İBRAHİM FAİK BAYAV

İBRAHİM FAİK BAYAV

11 Ekim 2026 Pazar

Kaf Suresi 3 ve 4. Arz İçinde Kafirlerin Neyi Var ki, Arz Onu Eksiliyor?

Kaf Suresi 3 ve 4. Arz İçinde Kafirlerin Neyi Var ki, Arz Onu Eksiliyor?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İBRAHİM FAİK BAYAV

Kaf Suresi 3 ve 4. Arz İçinde Kafirlerin Neyi Var ki, Arz Onu Eksiliyor?

Kaf Suresi’nin üçünce ayetinde, ‘kafirun’ adı verilen kişilerin bir sözü naklediliyor. Kafirler şunu demişler: ”E iza mitna ve künna türaben, zalike racun baıdün”.

Neden öyle demişler?.. Hazreti Muhammed onlara ne demiştir ki, onlar da ona öyle karşılık vermişler?.. Belli değil.

Kur’an mealcileri ”E iza mitna ve künna türaben” ifadesini ”Öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı?..” şeklinde Türkçeye çevirmişler.

Kafirler ”Öldüğümüzde ve toprak olduğumuzda mı?” dediğinde ne demek istemişler? erilen hangi uyarıya şaşırmışlar?

Mealcilerin anlattığına bakılırsa, kafirler ölüp toprağa gömülüp çürüdükten sonra dirilip topraktan çıkarılacaklarmış!..

Burada bizim şu soruyu sormamız gerekiyor: Öyle miymiş gerçekten?.. Hazreti Muhammed, kafirlere,  ölüp toprağa gömüldükten ve çürüdükten sonra tekrar dirileceklerini mi haber vermişti?

Ayeti Türkçeye çevirenler öyle anlamış olsalar da, biz, ayet ifadesine daha dikkatli bakacağız; Hazreti Muhammed’in onlara ne demiş olabileceğini anlamaya çalışacağız.

Kafirler ”Öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı?..” dediklerine göre, Hazreti Muhammed onlara bir vaadde bulunmuş olmalıdır. Ama o vaad, öldükten ve toprak olduktan sonra dirilme filan değil. Onlara yapılan vaad, belki, kazanç… belki mal-mülk… belki de cennete ait bir şey olmalıdır. Fakat, bu vaad için şartı da belirtilmiştir. İşte o şart, kafirlerin işine gelmemiştir. Çünkü sahip olduklarının bir kısmını veya çoğunu elden çıkarmaları gerekecektir.

‘Recea’ fiili, bir kişiye dönme hareketini yaptırır. Ama bu dönme hareketi, bir halden ya da bir gidişten vaz geçme hareketidir. Mesela servet edinme şeklinden vaz geçeceklerdir. Mesela, halkı perişan eden riba uygulamasından vaz geçeceklerdir. Mesela, sahipsiz kadınları sermaye olarak kullanmaktan vaz geçeceklerdir…

Halk üzerindeki itibarları, elde ettikleri servete bağlı olan kafirler, varlıklarının çoğunu verdikten sonra, meşru yoldan geri gelebilmesi mümkün olsa bile, işlerine yaramayacağını biliyorlar.

”zalike racun baıdün”, ذلِكَ رَجْعٌ بَعيدٌ kelimesinin Türkçesi ‘uzak bir dönüş’ demektir. Yani, kafirlere göre eksilen varlıklarının tekrar aynı sevviyeye gelmesi, inanılması zor ihtimal. Peki, o an sahip oldukları varlıkları, zaman geçtikçe, bir şekilde kaybolup eksilmeyecek mi?

Var olan dünyalıklar, aynı yerde, aynı miktarda kalamaz. Sonraki ayete bakalım:

Kaf Suresi dördüncü ayet: ”Kad alimna ma tenkusu el-arzu minhüm. Ve ındina kitabun hafizun”.

Bu ayetin Türkçe karşılığı şu: Arz (yeryüzü), onlardan neyi eksiltiyorsa, bilmişiz. Yanımızda koruyucu kitap var.

Hamdi Yazır, (tefsirinde) bu ayetin açıklanabilmesi için şu soruyu sormuş: ”Ölüp çürüyüp toprak olan kavimlerin veya şahısların hüviyet ve aynılıklarını meydana getiren  rükünler ve şartlardan kalan nedir? Eksilen nedir? Ruh mudur?.. Beden midir?.. Bedenin maddesi ve parçaları mıdır?”.

”E iza mitna ve künna türaben, zalike racun baıdün” ifadesi Türkçeye ölmek, toprakta çürümek ve tekrar dirilip yeryüzüne çıkmak anlamında çevrilinde, en muteber müfessirimiz bile, açıklama yapmakta zorlanmış. Hatta açıklama yapamamış.

