29 Ağustos 2026 Cumartesi
İmam-ı Buhari'nin Hayatı ve Eserleri
Düşünceden Davranışa Geçmek
Sevgi, takvimde işaretli günlere sığdırılacak bir duygu değildir
Sokağa İtilen Çocuklar Problemleriyle Büyüyor
GENÇLİK GELECEĞİN TOHUMUDUR
İRAN SAVAŞI DÜNYA İÇİN BİR FIRSATA DÖNER Mİ?
İBRAHİM FAİK BAYAV
Önceki yazıda Cuma Suresi’nin 1’nci ayeti ve 2’nci ayetinin iki cümlesi açıklandı. Bu yazıda Cuma Suresi’nin 2’nci ayetinin ÜÇÜNCÜ CÜMLESİ’nden itibaren açıklamaya devam edilecek.
ÜÇÜNCÜ CÜMLE: ”Ve yüzekkihim ve yüallimühüm el-kitabe ve el-hikmete”.
Kur’an tercümecileri, ayetteki bu ifadeyi, ”Resul, onları temizliyor, onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor” şeklinde Türkçeye çevirmişler. ‘Temizleme’ ne demektir? Nasıl bir temizlemedir bu? Biz, bu ayetle ne anlatılmak istendiğini anlamak için ayetin kelimelerini irdeleyelim.
a) ‘Yüzekkihim’: وَيُزَكِّيهِمْ Bu kelimeyi oluşturan ‘tezkiye’ fiil masdarı, bir şeyi veya bir ürünü artırma ve çoğaltma anlamında kullanılıyor. Resul, haber verilen davranışta bulunuyor ise, bir meslek uygulamasını gösteriyor demektir. O meslek, her halde, bağ, bahçe ve tarla işleriyle alakalı olması gerekir. Resul, çalışan insanların, ürettiklerinde verim almalarını sağlıyordur. Okuduğu ayetler -bu meslek için- zirai teknik bilgiyi içerir.
b) ‘Yüallimühüm’: يُعَلِّمُهُمْ Bu fiil kelimesini oluşturan ‘talim’ fiil masdarı, hem anlatıp hem gösterip öğretme hareketi için kullanılır. Öğretme, pratiğe yönlendiricidir. Mesela, bir öğretmen, çocuklara bir sözün yazılışını öğretmek için, önce haflerini söyler. Sonra tahtaya A, B ve C harflerini yazar… Çocuklara da kalem tutma şeklini gösterip onların okuma yazma konusunda eğitilmelerini sağlar. Çocuklarda bilme, pratiğe dönüşür.
c) ‘Kitap’ اَلْكِتَابَ ve ‘hikmet’: اَلْحِكْمَتَ Bu iki terimden KİTAP yazılı nesneyi belirtir. HİKMET ise, zihni harekete geçiren unsurdur; öğrenen kişiyi olması gerekenleri düşünmeye, bulmaya ve tasarlamaya zorlar. İşte, içinde hikmet bulunan kitap, bahsi edilen resulün elindedir. Resul, toplum bireylerine elindeki kitaptan okur, teknik bilgiyi onlara sunar… Bağ, bahçe ve tarlada alınacak verim ile toplum fertlerinde hem zenginlik oluşur, hem toplumun yaşam standardı genişler.
DÖRDÜNCÜ CÜMLE: ”Ve in kanü min kablü le fi dalalin mübinin”. Bu ayet ifadesi acaba ne anlatıyor?
Türkiye’deki mealciler, bu ayet ifadesini, ”açık bir sapıklık içindeydiniz” şeklinde Türkçeye çeviriyorlar. Ne kadar tuhaf bir çeviri!.. Resulden ders almaya ve öğrenmeye çalışan insanlara böyle bir ifade kullanılır mı? Mealcilere sormak gerekir: Ayetteki kullanılmış ‘dalal’ sözcüğünün Türkçe karşılığı ‘sapık’ demek midir?
Günümüzde, ‘sapık’ terimini Türk halkının hangi anlamda kullandığını bilmeyen mealistler, ayet ifadesini ”açık bir sapıklık içindeydiniz” şeklinde Türkçeye çevirdiklerinde, ayet mesajını tahrif etmiş oluyorlar. Ayet, öğrenme aşamasında olan toplum bireylerinin, daha önce yanlış uygulama sebebiyle ‘şaşkın’, ‘bilmez’ ve ‘verimsiz’ olduklarını belirtiyor.
