İBRAHİM FAİK BAYAV

İBRAHİM FAİK BAYAV

19 Eylül 2026 Cumartesi

Cuma Suresi 9 ve 10: Cuma Namazı Nedir? Cuma Günü Camiye Niçin Gidilir?

Cuma Suresi 9 ve 10: Cuma Namazı Nedir? Cuma Günü Camiye Niçin Gidilir?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İBRAHİM FAİK BAYAV

Cuma Suresi 9 ve 10: Cuma Namazı Nedir? Cuma Günü Camiye Niçin Gidilir?

Cuma Suresi’nin dokuzuncu ayeti ”Ya eyyühellezine amenü” hitabıyla başlıyor. Yani, ”ey iman edenler!..” diyor. Sure Medine’de indiğine göre, hitap, Hazreti Muhammed’in oluşturduğu İSLAM SİSTEMİ içinde kendilerini emniyette bilenlere yapılmış oluyor. Peki hitabın sebebi nedir?..

Sebebi; ”İza nüdiye li’s-salati min yevmi’l-cümuati, fesav ila zikrillahi, vezeru el-beyea”. cümlesinde belirtilendir.

İfadenin Türkçe çevirisi şu: Cuma gününden, salat için çağırıldığınızda, faaliyeti bırakın, Allah’ın zikrine doğru yürüyün.

Ayeti analiz etmek istediğimizde…

a) Ayet, ”Cuma gününden çağrıldığınızda…” dediğine göre şu sorulur:

Faaliyetlerin bırakılması, bu duyurunun yapıldığı o gün mü olacaktı?.. Yoksa ‘ellezine amenü’ tanımı yapılan insanlara çağrı için belirli bir gün ve zaman mı bildirilecekti? Zamanımızdaki tefsir kitapları faaliyetlerin bırakılma  zamanını Cuma günü öğle vakti olarak belirtmişler. O zaman ayet ile yapılan uyarı, öğlen vaktinin çok öncesinde ya da cuma günü öncesinde yapılmış olmalıdır.

b) Ayet ”Salat için çağrıldığınızda… diyor.

O zaman ‘Salat’ nedir? diye sorulacaktır.

Tüm mealler, istisnasız, ‘salat’ terimini, içinde tekbir, kıyam, kıraat, rüku ve secde hareketi bulunan, -bildiğimiz- ‘namaz’ olarak gösteriyorlar. Öyle midir gerçekten?.. Böyle bir uygulama için iman edenlerin çağrılmasına gerek yok ki!.. Herkes, vakti girdiğinde bulunduğu yerde seccadeyi serip bu namazı kılabilir. Öyle ise ‘salat’ için yapılan çağrıda, ‘salat’, mealcilerin gösterdiğinin dışında bir anlam taşımalıdır. Arapça Türkçe lügate bakıp ‘salat’ teriminin hangi anlama geldiğini bulacağız.

‘Salat’: اَلصَّلوةِ Bu kelimenin çoğulu ‘salevat’tır. Bildiğimiz namaz anlamında olduğu belirtiliyor. Fakat, ‘dua’ ve ‘dualar’ demek olduğu da Arapça Türkçe lügatte belirtiliyor. Demek ki, çağrılan insanlar, toplandıklarında, Rabb’e ‘dua’ ile ihtiyaç bildireceklerdir; dualarına karşılık da bekleyeceklerdir. Yani o gün ihtiyaçlar kayda alınacaktır. O kadar mı?.. Hayır… Çağrılanlara, gelmişse eğer, yeni ayetler okunacaktır; onlara, güçlerine göre, sorumluluk da bildirilecektir.

c) Ayet, ‘vezeru el-beyea‘ وَزَرُوا اَلْبَيْعَ Bu ifade, tüm faal olan insanların faaliyeti durdurun emrini içerir.

Soru şu: Bırakılması istenen faaliyet (ya da beyea) nedir?..

‘Beyea’ اَلْبَيْعَ terimini tüm mealler ‘alış-veriş’ olarak belirtiyorlar. Yani alım-satım halleri… Sözleşme konuşmaları…

Soru şu: Yevmi’l-cumua için çağrı, sadece alış-veriş yapanlar için mi olacaktı? O zamanda, insanlar nelerin alış-verişini yapıyorlardı? Ve alış verişi kimlerle yapıyorlardı? Alış-veriş dışında başka faaliyet… yani, tüccarlık dışında başka meslek yok muydu? Mesela; çiftçilik, bahçevanlık, nalbantlık, marangozluk?..

d) Ayet ”Allah’ın zikrine doğru yürüyün” diyor. ‘Ellezine amenü’ tanımı yapılan tüm i-insanlar çağrı yapılan yere doğru yürüyeceklerdir!..

Soru şu: ‘Zkir’ nedir?.. ‘Zikri Allah’ kelimesi ne demektir?