Ayetten net anlaşılan, arzın (yeryüzünün) kafirlerden bir şeyler ekşittiğidir. Bu, tamam. Eksilen şeyler, kafirlere ait arz içindeki varlıklarıdır.

Rahman Suresi’nde, denizden çıkarılan ‘lüülü’ ve ‘mercan’ adları geçmişti. Bu iki unsur da değerli nesnelerdir.

Mesela, para olarak kullanılacak değerli madde topraktan çıkarılıyor. Mesela kılıç ve miğfer yapımında kullanılan demir maddesi tapraktadır.  Mesela, giyim kuşam ve mefruşata ait tekstil arazi içinde yetişen bitkilerden çıkıyor. Bunlar, Mekke’nin kafir ağalarına ait varlıklardır. İsteseler de istemeseler de bu varlıkları zaman geçtikçe eksilecektir.

Ayetteki ‘Kad alimna’ قَد عَلِمْنَا kelimesi, kafirlere ait varlıkların güç sahibi zattan saklanamadığını bildiriyor. Ve hatta, bilmedikleri bazı görevliler tarafından kayda bile geçiriliyor.

Soru şu: Bu ayetin içinde, yüzyıllar ötesine ait sır nedir?

Cevap: On dokuzuncu yüzyıldan itibaren varlığı keşfedilen yer altı zenginliği… Yani, petrol.

Kafirlerin, petrol sahalarına sahip olmak için savaşlar çıkardığını, katliamlar yaptığını anlatmaya gerek var mı?

Petrole sahip olanlar dünyaya hakimiyet ilan ediyorlar.

Altın bulmak için, keserek bitiremedikleri ormanları, yangın çıkararak yeryüzünden kaldırıyorlar.

Ayet, ‘kitabun hafizun‘ كِتَابٌ حَفيظٌ adı verilen bir şeyden bahsediyor.

KİTABUN HAFİZUN, Kafirlerin sahip oldukları her değerli unsurun adının ve miktarının kayıtlı olduğu… korunduğu mekanik hafızadır. bilgisayarda işlem görür.

‘kitabun hafizun’ kelimesi ebced hesabıyla (tenvinler hariç) 1421 sayısını verir. Miladi 2000 yılını gösterir.

Arzın içindeki kafirlere ait varlığın gün geçtikçe eksildiği bu tarihte bilinir ve bildirilir.

Müslümanların ve diğer inançlıların, sahip oldukları yeraltı zenginliği de elbette eksilecektir. Ayet ifadesi şu bu inançlılar diye bildirmez; hitap -sadece- kafir bilinenlere yöneliktir.

İbrahim Faik Bayav

Devamını Oku

”İslam, Sadece Namaz Oruç gibi İbadetlerden İbaret Değildir” 

”İslam, Sadece Namaz Oruç gibi İbadetlerden İbaret Değildir” 
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İBRAHİM FAİK BAYAV

”İslam, Sadece Namaz Oruç gibi İbadetlerden İbaret Değildir”

Bu ifade İslam Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman’a ait. O öyle diyor.

Soru: Prof. Hayrettin Karaman İslam’ın ibadetlerinin neler olduğunu anlatır mı?  Yazısını irdeleyip bu cevabı bulmaya çalışacağız.

1) Karaman Hoca’nın hükmü şu: ”İslam, yalnızca ‘namaz’, ‘oruç’ gibi ibadetlerden ibaret olmadığı…”

İlginç!.. Tüm hocalar, müftüler, imamlar, cemaatlerine İslam’ın şartı beştir diye öğretmiyorlar mı? Ben bile, ilkokulda DİN BİLGİSİ ders kitabından öyle öğrendim. Peki, İslam sadece bunlar değilse, başka nelerdir? Bu sorunun cevabını Karaman Hoca’nın yazılarında bulabilir miyiz?..

2) Karaman Hoca’nın şu ifadesi ne anlamdadır? ”Müslüman, hayatının her adımında Allah’a teslim olmuş bir kişiliğin yansıması olmadan kamil Müslüman olamayacağı bilinen husustur”.

Soru şu: İslam’ın şartını sadece ‘beş’ bilen Müslümanlar, her adımda Allah’a nasıl teslim olacaklar?

Müslüman vatandaşlar, önce, ‘namaz’ adı verilen uygulamanın ne olduğunu bilmeleri gerekmiyor mu? Günümüzde, bazı Kur’an okuyucuları, Kur’an’da ‘namaz’ diye bir uygulamanın olmadığını iddia ediyorlar.

Kamil Müslüman demek, ‘Olgun Müslüman… Noksansız Müslüman’ demektir. Kaç kişiye nasip olur? O zaman Karaman Hoca’nın ifadesinden şu anlaşılıyor: Beş şartlı Müslümanlık uygulaması ile Kamil Müslüman olunamıyor. Doğru mu?..