Cuma Suresi üçüncü ayet: ”Ve aharine minhüm lemma yelhaku bihim. Ve hüve azizü’l-hakimü”
Bu ayet şunu diyor: Toplumun içinde ortaya çıkarılan resul, o topluma kitaptan okuduğu, hikmet öğrettiği gibi, diğer başka toplumlara da kitaptan okuyabilir, onlara hikmeti öğretebilir.
‘Aharin’ آخَرينَ terimi, bir toplumun dışındaki toplumu belirtiyor. Mesela; günümüzde, bir üstad, ülkede bir cemaate gereken ilmi öğretiyordur. İhtiyaç duyulursa diğer cemaatlere de öğretir. Tabi, istek bildirirlerse.
‘Aharin’ terimi, bir ülkenin dışındaki diğer ülkeler şeklinde de anlaşılabilir. Günümüzde, bir ülkenin akademisyenleri, branşlarına uygun teknik bilgiyi, kendi ülke insanlarına öğretirken, ihtiyaç duyulursa, yabancı ülke insanlarına da öğretiyorlar. Dikkat edilirse, öğrenmek isteyen ülke insanları, o ülkenin insanlarına ilhak ediliyorlar (yelhaku fiili gerçekleşiyor)
‘Azizü’l-hakim’ اَلْعَزيزُ الْحَكيمُ tanımı ilk ayette yapılmıştı. Bu üçüncü ayette tekrar tanımlama yapılmış. Allah’a ait bu tanım, insanları akli ilimlere yönlendirici anlamındadır (Felsefe). İlk ayetteki ‘Azizü’l-hakim’ tanımı, yerdekilere ve göktekilere Allah’ın HÜKMEDİCİLİK vasfını bildiriyordu.
Cuma Suresi dördüncü ayet: ”Zalike fazlullahi yütihi men yeşaü . Ve allahü zü’l-fazli’l-azimi”.
Bu ayetin Türkçe karşılığı şöyle: Bu, Allah’ın lütfudur, Allah o lütfu dilediğine getirir.
Yanlış anlaşılmaması gerekiyor: Allah’ın dilediğine getirmesi, filanca kişinin bir şeyi, bir beldeye alıp getirmesi gibi bir şey değildir. Allah’ın fazlından nasiplenecek insanlar, kurala göre iş yapan ve usulüyle davranan insanlar olacaktır. İnsanlar usül ve kuralı biliyorsa mesele yok. Bilmiyor olacaklar ki, lütfa mazhar olabilmeleri için, içlerinden onlara kitabı okuyacak ve içindekileri öğretecek resul gönderiliyor.
Sahi… Ayette konu edilen resulün kim olduğu anlaşıldı mı? Anlayamamış olanlar, sadece ezberledikleri ismi resul sanırlar.
İbrahim Faik Bayav
(28.08.2026 09:00)
İBRAHİM FAİK BAYAV
Cuma, Türkçe’de haftanın beşinci gününe verilen isimdir. Kur’an-ı Kerim’de bir sureye ad olmuş. Lakin cuma, (ya da cumua) ‘toplanış’ anlamı taşıyan bir terimdir. Toplanışın sebebini Sure’nin ayetlerini inceleyip anlamaya çalışacağız.
Cuma Suresi birinci ayet: ”Yüsebbihu lillahi ma fi es-semavati ve ma fi el-arzı el-meliki’l-kuddüsi’l-azizi’l-hakimi”.
Bu ayetin Türkçeye çevirisi şöyle oluyor: Göklerde ve yerde olan her şey kuddüs, aziz, hakim olan meliki tesbih ederler. Terimleri ve kelimeleri irdeleyelim:
‘Yüsebbihu’: Bu fiil sözcük, bir hareketin varlığını haber verir. Hareket belli bir yerde değil, tabiatın tümündedir.
