve arzın içinde neler olduğunu anlamaya çalışacağız. Ama önce semavat ve arzın yaratılmasına ait bilgiyi üçüncü ayette okuyalım:
Teğabün Suresi üçüncü ayet: ”Halaka es-semavati ve el-arza bi’l-hakk. Ve savveraküm fe ahsene suvereküm. Ve ileyhi el-masıir”. Evet… Üçüncü ayet ifadesi bu.
Bilgilendirme, Altıncı Yüzyıl’da, Hazreti Muhammed’e ve tabilerine yapılıyor gibi görünüyor. Aslında ayet yüzyıllar ötesi zamanın olayına işaret ediyor.
Ayet, ”Allah, gökleri ve yeryüzünü hak ile yarattı” diyor. Soru şu: Ne zaman yarattı?
”Halaka es-semavati ve el-arza bi’l-hakk” ifadesi, göklerin ve yerin sıfırdan yaratıldığı anlamında değildir. Yok iken var edildi anlamında da değildir. Bu ayet ifadesi, göklerin ve yerin şeklinin değiştirilerek yaratıldığını ima eder. Değiştirilme ‘hakk’ ile بِالحَقِّ, yani, olması gereken bir sebep ile gerçekleşmiştir.
Sanayi asrında fabrika bacalarından çıkan dumanın bozduğu hava, tüm canlıların yaşamını da bozuyordu. Ozon tabakası yırtılıyordu. Bilim insanları atmosferin düzeltilmesi için çaba harcıyorlar. Yeryüzünün çeşitli faaliyetle yıpranması, betonik yapılarla doldurulması düzeltme düşüncesini de gündeme getiriyor. Orman ve tarım alanlarının betonlaşması, iklim bozulmasına sebep olduğu gibi, ekolojik dengeyi de tarumar ediyor. Bilim dünyası bunun da çözümünü arıyordur. Bu ayet işaret ediyor ki; gökler ve yeryüzü yeniden yaratılacak ve var edilecek.
Şu anda 21’nci Yüzyılın ilk çeyreğindeyiz… Bu ayet ifadesi 22’nci Yüzyılda okunduğunda ne olur?
Cevap: Bu ayeti okuyanlar muhatap alınırlar ve davranışlarının düzgün olması için uyarılırlar. Peki kimler olacaktır onlar?
Ayetteki ”Ve savveraküm fe ahsene suvereküm” ifadesi, ”Sizi şekillendirdi, suretinizi en güzel biçime getirdi” anlamını veriyor. ‘SİZ’ zamirinin kullanılmasından kasıt ‘insan’ cinsi olmayacaktır. 21’nci Yüzyılda bu ayeti okuyanlar, bu ifadenin, Hazreti Muhammed’e ve tabilerine söylendiğini sanabilirler. Halbuki ayet, insan cinsi dışında yaratılmış yeni bir varlığa hüküm bildiriyor.
İkinci ayette belirtilen ‘yaratılma’ ve ‘var edilme’ sosyal anlamda iken, bu üçüncü ayette yaratılma, biçimlendirilme ve en güzel şekle getirilme fiziki anlamda oluyor.
Yirmi birinci Yüzyıl, yapay insan üretme yılı olacağa benziyor…
Yapay zeka gerçekleşti; İnsanlar onunla konuşuyor; ona soru sorulduğunda beklemeden cevap veriyor; istek üzerine insanın iki boyutlu resmini bile oluşturuyor.
Yapay zeka ‘yapay insan’ prototipine yüklendiğinde, bizim gibi biyolojik insanlar, olmayacak sandığı çok şeyin olduğunu göreceklerdir.
Ayetin sonunda ”ileyhi el-masıir” وَ اِلَيْهِ الْمَصِيرُ ifadesi var. Mealciler bu ifadeyi ”dönüş ona olacak” anlamında Türkçeye çeviriyorlar. Elbette dönüş ona olacak!.. Dönüş yeri neresi olacak?
‘Masıir‘ اَلْمَصِيرُ, azlık belirten sıfat isimdir. Mısır ülkesi gibi şehirleşme vasfını da belirtir. Dönüş ona olacaksa, dönülecek yer, sureti en güzel biçimde yapılan varlıkların oluşturuldukları yer olacaktır. En güzel biçimde var edilenler, zamanla ortalıktan kaldırılacaktır. Yapı unsurları aslına dönecektir. Zamanımızda, GERİ DÖNÜŞÜM ifadesi, ambalajlar ve koliler için kullanılıyor.
Baş tarafta ”yüzyıllar ötesi zamanın olayına işaret ediyor” dedik!.. Burada o zaman ne zaman diye merak edilecektir.