3) Karaman Hoca’nın uyarı niteliğinde cümlesi: ”(Müslümanın) amelinin boşa gitmesi, günaha batması tehlikesi…”

Bir Müslümanda, ‘öğrenme’ ve ‘bilme’ beceresi yok ise, -batmasa bile- günahlara bulaşmaktan kurtulamaz. İşin günah olduğunu anladığında o bulaşıktan kurtulabilir; fakat, canı yanacaktır ve kefaret ödeyecektir. Peki Müslüman, günah bataklığından nasıl korunacaktır? Karaman Hoca bunun cevabını ”İslam, Sadece Namaz Oruç İbadeti Değildir” hükmünü açıklayarak verebilir.

4) Karaman Hoca, ”Cuma namazını eda etmek için camiye gidiyoruz” diyor. Eeee!.. Allah Kabul etsin!!!

Namazın ne olduğunu biliyorsun da camiye gidiyorsundur da camiye gidiyorsundur Karaman Hocam.

Müslüman vatandaşlar ‘namaz’ adı verilen uygulamanın ne olduğunu biliyorlar mı?

Gençliğimde Cuma namazına gitmeyi Müslümanlık şartı bellemiştim, Babam, oruç tutuyorsan namaz da kılmalısın gibisinden bir söz etmişti. Ramazan’da işten kovulmayı göze alıp camiye gitmiştim. Yanlış yapmışım… On beş yaşımda ilk defa işi bırakıp Cuma’ya gittiğimde Ermeni usta hiç sesini çıkarmadı. O günden sonra kitap okumaya ve öğrenmeye başladım.

5) Prof. Hayrettin Karaman, günaha batma konusunda kötü bir örneği belirtiyor: Aldatmak için dini istismar etmek.

‘İstismar nedir?.. İyi niyeti kötüye kullanma. Kişiyi sömürme. (D. Mehmet Doğan: Büyük Türkçe Sözlük)

Dini istismar etmek, toplumda ya da ülkede bir din var ise mümkündür. O din kullanılır. Ama var olan o din İslam Dini değildir. İslam olmayan din mutlaka istismar edilir. Çünkü topluma taassup hakimdir.

İslam Dini istismar edilemez. İstismar etmeye hiç bir fert teşebbüs edemez. Bugün, profesör olmuş kişilerin ‘istismar’ sandığı şey, vatandaşların ‘doğru’ sandıkları bazı davranışlardır.

6) Karaman hoca, ‘günah’ ve ‘aldatma’ konusunda -kendisi ilim adamı olduğu halde- hüküm vermekten çekinmiş, eski fıkıh kitaplarından sunum yapmış: Konu; ”Alış-veriş hukuku: Dindar görünmenin, yalan yeminlerin ve müşteri algısını yönetmeye çalışmanın akdi sakatlama”.

Şu alıntıyı yapmış Karaman Hoca: ”Fâsid Satışlar (el-Büyûu’l-Fâside) ve satıcının muhayyerlik haklarını doğuran “Kusurlu olma sebebiyle iade” bölümlerinde dindarlık maskesi…” (Yeni Şafak 04.10.2026)

Bugün, Türkiye’de Müslümanlar neyi satıp neyi alıyorlar? Neyi satın alıp neyi veriyorlar?

Cevap: Üretilmiş malı satıp para alıyorlar; üretilmiş malı satın alıp para veriyorlar. Tüccarlar mal sattıklarında, çok kere para yerine tarihi belli olan senet alıyorlar. İşin garibi, başkasından mal aldıklarında o senedi ‘para’ yerine kullanıyorlar. Alınan veya satılan malın üretimi modern şekilde olduğundan, piyasaya sürülen ürünler, kalite kontrolden geçmiş, nitelikleri üzerinde belirtilmiş oluyor. İrsaliye ile de belgelendiğinden, vatandaşlar arasındaki alış – verişte aldatma söz konusu olmuyor. (Enflasyon olmadığında, fiyatı bile bellidir; değiştirilemez)

Aldatma sanılan olay, bilmemekten veya dikkatsizlik sebebiye alım veya satım yapılandır. Mesela, son kullanma tarihi geçmiş ürünün satılmasıdır. Bu olay ‘günah’ oluyor, fakat, fark edildiğinde resmi kurumdan cezayı yiyor, satıcı bir daha o günahı işlememeye çalışıyor. Üretim tesislerinde de bazen yanlışlık oluyor. Kalite kontrol elemanı dikkatsiz davrandığında o ürünün piyasaya girmesi mümkün oluyor. Yani ‘günah’ kurum olarak gerçekleşiyor. Yoksa bilgisayarlı üretim sistemi, üretilen malın piyasaya girmesine izin vermiyor.

