31 Ekim 2026 Cumartesi
Baykuşların Gizemli Dünyası: Özellikleri ve Yaşam Tarzı
Vesvese Ve Dolmuşa Gelmek Üzerine
15 Ekim Dünya Beyaz Baston Güvenlik Günü
Sokağa İtilen Çocuklar Problemleriyle Büyüyor
GENÇLİK GELECEĞİN TOHUMUDUR
ASM Çalışanları Sistemin Günah Keçisi mi?
İBRAHİM FAİK BAYAV
Fetih Suresi ”Kararlaştırılmış fetih yolunu sana açtık” haberi ile başlıyor. Sonra şaşırtan bir ifade ile haber devam ediyor.
Sure’ye ad olan Fetih nedir?
Fetih, فَتْحًا genişleme ve yayılma demektir. Ayet, ”İnna fetehna leke, fethan mübinen” dediğinde, Hazreti Muhammed’in Medine’de kurduğu sistemin Mekke’ye ve oradan daha da ileri bölgelere yayılacağı müjdesini vermiş oluyor. Siyaset bilimi devreye girecektir. Hudeybiye Anlaşması, İslam fethinin geçiş kapısı olmuştur.
Fetih Suresi ikinci ayet: ”Li yeafire leke allahü, ma tekaddeme min zenbike ve ma teehhara ve yütimme nimetehü aleyke ve yehdike sıratan müstakimen”.
Bu ayeti, tüm mealistler, ”Allah senin geçmişteki ve gelecekteki günahlarını bağışlasın” şeklinde Türkçeye çevirmişler. Türkçeye ‘günah’ şeklinde çevrilen ‘zenb’ kelimesi ile, Hazreti Muhammed’e nasıl bir günahtan bahsedildiğini hiç bir mealist açıklamıyor.
‘Zenb’ ذَنْبِ sözcüğünün karşılığı ‘günah’ şeklinde Türkçeye çevrilince, ‘günah’ nedir?.. diye sorulur.
Günah (cünah), Sakıncadır. Sakınılması gereken şeyin kişiye bulaşmasıdır. Kişi istemese de bulaşırsa ne olacak?.. O bulaşık, kişide olumsuz etki oluşturur. Mesela pislik sakınılması gereken şeydir. Kişi ondan sakınırken, bir başkası pisliği sıçratır, kişiye bulaştırır.
Mekke ağalarının zulmü devam ettiğinde, İslamlaşan Medine toplumuna olumsuz etkisi oluyordu. Olumsuz etkinin Hazreti Muhammed’e sıkıntı vermemesi imkansızdı. Bazı sıkıntı unsurları vardır, kişiyi olumsuz davranışa meylettirir. ‘ZENBİKE’ kelimesi onu ima ediyor. Fetih, olumsuzluklardan ve bazı kişilere çare algısı yapan olumsuz davranıştan kurtulma sebebi oldu.
Ayet, ”Li yeafire leke allahü” kelimesi ile Hazreti muhammed’e sıkıntılardan kurtulacağı günün müjdesini duyuruyor. O kadar mı?.. Hayır… ”Ve yehdiyeke sıratan müstakımen” sırrınca, kavuşulması gereken her tür nimet, kendisi ve toplumu üzerinde tamamlanacaktır.
‘Sıratan müstakımen’, صِرَاطًا مُسْتَقيمًا huzur ve mutluluğu da içeren toplum ve ülke yaşamına geçiş yoludur.
Üçüncü ayetteki: ”Ve yensureke allah, nasran azizen” ifadesi, düşmanı kahredici bir yardımın, istikamet üzere yol gidildiğinde geleceğini bildiriyor. Yani, tespit edilen kural ne ise, o kurala uyularak yol gidilecek.
İleriki zamanda düşmanından kurtulmak isteyen her millet, ‘sıratan müstakimen’ kuralını işletmek zorundadır.
Tespit edilen İSTİKAMET ÜZERE OLMA kuralı, Allah’ın resul olarak seçtiği Hazreti Muhammed için zorunlu ise, Hazreti Muhammed’in ümmetindenim diyenler için de zorunludur. Allah’ın yardımı o zaman beklenecektir.