Arapça Türkçe lügatte ‘zikr‘, ذِكْرٌ bir şeyi anma; telaffuz ederek söyleme olduğunu belirtiyor. Ezberlenen sözleri tekrar edip söyletmektir de…

Tüm faaliyeti bıraktıracak bir çağrı emri, ezberlenmiş şeyin anılması için olamaz.

Zikr; yeni bir hükmün anlatılması, konuşulması, ezberlenmesi ve hatırda tutulması olayıdır.

Allah’ın zikrine doğru yürüyün, denmişse… ”Zikri allah’a yürüyün” demek, Allah’tan gelen ayetlerin konuşulması, anlatılması ve anlaşılması için mescide ya da camiye doğru yürüyün, demektir.

e) Ayet, ”Zaliküm hayrun leküm in küntüm tealemün” Bu ifadeyi, toplum bireylerine ‘öğrenme’ ve ‘bilme’ teşviği olarak anlamak gerekir. Öğrenmede ve bilmede herkes için hayır vardır.

Bilinmesi gereken şu: Öğrenme, bilme ve bildiğini anlama gerçekleşmeden ‘zikir’ gerçekleşmez.

Cuma Suresi 10: ”Ve iza kuzıyeti es-saltü fenteşiru fi’l-arzı, ve ibteğu min fazlillahi. Vezküru Allahe kesiran. Lealleküm tüflihun”.

Bu ayetin anlamı şu: Çağrı yapıldığında geldiniz. Salat gerçekleştiğinde, artık yeryüzüne dağılınız ve Allah’ın fazlından edinmeye çalışınız, diyor. ”Arz içine yayılınız” dediğinde… ARZ, acaba, yaşam sürdükleri Medine ve havalisi mi? Yoksa ARZ, dünyanın muhtelif coğrafyalarını da ima ediyor mu?

Başlangıçta çağrı yapılan yer Hazreti Muhammed’in mescidi idi. Ona iman etmiş insanların sayısına yeter durumdaydı. Zaman geçtikçe O’na iman edenlerin sayısı, çevre beldelerde arttı. Cuma çağrısı Müslüman nüfusun olduğu yerlerdeki mescitlere yapılmaya başlandı. Hazreti Muhammed’den duyulan sözler nakil ile oralarda okunmaya başlandı. 21’nci Yüzyıldayız… Tüm Müslüman ülkelerin tüm mescid ve camilerinde, cuma çağrısı adet olarak devam ettiriliyor. Çağrı nasıl oluyor?

Hazreti Muhammed’in bulunduğu yerde, ‘alış-veriş’ bıraktırıldığına göre, çağrı yapılanlar ‘tüccar’ taifesi içindi. 21’nci yüzyılda Müslümanlar her çeşit mesleği icra edebiliyorlar. Fakat her çeşit meslek de EKONOMİ çerçevesinde anlam kazanıyor. Müslüman devletler İktisadi İşbirliği programında birleşiyorlar. Yönetim hangi devlette ise, onun yaptığı çağrı ile belirlenen ülkede bir araya geliyorlar ve Allah’ın fazlından edinme konusunda anlaşmalar yapıyorlar. Yalnız, ayette emredilen ‘ZİKRİ ALLAH’ ne kadar gerçekleşiyor, onu bilmiyoruz.

İbrahim Faik Bayav
(19.09.2026 08:55)

Devamını Oku

Cuma Suresi 6-8: ‘Yehud’ Kişiler Kendilerini Üstün Sanıyormuş. Yehud Kimler?

Cuma Suresi 6-8: ‘Yehud’ Kişiler Kendilerini Üstün Sanıyormuş. Yehud Kimler?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İBRAHİM FAİK BAYAV

Cuma Suresi 6-8: ‘Yehud’ Kişiler Kendilerini Üstün Sanıyormuş. Yehud Kimler?

Cuma Suresi’nin 6’ncı ayeti, Hazreti Muhammed’e ”kul / söyle” diyerek başlıyor. Hazreti Muhammed kimlere söyleyecekti?.. ”Ellezine hadü” tanımı yapılan kişilere söyleyecekti. O da söylemiş.

Türkiye’deki tüm mealler ve tefsirler, ‘Ellezine hadü’ اَلَّذينَ هَادُوا tanımını Yahudi milleti anlamında Türkçeye çeviriyorlar. Bu tanım tüm Yahudi milleti için değil, Medine içinde belli bir grup için olmalıdır. Çünkü önceki ayette, bazı hadiler üzerlerinde taşıdıkları Tevrat’ı  taşımaktan vazgeçince eşeğe benzetilmişti. Tevrat kitabını tüm Yahudiler üzerlerinde taşıyamazdı. Öyle ise kimdi ‘Ellezine hadü’ tanımı yapılanlar? Ayeti okuyalım:

Cuma Suresi altıncı ayet: ”Ya eyyühellezine hadü!.. İn zeamtüm enneküm evliyaü lillahi min düni’n-nasi fe temennü el-mevte. İn küntüm sadıkıin”.