”Hiç mi aldatma olmaz veya olay olmuyor?” diye sorulursa?..

Bir üretim kuruluşu, BORSA batağına girmişse, bir zaman sonra -iktidardakilerin sorumsuzluğu yüzünden- kendini ortadan kaldırıyor.

Hayrettin Karaman Hoca, eski fıkıh kitaplarındaki hükümleri yazdığında ve duyurduğunda, Müslümanları bilgilendirmiş olur. Lakin, günümüze uyarlamaya kaktığında, ülkeye hakim olan modernizeyi bozar; ekonomiyi alt üst eder. Günümüz Müslümanlarına, bir ilim insanı olarak, uygun hükümler vazetmek zorundadır.

İbrahim Faik Bayav
(05.10.2026 21:15

Devamını Oku

Kaf Suresi 1 ve 2: Ayetin İçindeki Sır: 20’nci Yüzyıl’da Osmanlı ve Türkiye

Kaf Suresi 1 ve 2: Ayetin İçindeki Sır: 20’nci Yüzyıl’da Osmanlı ve Türkiye
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İBRAHİM FAİK BAYAV

Kaf Suresi 1 ve 2: Ayetin İçindeki Sır: 20’nci Yüzyıl’da Osmanlı ve Türkiye

Kaf Suresi, ‘kaf’ harfi ile başlamış. Bu harfle başlaması, surenin içinde gizem olduğunu ima ediyor. Sure’nin ayetlerini  okuyan kişi tefekkür ehli ise, içinde gizlenen sırrı bulmak ve anlamak isteyecektir. Bizim amacımız da zaten o. Sure’yi ayet ayet okumaya çalışacağız.

Kaf Suresi birinci ayet: ”kaf!.. Ve el-kur’ani’l-mecid”.

Müfessirler bu ifadenin bir yemin ifadesi olduğunu belirtiliyorlar.  Ve ilk ayeti ”Şanlı Kur’an’a yemin olsun ki!..” şeklinde Türkçeye çeviriyorlar.

‘Kur’ani’l-mecid‘, اَلْقُرآنِ الْمَجيدِ 112 sureden oluşan 660 sayfa hacimli… KUR’AN-I KERİM adıyla andığımız kitap olarak biliniyor.

Kaf Suresi’nin indiği safhada, henüz, Kur’an’ı Kerim adıyla andıımız kitab ortada yok. Kur’an’ı-Kerim’i oluşturacak söz ve ifadeler zaman zaman Hazreti Muhammed’e geliyor. Hazreti Muhammed’in dilinden topluma sunuluyor. Tabi, Mekke’nin ağalarının zihinlerine de darbe vuruyor. Mekke’nin ağaları, Hazreti Muhammed’in sunduğu sözlere karşı söz yetiştirmede aciz kalıyorlar. Mekke’de… Efendilik tasladıkları insanların önünde karizmaları çiziliyor.

Geldik, bu ayetin içinde saklanan sırra…

Üzerine yemin edilen ‘Ve el-kur’ani’l-mecid’ وَ الْقُرْآنِ الْمَجيدِ ayeti, ebced hesabıyla, 476 sayısını veriyor. Bu sayı, Miladi 1084 tarihini gösterir.

Hazreti Muhammed’in bu sureyi duyurmasından sonra dört asır kadar bir zaman geçmiştir. Kur’an hakkında yapılan çalışmalar ilerlemiştir. 476 sayısı, ‘Kur’an’ın ‘mecid’ sıfatıyla görüneceği bir zamanın tarihidir. ya da 476, Kur’an’ı şanlı edecek çalışmaların olacağının işaretidir. Kur’an metni sanatlı yazılacaktır… rahat okunacaktır… okunuşundan ya da kıraatinden şevk alınacak ve huzur duyulacaktır.

Kaf Suresi ikinci ayet: ”Bel acibü en caehüm münzirun minhüm. Fe kale el-kafirune haza şeyün acibün”.

Bu ayet ifadesinin Türkçe anlamı şu: Mekke toplumu kendi içlerinden bir uyarıcı geldiğinde, şaşırıp kalmışlar. Bazıları, -kendilerine gelen uyarıcı- sözüne, ”Bu acaip bir şeydir” demişler. Neden öyle demişler?

Birincisi; Uyarı beklemiyorlardı. Uyarı gerektirecek hallerinin olmadığına emindiler.

İkincisi; Muhammed adında, ağalarla sıkı fıkı olmayan… zaman zaman da toplumdan uzaklaşan biri, kendilerine uyarı yapamazdı. Lakin, Hazreti Muhammed uyarı yapmaya başladı; Mekke ağalarının cümlesi aptallaştı.

Ayetin içindeki sır yüzyıllar ötesine işaret eder. Nasıl mı?..

