OKTAY EROL

OKTAY EROL

30 Ekim 2026 Cuma

Emeklinin yılbaşı umudu/ Kısa öykü

Emeklinin yılbaşı umudu/ Kısa öykü
0

BEĞENDİM

ABONE OL

OKTAY EROL

Emeklinin yılbaşı umudu/ Kısa öykü

Sabah erkenden uyandı, her zaman olduğu gibi… Aslında uykusunu almış değildi! Uzun zamandır geceleri rahat uyuyamıyordu zaten. Kirası, elektrik faturası, mutfak masrafı, kış masrafları derken kafasının içi hesap makinesine dönmüştü. Yatağından kalktığında sendeledi, pencerenin önüne geçti, pencereyi açmak istedi, dışarıda yağmur yağıyordu; vaz geçti… Sokaktan şemsiyeleri ile geçen insanları izledi bir süre. Kiminin adımları hızlıydı, kimi düşünceye dalmış gibiydi, çarpışanlar vardı…

Emekliydi. Yaşamının en güzel yıllarını çalışarak geçirmiş, saçlarını bu yurdun değerlerine değer katmak için ağartmıştı. Emekliliğin ilk yıllarında bundan rahat, bundan daha erinçli olduğunu anımsadı… Konuklarını ağırlayabiliyordu, arkadaşlarıyla bir araya gelebiliyordu, ne bileyim çocuklara şeker alıp dağıtabiliyordu. Şimdi birçok şeyden yoksun olduğunu düşündü, pazarda sonları beklediğini, çocuklardan uzaklaştığını, birçok temel ürünlerin tadını unuttuğunu düşündü…

Pazara gittiği bir günü anımsadı… Elinde bir bez çanta, cebinde aylığından ayırabildiği kadar para… Mevsimsel ürünlerin önünde ağır ağır ilerliyordu; fiyatları gördükçe burkuldu! Ürünler durumuna göre fiyatlandırılmıştı; diri duranı vardı, bir yanı ezik olanı vardı, birazdan çöpe gidecek olanı vardı… Onları sordu, bir poşet isteyip eve dek dayanacak olabilenlenleri seçmeye başladı… Yan tarafta genç bir kadının, çocuğuna istediği çileği alamayacağını kısık sesle anlattığını duydu! Burkuldu… Bir zamanlar kendi çocuklarına meyveyi fileyle taşıdığı günleri düşündü. Şimdi torunlarına bir kilo meyve alırken bile iki kez hesap yapar duruma gelmesini de… Ucuz ne bulduysa almış, eve gelmiş, mutfak masasının üzerine koymuş dışarı çıkmıştı; otuzbeş yıllık eşiyle göz göze gelmeyi istememişti…

Eskiden canı sıkıldığında çıkardı, bir arkadaşıyla buluşurdu… Arada bir otobüse atlar, baraj kıyısına gider, uçuşan kuşları izlerdi… Yalnız torunlarına değil, başka çocuklara harçlık verirken yüzlerinde oluşan sevinç, bütün yorgunluğunu unuttururdu. Şimdi çayın hesabını yapıyor, otobüse binmeyi düşünüp vazgeçiyor, torunları geldiğinde cebindeki parayı belli etmemeye çalışıyor…

Birkaç gün önceydi, bir haber duydu. İktidarın, yılbaşına dek emeklileri sevindirecek bir düzenleme için çalışmaya başladığı söyleniyordu… İşte o an, uzun zamandır unuttuğu bir duygu gelip yüreğine yerleşti: olur muydu ki?

Akşamdı, eşiyle televizyon haberlerini izliyorlardı yine… “Ne diyorsun hanım, şöyle otuz, otuz beş bin lira olsa iyi olur değil mi?” Eşi önce sustu, yıllardır yaşadıklarını düşündü, her yılın sonu yaklaşırken ya da seçim öncesine denk gelen süreçleri düşündü, sonra da “Elbette güzel olur da biz yine de pek güvenmeyelim, bana kalırsa. Nereden alıp da emekliye verecekler? Fonları bile boşaltmışlar! Şimdiden sevinmeyelim, kendini de üzme” dedi.

Sonra adamın aklına bir soru takıldı. Şimdi aldığı yirmiüçbin lira dolayında aylık otuzbin liraya yükselse ne değişecekti? Kirasını ödeyen, mutfak masrafını karşılayan bir emekliye bu para yetecek miydi? Otuzbeşbin lira alsa bile yaşamın bütün yükü hafifleyecek miydi?