Ayetin remzi manasına yaklaşmak istersek;
‘Fethen mübinen’ فَتْحًا مُبينًا kelimesi (iki tenvin hariç) 592 sayısını veriyor. ‘Fetih’ teriminin manası genişleme ve yayılma demek olduğuna göre, Hazreti Muhammed için davasını yayma ve yayılma hareketi, yirmi bir yaşında iken planlanmış demektir.
Hazreti Muhammed’in yirmi birinci yaşı, II. Mehmed’in Bizans’ı fethetme yaşına da denk geliyor. İki tenvin sayılırsa, 692. Hazreti Muhammed için kararlaştırılmış fethin son tarihidir. Bu tarihten sonra fetih olacaksa, fetih veya fetihler, kararlaştırılmış ve planlanmış fetih olmayacaktır.
”İnna fetehna leke fethan mübinen” ayeti, her asırda, bir milletin içine girdiği karanlıkta, Hazreti Muhammed’in davası gibi dava güden insanlar üzerinde tecelli edebilir. Hazreti Muhammed’e ait ‘le-ke’ hitabı, benzer davayı güden kişiyi de ima eder.
”İnna fetehna leke fethan mübinen” cümlesi, ebced hesabıyla (tenvinler dahil) 1324 sayısını veriyor. Miladi 1906 yılıdır. O tarihte Osmanlı HASTA ADAM şeklinde anılmaktadır; ülkeyi, ölüm ve yıkım getirecek savaş bulutları sarmıştır. Burada Namık Kemal’ın VATAN MERSİYESİ adlı şiirindeki yakınmasını hatırlayacağız:
“Âh yaktık şu mübarek vatanın her yerini
Saçtık eflâke kadar dûdunu âteşlerini
Kapadı gözde olanlar çıkası gözlerini
Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini
Yok imiş kurtaracak bahtı kara mâderini”
Namık Kemal, oluşturduğu mısralar ile nasıl bir ümitsizlik kuyusuna düştüğünü duyurmuş. Müslüman millet de ümitsizlik girdabındadır. Halbu ki, Fetih Suresinin ilk ayetindeki ‘le ke’ zamiri, Türkiye’nin içine düştüğü perişanlık ve ümitsizlik hengamında, bir kişiyi direk muhatap alacağını ima ediyor. O kim?..
İkinci ayetteki ‘Li yeafire le ke’ لِيَغْفِرَ لَكَ kelimesi, (li takısı hariç) 1340 sayısını veriyor. Miladi 1922 yılıdır. (30 Ağustos Zaferi) İşte Müslüman milleti o ateşten (ya da cehennemden) kurtarma davası güden kişiye -günahına karşı- mağfiret var, ama gizli. Ona olan mafireti hiç kimse bilemeyecek. (Li takısı dahil olduğunda, 1370 / Miladi 1951 yılıdır. Bu tarihten itibaren, Türkiye’de davası hak olan kişi kim ise… Kimin hak davası Türkiye dışında değer kazanıyor ve yayılıyor ise… o kişinin kim olduğunu, sadece, tefekkür ehli kişiler fark edebilecektir.
İbrahim Faik Bayav
İBRAHİM FAİK BAYAV
Önceki ayetlerde, sema, arz ve arz üzerinde ‘revasiye’ adı verilen yapılar konu edildi. Konunun sebebi olmalıydı. Sonraki ayete bakalım:
Kaf Suresi sekizinci ayet: ”Tebsıraten… ve zikra li külli abdin münibin”. Yani, o konunun sebebi, tüm münib kullara hakikatin gösterilmesi için.
Dikkat edildiyse, ayette ‘mümin’, ‘kafir’, ‘müşrik’ ve ‘münafık’ gibi terimler yok. Mesaj sadece ‘münib’ sıfatı alan insanları muhatap alıyor.
Türkçede ‘Münib abd’ olarak belirtilen sıfat tamlaması, faydası görülecek bir işe yönelen insanı tanımlar. Faydası görülecek bir işte zorluk varsa da, o işin sonucunda sevinmek vardır. O iş, bir kişinin yetersiz kamasıyla bir başka kişi ile devam ettirilecektir.
‘Tebsıraten‘: تَبْصِرَةً Bu kelime, yapılan işin tekniğine vakıf olma anlamını veriyor. Temeli derinde yüksek binaların ve yayılıp genişletilen arazilerin tekniğine ‘münib’ sıfatlı insanlar vakıf olacaktır. Başlangıçtan sonuç aşamasına kadar gelişen yapımda, zorluğa direnç gösterebilmek her ferdin yapabileceği şey değildir.