”Bel acibü en caehüm münzirun minhüm”

 بَلْ عَجِبُوا اَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ

ifadesi ebced hesabıyla 1308 sayısını veriyor. Bu sayı Miladi 1891 yılıdır. Yani, Hilafet saltanatıyla yönetilen Osmanlı’nın zor zamanıdır. Çökme ve yıkılma işareti sayılacak olaylar duyuluyordur. Avrupa siyasileri Osmanlı’ya HASTA ADAM teşhisi koymuşlardır. Osmanlı Hanedanının uyarılmaya ihtiyacı vardır.

Dersaadete uzak bölgede, Osmanlı tebasından olan biri, ortaya çıksa, Osmanlı’yı sağlığına kavuşturacak bir fikir sunsa ne olurdu? Hele ki bu kişi, malı mülkü serveti olmayan biri ise?.. Hele ki, kılık kıyafeti efendilik taslayan ağalara hiç benzemeyen biri olsa?… Osmanlı’yı sağlığına kavuşturacak fikri sunduğunda, Osmanlı yetkilileri o kişiyi nasıl karşılardı?

Osmanlı yetkilileri, Mekke’nin dünyaperest ağaları tipinde idiyseler, o kişiyi, aynen mekke ağalarının karşıladıkları gibi karşılarlardı.

Öyle de oldu. ”Fe kale el-kafirune haza şeyün acibün” ayet ifadesi, Osmanlı yetkilileri üzerinde aynen Mekke kafirlerinin üzerinde görüldüğü gibi tecelli etti. Osmanlı’nın müstebitleri sunulan fikir karşısında, aynen ayette belirtildiği gibi, afalladılar, ”Olamaz böyle bir şey” dediler; Fikrini sunan zatı, önce tımarhaneye, sonra idam sehpasına gönderdiler. ‘HASTA ADAM’ teşhisi konan Osmanlı 1918 yılında hastalıktan kurtulamayarak ‘mevta’ oldu; varlığını dünya üzerinde bitirdi. Bugün birileri, Osmanlı’yı tarih üzerinde var etmeye çabalıyor.

Fikrini sunan o zata ne mi olmuş?.. Ortaya çıkışının sebebi henüz anlaşılamadıysa da… Yeni Türkiye’yi sağlıklı tutacak fikir sunmaya, vefat edinceye kadar, devam etmiş.

”Fe kale el-kafirune haza şeyün acibün” ayetindeki ‘Kafirun’ كَافِرُونَ kelimesi, ‘kafirler’ demektir.

Ayet ifadesinde ebced hesabıyla 1891 tarihi görüldüğüne göre, Osmanlı ülkesi o tarihte, kafirlerin etkisinde kalmış demektir.

Kafirler, toplumun ya da ülkenin varlıklı ve etkin kişileri arasından çıkar. Bu kişiler, sorunlara karşı önerilen çözümleri, çıkarlarını engelleyeceği için, ret ederler. Gerekirse dünyalık hırsı uğruna toplum fertlerini telef ederler.

Kafirler: hak nedir anlamazlar. Kendilerinin dışında zor yaşayan topluma hak verilmesini kabul etmezler. Hukuku, sadece, kendilerine yarayacak şekilde işletirler; olmuyorsa, hukuku ortadan kaldırırlar. Kendilerinden başkasına zenginliği yasak eden anlayışları vardır. Toplumun sefaleti üzerinde saltanat sürerler; saltanatlarına başkalarını ortak etmezler. Ülkeyi yakma pahasına, ortak olmak isteyenleri bir şekilde ortadan kaldırırlar. Hırsları, ölümlerin ve yıkımların oluşmasına sebeptir. Bu durumu anlasalar bile saltanatlarından vazgeçmezler.

Ayetin işaret ettiği  Hicri 1308 H. yılında… ya da Miladi 1891 yılında… Osmanlı hanedanının, bol kafirli saltanata dönüşmüş olduğu, ayetin içindeki sırdan anlaşılmış oldu. 21’nci Yüzyıldayız… Türkiye’yi, Osmanlı’nın o zamanına benzetmeye çalışıyor ‘Müslüman’ görünen birileri.

İbrahim Faik Bayav
(02.10.2026 09:01)

——————————————————————————————————————

mecede: (mim-cim-dal)  (1412)

Şanlı olmak.

Şerefli, soylu olmak.

MECİD: Allah’ın isimlerinden biri.

Şan ve şeref sahibi. Ulu.

 

karae:  (kaf-re-elif)  (1209)

Okumak.

Mütalaa etmek. İncelemek.

Bir şeyi biriktirip birbirine ilhak etmek.

 

nekasa: NAKSAN: (nun-kaf-sat)  (1550, 1551)

Eksilmek. Noksan olmak.

 

ferece: (fe-re-cim)  (1141)

Bir şeyi açmak. Genişletmek.