Biliyordu, bu soruların kolay bir yanıtı yoktu. Yine de insan umutsuz yaşayamazdı. Yıllarca çalışmış, çabalamış… Şimdi istediği lüks bir yaşam değildi. Ne bileyim işte; kimseye el açmadan yaşamak, gereksinmelerine ulaşmak, eşiyle erinçli yaşam sürmek istiyordu.

Emeklinin beklentisi buydu işte. Büyük sözler, gösterişli geceler, kuş sütü eksik yemek masalar değildi… Yılların emeğine yakışır bir yaşam, biraz insanca yaşama sevinci…

Yılbaşı yaklaşıyordu. Televizyondan gelecek yeni bir haberi bekliyordu. Belki bu kez yüzünü güldürecek bir haber alırdı. Ama bir ülkenin emeklisi, yılbaşında torununa alacağı hediyeyi düşünmek yerine kendi kirasını nasıl ödeyeceğini hesaplıyorsa orada durup düşünmek gerekmez miydi?

Çünkü emekli, ömrünün sonbaharında sadaka gibi bir ayrıcalık istemiyor. Yalnızca yıllarca verdiği emeğin karşılığını, başını yastığa koyduğunda yarını korkmadan düşünebileceği bir yaşam istiyor. Emeklinin insanca bir yaşam istemesi çok mu? Bunun yanıtını yılbaşında göreceğiz işte; emekli insan gibi mi yaşamalı, yoksa sürünmeli mi? Emekli alınan karara göre duruşunu ortaya koyacaktır; inanmak istiyorum…

Devamını Oku

Bugün 29 Ekim…

Bugün 29 Ekim…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

OKTAY EROL

Bugün 29 Ekim…

Bugün 29 Ekim… Bugün, bir ulusun küllerinden yeniden doğduğu, bağımsızlığını bütün dünyaya duyurduğu gündür. Bugün, yoksulluğa, tutsaklığa, karanlığa karşı başkaldıran bir halkın kendi geleceğine sahip çıktığı gündür. Bugün, Mustafa Kemal Atatürk’ün bizlere bıraktığı en büyük kalıt olan Cumhuriyet’in doğum günüdür. Ne mutlu bu yurdun insanı olanlara! Ancak insan, böyle bir günde yalnızca geçmişin utkusuyla övünmekle yetinebilir mi? Başımızı kaldırıp bugün yaşananlara bakmak, neler yaşandığını sorgulamak gerekmez mi?

Cumhuriyet’i kuranlar nasıl bir ülke düşlemişti? Yurttaşlarının eşit haklara sahip olduğu, kimsenin kimseden üstün sayılmadığı, adaletin herkese eşit dağıtıldığı, çocukların güvenle büyüdüğü, gençlerin geleceğe umutla baktığı bir ülke değil miydi düşleri? Öyleyse bugün neden adalet arayışı bu denli büyüdü? Neden insanlar haklarını korumak için yıllardır sokaklarda sesini duyurmak zorunda kalıyor? Hukukun üstünlüğü tartışılır duruma gelmişse, yurttaşın adalete duyduğu güven sarsılıyorsa, burada herkesi ilgilendiren, düşünülmesi gereken ciddi bir sorun yok mudur? Adalet, yalnızca mahkeme salonlarında konuşulan bir kavram olarak mı kalmalı sizce… Adalet, insanın hakkını alabilmesi, düşüncesini korkmadan açıklayabilmesi, yarınından kaygı duymadan yaşayabilmesi değil midir?

***

Yurttaşların nasıl geçindiği, nasıl doyduğu, nasıl barındığı unutulmamalı… Yaşam pahalılığı her gün biraz daha ağırlaşıyor, dar gelirlinin omuzlarındaki yük biraz daha yaşamı zorlaştırıyor. Pazara çıkan yurttaş, almak istediği birçok temel gereksinmesinden elini çekiyor. Dargelirlilerin sofrası küçülüyor, birçok gereksinmeler erteleniyor, borçlar büyüyor… İnsanlar çalışıyor, didiniyor, gün yüzü görmeden alın teri döküyor; yine de ay sonunu getiremiyor. Bir ülkede yurdun yurttaşı emeğinin karşılığını alamıyorsa, insan onuruna yaraşır yaşam bir ayrıcalığa dönüşmüş demektir; ötesi var mı?