‘Tesbih’, Bu fiil masdarı, hareketlilik belirtmek için kullanılır. Hareketlilik genellikle ‘yüzme’ olayıyla ilgilidir. Dünyada denizde yüzülüyorsa, dünya dışında uzayda da yüzülüyordur. Ayet, ‘yüsebbihu’ kelimesiyle yüzme hareketinin, semavatta (göklerde) ve arzda (yeryüzünde ve yerin içinde) bulunan her şeyde olduğunu ima ediyor. Hareket edenlerde ilk akla gelen, yeryüzündeki insanlar ve hayvanlardır. Ama insanlar ve hayvanlar hareketli her şey demek değildir.
a) İnsanların ve hayvanların iç ve dış tüm organları hareket halindedir.
b) İnsanların, hayvanların ve canlıların inşa edildiği hücreler, hareket halindedir.
c) Hücreleri oluşturan moleküller hareket halindedir. Semada bulunan gaz ve su molekülleri buna dahildir. Her molekülün var oluşu ve yok oluşu söz konusudur.
d) Molekülleri oluşturan atomlar da hareket halindedir. Atomun alt parçacıklarından derine inilse, parçacıkların bir alan içinde yüzdükleri anlaşılıyor. Atom çözüldüğünde, varlığını ‘enerji’ olarak ortaya çıkarır.
‘Lillahi’: Bu sözcük, ‘Allah için’ demektir. Öyle ise, var olan her şey Allah için hareket ediyordur. Belki de kendine uygun alanda yüzüp duruyordur. Semavatta ve arzda var olan her şeyin var oluş sebebi, ‘liilahi’ kelimesi ile anlatılmış oluyor.
‘Melik’, Kuddüs, ‘Aziz’ ve ‘Hakim’ sıfatlarıyla anılan Allah’ı bilmek… Allah’ın var edilenlerin üzerindeki tasarrufunun nasıl olduğunu anlayabilmek, kolay değildir. Teori oluşturulabilir… O kadar. Sonraki ayette onun yarattıkları üzerindeki tasarrufu anlaşılabilecek mi?.. Bakacağız.
Cuma Suresi ikinci ayet: Bu ayeti dört cümleye ayırıp okuyacağız: (Bu yazıda 1 ve 2’nci cümleler)
BİRİNCİ CÜMLE: ”Hüve ellezi bease fi el-ümmiyyine resulen minhüm”.
Bu ifadenin Türkçe anlamı şu: O, öyle bir zat ki, ümmilerin içinde, onlardan olan resul çıkardı.
”O zat” dediği, ilk ayette ‘Kuddüs’, ‘Aziz’, ‘hakim’ sıfatlarıyla anılan MELİK olan zatın bizzat kendidir.
‘Ümmiyyine’ kelimesini oluşturan ‘ümm’ terimi için, Arapça-Türkçe lügatte, çok fazla anlam gösteriliyor. ‘Ümm’ terimi, okuma yazma bilmeyen anlamında da gösterilmiş.
Eski zamanda, ayeti Türkçeye çevirenler, ‘ümm’ terimi için okuma yazma bilmeme anlamını tercih etmişler.
Günümüzün Kur’an mealcileri, ‘ümmi’ terimini açıklamaya çekiniyorlar. Hamdi Yazır, ‘ümmi’ teriminin üç anlamda olduğunu belirtiyor ama kendisinin hangi anlamı tercih ettiğini söylemiyor. Sadece, ”Okuma yazma bilmeme anlamı meşhur olmuş görüştür” diyor. Yani, tercümeciler, çok anlamda kullanılan ‘ümm’ terimini, verilmiş mesaja uygunluğunu hesaba katmadan, ”okuması yazması olmayan” diyelim demişler, ‘ümmi’ terimini, resulün okuması yazması olmadığı şeklinde Türkçeye çevirmişler. ‘Ümmi’ teriminin Türkçe karşılığı böyle olunca, avam tabakasının zihninde, okuma yazma bilmeyenlerin içinde, okuma yazma bilmeyen birini Allah resul yapmış anlamı yerleşiyor. Halbuki ‘ümmi’ terimi içinde ‘bilmeme’ anlamı vardır ama, ‘bilmeme’, önemli gerçeklerden habersiz olma anlamında olur.
‘Bease’: Bu fiil sözcüğü, mealciler, ‘gönderme’ anlamında Türkçeye çevirmişler. ‘Bease’ fiilinin gönderme olayıyla ilgisi yok ki.