FERC Ç.FÜRUC: İki şeyin arası

Devamını Oku

Saf Suresi 1 – 4: Müslim Siyasilere Uyarı: Yapamayacağınız Şeyi Söylemeyin 

Saf Suresi 1 – 4: Müslim Siyasilere Uyarı: Yapamayacağınız Şeyi Söylemeyin 
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İBRAHİM FAİK BAYAV

Saf Suresi 1 – 4: Müslim Siyasilere Uyarı: Yapamayacağınız Şeyi Söylemeyin

Saf Suresi, İslamlaşan Medine’nin toplumuna, toplum düzeninin muhafazası için sosyal yaşam tavsiyelerini içeriyor. Gaçmiş zamana ait bazı hatırlatmalar da yapıyor Saf Suresi. Biz o zamanda neler olduğu bilgisini edinirken, tavsiye ifadelerinden, yaşadığımız bu zaman için anlam çıkaracağız.

Saf Suresi birinci ayet: ”Sebbehe lillahi ma fi es-semavati ve ma fi el-arzı”. 

Bu ayet, göklerde ve yerde bulunan her şeyin Allah için hareket ettiğini hatırlatıyor. Önceki surelerde geniş zaman fiili ile ”hareket ediyor” (yüsebbihu) bilgisi verilirken bu Sure’de geçmiş zaman fiiliyle ”hareket etti” (sebbehe) diyor. Bu ifade, göklerde insanların henüz bilmediği bir şeylerin, oluştuğunu ve harekete geçtiğini ima ediyor. Hazreti Muhammed’in zamanında öyle bir şey olmuş mudur?.. Bilmiyoruz. Lakin bu ifade, gelecekteki bir zamanda bazı olaylara işaret ediyor gibidir. O zaman, hangi zamandır?

Saf Suresi ikinci ayet: Bu ayet ”Ya eyyühellezine amenü” يَا اَيُّهَا الَّذينَ آمَنُوا hitabıyla başlıyor. Yani bu ayet, ‘ellezine amenü’ tanımı yapılan insanlara hitap ediyor. Bu insanlar, Hazreti Muhammed’in tebliği ile İslam sistemi içinde kalmayı ve yaşamayı tercih eden insanlardır. Ayet, bu insanlara ”Yapamayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?” diyor.

Psikollojik durumdur. İnsanlar, beğenilmek için iyi olduğuna inandığı her şeyi yapabileceğini sanır. Bazen bunu sesli dile getirir. Ama, icra safhasına gelindiğinde yapamayacağını fark eder. Yani evdeki hesap çarşıya uymayacaktır. Ayet, ‘ellezine amenü’ tanımı yapılan kişileri nazik bir şekilde uyarıyor, ve diyor ki;  ”Yapamayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?”.

Yakın zaman önce, Türkiye’deki bazı Müslümanlar, yapılması çok zor bir hareketi yapmak için, aşka gelip ‘yapacağız’ iddiasıyla ortaya atıldılar. Denize açıldılar. Dünyanın gözleri önünde perişan olup geri döndüler. Bu ayet ile gelen uyarının, bir gerçeği haber verdiği, doğrulanmış oldu.

Saf Suresi üçüncü ayet: ”Kebüre makten ındellahi en tekulü ma la tefalün”

Bu ayet, yapılamayacak şeyin yapılacakmış gibi söylenmesi, Allah katında kabul edilemez olduğunu belirtiyor.

Bu üçüncü ayet, genellikle topluma yön verme iddiasında olanlara hitap ediyor.

Toplumdaki ya da ülkedeki etkin bazı kişiler, topluma kendini beğendirme ve onları kendi safına çekme amacı taşıdığında… Toplum için önemli olan bir şeyi, yapacağı iddiasıyla topluma umut verirler. (aslında yapamayacaktır). Ayet, böyle bir sözü, Allah katında ‘kabul edilemez’ olarak belirtiyor.  Çünkü, yapabileceği söylenen söz yapılamayınca, o kişi veya kişiler insanlar arasında nefretle karşılanacaktır… Toplumda yeis oluşacaktır.

Soru şu: ”Önceki ayette, ”yapamayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?” nazik uyarısı yapıldığına göre… ‘Ellezine amenü’ tanımı yapılan kişiler, yapamayacaklarını bildikleri halde neyi yapacaklarını söylüyorlardı? Bu, konunun teferruatıdır; cevabı tefsir kitaplarında bulunur. Sonraki ayette bakalım:

Saf Suresi dördüncü ayet: ”İnnallahe yühıbbü ellezine yükatilüne fi sebilillahi saffen”.

Bu ayet, ”Allah, kendi yolunda saf tutup mukatetele edenleri sever” diyor.

‘Mukatele’, İnsanların, silahlarıyla karşı karşıya gelip, çarpışıp, birbirini katletmesidir.