Bu ayetten sonra, üç ayet, hayatla ilgili konuya temas ediyor.
a) Ayette ”Semadan mübarek su indirdik” deniyor…
b) ”O su ile cennetleri var ettik; cennetlerde biçilecek taneleri ortaya çıkardık” deniyor…
c) ”Hurma ağaçlarını yetiştirdik kullar için” deniyor.
d) ”Öylece ölmüş beldeyi ihya ettik” deniyor.
Sonra bir gerçeğe vurgu yapılıyor ayette: ”İşte HURUC اَلْخُرُرجُ böyle bir şeydir” deniyor.
Üç ayette özet olarak açıkladığımız bu olay, çiftçilerin yakından şahit oldukları olayın kendidir. Ayetler zamanımızda tefekkür ehlince okunduğunda, içinde gizem olup olmadığı merak edilecektir. Bakalım:
‘Maen mübareken’ مَاءً مُبَارَكًا kelimesi ‘mübarek su’ demektir. Bu kelime Türkçeye çevrildiğinde ‘bereketli su’ denmesi uygun görülmüş.
Yerkürenin yüzde 70’i sudur. Yerin üstü su olduğu gibi yeraltı katmanında da sular bulunur. O zaman soru şu: Ayette ‘mübarek’ olarak bildirilen su, nasıl mübarek olmuş?
Arabistan’ın çöl bölgesinde, suya ihtiyaç başka coğrafyada olandan çok daha fazla. Semadan su inmedikçe, yerin içinden suyun ortaya çıkarılması çok zor. İyi ama semadan yere su nasıl inecek?
Yer sathında gördüğümüz suyun, sıvı halinden başka katı ve gaz olarak iki hali daha vardır. Katı hali kutup bölgelerinde oluşur. Deniz ve göllerdeki sıvı hali, sıcak ortamda buharlaşır ve yukarıya doğru çıkmaya başlar. yukarıda ‘bulut’ kümeleri halinde toplanır. Bulutları görünür yapan su taneleridir. Bulutlarda yoğunlaşan su miktarı arttığında, su taneleri hava akımları ile havada tutunamaz. Yağmur olarak yere düşmeye başlar.
Yeryüzü sathı, hareketli canlıların atıklarıyla kirleniyor. Kir, göllerde ve göletlerde toplanan suya bulaşıyor. Yeraltında biriken sular da kirden nasibini alıyor. Denizdeki su ise tuzlu. Su, denizden veya kirlenen gölden direk alınsa, kullanılamaz. Hava sıcaklığı, suya filtre görevi yapıp yükseğe çıkarıyor. İşte su bu şekilde mübareklik kazanıp, Mekke çölü üzerine dökülüyor.
Akla şu soru gelebilir: Arabistan üzerine yağmur düşmediğinde ne olur?
Suyun denizden havaya ve yere geçişi olayında ‘filtreleme’ olayı önem kazanıyor.
”Ve nezzelna min es-semai maen mübareken” ifadesi, fiili hareketi gösteriyor. Ama olayda önce çıkarma hareketi var. Sonra indirme hareketi. Bu iki hareket, insan nevinin tefekkürüne kapı açar. Kuraklık hengamında ve suya ihtiyaç duyulduğunda, denizdeki tuzlu suyu kullanılır hale getirmeye insanları zorlar. Suudi Arabistan ve çevresindeki petrol zengini ülkeler, denizdeki suyu arıtarak kullanılabilir hale getiren tekniğe kavuşmuştur. İstanbul’da ise, Karadeniz’den zaman zaman çekilen su, arıtılarak, Terkoz gölüne ilave ediliyor. Bu su doğal mübarek olmasa da, o vasıfta sayılabilir. (Bakınız: https://www.fatihhaber.com/fatihhaber/terkos.htm )
İbrahim Faik Bayav
(24.10.2026 08:15)
Kaf Suresi’nin 3 ve 4’ncü ayetlerinde yeryüzündeki kafirlere ait varlıkların eksildiği konu edilmiş, eksilme bilgisinin ‘kitabün hafizun’ adı verilen yerde yazılı olduğu belirtilmişti. Peki Mekke’deki kafirler verilen bu bilgiyi anlamışlar mıydı?
Kaf Suresi beşinci ayet: ”Bel kezzebü bi’l-hakkı lemma caehüm, fe hüm fi emrin mericin”.