Emekliler düşünülmeden olmaz… Yıllarını uzun sarı sıcak/ zemheri soğuk günleri çalışarak geçirmiş insanlar, bugün erinçli bir yaşam sürmek yerine kira, ilaç, pazar hesabı yapıyor biliyorsunuz! Kimi torununa harçlık veremediği için üzülüyor, kimi temel gereksinmelerini karşılayabilmek için kendi sağlığından ödün veriyor. Emeklilik, ömrün sonunda yoksulluğa tutsak edilmek mi? Bu insanlar haksız kazanç ya da fonlardan pay, sadaka değil, yıllarca verdikleri emeğin karşılığını istiyor.

***

Çalışanların durumu da iç açıcı değil, diyeceğim de; kim yaşadıklarından hoşnut ki? Sabahın erken saatlerinde evinden çıkan, akşam yorgun argın dönen milyonlarca insan, emeğinin karşılığını almak, eşine/ çocuklarına iyi bir gelecek sağlayabilmek için çabalıyor. İş güvencesi, insanca ücret, güvenli çalışma koşulları ayrıcalık değildir; temel haktır. Bir ülkede çalışanlar yoksullaşıyorsa, kalkınmanın ergileri kimlere ulaşıyor diye sormak gerekir.

Gençlerimize gelince… Eğitimini tamamlamalarına karşın iş bulamayan, bulduğu işle geçinemeyen, düşlerini ertelemek zorunda kalan gençlerimiz var. Kimi başka ülkelerde gelecek arıyor, kimi umudunu yitirmemek için direniyor. Hani gençlik bir ülkenin yarınıydı? Peki, çocuklar? Onların eğitimde eşit fırsatlara sahip olması Cumhuriyet’in temel sorumluluklarından biri değil miydi? Bir çocuğun geleceği, ailesinin gelirine bağlıysa adını siz koyun isterseniz! Temel amaç; her çocuk nitelikli eğitime ulaşabilmeliydi, hiçbir çocuk yoksulluğu yüzünden düşlerinden uzak kalmamalıydı…

***

İşte Cumhuriyet, bütün bunları düşünerek yeniden sahiplenilmesi gereken bir amaçtır. Bayram günlerinde bayraklarımızı dalgalandırmak güzeldir; asıl görev, o bayrağın gölgesinde yaşayan herkesin onurlu bir yaşam sürmesini sağlamaktır. Cumhuriyet’i yaşatmak, haksızlığa karşı çıkmak, eşitliği savunmak, bilimi rehber edinmek, emeğe saygı göstermekle olasıdır.

Bugün 29 Ekim… Elbette coşkuyla kutlayalım, ancak kendimize karşı dürüst olalım. Atatürk’ün ödünç bıraktığı değeri yalnızca geçmişin anısı olarak görmeyelim. Onu adaletle, özgürlükle, dayanışmayla büyütelim. Asıl amaç, gelecek 29 Ekimlerde hiçbir emeklinin geçim kaygısıyla ezilmediği, hiçbir gencin umutsuzlukla yurdunu terk etmek zorunda kalmadığı, hiçbir yurttaşın adalet ararken yalnız bırakılmadığı bir Türkiye’de buluşmak olsun…

Devamını Oku

Adana Öğretmenevinin duyarlılığı…

Adana Öğretmenevinin duyarlılığı…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

OKTAY EROL

Adana Öğretmenevinin duyarlılığı…

“İş sorumluluğu” üstlenmeyi seviyorum… Yaptığınız “şey” ne olursa olsun… İster patron olun, ister torna başında emekçi, ister yurttaşın vekili, ister mahalle muhtarı… “Sorumluluk” erdemliliğin de kanıtı… İstediğinizce ağzınızdan bal aksın, istediğinizce onlar için koşacağınızı yineleyin, istediğinizce tarihsel kişiliklere dayanarak kulağa “hoş” gelecek sözler edin; ortaya koyduğunuz da önemlidir! Tamam, “o” sonuca ulaşıncaya dek verilen uğraş da değerlidir, ancak “yetki” eline geçince her şeyin “berbat” olduğunu görmek insanın içini acıtıyor! Onun için “ortaya koyduğunuzu” da önemsiyorum…

Geçtiğimiz günlerde, geçtiğimiz yıllarda kaç kez yazdığımı anımsamıyorum… Düşünüldüğünde, “yapılanın” hiçbirinin cebinden çıkmadığı bilinmesine karşın, bültenlerle bunun servis edilmesi bir yana, el uzatanın/ destek alanın/ sırada bekleyenin görsellerinin de paylaşılmasına “tepki” göstermeyi “hep” sürdürmüştüm! Siz ya da kurumunuzun adına dargelirli yurttaşa, okul öğrencilerine, emeklilere yardımcı olabilir/ destek verebilirsiniz, ancak “onları” medyada kullanamazsınız, çünkü bu, insan onurunu zedeleyen bir sömürüdür! Şimdi nerelerde yaşandığını yinelemeyeceğim; düşündüğünüzde bulursunuz!