‘Bease’ fiili olması gereken bir şeyi ortaya çıkarma olayıdır. Mesela konutlar basit şekilde yapılıyordur. Dayanıksızdır veya kısa ömürlüdür. Teknik bilgiye ihtiyaç duyulmuştur. O toplumun içinden tekniği öğretecek kişi yetiştirilir ve bir zaman sonra ortaya çıkarılır (Bease). Ayetteki ‘fi’ zarfı, bahsedilen resulün ümmi olan o toplumun içinde oluştuğuna, geliştiğine ve zamanı gelince ortaya çıkarıldığına işaret ediyor. Nasıl olmuştur bu?..
Birincisi; Toplumun hakim kişilerinde şiir sanatının yaygın oluşudur… İkincisi; resulün hakim kişilerin yakını olmasıdır… Üçüncüsü; Himaye gördüğü insanların arasında alim kişilerin bulunmasıdır. O zaman ayette zikredilen ve tanımı yapılan resulün okuma yazma bilmediği düşünülemez.
İKİNCİ CÜMLE: ”Yetlü aleyhim ayatihi”. Yani, ”O resul onlara o zatın ayetlerini okur”. Ayette böyle diyor.
Bahsi edilen resul, ayetleri kimlere okuyordu?..
Eğer okuma yazma bilmeyenlere okuduysa, okuma olayı iki şıkta gerçekleşir:
a) yazılı metin elindedir, bakar okur?..
b) Söyleneni hıfzetmiştir, ezberinden okur.
Ayette, ‘yetlü’ fiil kelimesi kullanılmış. Bu fiil, sayfaların açılarak ya da nüshaların ard arda açılarak okunduğu anlamını verir. Ezberden okuma hareketi ‘kırae’ fiiliyle gerçekleşebilir.
Ayet, ”O resul onlara o zatın ayetlerini okur” dediğine göre, yazılı metin ya kendisine biri tarafından getirilmiştir… Ya da, resul, o zat tarafından huzura çağırılmıştır, kendisine yazılı metin verilmiştir. Ya da, o zat, resule, yazılı metni eline almasını, o metni toplum önüne çıkıp okumasını emretmiştir.
İbrahim Faik Bayav
(21.08.2026 10:00)
İBRAHİM FAİK BAYAV
Münafikun Suresinin dördüncü ayetinde, Hazreti Muhammed’e, ”Münafıklar sana gelecekler, onlar düşmandır, onlara dikkat et” denmişti. Onları tanıtan beş işaret dikkate verildi. Bir işaret daha var onların tanınmasını sağlayan. Sonraki ayete iki cümle olarak bakacağız.
Münafikun Suresi beşinci ayet: BİRİNCİ CÜMLE: ”Ve iza kıle lehüm tealev yestağfir leküm resulullah”. Yani, o kişiler Hazreti Muhammed’e geldiğinde, Hazreti Muhammed, kurala aykırı davranışlardan vazgeçmelerini isteyecektir. Pişmanlık alameti gösterirlerse, yerilmemeleri ve affedilmeleri imkanı vardır. İşte o zaman münafıkların suratlarının şekli değişecektir.
Ayetin bu ifadesinden anlaşılıyor ki, münafıklar kendilerinin kurala aykırı davranışını normal görüyorlar. Toplum düzeni için konan kuralın kendilerini bağlamayacağına emindirler.
İKİNCİ CÜMLE: ”Levvav rüüsehüm. Ve raeytehüm yesuddune ve hüm müstekbirun”. Yani, onlar kendilerini büyük bilen kibirli kişilerdir. Kendilerine bilgi verildiğinde, ya da bir teklifte bulunulduğunda yüzlerini başka tarafa çevirirler,
Yüzlerini başka tarafa çevirme olayı, karşılarında engellenemeyen otoriter bir güç oluşması sebebiyledir. O anda ses etme ve atak yapma imkanları kalmamıştır.
Münafikun Suresi altıncı ayet: Bu ayete de iki cümle halinde bakacağız.
BİRİNCİ CÜMLE: ”Sevaün aleyhim estağferte lehüm em lem testağfir lehüm”.