Ebced ilmiyle yorumlamaya çalıştığımızda;
a) ”Halaka es-semavati … bi’l-hakk” خَلَقَ السَّمٰوَاتِ … بِالْحَقِّ kelimesi, 1409 ve (kafın şeddesi ile) 1509 sayılarını veriyor. (Miladi 1989 ve 2086 yıllarıdır) 1989 yılında atmosferin bozulduğunu ve düzeltilmesi için araştırmaların başladığını fark ediyoruz. 2086 yılında ise, neticenin alınacağı varsayılabilir.
b) ”Halaka el-arz … bi’l-hakkı خَلِقَ… اَلْاَرْضَ بِالْحَقِّ kelimesi, 1762 ve 1862 sayılarını veriyor. (Miladi 2331 ve 2429 yıllarıdır) Zihnimize şöyle bir anlam gelebilir: Kanlı canlı etli kemikli insanlarca harap edilen ve canlılar için yaşanmaz yapılan yeryüzünün yeniden yaratılması, göklerin yeniden yaratılmasından sonra gerçekleşecektir.
İbrahim Faik Bayav
(21.06.2026 08:51)
—————————————————————————————————————-
kakaka: (ha-kaf-kaf) (327, 328)
İş sabit ve doğru olmak.
Yakin. Sabit ve şüphe olmayan şey.
Hüküm. Fasıl.
Kaza edilmiş iş.
İBRAHİM FAİK BAYAV
Teğabün Suresi, SEMAVAT’ın ve ARZ’ın içini konu ediyor. SEMAVAT ve ARZ terimleri Türkçede GÖKLER ve YERYÜZÜ kelimeleriyle karşılık buluyor.
Teğabün Suresi, Hazreti Muhammed’e Medine’de indirilmiş. Anlamı, ‘aldanma’ imiş. Medine’de inmişse, bu suredeki konu ile İslamlaşan toplum bireyleri bilgilendiriliyor demektir. Medine’nin bilginleri, bu sure ile ne anlatılmak istendiğini mutlaka anlamışlardır. Kur’an ayetlerinin, geçmişten geleceğe mesaj ilettiğini zamanımızın Müslüman ilimadamları da biliyorlar. Mesajlardaki hakikatler, değişen şartlar oranında insan zihninde belirirler. O anda anlamak da anlatabilmek de kolay değildir. Anlayanın anlatma çabası, toplumda yanlış anlamaya sebep olabilir. Yaşadığımız zaman, bilim zamanı olduğundan, ayetlerden çıkarılacak anlam, bu çerçevede değerlendirilecektir. Başlayalım:
Tegabün Suresi birinci ayet:
BİRİNCİ KELİME: ”Yüsebbihu lillahi ma fi es-semavati ve ma fi el-arz”.
Şu sorulur: Bu ayet ifadesi Hazreti Muhammed’e ve tabilerine ne demek istiyor?..
Bu ifadeyi mealciler, Türkçe’ye ”Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ı tesbih eder” şeklinde çeviriyorlar. Ayet öyle bildirmiş ise öyledir. İyi ama, ‘yüsebbihu’ fiilinin türediği ‘sebehe’ fiili ‘yüzme’ ile ilgili. ‘Yesbuhu’ dendiğinde, bir şey bir yerde, mesela, denizde yüzüyordur. ‘Tesbih’ masdarından türeyen ‘yüsebbihu’ fiili, yüzme olayının normalin ötesinde olduğunu belirtir.
Anlatılmak isteneni anlayabilmek için ayet ifadesini irdeleyeceğiz:
Göklerde ve yerde olan her şey, Allah’ı elbette zikrediyordur. Lakin ‘yüsebbihu’ kelimesi, görünen ya da bilinen bir hareketi zihinlere getirir, gözlere gösterir. Semavattaki ve arzdaki ‘ma’ edatıyla işaret edilen şeyler yüzüyorlardır, yani, bulundukları alanda Allah için hareket ediyorlardır. Lillahi = Allah için…
‘Es-semavat‘ اَلسَّموَاتِ gökler demek ise, ‘fi’ فِى edatı, gök yüzünde görülen güneşi, ayı ve yıldızları akla getirir. Onların UZAY adıyla zikrettiğimiz esir denizinde yüzdüklerini, artık, bilmeyen yok.
‘El-arz’ اَلْاَرْضِ yeryüzü demek ise, yerin üstündeki faaliyetler görünür oluyorsa da, karaların ya da kıtaların, mağma kütlesi üzerindeki hareket ettiği biliniyor.