Ayetin Türkçe çevirisi şu: Toplumdaki muhataplara HAK ile gelindiğinde, anlatılanları tekzip ettiler. Demek ki kafirler anlamamışlar.
Hak ile gelmek, gerçeği ortaya çıkarıp duyurmak, demektir. Toplum yaşantısındaki yanlışları bertaraf etmeyi amaçlar. Yanlışlar;
a) Ya bilmeyerek icra ediliyordur… Bunun adı cehalettir…
b) Ya da yanlışlar birileri tarafından topluma dayatılıyordur. Bunun adı istibdattır.
‘Kezzebü’ كَذَّبُوا kelimesi, gerçeği duyan kişilerin, duydukları anda yalanladığını bildiriyor. Soru şu: Tekzip sebebi cehalet mi?.. İstibdat mı?
”fe hüm fi emrin mericin” فَهُمْ فى اَمْرٍ مَريجٍ Kelimesi, gerçeği tekzip etmelerinin sebebini, hile, aldatma, alavere, dalavere gibi karışık işlerin içinde olmak, olarak gösteriyor.
‘Kafir sıfatı insanlara, sebep olmadan verilmez. Mekke’nin ağaları, bildirilen gerçeği (bile bile) tekzip ettikleri için ‘kafirler’ şeklinde anılıyorlar.
Kaf Suresi altıncı ayet: ”E fe lem yenzuru ila es-semai fevkahüm. keyfe beneynaha ve zeyyennaha”.
Ayetin Türkçe çevirisi şu: Üstlerindeki semaya bakmadılar mı?.. Nasıl bina ettik ve nasıl süsledik onu?..
”Bakmadılar mı?..” diye sorulmuşsa… Baktıkları anlaşılır.
Bakmışlardır ama bir şey anlamamışlardır. Kafalarını kaldırıp baktıklarında ne vardır üstlerindeki semada?.. Bulutlar mı?.. Kanat çırpıp uçan kuşlar mı?..
Mekke kentinin kurulu olduğu yer geniş çöl alanıdır. Tam üstlerinde yakıcı güneş onlara bakar… Ve kafalarını biraz kaldırdıklarında, bazı dağları ve tepeleri görürler.
Ayetteki ”onu süsledik” anlamındaki ‘zeynennaha’ kelimesi, gece ışıldayan yıldızları mı anlatıyor?
Habuki yıldızlar, semanın (atmosferin) ötesindedirler; Uzay boşluğu içindedirler.
Ayette dikkat çeken ifade ”Nasıl bina ettik onu” ifadesidir: ”Keyfe beneynaha”, yani ”nasıl bina ettik onu” diyor.
İşte o zaman şu sorulur: Mekke’nin insanlarının üzerinde bina edilen şey sema mıdır?
‘Sema’ اَلسَّمَاء teriminin Türkçedeki karşılığı ‘gök’ olarak biliniyor. Ve ilginçtir ki, Kur’an mealcileri, ”ma leha min fürucün” kelimesini, ”onda bir çalak bulunmaz” anlamında Türkçeye çevirmişler.
Hazreti Muhammed’in tabileri bu ayeti duyduklarında ne anlamışlardır? Onlar da kafalarını kaldırıp semaya bakmışlar mıdır?
İlk ayetin açıklamasında, ayeti başlatan ‘kaf’ harfinin, Sure içinde gizem olduğunu ima etmişti. Hazreti Muhammed’in tabileri, anlamasalar da, ayetlerde, idraklerinin dışında bir mesaj olduğuna kanaat getirirlerdi ve anlamını zamana bırakırlardı. Hazreti Ali’nin gizemi deşifre eden tefsir yaptığından söz edilmiş. Fakat tefsir nerededir?.. Niçin ortada yoktur?.. kimse bilmiyor.
Bizim çıkardığımız anlam, ayetin ve Sure’nin yüzyıllar ötesindeki insanlara hitap ettiğidir. Mesela, 20’nci ve 21’nci yüzyıl insanlarına… Sonraki ayete bakalım:
Kaf Suresi yedinci ayet: BİRİNCİ CÜMLE:
”Ve el-arza medednaha ve elkayna fiha revasiye”. Türkçesi şu: Arzı yaydık, genişlettik… Oraya REVASİYE yerleştirdik.