***

Biliyor musunuz, Adana Öğretmenevi, dört ilçede, yetmişyedi okulda, sekiz özel eğitim kurumunda beşbinin üzerinde öğrenciye her gün hijyenik koşullarda sıcak yemek ulaştırıyormuş. Hoş buldum! Biliyorsunuz “iktidar” fonda soyduracak, yüklenicilerine kazandıracak yollar bulur da, nedense emekliye yetecek aylık, gençliğe iyi bir gelecek, öğrencilere “günlük” bir tas yemek vermeyi sağlayamaz nedense! Doğayı katletmeyi bilir, kentleri beton yapılara teslim eder, dargelirli yurttaşı açlık sınırı altında aylıkla yaşatmayı başarır da; enflasyondan kurtulmayı, çocukları doyurmayı bilmez!

Adana Öğretmenevinin öğrencilere uzattığı el ne denli önemliyse yemeklerin hazırlanma koşulları da o denli önemlidir. Mutfağından çalışanına, yemeğinden taşınmasına değin hepsinin görselleri de gönderilmiş! Yemek kapları olduğunca, kapların bulunduğu alanda hijyen sağlanmış, çalışanların ellerinde eldiven/ ağızlarında maske… Binlerce öğrenciye yemekleri yetiştirmek için çaba harcanıyor…  Mutfakta çalışanların, hazırlık yapanların, taşıyanların, dağıtımda görev alanların emeği görsellerde var… Hiçbir hizmet kendiliğinden ortaya çıkmıyor; arkasında emekçiler, zaman, kaynak, ortak bir sorumluluk da var; unutmayalım…

***

Bir noktayı da gözden kaçırmayalım… Binlerce öğrenciye yemek ulaştırılması elbette önemlidir, ancak çocukların beslenme gereksiniminin böylesi çalışmalarla karşılanmak zorunda bırakılması da üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Çocukların karnının doyması, ailelerinin gelirine, yaşadıkları yoksulluğa, evlerindeki tencerenin kaynayıp kaynamamasına bağlı olmamalıdır. Eğitim çağındaki her çocuğun sağlıklı beslenmesi, birilerinin “iki dudağı” arasına bırakılacak yardım konusu değil, kamunun yerine getirmesi gereken sorumluluktur.

Adana Öğretmenevinin görselleri arasında sıraya girmiş çocukların birbirini itekleyen yaramazlıklarını, tabaklarını uzatan öğrencileri, yemek kepçesini elinde tutan görevlinin “bıkkın yüzünü” görmedim biliyor musunuz? Öğrencilerin irileşmiş gözlerini, deklanşöre takılan çığlıklarını hiç görmedim! Öğrencilerin öğle zamanı “açlıklarının” sömürü aracı yapılmamasına sevindim, “sosyal devlet” anlayışını öne çıkarmalarına sevindim…

***

Adana Öğretmenevinin binlerce öğrenciye sıcak yemek ulaştırması elbette değerli olduğunca, bu yurdun çocuklarının eğitiminden sorumlu olanların bir tas çorbayı vermemesi de düşündürücü… Hiçbir çocuk, günün birinde karnını doyurabilmek için birilerinin iyiliğine gereksinim duymamalı örneğin… Hiçbir öğrenci, yoksulluğuyla anılmamalı; hiçbir ailenin geçim sıkıntısı, başkalarının övünç kaynağına dönüşmemeli… Sorumluluk dediğimiz, yalnızca bir işi yapmakla bitmiyor. Yardım etmek kadar, yardıma gereksinim duyulan koşulların ortadan kaldırılması için verilecek çaba da sorumluluktur.