Hazreti Muhammed devlet reisi olduğundan, toplumu düzene koymaya ya da düzeni muhafaza etmeye çalışıyordur. Münafık insanların bile ‘iyi’ olması Hazreti Muhammed’in şiardır.
Ayetin bu ifadesi ile, toplum bireylerinin, -hataları veya suçları için- af kapısının açık olduğu belirtilmiş oluyor. Lakin, münafık kişilerin af edilmesiyle onların hallerinin değişmeyeceği de bildiriliyor. Yani, af edilseler de kurala uymamaya devam ederler.
İKİNCİ CÜMLE: ”Len yeğfirallah lehüm. İnnallahe la yehdi el-kavme’l-fasikun”.
Allah, münafık kişilere bir af çeşidini uygun görmüyor. Peki, herhangi bir müeyyide yok mudur?..
Yok… Münafık oldukları için müeyyide yok. Davranışlarının sonucu bozgun olarak ortaya çıktığında, bozduklarıyla beraber helak olacaklardır. Sadece Hazreti Muhammed’den -düzenin muhafazası için- onlardan ve faaliyetlerinden uzak olunması isteniyor. Ayet, onlar huzura eremeyeceklerdir, diyor. (Onlardan uzak olamayan Müslümanlar da huzura eremeyecek)
‘La yehdi’, لَايَهْدى bir bela geldiğinde beladan kurtulma yolunu bulamazlar, demektir.
‘Kavme’l-fasikun’ اَلْقَوْمَ الْفَاسِقينَ tanımlaması yapılmış münafık kişiler için. Arapça Türkçe lügate bakıldığında, ‘Fasıkun’ teriminden kastın, zina ve fuhuş sektörünün mensupları olduğu anlaşılıyor. İslamlaşan ülkede zina ve fuhuş yasaklansa da, münafıklar o sektörden çıkamazlar, o hallerinden vaz geçemezler.
Münafikun Suresi yedinci ayet: Bu ayeti de iki cümleye ayırıp bakacağız.
BİRİNCİ CÜMLE ”Hüm ellezine yekulüne la tünfiku ala men ınde resulillah hatta yenfezu”.
Ayetin bu cümlesinde münafıkların davranışları dikkate veriliyor.
Münafıklar, Hz. Muhammed’e tabi olanların onun yanından dağılmaları için ticari ambargo uygulamak istemişler. Yani, onlarla alışveriş yapılmasın, kazanmasınlar, zor durumda kalsınlar, Allah’ın resulünün yanından uzaklaşsınlar, diye. Bu ifadeden, münafık kişilerin para yönünden güçlü ve etkili oldukları anlamı da çıkıyor.
Sosyal yaşam ticari ilişkilerle devam eder. Münafıklar, yandaş ve yalakalarına ‘la tünfiku’ talimatı verip, salih kişilerin ticaretinin bozulmasını istiyorlar. Salih kişiler engellenebilirse, muhtaç duruma düşeceklerinden, Hazreti Muhammed’le aralarına mesafe koyarlar. Münafıklar için bu da yetmez. Salih kişilerin darmadağın olmaları nihai istekleridir.
Not: Bunun günümüzdeki geniş ölçekteki örneği, Amerika’nın güçlenme hamlesi yapan İran’a ambargo uygulamasıdır. Amerikalı siyasiler, İran’la ilişkiye giren diğer ülkeleri ilişki kesmeye zorluyorlar. İlişki devam ederse, ticari ve sınai yaptırım uyguluyorlar.
İKİNCİ CÜMLE: ”Ve lillahi hazainü es-semavati ve el-arz; ve lakin el-münafikıne la yefkahün”.
Ayetin bu ifadesi, semanın ve arzın hazinelerinin Allah için olduğunu belirtiyor.
Arzın hazineleri, günümüzde, başta, ‘siyah’ altın olarak nitelenen petroldür. Sonra altın gümüş gibi değerlei madenlerdir… Sonra, ”nadir elementler” arzın hazinesi içinde yer alır.
‘Nadir elementler’ adıyla anılan hazine grupları, değişik ülke topraklarında gizlenmiş durumdadır. Ya semanın hazinesi?.. O nedir?..