‘Arz’ اَلْعَرْضَ kelimesi, yer sathını tanımlar. Arzın yayılması ve genişletilmesinin ne demek olduğunu, Mekke ileri gelenleri mutlaka anlamışlardır. Peki biz ne anlayacağız?..
Arzın genişlemesinden kasıt, Mekke çevresinde, ziraate uygun arazilerin arttığı anlamında olabilir. Ya da bulundukları coğrafya dışında Mekkelilere verimli arazi hazırlandığı anlamında…
Ayetteki ”oraya revasiye yerleştirdik” ifadesi de Mekke insanlarının anlayabileceği bir ifade değildir. Kur’an’ı Türkçeye çevirenler ve tefsir yapanlar ‘revasiye’ kelimesini ‘dağlar’ olarak anlamışlar.
‘Revasi’ رَوَاسِىَ sabit ve köklü anlamında bir kelimedir. Türkçede ‘köklü aile’ deyimi var. Bu terim, bir yere iyice yerleşmiş, temelleşmiş, anlamını taşır.
Revasi, günümüzde, temeli derinde olan yapıları tanımlar. Mesela yüksek binaları… Mekke’nin insanları, zamanda yolculuk yapıp bu güne gelselerdi, kafalarını kaldırdıklarında, Kabe’nin etrafında, temelleri derine köklenmiş ve dağ yüksekliğine eriştirilmiş binaları görürlerdi.
İKİNCİ CÜMLE: ”Ve enbetna fiha min külli zevcin behicin”. Ne anlatıyor bu ayet ifadesi?..
‘Enbetna fiha’ اَنْبَتْنَا فيهَا kelimesinin Türkçesi şu: ”Orada (yayılan arzda) bitki gibi ortaya çıkardık”.
Ortaya çıkarılanlar, temeli toprağın derininde olan yüksek binalardır.
‘Min külli zevcin behicin’ kelimesi Türkçeye, -sözcük karşılığı olarak- ”sevimli çift” şeklinde çevriliyor. Ve bu çeviri, bizim ülkemizde, evlenmiş kadın ve erkeği akla getiriyor. Halbuki ayetteki anlamı bu değil.
‘Min külli zevcin behicin’ kelimesi, beldede (arzda) sabitlenmiş binaların birbirine bitişmiş ve sevindirici hale getirilmiş durumlarını anlatıyor. O zamanın Mekkelileri, kulübe tipi konuttan çıkıp bu tip binaya yerleşmiş olsalardı, sevinçlerine diyecek olmazdı.
NOT: Tek katlı kiralık basit evde oturuyorduk. Kiradan kurtulmak isteyen babam, ev alabilecek parayı biriktirmişti. 1970 yılında, dışı mozaik kaplanmış beş katlı ve çift daireli, binadan bir daireyi satın aldı. Birincisi, yandaki bina o binaya bitişikti. (zevç olmuştu; arasında füruc yoktu). İkincisi, binadaki küçük daire büyük daireye yapışıktı. Yani iki daire birbirine ‘zevc’ idiler. ‘Behiç’ sıfatı buraya yakışıyordu.
İbrahim Faik Bayav
(17.10.2026 09:06)
İBRAHİM FAİK BAYAV
Kaf Suresi’nin üçünce ayetinde, ‘kafirun’ adı verilen kişilerin bir sözü naklediliyor. Kafirler şunu demişler: ”E iza mitna ve künna türaben, zalike racun baıdün”.
Neden öyle demişler?.. Hazreti Muhammed onlara ne demiştir ki, onlar da ona öyle karşılık vermişler?.. Belli değil.
Kur’an mealcileri ”E iza mitna ve künna türaben” ifadesini ”Öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı?..” şeklinde Türkçeye çevirmişler.
Kafirler ”Öldüğümüzde ve toprak olduğumuzda mı?” dediğinde ne demek istemişler? erilen hangi uyarıya şaşırmışlar?
Mealcilerin anlattığına bakılırsa, kafirler ölüp toprağa gömülüp çürüdükten sonra dirilip topraktan çıkarılacaklarmış!..
Burada bizim şu soruyu sormamız gerekiyor: Öyle miymiş gerçekten?.. Hazreti Muhammed, kafirlere, ölüp toprağa gömüldükten ve çürüdükten sonra tekrar dirileceklerini mi haber vermişti?