Bu ayette diyor ki; ”Eğer kendinizi diğer insanlardan üstün biliyor, kendinizi Allah’nın seçilmiş kulları sanıyorsanız… mevti temenni ediniz”. Ayet ‘Mevti temenni ediniz’ derken, bizim anladığımız ve bildiğimiz ölümden mi bahsediyor? Hayır.

Cuma Suresi, Medine’de Hazreti Muhammed’e inmiş. İniş, Medine’nin İslam devletinin kuruluşundan sonra olduğu anlaşılıyor. Fakat bu ayet ile, bir gerçek ifşa ediliyor:

Hazreti Muhammed’in ”Ya eyyühellezine hadü” hitabındaki ‘Hadü’ هَادُوا meslek belirten ‘hidayeten’ masdarının davranış bildiren sözcüğüdür. ‘Ellezine hadü’, Tevrat kitabından okuyarak ve anlatarak, topluma yol ve usul gösterme görevini kendilerine meslek edinmiş kimseler demektir. ”Söyle” emrini alan Hazreti Muhammed, işte, tanımlanan bu kişilere söyleyecektir.

Ayet ifadesinden anlaşıldığına göre, hadiler (Yahudiler değil), kendilerini toplum üzerinde, Allah için seçilmiş insanlar sanıyorlarmış. (Belki de Medinedeki toplum öyle algılamıştı)  Eğer öyle ise, hadilerin MEVT’i temenni etmeleri… yani sükûnet içinde toplumun saadetini düşünmeleri gerekiyordu. Evliya olabilmek, kendini topluma adamayı gerektirirdi. (Bu ayette geçen ‘mevt’, yaşamın bitişini belirten ‘ölüm’ demek değildir)

Mealciler ‘mevt’ terimini ‘ölüm’ anlamında Türkçeye çevirince, ayetin verdiği mesaj bozuluyor.

‘Mevt’, اَلْمَوْتَ Arapça Türkçe lügatte, ‘sakin olmak’ anlamında gösteriliyor. Bu, hareketliliğin durduğu anlamındadır. Canlı bedende kalbin durmasıyla hareketlilik sona erdiği için, ona ‘ölü’ hükmü verilmiş oluyor.

Ayette ‘ellezine hadü’ tanımı yapılan kişilere ”mevti temenni ediniz” çağrısı, kendinizi, diğer insanlara üstün gösterecek davranışı artık bırakınız, demek oluyor. Hazreti Muhammed’in hitap ettiği Medine’nin hadileri, çağrıya uysalar, Allah’ın seçilmiş kulları olamasalar da, Allah’ın seveceği kullar olabilirlerdi denebilir. Olabilirler miydi gerçekten?.. Sonraki ayete bakalım:

Cuma Suresi yedinci ayet: ”Ve la yetemennevnehü ebeden”...

Bu ayet ifadesi, hadilerin, mevti… yani sakin olmayı temenni etmeyeceklerini belirtiyor. Hem de hiç bir zaman.

Dikkate alınacak soru şu: Ayetteki ”la yetemennevnehü ebeden” ifadesindeki ‘ebeden’ (hiç bir zaman) vurgusu,  her zamanda ve her coğrafyada, Tevrat kitabından okumayı ve anlatmayı meslek edinmiş tüm kişileri kapsamına alır mı?

Medine’de Hazreti Muhammed’in muhatap aldığı hadilerin mevti (sakinliği) temenni etmemelerinin sebebi; ”Bi ma kaddemet eydihim” بِمَا قَدَّمَتْ اَيْديهِمْ ifadesiyle belirtilen olay idi. O olay o zamandaki hadileri ‘zalim’ sıfatıyla andıracak olay idi. Yani, Tevrat’ta yazılı sosyal hükmü, dünyalık elde etmek için tahrif etmeleri idi. İlerideki her zamanda ve her coğrafyada bulunan Tevrat anlatıcıları, bu ayette belirtilen şarta uyup uymadıklarına göre hüküm alabilirler.

”Vallahü alimün bi’z-zalimine” ifadesi, Allah’ın, o zamanın Medine’sindeki dünyalık elde etmek için gerçeği ‘tahrif’ eden zalimlerin kimler olduunu bildiğini belirtiyor. Öyleyse Allah, 21’nci Yüzyılda, saltanat sürmek için, kuralları ve yazılı hükümleri tahrif eden kişileri de, hak ihlali yapan zalimleri de biliyordur. Sonuç ne olacaktır?.. lginç olacaktır, diyebiliriz. Sonraki ayete bakalım:

Cuma Suresi sekizinci ayet: BİRİNCİ KELİME: ”Kul inne’l-mevte ellezi tefirrune minhü. Fe innehü mülakıküm”.