Nerede, ne zaman, neden olursa olsun hoş olmayan, okula giden öğrenciler üzerinde kurulan sömürü biçimi… Kimin söylediği şu an için belleğimden kaymış ama, “bu yıl onbin öğrenciye yardımcı olduk, önümüzdeki yıllar bunu daha da üstlere çıkaracağız” sözünü duymuştum. Her yıl “yardım alan” sayısının aşağı çekilmesi istenmesi gerekirken, yukarılara çıkmasını istemek, üstelik yardıma uzanan elleri de boy boy basına servis etmek… Adana Öğretmenevinin bu yönde gösterdiği duyarlılığı önemsiyorum; çünkü yapılan hizmetin duyurulması başka, yardım alan çocukların görüntülerinin öne çıkarılması başkadır. İnsan olmanın erdemi, yardım ederken insan onurunu koruyabilmektir!

Devamını Oku

“Emekli aç kalmasın” önerisi; yine ret!

“Emekli aç kalmasın” önerisi; yine ret!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

OKTAY EROL

“Emekli aç kalmasın” önerisi; yine ret!

Emeklinin yaşadığı zorluğu bilmeyen olamaz! Aldığı aylık ortada, bir aylık gereksinimi karşılayacak bedel ortada, ev kirası ortada… Buna bir de kış ayının çilesini ekleyin; yakacak derdi, kışlık giyecek derdi… Yakınınızda, yolunuzun üstünde, komşunuzda hiçbir tanıdığınız olmasa bile “emekli aylığıyla” yaşamı sürdürmenin olanaksızlığını anlarsınız! “Ekmek yiyemiyorlarsa pasta yesinler” diyecek birinin olduğuna inanacak denli “enflasyon altında ezdirmedik” diyenin de içten olduğunu sanmıyorum!

Yaşamlarını çalışmakla geçirmiş, devlete primini ödemiş, günü geldiğinde de emekli olmayı “hak” kazanmış bir yurttaştan söz ediyorum… Çalarak değil çalışarak, yan gelip yatıp “matikçilik” yaparak değil çaba harcayarak, uykuya dalarak değil kafa/ bilek gücünü kullanarak emekli olmuş yurttaş… Birine el açmak, sadaka istemek, yalvarmak zorunda değil; “hak” ettiğinin verilmesini istiyor! İnsan gibi yaşamak, insan gibi doymak istiyor! İnsan olması bile “bunları” istemesi için bir gerekçe!

***

Emeklinin “açız” çığlığını herkes duyuyor, ama nasıl oluyor da bir türlü “çözüm” üretilmiyor, anlaşılır gibi değil! Yollara, tünellere, beton yapılara, fondan kazanç sağlamak için bekleyenlere eller uzatılıyor; sıra emekliye gelince mi olanaklar tükeniyor? Aslında düşünen de var, “sözleri” doğruysa… Yeni Yol Partisi Hatay Milletvekili Necmettin Çalışkan, en düşük emekli aylığının asgari ücrete eşitlenmesini, bayram ikramiyesinin de asgari ücret tutarında ödenmesini önerdi. Ancak 5 Mayıs 2025’ten bu yana TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda bekletilen yasa önerisinin Genel Kurul’da görüşülmesi yönündeki istem, AKP ile MHP milletvekillerinin oylarıyla reddedildi! Üstelik aradan yaklaşık bir buçuk yıl geçmiş… Emeklinin geçim sıkıntısı büyüyor, kirası beklemiyor, pazarı masrafları el yakıyor…

Ülkemizde “ret” konusu bir “karabasana” dönüşmüş durumda son yıllarda… “İktidar”, ne denli tepki gösterdiği bir konu olsa da “muhalefetten” gelen “tüm” önerileri ret ediyor! Sermaye piyasaları ile “fon krizi” vurgunları, deprem/ afet yönetimi / hastane yıkımları, ekonomik kriz/ enflasyon/ yoksulluk araştırmaları, basın özgürlüğü/ medyaya yönelik baskı ile kayyım uygulamaları, işçi sağlığı/ maden kazaları/ çevresel felaketler… Bunlar “ret” edilen önerilerden bazıları; şimdi “yine” de emekliler…

***

Gençleri düşünün… Üniversiteyi bitirmiş, artık “kazmaya sap” olabilmek için kapıları çalıyor birer birer… Her kapı kalın/ kale duvarlarına dönüşüyor! Ne zaman ki “güçlü bir referans” bulunacak, o güne dek kapılar açılmıyor! Peki, emeklinin durumu gençlerin “açılmayan kapılarından” ayrı mı? Değil! Mecliste “ret” diyenleri yolda görüp sorsanız, hiç düşünmeden “emeklilerin durumu gerçekten acı, bu aylıkla geçim olmaz” diyeceklerdir! Kimi zaman kürsüye çıkıp “asgari ücret de, emekli aylıkları da insanca yaşamaya elverişli duruma getirilmeli” diyenleri duymuyor değiliz… Sorun meclise gelince her şeyin rengi değişiyor!