Ayeti Türkçeye çevirenler öyle anlamış olsalar da, biz, ayet ifadesine daha dikkatli bakacağız; Hazreti Muhammed’in onlara ne demiş olabileceğini anlamaya çalışacağız.
Kafirler ”Öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı?..” dediklerine göre, Hazreti Muhammed onlara bir vaadde bulunmuş olmalıdır. Ama o vaad, öldükten ve toprak olduktan sonra dirilme filan değil. Onlara yapılan vaad, belki, kazanç… belki mal-mülk… belki de cennete ait bir şey olmalıdır. Fakat, bu vaad için şartı da belirtilmiştir. İşte o şart, kafirlerin işine gelmemiştir. Çünkü sahip olduklarının bir kısmını veya çoğunu elden çıkarmaları gerekecektir.
‘Recea’ fiili, bir kişiye dönme hareketini yaptırır. Ama bu dönme hareketi, bir halden ya da bir gidişten vaz geçme hareketidir. Mesela servet edinme şeklinden vaz geçeceklerdir. Mesela, halkı perişan eden riba uygulamasından vaz geçeceklerdir. Mesela, sahipsiz kadınları sermaye olarak kullanmaktan vaz geçeceklerdir…
Halk üzerindeki itibarları, elde ettikleri servete bağlı olan kafirler, varlıklarının çoğunu verdikten sonra, meşru yoldan geri gelebilmesi mümkün olsa bile, işlerine yaramayacağını biliyorlar.
”zalike racun baıdün”, ذلِكَ رَجْعٌ بَعيدٌ kelimesinin Türkçesi ‘uzak bir dönüş’ demektir. Yani, kafirlere göre eksilen varlıklarının tekrar aynı sevviyeye gelmesi, inanılması zor ihtimal. Peki, o an sahip oldukları varlıkları, zaman geçtikçe, bir şekilde kaybolup eksilmeyecek mi?
Var olan dünyalıklar, aynı yerde, aynı miktarda kalamaz. Sonraki ayete bakalım:
Kaf Suresi dördüncü ayet: ”Kad alimna ma tenkusu el-arzu minhüm. Ve ındina kitabun hafizun”.
Bu ayetin Türkçe karşılığı şu: Arz (yeryüzü), onlardan neyi eksiltiyorsa, bilmişiz. Yanımızda koruyucu kitap var.
Hamdi Yazır, (tefsirinde) bu ayetin açıklanabilmesi için şu soruyu sormuş: ”Ölüp çürüyüp toprak olan kavimlerin veya şahısların hüviyet ve aynılıklarını meydana getiren rükünler ve şartlardan kalan nedir? Eksilen nedir? Ruh mudur?.. Beden midir?.. Bedenin maddesi ve parçaları mıdır?”.
”E iza mitna ve künna türaben, zalike racun baıdün” ifadesi Türkçeye ölmek, toprakta çürümek ve tekrar dirilip yeryüzüne çıkmak anlamında çevrilinde, en muteber müfessirimiz bile, açıklama yapmakta zorlanmış. Hatta açıklama yapamamış.
Ayetten net anlaşılan, arzın (yeryüzünün) kafirlerden bir şeyler ekşittiğidir. Bu, tamam. Eksilen şeyler, kafirlere ait arz içindeki varlıklarıdır.
Rahman Suresi’nde, denizden çıkarılan ‘lüülü’ ve ‘mercan’ adları geçmişti. Bu iki unsur da değerli nesnelerdir.
Mesela, para olarak kullanılacak değerli madde topraktan çıkarılıyor. Mesela kılıç ve miğfer yapımında kullanılan demir maddesi tapraktadır. Mesela, giyim kuşam ve mefruşata ait tekstil arazi içinde yetişen bitkilerden çıkıyor. Bunlar, Mekke’nin kafir ağalarına ait varlıklardır. İsteseler de istemeseler de bu varlıkları zaman geçtikçe eksilecektir.
Ayetteki ‘Kad alimna’ قَد عَلِمْنَا kelimesi, kafirlere ait varlıkların güç sahibi zattan saklanamadığını bildiriyor. Ve hatta, bilmedikleri bazı görevliler tarafından kayda bile geçiriliyor.
Soru şu: Bu ayetin içinde, yüzyıllar ötesine ait sır nedir?
Cevap: On dokuzuncu yüzyıldan itibaren varlığı keşfedilen yer altı zenginliği… Yani, petrol.