Ayetin verdiği mesaj şu: Mevt öyle bir şeydir ki, onu kabul etmeseniz bile onunla karşı karşıya geleceksiniz. Yani, sakinleştirileceksiniz… Yani, hırslı davranıştan vaz geçirileceksiniz. Yani, İstemeseniz de buna mecbur kalacaksınız. Tahmin: Bu olaya belki, dünyalıklarının üzerinde eya içinde ‘telef’ başlaması sebep olacaktır.

İKİNCİ KELİME: ”Sümme türeddüne ila alimü’l-ğaybi ve’ş-şehadeti”. Yani, sonra, görüneni ve görünmeyeni bilen Zat’a doğru yönünüzü döndürürsünüz.

ÜÇÜNCÜ KELİME: ”Fe yünebbiüküm bi ma küntüm teamelün”. Yani, her ne yapmış iseniz, size haber iletilir.

‘Tenbie’ fiil masdarı, ‘bildirme’ hareketini yaptırıyor. O zaman ‘ellezine hadü’ tanımı yapılanlar, yaptıkları ve yapacakları hakkında, bir şekilde bilgilendirilmiş oluyorlar.

Yünebbiü’ يُنَبِّئُ fiili geniş zamanı belirtir. Öyleyse ‘ellezine hadü’ tanımı yapılanların, neleri yapmaları ve neleri yapmamaları hakkında bilgilendirilmeleri Hazreti Muhammed ile olmuştur.

İbrahim Faik Bayav
(13.0.2026 09:05)


hade: HEVDEN TEHVADEN (he-elif-dal)  (1615, 1616)

Dalaletten uzaklaşmak. Hidayete gelmek.

Yumuşakça konuşmak.

YEHUD: İsrailoğulları

 

hade: HEYDEN – HADEN (he-elif-dal)  (1621)

Hareket ettirmek. Islah etmek.

Yanlışı izale etmek.

 

ان زعمتم انّكم اولياء للّه دون الناس

Eğer kendinizi diğer insanlardan üstün, Tanrı’nın seçilmi؛ kulları olarak ilan ederseniz

 

zeame: (ze-ayın-mim)  (695, 696)

Sanmak. Doğru olduğunu sanmak.

Bir kavme emir veya sultan olmak.

Kefil olmak.

 

mate: (mim, elif.te)  (1468)

Sakin olmak.

İ؛lemez olmak.

Yer tenha olmak.

MEVT: ضlüm. Hayatın yok olu؛u. Hayatsızlık.

Devamını Oku

Bazen Bir Soruya Profesör de Cevap Veremiyor

Bazen Bir Soruya Profesör de Cevap Veremiyor
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İBRAHİM FAİK BAYAV

Bazen Bir Soruya Profesör de Cevap Veremiyor

Türkiye’nin İslamlaşma ihtiyacı artıyor. İlim ve fikir insanları şimdilik bunu açıkça konuşamıyorlar. Prof. Hayrettin Karaman, yazısının başlığına şu soru cümlesini koymuş: ÜLKEMİZ GAVUR ÜLKESİ Mİ? (Yeni Şafak 06.09.2026)

Neden bu soru, bir fikir yazısının başlığı olabilecek kadar önem kazanmış? Bu soru, İslamlaşmaya gerek yok anlamı verir m?.. Bilmiyoruz. Lakin, yazı içinde bunun cevabını bulmaya çalışacağız.

Hayrettin Karaman Hoca cevap vermeye başlıyor. Diyor ki; ”Ülkenin durumundan önce bir ülkede yaşayan insanların “gâvur” olup olmadıklarına nasıl hükmedilir konusunu da özetlemek gerekiyor”.

Karaman Hoca’nın özetlemesini okuyalım:

”Mâtürîdî ve Eş’arî mezheplerine (sahih ve mutedil İslam anlayışına göre) büyük veya küçük günahlar… Bunları işleyen kimse, (günah ve haram olduğunu) inkâr etmedikçe, kişiyi dinden çıkarmaz”. Özeti bu kadar…

Karaman Hoca, görüldüğü gibi, ülkemizin gavur olup olmadığının anlaşılması için, Maturidi ve Eş’ari mezheplerine gitti. Orada oluşmuş fetvayı aldı, bu yazısında yayınladı. İyi ama, Maturidi ve Eş’ari mezheplerinin ‘sahih’ ve mutedil İslam anlayında olduğuna nasıl karar verdi?

Bu iki mezhebe ait fetva şu imiş: ”BÜYÜK VEYA KÜÇÜK GÜNAHLARI İŞLEYEN KİMSE, BU HÜKMÜ (Yani, günah ve haram olduğunu) İNKAR ETMEDİKÇE KİŞİYİ DİNDEN ÇIKARMAZ”.