“Ret” duvarı yalnız emeklileri bungunluğa sürüklemiyor; “muhalefet” kimi gösterdiyse, kimin durumuna tepki gösterdiyse, hangi konunun açıklığa kavuşmasını istediyse, hangi çıkmazın çözülmesinde zorunluluk gördüyse; ayırmadan söylüyorum, “iktidarın” gözünde tamamı “ret” edilmeyi hak etmiştir! “Muhalefetin” meclise getirmeyi, mecliste tartışmayı, kararı mecliste vermeyi istediği “önerilerin” bir tanesini “gereksiz” gösteremez, “çözümsüzlüğe” sürükleyemezsiniz! Hepsinin içinde “insan” var, hepsi mecliste bulunanların yurttaşa verdiği “sözler”, iyileşmeyi bekleyen sorunlar! Peki kapılar “demir duvar”; neden? İş cinayetleri, deprem, emekli aylıkları, gençlerin çığlığı, gazeteciler bu yurdun sorunu değil mi, mecliste konuşulmayacak da nerede konuşulacak bilen var mı?

***

Milletvekilleri yurttaşın sorunlarını Meclis’e taşımayacak, yaşanan sıkıntıları orada dile getirmeyecek, çözüm yolları aramayacaksa bunu nerede yapacak? Seçim zamanı kapı kapı dolaşıp oy isteyenler, yurttaşın derdini dinleyeceklerine söz verenler, o koltuklara kimin adına oturduklarını unutabilir mi?

Emeklisiyle, işçisiyle, genciyle, küçük esnafıyla herkes bu yurdun yurttaşı; bu topraklarda doğmuş, burada çalışıp;/ kazanıp/ yaşamak için çırpınırken, bu en “doğal/ temel” hakları umursamamak hiç kimsenin “hakkı” olamaz! Bu yurdun topraklarında yaşamını sürdüren herkes hem çalışabilecek hem doyabilecek hem de yaşamı sevebilecek; buna da “hakkı” var! “Haklarının” çiğnenmesine, sorunlarının “çözümsüz” kalmasına vereceği “yanıt” da var; unutmayın!

Devamını Oku

“Özgür istenç” seçmenin; seçilenin değil!

“Özgür istenç” seçmenin; seçilenin değil!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

OKTAY EROL

“Özgür istenç” seçmenin; seçilenin değil!

Seçmenin “özgür istencinin” yansıması sayılan seçim, demokrasilerde önemle üzerinde durulan bir konudur. Seçmen, yaşadığı toplumun “daha yaşanılır” olması, taşıdığı “ideolojiyi” yaşatması için, “adayın” verdiği sözlere dayanarak oyunu verir! Seçmen için “emeğin karşılığı verilecektir, hukuk sistemi işleyecektir, yurdun değerleri korunacaktır, laik eğitimden ödün verilmeyecektir, haksız kazancın önüne geçilecektir, hakça bölüşüm sağlanacaktır” denilmesi değerlidir.

Hiçbir aday “ekonomiyi çıkmaza sürükleyeceğim, hukukun üstünlüğünü yok sayacağım, yurttaşı yoksullaştıracağım, emekliyi/ emekçiyi el açar duruma getireceğim” diyerek yola çıkmaz! Seçilen milletvekilleri de yerel yöneticiler de verdikleri “sözlere” bağlı kalarak işlerini yapmak zorundadır; bu yurttaşa olan borçlarıdır! “Adayın” seçilmiş olması, koltuğundan güç alarak “her şeyi yaparım” demek değildir! Yaptığı haksızlıklardan kurtulmak için parti değiştiren, kendini “seçmen istencinin” dışına taşıyan bir siyasetçi, bu davranışını haklı çıkarmak için “her yurttaş siyasi tercihinde özgür” diyemez!

