OKTAY EROL
Seçilmiş Başkan Karalar’ın panelin başında altını çizdiği “Türkiye başka bir yere evriliyor” uyarısı, aslında hepimiz için bir yol ayrımının tanımlıyor. Bu evrilme, yalnızca bir yönetim biçiminin değişmesi olarak umursamazlıkla geçiştirilecek bir olgunun ötesinde; toplumsal belleğin silinmesi, Cumhuriyetin temel taşlarının yerinden oynatılmasıydı. İşte bu noktada aydın olmak; yaşanılan tarihsel dönemi tüm çıplaklığıyla kavramayı, bu sinsi dönüşümün kodlarını doğru okumayı zorunlu kılıyordu. Geçmişin kazanımlarıyla geleceğin belirsizliği arasında sıkışan toplum, ancak bu tarihsel süreci doğru anlamlandıran bir akılla düzlüğe çıkabilirdi. Bilginin, sorgulamanın yerini “biat” kültürünün aldığı bu dönemde, aydınlanma çabası artık bir seçim değil, bir varoluş nöbetine dönüşmüştü…
Karalar’ın bu sarsıcı saptamasının ardından söz alan konuşmacılar, bu tarihsel karanlığın nasıl aşılacağına ilişkin konuştular… Korku ikliminin insan yaşamında açtığı derin yaraları, gerçeklerin üzerindeki örtüyü kaldırmanın bedelini konuşmak gerekiyordu. Şimdi, bu ağır sorumluluğu omuzlayan iki ismin daha; Sedef Kabaş ile Deniz Zeyrek’in söylediklerini dinleyelim…
***
Sedef Kabaş’ın kürsüdeki duruşu, aslında ilk yazımızda andığımız Bedrettin Cömertlerden bugüne taşınan o “dik duruşun” güncel bir yansıması gibiydi. “Gerçeğin peşinde olmak bedel gerektirir” derken, bu sözün salt bir cümle olmadığını, özellikle yaşadığı hücrelerden, susturulmaya çalışılan kürsülerden süzülüp geldiğini salondaki izleyiciye yaşattı. Kabaş’a göre aydın; konforlu alanını terk eden, “iktidarın” sofrasına değil, halkın sofrasına/ sorununa ortak olandır. Bugün toplumu tutsak alan o ağır “korku iklimini” dağıtmanın tek yolunun, bireylerin “hayır” diyebilme istencinden geçtiğini vurguladı.
Seksen kuşağının o tartıştıkça çoğalan, sorguladıkça bilenen bakışını anımsatırcasına; gerçeklerin üzerindeki örtünün ancak bedel ödemeyi göze alanlarca kaldırılabileceğini anlattı. Kendi yaşadığı baskıları, haksız tutuklamaları birer acıntı olarak değil, aydın olmanın ödenmesi gereken doğal vergisi olarak niteledi. “Eğer susarsak, yalnızca kendi sesimizden değil, çocuklarımızın geleceğinden de ödün vermiş oluruz” uyarısı, cumhuriyetin bir “kadın devrimi” olduğu gerçeğiyle birleşince salondaki etki daha da derinleşti. Kabaş, aydın sorumluluğunu; yalanın saltanatına karşı gerçeğin kalesi olmak, onu ne pahasına olursa olsun geri adım atmamak olarak tanımladı. Onun bu kararlı tutumu, aydınlanmanın yalnızca bir düşünce akımı değil, aynı zamanda bir “karakter sınavı” olduğunu bir kez daha kanıtlar nitelikteydi. Hep “bulaşıcılıktan” söz edilir ya; Kabaş’a göre “korku bulaşıcıysa cesaret de bulaşıcıdır”, ödün verilmemeliydi…
***
Deniz Zeyrek, söze Adana’nın ekinsel derinliğine, yazınına duyduğu saygıyla başlayarak, bu kentin kendi düşünsel evrenindeki yerini vurguladı. Onun için aydın olmak; en başta “eleştirel akla” sahip çıkmak, yanlışı kimden gelirse gelsin korkusuzca söyleyebilmekti. Bugün Türkiye’de medyanın siyasal, ekonomik bir kuşatma altında olduğunu belirten Zeyrek, gazeteciliğin bir “gerçeği savunma” kavgasına dönüştüğünü anlattı. Cumhuriyetin laik temelinin toplumsal barışın tek güvencesi olduğunu anımsatarak, bu değerlerden ödün vermenin karanlığa kapı aralamak anlamına geldiğini savundu.
Zeyrek’e göre aydın, korkuya teslim olup köşesine çekilen değil; gerçeği/ cesaretle topluma yaymakla yükümlü olduğunu, bedel ödemenin/ aydın olmanın kaçınılmaz bir parçası durumuna geldiğini vurgularken, sessiz kalmanın toplumsal bir yıkım getireceği uyarısında bulundu. Özellikle gençlere seslenerek; hayal ettikleri ülkenin ancak kendi mücadeleleriyle kurulabileceğini, umudun ise bu dirençli duruşta saklı olduğu saptamasını yaparken, panelin “sorumluluk” vurgusunu geleceğe bağlayan en somut köprülerden biri olduğunu söyledi.
***
Bedrettin Cömertlerden bıraktığı o ağır bayrak; Karalar’ın endişesinde, Aslantuğ’un “kırık aynasında”, Taşçıer’in “kadın devriminde” olduğu kadar; Kabaş’ın “bedel ödeyen gerçek” vurgusunda, Zeyrek’in “eleştirel akıl” çağrısında da anlam buldu. Aydın olmak; dün olduğu gibi bugün de konforu değil bedel ödemeyi, sessizliği değil taraf olmayı seçmekti…
Cumhuriyet; sanatçısından gazetecisine, siyasetçisinden yerel yöneticisine dek her birinin omuzlarında yükselen bir varoluş nöbetiyse eğer, bu nöbeti tutmak; sinsi bir evrilmeye karşı gerçeğin sesini yükseltmek zorunluluktur. Çünkü aydın sorumluluğu, yalnız tanıklık etmek değil; geleceği bu ortak dirençle yeniden var etme kararlılığıdır.
Sürecek…