Türkiye’deki ilmihallerde bahsedilen büyük günahlardan biri, ”adam öldürmek”tir. Kafası kızan adamın karısını öldürdüğü, usulsüzlük yaptığını sandığı ortağını katlettiği günümüzde, bu günahı işleyenler ”Vallah haram” diyecek, dinde kalacak?… Çocukların ırzına geçen kişi, ”biliyorum, haramdır” diyecek, dinde kalacak. Uyanık kişi, garibanı dolandıracak, ”Elbet biliyorum, haramdır” diyecek, dinden çıkmayacak!.. Ne kadar komik!..

Karaman Hoca diyor ki; ”İslâmî dava ve gayret sahibi Müslümanları üzen, çirkin (veya) müstehcen haram davranış ve görüntüleri savunacak halimiz yok, ancak, Ehl-i Sünnet çoğunluğunun ‘mümin’ dediği bir günahkâra gâvur demeye de hakkımız yoktur”.

Karaman Hoca’nın kurduğu bu cümle insanın zihnine şu manaları getiriyor?

a) ‘Mümin’ bilinen kişinin günah işleyebileceği…

b) (O mümin kişi gavurluk mu yapıyor acaba?) ki, ona ‘gavur’ demeye hakkımız olmayacağı…

c) Çirkin ve müstehcen davranışların ‘Müslüman’ bilinen ülkede nasıl görüntülenebildiği…

d) Ehl-i Sünnet çoğunluğun, çirkin ve müstehcen görüntülere sessiz kalabileceği…

Sahi, yazının konusu neydi?.. ÜLKEMİZ GAVUR ÜLKESİ Mİ? sorusuna verilecek cevap idi.

Yazısının bu paragrafına gelinceye kadar Prof. Hayrettin Karaman’ın cevabı belli olmadı. Devam edelim:

Karaman Hoca diyor ki; ”Hariciler ve Mutezile bu konuda farklı düşünce ve inanca sahiptirler. Ahmet b. Hanbel, İbn Teymiyye ve öğrencisi İbn Kayyum El-Cevziyye ise -özellikle- namazın terki günahını İslam’dan çıkış sebebi saymışlardır”.

Bunu tarihi bilgi olarak edinmiş olduk. Karaman Hoca’nın belirtmesi gereken şey şu: Ahmet b. Hanbel’in terk edilmesini dinden çıkış sebebi saydığı NAMAZ nedir? Nasıl terk edilir? Ülkemizin ‘gavur’ olup olmadığına cevap aranan bu yazıda, Hanbel’in ve Teymiyye’nin ve Cevziyye’nin fetvasını yazıya sokuşturmanın sebebi nedir? Müslüman, namazı terkedip dinden çıkar ise, ona uygulanacak müeyyide ne? Türkiye’de bazı grupların gevelediği fetvayı Karaman Hoca duymuyor mu?

”Bu ülkeye gelince…” demiş Karaman Hoca. Sanırım, artık, ülkemizin gavur olup olmadığını açıklayacak!.. Bakalım nasıl açıklayacak:

”Bir ülkenin ilk defa İslam Ülkesi vasfını kazanması, Müslümanların veya İslam düzeninin hakim olması ile gerçekleştiğine göre, bunları kısmen veya tamamen kaybeden İslam ülkesi, yeniden harp ve küfür ülkesine dönüşür mü?..

Anlaşılıyor ki, JOKER kullanmak istiyor Prof. Hayrettin Karaman.

Sorusuna yanıt veren kişiyi bulursa, ”ülkemiz gavur ülkesi mi?” sorusunu cevaplayacak.

Artık cevabını deyiver Karaman Hocam!..

Karaman Hoca, yazı ki, bizi cevapsız bırakıp mahzun edecek. Şunu diyor:

”Bu soruya cevap arayan müçtehitler ikiye ayrılmışlardır”. Bu tarihi bilgiyi de sayesinde edindik. Ne yapalım şimdi? İkiye ayrılan müctehitlerin hangisine göre ülkemizin gavur olup olmadığına karar verelim?

Türkiye’nin Müslümanları, genellikle, Hanefi mezhebinden biliniyor. Karaman Hoca, bir ülkenin ‘gavur’ sayılması için, Hanefi mezhebinin kurucusu İmam Ebu Hanife’nin fetvasını -üç şart olarak- naklediyor:

a) Ülkede İslâmî olmayan hüküm ve uygulamaların açıkça icrası (başka bir düzenin hâkim olması),

b) Ülkenin, aralarında bir başka İslâm ülkesi bulunmaksızın harb ülkesine bitişik hale gelmesi,

c) Müslüman veya zimmî olduğu için İslâm’ın kendilerine can ve mal güvenliği verdiği kişilerin bu güvenliklerinin ortadan kalkması.

Daha fazla laf etmeye gerek kalmadı, Her okuyucu, ”Ülkemiz gavur ülkesi mi?” sorusuna kendisi cevap bulacak. .