‘Saf‘, صَفًّا düzenli diziliştir. Camide, cemaatin, imamın arkasında dizilmesi gibi. Ama ayet camideki dizilişten bahsetmiyor.

Mukatele için saf olma, ya da saf tutma, İslamlaşan toplumu bozmaya, dağıtmaya, katletmeye gelenlere karşı hazır olma ve hazırlık yapma olayıdır. Yani, mukatele düşmana karşı savunma yapılırken gerçekleşir. Ayetteki bu emir, kurulu sistemin korunmasını amaçlar. Burada yapmayacağını söyleme durumu yok. Yapamasa bile yapmaya teşvik var.

‘Yükatilüne’يُقَاتِلُونَ  fiili, karşı karşıya gelen insanlar arasında öldürürken ölme… ya da öldürülürken öldürme hareketini beraber yaptırır.

‘Sebilillah’ سَبِلِهِ kelimesi, Türkçeye ‘Allah’ın yolu’ şeklinde çevriliyor. Bahsedilen yol, devletin yaptıı dört şeritli yol, ya da çiftliğin yolu anlamında bir ifade değildir.

‘Sebilillah’; selamete götüren usul ve kaide demektir.

Mukatele edilecek olan muarızlar; İslamlaşan toplumu ortadan kaldırmayı amaçlayan köleciler, kadın satıcıları, hak yeyiciler ve inanç istismarcılarıdır.

İbrahim Faik Bayav
(25.09.2026 09:01)

Devamını Oku

Cuma Suresi 9 ve 10: Cuma Namazı Nedir? Cuma Günü Camiye Niçin Gidilir?

Cuma Suresi 9 ve 10: Cuma Namazı Nedir? Cuma Günü Camiye Niçin Gidilir?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İBRAHİM FAİK BAYAV

Cuma Suresi 9 ve 10: Cuma Namazı Nedir? Cuma Günü Camiye Niçin Gidilir?

Cuma Suresi’nin dokuzuncu ayeti ”Ya eyyühellezine amenü” hitabıyla başlıyor. Yani, ”ey iman edenler!..” diyor. Sure Medine’de indiğine göre, hitap, Hazreti Muhammed’in oluşturduğu İSLAM SİSTEMİ içinde kendilerini emniyette bilenlere yapılmış oluyor. Peki hitabın sebebi nedir?..

Sebebi; ”İza nüdiye li’s-salati min yevmi’l-cümuati, fesav ila zikrillahi, vezeru el-beyea”. cümlesinde belirtilendir.

İfadenin Türkçe çevirisi şu: Cuma gününden, salat için çağırıldığınızda, faaliyeti bırakın, Allah’ın zikrine doğru yürüyün.

Ayeti analiz etmek istediğimizde…

a) Ayet, ”Cuma gününden çağrıldığınızda…” dediğine göre şu sorulur:

Faaliyetlerin bırakılması, bu duyurunun yapıldığı o gün mü olacaktı?.. Yoksa ‘ellezine amenü’ tanımı yapılan insanlara çağrı için belirli bir gün ve zaman mı bildirilecekti? Zamanımızdaki tefsir kitapları faaliyetlerin bırakılma  zamanını Cuma günü öğle vakti olarak belirtmişler. O zaman ayet ile yapılan uyarı, öğlen vaktinin çok öncesinde ya da cuma günü öncesinde yapılmış olmalıdır.

b) Ayet ”Salat için çağrıldığınızda… diyor.

O zaman ‘Salat’ nedir? diye sorulacaktır.

Tüm mealler, istisnasız, ‘salat’ terimini, içinde tekbir, kıyam, kıraat, rüku ve secde hareketi bulunan, -bildiğimiz- ‘namaz’ olarak gösteriyorlar. Öyle midir gerçekten?.. Böyle bir uygulama için iman edenlerin çağrılmasına gerek yok ki!.. Herkes, vakti girdiğinde bulunduğu yerde seccadeyi serip bu namazı kılabilir. Öyle ise ‘salat’ için yapılan çağrıda, ‘salat’, mealcilerin gösterdiğinin dışında bir anlam taşımalıdır. Arapça Türkçe lügate bakıp ‘salat’ teriminin hangi anlama geldiğini bulacağız.

‘Salat’: اَلصَّلوةِ Bu kelimenin çoğulu ‘salevat’tır. Bildiğimiz namaz anlamında olduğu belirtiliyor. Fakat, ‘dua’ ve ‘dualar’ demek olduğu da Arapça Türkçe lügatte belirtiliyor. Demek ki, çağrılan insanlar, toplandıklarında, Rabb’e ‘dua’ ile ihtiyaç bildireceklerdir; dualarına karşılık da bekleyeceklerdir. Yani o gün ihtiyaçlar kayda alınacaktır. O kadar mı?.. Hayır… Çağrılanlara, gelmişse eğer, yeni ayetler okunacaktır; onlara, güçlerine göre, sorumluluk da bildirilecektir.

c) Ayet, ‘vezeru el-beyea‘ وَزَرُوا اَلْبَيْعَ Bu ifade, tüm faal olan insanların faaliyeti durdurun emrini içerir.