Kafirlerin, petrol sahalarına sahip olmak için savaşlar çıkardığını, katliamlar yaptığını anlatmaya gerek var mı?
Petrole sahip olanlar dünyaya hakimiyet ilan ediyorlar.
Altın bulmak için, keserek bitiremedikleri ormanları, yangın çıkararak yeryüzünden kaldırıyorlar.
Ayet, ‘kitabun hafizun‘ كِتَابٌ حَفيظٌ adı verilen bir şeyden bahsediyor.
KİTABUN HAFİZUN, Kafirlerin sahip oldukları her değerli unsurun adının ve miktarının kayıtlı olduğu… korunduğu mekanik hafızadır. bilgisayarda işlem görür.
‘kitabun hafizun’ kelimesi ebced hesabıyla (tenvinler hariç) 1421 sayısını verir. Miladi 2000 yılını gösterir.
Arzın içindeki kafirlere ait varlığın gün geçtikçe eksildiği bu tarihte bilinir ve bildirilir.
Müslümanların ve diğer inançlıların, sahip oldukları yeraltı zenginliği de elbette eksilecektir. Ayet ifadesi şu bu inançlılar diye bildirmez; hitap -sadece- kafir bilinenlere yöneliktir.
İbrahim Faik Bayav
İBRAHİM FAİK BAYAV
Bu ifade İslam Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman’a ait. O öyle diyor.
Soru: Prof. Hayrettin Karaman İslam’ın ibadetlerinin neler olduğunu anlatır mı? Yazısını irdeleyip bu cevabı bulmaya çalışacağız.
1) Karaman Hoca’nın hükmü şu: ”İslam, yalnızca ‘namaz’, ‘oruç’ gibi ibadetlerden ibaret olmadığı…”
İlginç!.. Tüm hocalar, müftüler, imamlar, cemaatlerine İslam’ın şartı beştir diye öğretmiyorlar mı? Ben bile, ilkokulda DİN BİLGİSİ ders kitabından öyle öğrendim. Peki, İslam sadece bunlar değilse, başka nelerdir? Bu sorunun cevabını Karaman Hoca’nın yazılarında bulabilir miyiz?..
2) Karaman Hoca’nın şu ifadesi ne anlamdadır? ”Müslüman, hayatının her adımında Allah’a teslim olmuş bir kişiliğin yansıması olmadan kamil Müslüman olamayacağı bilinen husustur”.
Soru şu: İslam’ın şartını sadece ‘beş’ bilen Müslümanlar, her adımda Allah’a nasıl teslim olacaklar?
Müslüman vatandaşlar, önce, ‘namaz’ adı verilen uygulamanın ne olduğunu bilmeleri gerekmiyor mu? Günümüzde, bazı Kur’an okuyucuları, Kur’an’da ‘namaz’ diye bir uygulamanın olmadığını iddia ediyorlar.
Kamil Müslüman demek, ‘Olgun Müslüman… Noksansız Müslüman’ demektir. Kaç kişiye nasip olur? O zaman Karaman Hoca’nın ifadesinden şu anlaşılıyor: Beş şartlı Müslümanlık uygulaması ile Kamil Müslüman olunamıyor. Doğru mu?..
3) Karaman Hoca’nın uyarı niteliğinde cümlesi: ”(Müslümanın) amelinin boşa gitmesi, günaha batması tehlikesi…”
Bir Müslümanda, ‘öğrenme’ ve ‘bilme’ beceresi yok ise, -batmasa bile- günahlara bulaşmaktan kurtulamaz. İşin günah olduğunu anladığında o bulaşıktan kurtulabilir; fakat, canı yanacaktır ve kefaret ödeyecektir. Peki Müslüman, günah bataklığından nasıl korunacaktır? Karaman Hoca bunun cevabını ”İslam, Sadece Namaz Oruç İbadeti Değildir” hükmünü açıklayarak verebilir.
4) Karaman Hoca, ”Cuma namazını eda etmek için camiye gidiyoruz” diyor. Eeee!.. Allah Kabul etsin!!!
Namazın ne olduğunu biliyorsun da camiye gidiyorsundur da camiye gidiyorsundur Karaman Hocam.
Müslüman vatandaşlar ‘namaz’ adı verilen uygulamanın ne olduğunu biliyorlar mı?