İbrahim Faik Bayav
(07.09.2026 07:05)

Devamını Oku

Cuma Suresi 5: ‘El-Hımari Yehmilü Esfaran’ Ne Demek?  Kimden Bahsediyor?

Cuma Suresi 5: ‘El-Hımari Yehmilü Esfaran’ Ne Demek?  Kimden Bahsediyor?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İBRAHİM FAİK BAYAV

Cuma Suresi 5: ‘El-Hımari Yehmilü Esfaran’ Ne Demek?  Kimden Bahsediyor?

Cuma Suresi’nin 5’nci ayetinin sonunda ”Allah zalim kavme yol göstermez’ şeklinde uyarı var. Bu uyarıyı okuyan veya duyan insan, ”zalim Kavim kimdir?..” diye soracaktır. Merak da edecektir ”kavmin  zalim olduğu nasıl anlaşılır?” diye.  Cuma Suresi’yi okuyanlar bu meinde, ‘yehud’ ismini gördüklerinde, yol gösterilmeyecek olan zalimlerin sadece, Yahudi milleti içinde olduğunu sanabilirler. Aslında ayet geniş kapsamlıdır; her milletin içinde ‘zalim’ olarak anılan gruplar veya hizipler vardır. Onlar hüdaya erecek bir yol bulamadıkları gibi, hüdaya ermek isteyenlerin de önünde engel oluştururlar.  Ayeti cümlelere ayırıp irdeleyelim:

Cuma Suresi beşinci ayet. BİRİNCİ CÜMLE: ”Meselü ellezine humilü et-tevrate; sümme lem yehmilüha… ke meseli el-hımari yehmilü esfaran”.

Ayetin bu cümlesi şunu anlatıyor: Bazı kimseler, Tevratı üzerlerinde taşıyorlarmış. Sonra,… (‘Sonra’ denmesi, Hazreti Muhammed ortaya çıktıktan sonra anlamında olmalı) Tevrat’ı üzerlerinde taşımayı bırakmışlar. Tevrat’ı taşıyıp bırakan kimselere, üzerinde değerli kitap taşıyan eşek, benzetmesi yapıldığı, bu ayet ifadesiyle belirtilmiş oluyor.

Tevrat, bir millete yol gösteren, saadete ulaştıracak olan ilim kitabıdır. İsrailoğulları’nın önderi olan Hazreti Musa’ya gönderilmiştir. Hazreti Muhammed gelmeden önce… henüz İslamlaşmayan Medine’de, sadece bir taife, Tevrat’ı sahipleniyordu; ve o taife, üzerine yol göstericilik yükümlülüğünü almış gibi görünüyordu. Tabi bu kişiler halk nezdinde itibar kazanıyorlardı. Lakin, Hazreti Muhammed Medine’de İslamlığı oluşturmaya başlayınca tuhaf bir şey olmuş, Tevrat kitabını üzerlerinde taşıyarak itibar kazananlar, o kitabı üzerlerinde taşımaktan vaz geçmişler… İşte o zaman ayetteki benzetmeye maruz kalmışlar. Demek ki, o taife bireyleri Tevrat kitabını üzerlerinde taşımaya devam etmeleri gerekiyordu.

Ayetteki ‘esfar’ اَسْفَارًا kelimesi Arapça Türkçe lügatte, Tevrat’ın kısımlarına verilen ad olarak gösteriliyor. Tevrat’ın her kısmı, ayrı bir kitap olarak mı taşınıyordu acaba? Peki, o kişilerin eşeğe benzetilmesinin sebebi ne idi? Eşek, üzerine konan değerli kitab konduğunda sadece taşır, ama, taşıdığı şeyin değerini bilmez ve anlamaz.

İKİNCİ CÜMLE: ”Bise meselü’l-kavmi. ellezine kezzebü bi ayatillahi”.

Bu ayet ifadesi, değerli kitap olan Tevrat’ı üzerlerinde taşırken, taşımaktan vaz geçmelerini, ‘kötü’ olarak tanımlıyor. ‘Kötü davranış’ diyor.  Hatta, içindeki, Allah’ın ayetti sayılan hükümler de tekzip edilmiş, yalanlanmış oluyor.

Tevrat’ı üzerlerinde taşımaktan vazgeçen o kimseler Tevrat’ın yanlış kitap olduğunu mu farkettiler acaba?.. Yoksa, Hazreti Muhammed, Tevrat’tan bazı ayetleri okuyup, halkın nezdindeki itibarlarını sapır sapır dökmeye mi başlamıştı?  Tabi, Hazreti Muhammed’in yaşadığı zamanının Medine’sinden ve taifesinden bahsediyoruz.