Kendilerini ‘süper’ güç bilenler, hak, hukuk dinlemeden bu hazineleri sahiplenmek isterler. Becerebilirler mi?.. Henüz bilmiyoruz. Ayet, bu kişileri ‘münafık’ sıfatıyla andığı gibi, ‘la yefkahün’ ifadesiyle de onları ‘ilimsiz’, ‘hukuksuz’ ve ‘değersiz’ insanlar olarak gösteriyor.
İbrahim Faik Bayav
(14.08.2026 09:30)
Münafiun Suresi’nde, Münafıklar ve davranışları konu ediliyor. Lakin, onların kimler olduğu isim isim belirtilmiyor. Sadece onlara dikkat edilmesi isteniyor. Peki Hazreti Muhammed nasıl bilecekti?.. nasıl dikkat edecekti münafık kişilere?. Onların kendisine geleceği (ziyaret edeceği) haber verilmiş sadece. Nasıl tanıyacaktı onları? Dördüncü ayet onların tanınabilirliği için bazı işaretler veriyor. Ayeti altı kelimeye ayırıp Bakalım:
BİRİNCİ KELİME-BİRİNCİ İŞARET: ”Ve iza raeytühüm tüucübüke ecsamühüm”.
Ayetin bu ifadesini Hamdi Yazır şöyle açıklamış: ”Onları gördüğün vakit cisimleri tuhafına gider. Dıştan bakınca giyimleri kuşamları, şıklıkları, irilikleri, güzellikleri bedenlerinin süsü ve manzarası hoşuna gider. İmreneceğin tutar”. Bu açıklama şunu da zihne getirir: İnsanlara tepeden bakıcılık suratlarında görülür mü, görülmez mi?
İKİNCİ KELİME-İKİNCİ İŞARET: ”Ve in yekulü tesmea li kavlihim”.
Hamdi Yazır ayetin bu ifadesine de şu açıklamayı yapmış: ”Konuşurlarsa konuştuklarına kulak verirsin. Dillerinin fesahati sözlerinin akıcılığı ve tatlılığı ve konuşma sanatına olan merak ve yatkınlıkları hasebiyle güzel laf ederler. Konuşmaya başladıkları zaman mecliste bulunanların dinleyesi gelir.
Soru: Hazreti Muhammed de onları dinlemek zorunda kalır mıydı? Ziyarete geldiklerinde bir meclis oluşacağına göre!..
ÜÇÜNCÜ KELİME-ÜÇÜNCÜ İŞARET: ”Ke ennehüm huşbün müsennedetün”.
Bu ifadeyi mealciler, ”Elbise giydirilmiş odunlar” şeklinde Türkçeye çeviriyorlar. Hamdi Yazır ise, ”Duvara dayanmış keresteler” şeklinde Türkçeye çevirmiş. Tanımlama sözcüklerini irdeleyelim:
‘Huşübün خُشُبٌ: Bu terim, Arapça Türkçe lügatte, adi, bayağı nesneler anlamında gösteriliyor. Adi nesne denen şey ‘odun’ olsa gerektir. Çünkü, kereste, işlem görmüş biçimlendirilmiş nesnedir. Değeri vardır.
‘Müsennedetün’: مُسَنَّدَةٌ Bu kelime de Arapça Türkçe lügatte ‘elbise giydirilmiş’ anlamında gösteriliyor. O zamanda en muteber elbise, Yemen kumaşından yapılıyormuş. Bu da sadece varlıklı ve ayrıcalıklı kimselere has giyim oluyormuş.
‘Huşübün müsennedetün’ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ tanımı zamanımız için kullanılması gerekirse, elbise giyinmişlik hafif kalır. Lüks otomobillerinin içinde olmak, dünyanın pahalı saatini takınmaları, layık olmadıkları makamı kendilerine layık görmeleri, ‘münafık’ kişilerin ‘giydirilmiş odun’ olmaları için yeterli.
DÖRDÜNCÜ KELİME-DÖRDÜNCÜ İŞARET: ”Yehsebüne külle sayhatin aleyhim”.
Bu ifade, ”her sesi veya gürültüyü aleyhlerine olacak sanırlar” şeklinde Türkçeye çevriliyor.