Gençliğimde Cuma namazına gitmeyi Müslümanlık şartı bellemiştim, Babam, oruç tutuyorsan namaz da kılmalısın gibisinden bir söz etmişti. Ramazan’da işten kovulmayı göze alıp camiye gitmiştim. Yanlış yapmışım… On beş yaşımda ilk defa işi bırakıp Cuma’ya gittiğimde Ermeni usta hiç sesini çıkarmadı. O günden sonra kitap okumaya ve öğrenmeye başladım.
5) Prof. Hayrettin Karaman, günaha batma konusunda kötü bir örneği belirtiyor: Aldatmak için dini istismar etmek.
‘İstismar nedir?.. İyi niyeti kötüye kullanma. Kişiyi sömürme. (D. Mehmet Doğan: Büyük Türkçe Sözlük)
Dini istismar etmek, toplumda ya da ülkede bir din var ise mümkündür. O din kullanılır. Ama var olan o din İslam Dini değildir. İslam olmayan din mutlaka istismar edilir. Çünkü topluma taassup hakimdir.
İslam Dini istismar edilemez. İstismar etmeye hiç bir fert teşebbüs edemez. Bugün, profesör olmuş kişilerin ‘istismar’ sandığı şey, vatandaşların ‘doğru’ sandıkları bazı davranışlardır.
6) Karaman hoca, ‘günah’ ve ‘aldatma’ konusunda -kendisi ilim adamı olduğu halde- hüküm vermekten çekinmiş, eski fıkıh kitaplarından sunum yapmış: Konu; ”Alış-veriş hukuku: Dindar görünmenin, yalan yeminlerin ve müşteri algısını yönetmeye çalışmanın akdi sakatlama”.
Şu alıntıyı yapmış Karaman Hoca: ”Fâsid Satışlar (el-Büyûu’l-Fâside) ve satıcının muhayyerlik haklarını doğuran “Kusurlu olma sebebiyle iade” bölümlerinde dindarlık maskesi…” (Yeni Şafak 04.10.2026)
Bugün, Türkiye’de Müslümanlar neyi satıp neyi alıyorlar? Neyi satın alıp neyi veriyorlar?
Cevap: Üretilmiş malı satıp para alıyorlar; üretilmiş malı satın alıp para veriyorlar. Tüccarlar mal sattıklarında, çok kere para yerine tarihi belli olan senet alıyorlar. İşin garibi, başkasından mal aldıklarında o senedi ‘para’ yerine kullanıyorlar. Alınan veya satılan malın üretimi modern şekilde olduğundan, piyasaya sürülen ürünler, kalite kontrolden geçmiş, nitelikleri üzerinde belirtilmiş oluyor. İrsaliye ile de belgelendiğinden, vatandaşlar arasındaki alış – verişte aldatma söz konusu olmuyor. (Enflasyon olmadığında, fiyatı bile bellidir; değiştirilemez)
Aldatma sanılan olay, bilmemekten veya dikkatsizlik sebebiye alım veya satım yapılandır. Mesela, son kullanma tarihi geçmiş ürünün satılmasıdır. Bu olay ‘günah’ oluyor, fakat, fark edildiğinde resmi kurumdan cezayı yiyor, satıcı bir daha o günahı işlememeye çalışıyor. Üretim tesislerinde de bazen yanlışlık oluyor. Kalite kontrol elemanı dikkatsiz davrandığında o ürünün piyasaya girmesi mümkün oluyor. Yani ‘günah’ kurum olarak gerçekleşiyor. Yoksa bilgisayarlı üretim sistemi, üretilen malın piyasaya girmesine izin vermiyor.
”Hiç mi aldatma olmaz veya olay olmuyor?” diye sorulursa?..
Bir üretim kuruluşu, BORSA batağına girmişse, bir zaman sonra -iktidardakilerin sorumsuzluğu yüzünden- kendini ortadan kaldırıyor.
Hayrettin Karaman Hoca, eski fıkıh kitaplarındaki hükümleri yazdığında ve duyurduğunda, Müslümanları bilgilendirmiş olur. Lakin, günümüze uyarlamaya kaktığında, ülkeye hakim olan modernizeyi bozar; ekonomiyi alt üst eder. Günümüz Müslümanlarına, bir ilim insanı olarak, uygun hükümler vazetmek zorundadır.
İbrahim Faik Bayav
(05.10.2026 21:15