İKİNCİ KELİME: ”Lehü el-mülkü ve lehü el-hamdü ve hüve ala külli şeyin kadirun”. Yani, mülk O’nun… Hamd O’nadır… O, her şeyin üzerinde güç sahibidir.
Şu sorulur: Allah ne zamandan beri her şeyin üzerinde güç sahibidir?
Cevap: Göklerin oluştuğu… yeryüzünün düzenlendiği… yaşama uygun hale getirildiği andan beri. (Yanlış anlaşılmasın… Bu cevap, oluşum öncesi güç yoktu anlamına gelmiyor. Güç olmasaydı gök ve yer oluşmazdı)
Ayetteki bu bilgi İNSAN cinsine verilmiştir. İnsanlara bu bilginin verilmesinin sebebi olmalıdır. Acaba, o zamanın insanları, semavat ve arz içinde hareket yok mu sanıyorlardı? Yoksa insanlar yaratılmış çok şeyi kendi tasarruflarına mı almak istiyorlardı? Ayet, ”Lehü el-mülk” diyor. ”Mülk O’nun” diyor. Mülk onun ise, mülkten istifade, O’nun takdir ettiği ölçü dahilinde olacaktır.
Teabün Suresi ikinci ayet: ”Hüve ellezi halakaküm. Fe minküm kafirun ve minküm müminun. Ve allah bi ma teamelüne basirun”.
Bu ayet Hazreti Muhammed’e ve tabilerine ne diyor?
Bu iifadenin Türkçeye çevrilmiş şekli şöyle: O, öyle bir zattır ki sizi yarattı ve var etti. İçinizde kafir olan da var, mümin olan da var. Ayetteki ‘kafir’ ve ‘mümin’ terimlerini Türkçeleşmiş olarak aynen kullanıyoruz.
‘Halakaküm’ خَلَقَكُمْ ifadesi, muhatap alınan ve bilgilendirilen insanların biyolojik yaratılması anlamında değildir. Sosyal anlamda bir araya getirilip kavim oluşturulması anlamındadır. Fertlerin benzer ve farklı yetenekleri vardır. Zihinsel yapıları, ‘kafir’ ve ‘mümin’ olacak şekilde çalışıyordur. Bir zaman sonra, ‘mümin’ vasıflılar, ÜMMET adıyla ayetlere muhatap edileceklerdir.
Ayet, ”Ve allah bi ma teamelüne basirun” diyor. Yani, ne yaparsanız… neyi tasarlarsınız… nerede nasıl davranırsanız, Allah o yaptıklarınızı görendir, diyor. Ayet, bu ifade ile, var edilen toplumun var edenin kontrolünde olduğunu belirtmiş oluyor. Peki kontrol mekanizması nasıl işliyor? Zamanımızdaki devlet sisteminden haberdar olanlar bu sorunun cevabını bulabileceklerdir.
İbrahim Faik Bayav
(15.06.2026 09:12)
İBRAHİM FAİK BAYAV
Cin Suresi’nin son ayetlerinde RESUL ve RİSALET terimlerine dikkat çekiliyor. Türkiye’deki Müslümanlar, RESUL adı söylendiğinde, Hazreti Muhammed’i, risalet dendiğinde de, Hazreti Muhammed’in peygamberliğini anlıyorlar. Peygamberlik nedir?.. İşte o ayrı konu.
Soru şu: Resul nasıl biridir? Resulün misyonu toplum içinde nasıl işler? Anlamak için ayetlere bakacağız:
Cin Suresi yirmi birinci ayet: ”Kul. İnni la emlikü leküm zarran ve la reşeden”. Mealciler bu ifadeyi ‘“Şüphesiz ben, size ne zarar verebilirim ne de fayda sağlayabilirim” şeklinde Türkçeye çeviriyorlar. Biz, bu ayet ifadesine biraz dikkatli bakacağız:
Ayette muhatap alınan kişi Hazreti Muhammed’dir. O’na ”Kul – Söyle” denmişse, O da söyleyecektir. Hazreti Muhammed kime söyleyecektir?..