Soru şu: Bırakılması istenen faaliyet (ya da beyea) nedir?..

‘Beyea’ اَلْبَيْعَ terimini tüm mealler ‘alış-veriş’ olarak belirtiyorlar. Yani alım-satım halleri… Sözleşme konuşmaları…

Soru şu: Yevmi’l-cumua için çağrı, sadece alış-veriş yapanlar için mi olacaktı? O zamanda, insanlar nelerin alış-verişini yapıyorlardı? Ve alış verişi kimlerle yapıyorlardı? Alış-veriş dışında başka faaliyet… yani, tüccarlık dışında başka meslek yok muydu? Mesela; çiftçilik, bahçevanlık, nalbantlık, marangozluk?..

d) Ayet ”Allah’ın zikrine doğru yürüyün” diyor. ‘Ellezine amenü’ tanımı yapılan tüm i-insanlar çağrı yapılan yere doğru yürüyeceklerdir!..

Soru şu: ‘Zkir’ nedir?.. ‘Zikri Allah’ kelimesi ne demektir?

Arapça Türkçe lügatte ‘zikr‘, ذِكْرٌ bir şeyi anma; telaffuz ederek söyleme olduğunu belirtiyor. Ezberlenen sözleri tekrar edip söyletmektir de…

Tüm faaliyeti bıraktıracak bir çağrı emri, ezberlenmiş şeyin anılması için olamaz.

Zikr; yeni bir hükmün anlatılması, konuşulması, ezberlenmesi ve hatırda tutulması olayıdır.

Allah’ın zikrine doğru yürüyün, denmişse… ”Zikri allah’a yürüyün” demek, Allah’tan gelen ayetlerin konuşulması, anlatılması ve anlaşılması için mescide ya da camiye doğru yürüyün, demektir.

e) Ayet, ”Zaliküm hayrun leküm in küntüm tealemün” Bu ifadeyi, toplum bireylerine ‘öğrenme’ ve ‘bilme’ teşviği olarak anlamak gerekir. Öğrenmede ve bilmede herkes için hayır vardır.

Bilinmesi gereken şu: Öğrenme, bilme ve bildiğini anlama gerçekleşmeden ‘zikir’ gerçekleşmez.

Cuma Suresi 10: ”Ve iza kuzıyeti es-saltü fenteşiru fi’l-arzı, ve ibteğu min fazlillahi. Vezküru Allahe kesiran. Lealleküm tüflihun”.

Bu ayetin anlamı şu: Çağrı yapıldığında geldiniz. Salat gerçekleştiğinde, artık yeryüzüne dağılınız ve Allah’ın fazlından edinmeye çalışınız, diyor. ”Arz içine yayılınız” dediğinde… ARZ, acaba, yaşam sürdükleri Medine ve havalisi mi? Yoksa ARZ, dünyanın muhtelif coğrafyalarını da ima ediyor mu?

Başlangıçta çağrı yapılan yer Hazreti Muhammed’in mescidi idi. Ona iman etmiş insanların sayısına yeter durumdaydı. Zaman geçtikçe O’na iman edenlerin sayısı, çevre beldelerde arttı. Cuma çağrısı Müslüman nüfusun olduğu yerlerdeki mescitlere yapılmaya başlandı. Hazreti Muhammed’den duyulan sözler nakil ile oralarda okunmaya başlandı. 21’nci Yüzyıldayız… Tüm Müslüman ülkelerin tüm mescid ve camilerinde, cuma çağrısı adet olarak devam ettiriliyor. Çağrı nasıl oluyor?

Hazreti Muhammed’in bulunduğu yerde, ‘alış-veriş’ bıraktırıldığına göre, çağrı yapılanlar ‘tüccar’ taifesi içindi. 21’nci yüzyılda Müslümanlar her çeşit mesleği icra edebiliyorlar. Fakat her çeşit meslek de EKONOMİ çerçevesinde anlam kazanıyor. Müslüman devletler İktisadi İşbirliği programında birleşiyorlar. Yönetim hangi devlette ise, onun yaptığı çağrı ile belirlenen ülkede bir araya geliyorlar ve Allah’ın fazlından edinme konusunda anlaşmalar yapıyorlar. Yalnız, ayette emredilen ‘ZİKRİ ALLAH’ ne kadar gerçekleşiyor, onu bilmiyoruz.

İbrahim Faik Bayav
(19.09.2026 08:55)

Devamını Oku