***

Halkın “yönetme yetkisi” verdiği bir “iktidar”, alanlarda verdiği “sözlerin” dışına çıkar mı? Etik olarak düşünüldüğünde “çıkmaması” gerekir denir; doğrusu da budur! Yolsuzlukları önleyeceğini, emekçilere/ emeklilere geçinebilecekleri aylığı vereceğini, yurdun değerlerini koruyacağını çıktığı her alanda “anlatan” siyasetçiler, “göreve geldiklerinde” tersini yapmamalı örneğin… İnsanlar sokaklarda “açız” dememeli, bu yurdun ürünlerini tüketebilmek zor olmamalı, gençlik yabancı ülkelerde gelecek aramamalı, aylıklar “açlık sınırı” altında sıkışıp kalmamalı, dağlar/ zeytinlikler/ ekim alanları bozulmamalı…

Yaşananın “ne” olduğunu herkes görüyor! Emeğin yok sayılması umursanmıyor, kış aylarını yaşıyoruz/ yurttaşın ne zorluklar yaşadığı görmezden geliniyor, gençliğin “en verimli” yıllarının yok olmasına izleyici kalınıyor… Ancak nedense, herkesin bildiği/ medyada gündem olmuş, yolsuzluğa adları karışmış isimlerin üzerine gidilmiyor! Bunlar, seçim öncesi süreçte verilen “sözler” miydi?

***

İlkokula yeni başlayan bir çocuğa “siyasetçi olmak ister misin” diye sordum… Çocuk gözlerimin içine bakarak, sanki yılların zorluklarını yaşayan emekçi gibi işaret parmağını salladı; “istemem, hepsi yalan söylüyor, her şeye zam yapıyorlar” dedi. Aziz Nesin “şimdiki çocuklar harika” demişti; öyle değil mi gerçekten? Komik gelmesin kimseye; çevrenizden bir çocuğa da siz sorun… Toplumun en küçük bireyinde bile siyasetçilere karşı bir “güvensizlik” olduğu çıkıyor ortaya! Kendi kendinize sorun, “neye güveniyorum” deyin! Adalete, sağlık sistemine, eğitime, geleceğe, siyasetçiye… Açık olun…

“Umut hep vardır”, tamam… Biliyor musunuz, “umut” bile ütopya! İşbaşında olan bir “iktidar” var, üstelik çeyrek yüzyıldır aynı yerde… En son seçim öncesinde verdikleri “sözlerden” anımsayabildiklerinizi önünüze serin! Bana ya da başkalarına takılı kalmayın; nasıl yaşıyorsunuz, nelere ulaşabiliyorsunuz, geçen yıla göre nasılsınız, çocuklarınızın geleceği iyileşti mi, “yaşıyorum/ doyuyorum/ kendime değer verebiliyorum” diyebiliyor musunuz? Bunlar, ulaşılması zor şeyler değil, olması gerekenler üstelik! Önüne çıkmışlar, oyunu istemişler, sözler vermişler, tüm bunların gerçekleşmesini istemek en doğal hakkın! Haksız kazanç istemiyorsun, başkalarının haklarına çökmeyi istemiyorsun, yolsuzluk yapmak istemiyorsun, çalmak istemiyorsun; hakkın olanı istiyorsun, hepsi bu!

***

İzmir Anakent Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın “iktidar” partisine katılmasını duymayan kalmadı. Katılım sırasında yaptığı konuşmanın sözleri, oy veren seçmenini ne denli üzmüştür düşünebiliyorum. En son bir açıklaması daha var, orada da “her yurttaş siyasi tercihinde özgür, gelecekteki seçimlerde istediği adaya oy verir” diyordu! Elbette, “yurttaş” istediği siyasi partiye, istediği adaya oy verebilir; bunda sorun yok! Ancak oy verdiği siyasi parti ya da aday “ne söz verdiyse” öyle ilerlemek zorunda!

Belli ki Tugay, tepkilerin nedenini şu ana dek anlamamış; yurttaşın istenci sorgulanıyor sanıyor olmalı… Seçmen, adı üstünde “seçmen”; istediğine, hiçbir baskı altında kalmadan oyunu verecek! Tartışılan ya da tepkiye neden olan konu o değil ki; seçmenin istencinin yok sayılması, bunun “özgürlük” sayılması! Bugüne değin her tür “eleştirisini” yaptığı, yer yer kınadığı bir oluşun içinde olmak istemesi… Buna bir de ADD’den ayrılmasını eklediğinizde ne oluyor biliyor musunuz? Bunun adı “özgürlük” olmuyor; çok iyi anlıyorsunuz!

Devamını Oku