‘Ses’ sözcüğünden kastın, Arapça Türkçe lügate göre, azarlama sözü olabiliyor. Hükmün icrası için çağrı sesi de olabiliyor. Ezan sesi mesela… O es ile Müslümanlar mescidde toplanacaklar, Hazreti Muhammed’in bazı açıklamalarını dinleyeceklerdir. Münafık kişiler, her çağrıda aleyhlerine söz söylenecek korkusunu yaşarlar.
BEŞİNCİ KELİME-BEŞİNCİ İŞARET: ”Hüm el-adüvvü, fe zerhüm. Katelehüm’llah. Enna yüfekün”.
Ayetin bu ifadesi, ‘münafık’ olarak tanımlanan kişileri, aynı zamanda ‘düşman’ olarak belirtiyor. Ve Hazreti Muhammed’e ”onlardan sakın” diyor. Aslında münafık, içinde yaşadığı toplumun ya da milletin ilk düşmanıdır.
‘Adüv’ = düşman, hakları gasp etmeyi, esas alır. Toplum ya da ülke düzeni için belirtilmiş haklar, münafıkları çıldırtır. Bir hakkın, kendilerinden başkasında olmaması için, hile yapmak, tuzak hazırlamak vazgeçemeyecekleri harekettir. ‘Fe zerhüm’ emri, münafıklardan uzak kalmanın zorluğuna da işaret ediyor.
ALTINCI KELİME-SONUÇ: ”Katelehüm Allah; enna yüfekün”. Ayetin bu ifadesinden çıkaracağımız anlam şu:
Münafık kişiler, önce Müslüman oluyorlar. Peki, sonra, nasıl oluyor da zalimliğe dönüyorlar?
‘Katelehüm’ قَاتَلَهُمْ.kelimesi, zihne, ”Bunların toplumda ya da ülkede yaşama hakkı olmamalı” şeklinde bir anlam getiriyor. Lakin mümkün değil. Çünkü güç onlarda. (Masumları bile yakacak) İlahi gazap gelene kadar yapabilecek bir şey yok.
İbrahim Faik Bayav
(07.08.2026 09:21)
İBRAHİM FAİK BAYAV
Münafikun Suresi’nin ilk ayetinde, Hazreti Muhammed’e ”İza caeke el-münafikune” diyor. Yani, Münafıklar sana gelince… diyor.
Münafıklar Hazreti Muhammed’e niçin gelirler? Geldiklerinde ne olur? Bu soruya cevap vermeden önce, ‘münafık’ kelimesinin ne demek olduğunu bilelim.
‘Münafık’ اَلْمُنَافِقُ, Türkçe’ye de geçmiş şekliyle, normal görünümlü olduğu halde içindeki kötü niyetini gizleyen, demektir. Bunun örneği, ‘dolandırıcı’ dediğimiz kimsedir.
Hazreti Muhammed’in tebliği ile toplum İslamlaşmıştı. Medine’de İslam devleti kurulmuştu. Hazreti Muhammed İslam Devleti’nin reisi durumundaydı. Ülkede kurallar konuyor ve topluma bildiriliyordu. Menfaatperestler bundan hoşnut olmamışlardı ama durumu kabul etmekten başka yapabilecekleri bir şey yoktu. Menfaatperestler Müslüman olmuş görünüyorlardı.
Hazreti Muhammed’in yanına geleceği bildirilen ‘münafık’ vasıflı kişiler, kurallara uyuyormuş gibi görünüyorlardı ama aslında, kural dışı hareket etmek için fırsat kolluyorlardı.
Münafıklık o zamandan bu zamana değişmemiştir. Ülkede İslamlık başladığında münafıklık zuhur eder.
Münafık kişilerin amaçları, dünyalık metalarını ya da paralarını çoğaltmaktır. Çoğalttıkları parayla toplum üzerinde hakimiyet kurmaktır. Toplumda ya da ülkede bunların dediği olacaktır; denileni yapmayanların yaşamları zindan edilecektir. Zayıf insanların itilmesi, kakılması… Çalışan insanların zayıflaması, aç kalması, ezilmesi, ölmesi münafıkların amaçlarına ulaşmasını engellemez.
Münafıklar Hazreti Muhammed’e niçin gelirler? sorusunun cevabı yapılan bu açıklama ile, herhalde anlaşılmıştır.