‘Ellezine kezzebü‘ اَلَّذينَ كَذَّبُوا kelimesi, tekzip eden, anlatılanın doğru olmadığını söyleyenler grubu, topluluğu, hatta cemaat veya cemiyet mensupları demektir. Bir grup veya taifenin, ya da etkin bir cemiyetin, gerçeği toplumdan gizlemesi, gizleyemediklerinde tahrif etmesi, ‘zalim’ sıfatını almalarına yetiyor. Ayet, o kimselerin, Hazreti Muhammed’in dile getirdiği gerçeği yalanladıklarını belirtiyor. Halbuki Hazreti Muhammed, anlattıklarını Tevrat ayetlerine dayandırıyordu.

Günümüzde, Türkiye’deki Yahudi fikir adamları, Tevrat kitabını anlaşılır hale getirip yayınlamışlar ve kamu oyuna sunmuşlar. Türkiye’de hiç bir fert, Tevrat’ın içinde yazılanları anlamak için Yahudi ilimadamlarına veya hahamlarına danışmaya ihtiyaç duymaz. Tevrat’ın Türkçe yazımı gayet nettir; Okur ve gerçeği öğrenir.

Başta, ”Allah zalim kavme yol göstermez” uyarısı yazılmıştı.

‘Kavme’z-zalimin’ اَلْقَوْمَ الظَّالِمينَ (zalimlerin cemiyeti ya da zalimlerin cemaati) durduk yerde söylenmiyor. Zalim topluluk, -cemaat veya cemiyet olarak- her ülkenin içinde vardır. Gerçeği bilmeyen insanların üzerinde etkili olurlar, batıla yönlendirirler. Kutsal değerleri kullanmak isterler. Ve belki de kullanırlar. Taassup ehlini -inanç ekseninden- avlarlar.

”Cuma Suresi metninde ‘Yehud’ kelimesini görenler, zalimlerin sadece Yahudi milleti içinde çıktığını sanmasınlar” dedik. Cuma Suresi’ndeki konu bir gerçeği belirtirken, her zamanın her milleti için örneklik yapar. Mesela; Müslüman bilinen Türkiye’de politik ve ekonomik amaçlı cemiyetler, kural belirten kitapçıkları, işlerine gelmediğinde kamuoyundan gizliyorlar… Gizlemediklerinde kitapçık içindeki hükümleri tahrif ediyorlar.

O kitapçıktaki hükümleri o kişilere hatırlatan birileri ortaya çıktığında ne mi oluyor?

Hiç!.. Dedikleri dedik, çaldıkları düdük, oluyor. Torba içinde getirdikleri  varak ile kitapçık içindeki hükmü ortadan kaldırıyorlar.

İbrahim Faik Bayav
(04.09.2026 09:15)

Devamını Oku

Cuma Suresi 1-4 Bölüm 2: Allah’ın Resulü Kim? İnsanlara Neyi Öğretiyordu?

Cuma Suresi 1-4 Bölüm 2: Allah’ın Resulü Kim? İnsanlara Neyi Öğretiyordu?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İBRAHİM FAİK BAYAV

Cuma Suresi 1-4 Bölüm 2: Allah’ın Resulü Kim? İnsanlara Neyi Öğretiyordu?

Önceki yazıda Cuma Suresi’nin 1’nci ayeti ve 2’nci ayetinin iki cümlesi açıklandı. Bu yazıda Cuma Suresi’nin 2’nci ayetinin ÜÇÜNCÜ CÜMLESİ’nden itibaren açıklamaya devam edilecek.

ÜÇÜNCÜ CÜMLE: ”Ve yüzekkihim ve yüallimühüm el-kitabe ve el-hikmete”. 

Kur’an tercümecileri, ayetteki bu ifadeyi, ”Resul, onları temizliyor, onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor” şeklinde Türkçeye çevirmişler. ‘Temizleme’ ne demektir? Nasıl bir temizlemedir bu? Biz, bu ayetle ne anlatılmak istendiğini  anlamak için ayetin kelimelerini irdeleyelim.

a) ‘Yüzekkihim’: وَيُزَكِّيهِمْ Bu kelimeyi oluşturan ‘tezkiye’ fiil masdarı, bir şeyi veya bir ürünü artırma ve çoğaltma anlamında kullanılıyor. Resul, haber verilen davranışta bulunuyor ise, bir meslek uygulamasını gösteriyor demektir. O meslek, her halde, bağ, bahçe ve tarla işleriyle alakalı olması gerekir. Resul, çalışan insanların, ürettiklerinde verim almalarını sağlıyordur. Okuduğu ayetler -bu meslek için- zirai teknik bilgiyi içerir.

b) ‘Yüallimühüm’: يُعَلِّمُهُمْ Bu fiil kelimesini oluşturan ‘talim’ fiil masdarı, hem anlatıp hem gösterip öğretme hareketi için kullanılır. Öğretme, pratiğe yönlendiricidir. Mesela, bir öğretmen, çocuklara bir sözün yazılışını öğretmek için, önce haflerini söyler. Sonra tahtaya A, B ve C harflerini yazar… Çocuklara da kalem tutma şeklini gösterip onların okuma yazma konusunda eğitilmelerini sağlar. Çocuklarda bilme, pratiğe dönüşür.