Cevap: İçinde yaşadığı topluma söyleyecek. O da söylemiş. Demiş ki; ”Benim size hakim olacak, size yasayı ve kuralları zorla benimsetecek, sizi olması gereken yaşantıya sokacak gücüm yok”. Bu anlamın ortaya çıkma sebebini sözcükleri irdeleyerek bulmaya çalışalım:
‘Zarran’: ضَرَّا Bu sözcük ‘zarar’ anlamına gelebiliyor. Mealciler, onun için ”Kul. İnni la emlikü leküm zarran” kelimesinden ”Zarar vermeyen… vermeyecek olan kişi” anlamını çıkarmışlar. Ama, zarar vermeme anlamı, toplumda zarar görme korkusu var ise geçerlidir. ‘Zarran’ teriminin bu ayetteki anlamı, icbar etmektir; belli bir şeye zorlamaktır. Hazreti Muhammed, topluma ”bende öyle bir anlayış, öyle bir niyet yok” diyecektir. (Anlaşılıyor ki, birilerinde öyle bir niyet var)
‘Reşeden’: رَشَدًا Bu sözcük, usül ve kaidenin doğru şekline verilen addır. Kör gidişi değil bilerek gidişi belirtir. Alışkanlıklar genellikle bilerek gidişe engel olurlar. Hazreti Muhammed, topluma, ”Sizi alışkanlığınızdan zorla vaz geçirtecek değilim” diyecektir.
‘La emlikü’: لااَمْلِكُ Bu fiil kelime, hükmetme hareketinin olumsuz halidir. Hükmetme gücü Hazreti Muhammed’de değil, ona risalet görevi verendedir.
Cin Suresi yirmi ikinci ayet: ”Kul. inni len yücirani min allahi ehadün ve len ecide min dünihi mültehaden”. Bu ifadenin Türkçe karşılığı, ”Yine söyle… ”Allah’tan başka hiç kimse beni himaye edemez ve ben ondan gayri sığınak bulamam” şeklinde oluyor.
”Beni Allah’tan başka hiç kimse himaye edemez” ifadesi, zihne şu anlamları getirir:
a) Toplumda Allah’tan başka ilahların varlığı…
b) Toplum fertlerinin o ilahlara bağlanmışlığı…
‘Mültehaden‘ مُلْتَحَدًا sözcüğü, Türkçeye ‘sığınak’ şeklinde çevrilmiş. Sığınak, savaşta bomba sağanağına karşı, binaların altındaki kapalı alan anlaşılabilir. Hazreti Muhammed, ”len ecide min dünihi mültehaden” şeklinde bir söz dediğinde, Rabb’in belirttiği usul ve kurallardan uzaklaştım mı, yaşamımı düzgün tutacak başka usul ve kural bulamam, demek istiyor. Yaşadığımız bu zamanda öyle olmuyor mu?.. Hangi insan, İslamlığın kuralları dışında insan gibi yaşayabiliyor?
Cin Suresi yirmi üçüncü ayet:
BİRİNCİ CÜMLE: ”İlla belağan min allahi ve risalatihi”.
Bu ifade, Hazreti Muhammed’e gelen emrin devamıdır. Hazreti Muhammed şunu diyecektir: ”Benim görevim, Allah’tan geleni tebliğ ve O’nun risaletini duyurmaktan başka değildir”.
Evet… Güç, Hazreti Muhammed’e resullük görevi veren Rabb’dedir. O Rabb, otorite sahibidir. Hakim olduğu toplumda bozuk düzenin kaldırılmasını, toplumun sağlam ve sıhhatli olmasını ister. Öyle ise, işletilmesi gereken kuralları seçtiği kişi ile tebliğ ettirir. Hazreti Muhammed, ‘resul’ olan kendini, içinde bulunduğu topluma bu şekilde tanıtacaktır.
Hazreti Muhammed, kendini bu şekilde tanıttı. Rabb’den gelen kuralları da tebliğ etti… Ya sonra?..
Sonrasında tek seçenek vardır: Kuralların uygulanması. Uygulayacaklar mıdır?.. Belli değil. Lakin uygulanmadığında sonucunun nasıl olacağını bilmeleri gerekir. Hazreti Muhammed, topluma onu da bildiriyor:
İKİNCİ CÜMLE: ”Ve men yeasi allahe ve resulehü; fe inne lehü nara cehenneme halidine fiha ebeden”. Yani, kim Allah’a ve onun gönderdiği resule asi olursa, ona cehennem ateşi vardır; orada devamlı kalacaktır.
‘Yeası‘ يَعْصِ fiili, Türkçe’de bildiğimiz ‘asi olma’ hareketini yaptırıyor. Yani, ”kurala uyulacak” emrini dinlememe hareketidir bu. İki sebeple oluşur: Ya, kural toplum bireyinin işine gelmez, o kişi asi olur… Ya da, şeytandan korkar, kurala uymaz, asi olur. Kuralı kabul etmeyen fert İslam sistemi içinde kalamaz. Kuralı kabul eden kişi, şeytanın korkusundan kural dışında hareket ettiğinde cezai işlemle karşılaşır. Günümüz Türkiye’sinde kural dışı harekette ceza-i işlem, ya para cezası ya da hapis cezası olarak gerçekleşiyor.
İbrahim Faik Bayav
(10.06.2026 09:01)