Ayette belirtildiğine göre, münafıklar, Hazreti Muhammed’e gelince, ”Kalu neşhedü inneke resulullah” derlermiş. Yani, ”Sen Allah’ın resulüsün” derlermiş. Onların söylediği bu söz, Hazreti Muhammed’in resullüğünü tasdik anlamında değil, günümüzde kullandığımız tabirle, ‘yalakalık’ anlamındadır. Münafıkların niyetlerinin bozucu olduğu ayetteki ”İnne’l-münafikıne le kazibün” kelimesi ile Hazreti Muhammed’e bildirilmiş.
Münafıkların karekteristik yapıları nasıldır? Sonraki ayete bakalım:
Münafikun Suresi ikinci ayet: ”İttehazü eymanehüm cünneten fe saddü an sebilillah. İnnehüm sae ma kanü yeamelün”. Yani, münafıklar yeminlerini kötü niyetlerine kalkan yaparlar. Kişileri Allah’ın yolundan menederler.
Ayetteki ‘Allah’ın yolu’ سَبيلِ اللّهِ ifadesi, düzen oluşturan kuralları tanımlıyor.
Münafıklar toplumu düzene koyan ya da koyacak kuralları, haklıya hakkını veren, haksıza müeyyide içeren kuralları, kabul eder görünürler ama uygulamaya yanaşmazlar. Başkalarını da kuralsızlığa meylettireceklerdir. Kuralsızlığı anlayanların ceza alma korkusu olunca, münafıkların Allah üzerine yemin etmeleri, fertlerdeki Allah korkusunu bertaraf etmeye yarar.
Münafıkların yemini sadece söz ile olmaz. Ferdin ya da toplumun inancını istismar ile de olur. Onların inancına uygun yapı veya oluşum veya gösteri, insanların varlıklarını iç etmeye, paralarını kapmaya, yaşamlarını perişan etmeye zemin hazırlar.
Bu ayette, o zamanki münafıklar için, sadece, ”İnnehüm sae ma kanü yeamelün” deniyor. Yani, onların davranışları KÖTÜ.
Akla şu soru gelir: Ayet, münafık kişilerin davranışlarına neden ‘KÖTÜ’ demekle yetiniyor? Yaptırım ya da cezalandırma gerekmez mi?
Ağızdan çıkan yemin ve inancı istismar hareketi, inanan ama meselenin ne olduğunu bilmeyen toplumu şüphelendirmez. Parası, malı, sağlığı gitse de, söz ve hareket ile inancının okşanması, bireyleri münafıkların safına çeker. Yaptırım ve ceza işlemine geçilse, münafıkların algı içeren sözleriyle oluşan zarar ve ziyanın müsebbibi, kural koyan otorite gösterilir. Kargaşa başlatılır ve toplumda İslamlık kalmaz.
Sonraki ayette münafıkların karekteri belirtiliyor ve Hazreti Muhammed münafıklara karşı dikkatli olmaya çağrılıyor.. Bakalım:
Münafikun Suresi üçüncü ayet:
BİRİNCİ CÜMLE: ”Zalike bi ennehüm amenü, sümme keferu”.
Ayet ifadesinden anlaşılan şu: Münafık olarak tanımlananlar, toplum düzeni için kural konduğunda, o kuralın, önce, kendilerinin serbest hareket etmelerine engel olmayacağına inanıyorlar. Hazreti Muhammed’e ”sen Allah’ın resulüsün” demelerinin sebebi de o. Sonra bakıyorlar ki, öyle değilmiş… üzerlerine sorumluluk geliyor… Hoşnut olmuyorlar. Lakin toplum memnun. O zaman, kurala uyuyor görünüp kuralı bozmanın yolunu arıyorlar.
İKİNCİ CÜMLE: ”Fe tubia ala kulubihim; fe hüm la yefkahün”.
Ayetin bu ifadesi, münafıkların itibarsız kimseler olduğunu tescilliyor. ”Kalplerine mühür vurulmuştur” diyor. Bugün bizim, KALPSİZ, VİCDANSIZ dediğimiz şeydir bu.
Münafıklarda, neyin ne olacağını anlama yeteneklerinin bulunmadığı da, bu ayet ifadesiyle, belirtilmiş oluyor.
İbrahim Faik Bayav
(31.07.2027 09:00)