c) ‘Kitap’ اَلْكِتَابَ ve ‘hikmet’: اَلْحِكْمَتَ Bu iki terimden KİTAP yazılı nesneyi belirtir. HİKMET ise, zihni harekete geçiren unsurdur; öğrenen kişiyi olması gerekenleri düşünmeye, bulmaya ve tasarlamaya zorlar. İşte, içinde hikmet bulunan kitap, bahsi edilen resulün elindedir. Resul, toplum bireylerine elindeki kitaptan okur, teknik bilgiyi onlara sunar… Bağ, bahçe ve tarlada alınacak verim ile toplum fertlerinde hem zenginlik oluşur, hem toplumun yaşam standardı genişler.

DÖRDÜNCÜ CÜMLE: ”Ve in kanü min kablü le fi dalalin mübinin”. Bu ayet ifadesi acaba ne anlatıyor?

Türkiye’deki mealciler, bu ayet ifadesini,  ”açık bir sapıklık içindeydiniz” şeklinde Türkçeye çeviriyorlar. Ne kadar tuhaf bir çeviri!.. Resulden ders almaya ve öğrenmeye çalışan insanlara böyle bir ifade kullanılır mı? Mealcilere sormak gerekir: Ayetteki kullanılmış ‘dalal’ sözcüğünün Türkçe karşılığı ‘sapık’ demek midir?

Günümüzde, ‘sapık’ terimini Türk halkının hangi anlamda kullandığını bilmeyen mealistler, ayet ifadesini ”açık bir sapıklık içindeydiniz” şeklinde Türkçeye çevirdiklerinde, ayet mesajını tahrif etmiş oluyorlar. Ayet, öğrenme aşamasında olan toplum bireylerinin, daha önce yanlış uygulama sebebiyle ‘şaşkın’, ‘bilmez’ ve ‘verimsiz’ olduklarını belirtiyor.

Cuma Suresi üçüncü ayet: ”Ve aharine minhüm lemma yelhaku bihim. Ve hüve azizü’l-hakimü”

Bu ayet şunu diyor: Toplumun içinde ortaya çıkarılan resul, o topluma kitaptan okuduğu, hikmet öğrettiği gibi, diğer başka toplumlara da kitaptan okuyabilir, onlara hikmeti öğretebilir.

‘Aharin’ آخَرينَ terimi, bir toplumun dışındaki toplumu belirtiyor.  Mesela; günümüzde, bir üstad, ülkede bir cemaate gereken ilmi öğretiyordur. İhtiyaç duyulursa diğer cemaatlere de öğretir. Tabi, istek bildirirlerse.

‘Aharin’ terimi, bir ülkenin dışındaki diğer ülkeler şeklinde de anlaşılabilir. Günümüzde, bir ülkenin akademisyenleri, branşlarına uygun teknik bilgiyi, kendi ülke insanlarına öğretirken, ihtiyaç duyulursa, yabancı ülke insanlarına da öğretiyorlar. Dikkat edilirse, öğrenmek isteyen ülke insanları, o ülkenin insanlarına ilhak ediliyorlar (yelhaku fiili gerçekleşiyor)

‘Azizü’l-hakim’ اَلْعَزيزُ الْحَكيمُ tanımı ilk ayette yapılmıştı. Bu üçüncü ayette tekrar tanımlama yapılmış. Allah’a ait bu tanım, insanları akli ilimlere yönlendirici anlamındadır (Felsefe). İlk ayetteki ‘Azizü’l-hakim’ tanımı, yerdekilere ve göktekilere Allah’ın HÜKMEDİCİLİK vasfını bildiriyordu.

Cuma Suresi dördüncü ayet: ”Zalike fazlullahi yütihi men yeşaü . Ve allahü zü’l-fazli’l-azimi”.

Bu ayetin Türkçe karşılığı şöyle: Bu, Allah’ın lütfudur, Allah o lütfu dilediğine getirir.

Yanlış anlaşılmaması gerekiyor: Allah’ın dilediğine getirmesi, filanca kişinin bir şeyi, bir beldeye alıp getirmesi gibi bir şey değildir. Allah’ın fazlından nasiplenecek insanlar, kurala göre iş yapan ve usulüyle davranan insanlar olacaktır. İnsanlar usül ve kuralı biliyorsa mesele yok. Bilmiyor olacaklar ki, lütfa mazhar olabilmeleri için, içlerinden onlara kitabı okuyacak ve içindekileri öğretecek resul gönderiliyor.

Sahi… Ayette konu edilen resulün kim olduğu anlaşıldı mı? Anlayamamış olanlar, sadece ezberledikleri ismi resul sanırlar.

İbrahim Faik Bayav
(28.08.2026 09:00)

Devamını Oku