09 Ekim 2026 Cuma
Kozan'da Jandarmadan Silah ve Uyuşturucu Operasyonu: Toprağa Gömülü Tabancalar Ele Geçirildi
Vesvese Ve Dolmuşa Gelmek Üzerine
İnsanları Kaybetme Korkusuyla Kendinizden Vazgeçmeyin
Sokağa İtilen Çocuklar Problemleriyle Büyüyor
GENÇLİK GELECEĞİN TOHUMUDUR
ASM Çalışanları Sistemin Günah Keçisi mi?
OKTAY EROL
“Temiz toplum” dedik… Peki, nasıl temiz toplum olunur? Bir sabah uyanıp “artık temiz bir toplumuz” demekle mi? Birkaç kişiyi suçlayıp, birkaç kişiyi görevden alıp, birkaç kurumun kapısına yeni tabelalar asıp… Sonra yaşamımıza kaldığımız yerden devam ederek mi?
Temizlik, önce başkasının kirini göstermekle başlarsa, orada bir yanlışlık yok mudur? Kendi evimizin kapısındaki kiri görmeden komşunun kapısını süpürmesini istemek, bize nasıl bir temizlik duygusu verebilir? Belki sorun tam da burada…
***
Belki de ilk adım, kendimize uyguladığımız ölçüyü başkasına da uygulayabilmektir. Bizim yakınımız yanlış yaptığında “bir bildiği vardır” deyip, sevmediğimiz biri aynı yanlışı yaptığında “hesap versin” diyorsak, hangi “temiz toplumdan” söz edeceğiz? Bizim tarafımızdaki haksızlığı görmezden gelip karşı tarafın haksızlığına öfkeleniyorsak, temizliği değil, kendi tarafımızı korumayı seçmiş olmaz mıyız?
“Temiz toplum” biraz da insanın kendi doğrularını sınayabilmesi değil midir? “Benim insanım yaparsa başka, başkası yaparsa başka” anlayışı sürdükçe, hangi sözcüğü kullanırsak kullanalım, ortada gerçek bir “temizlikten” söz edemeyiz.
***
“Temiz toplum” yanlış yapanın kim olduğuna bakmadan “yanlış” diyebilen toplumdur. Bunun için önce ölçünün kişilere göre değişmemesi gerekir. Dün doğru olan bugün güçlü birinin işine gelmediği için “yanlış” sayılamaz. Tanıdık, akraba, dost, siyasi yakınlık; hakkın önüne geçemez. Ama yalnızca kural koymak yeterli midir? Kuralı çiğnemenin bir karşılığı yoksa, dürüst davrananın sürekli yitirdiği bir düzen kurulmuşsa, insanlardan “temiz” kalmalarını istemek ne denli gerçekçidir?
Doğruyu söyleyen işini yitiriyor, hakkını arayan yalnız bırakılıyor, yanlış yapan ödüllendiriliyorsa… “Temiz toplum” biraz da doğru davranmayı kolaylaştıran toplumdur. İnsan, dürüstlüğün bedelini ağır ödemeyeceğini bilmeli; yanlışın kazanç kapısı olmadığını görmeli, korku olmamalı…
***
Bunun yolu, hesap sormaktan korkmayan bir yurttaşlık anlayışıdır. Hesap sormak düşmanlık değildir. Eleştirmek nankörlük değildir. “Neden böyle oldu” diye sormak suç değildir. Tam tersine, toplumun kendisini koruma biçimidir. Bir yerde yanlış yapıldığında susmak yerine sormak… Bir kamu kaynağının nasıl kullanıldığını öğrenmek… Bir makamın nasıl dağıtıldığını merak etmek… Bir kararın kimin işine yaradığını, kimin yaşamını zorlaştırdığını düşünmek…
Bunlar küçük işler gibi görülebilir. Oysa temiz toplum, biraz da bu küçük soruların çoğalmasıyla kurulur. Çünkü yurttaş yaşadığı sokağın, çalıştığı yerin, çocuğunun okulunun, ödediği verginin hesabını sorma hakkına sahiptir. Sormayan toplum, zamanla kendisine yapılanı yazgı sanmaya başlayabilir. Bu yüzden soru sormak, ortak yaşamın en temel güvencelerinden biridir.
***
Ancak, her şeyi yalnızca yönetenlerden beklemek de yetmez. Temiz toplum, yurttaşın kendi davranışına da baktığı toplumdur. Sıra beklerken öne geçmemek… Torpil aramamak… Bulduğu açığı yalnızca kendisi yararlanacak diye kullanmamak… “Herkes yapıyor” diyerek yanlışı savunmamak… Bunlar küçümsenecek davranışlar değildir.
Çünkü büyük kötülüklerin yolu çoğu zaman küçük “bensenenlerin” içinden geçer. İnsan, önce küçük yanlışı normal görür; sonra biraz daha büyüğünü… Bir gün bakar ki, dün karşı çıktığı şeyin savunucusu olmuş. “Temiz toplum”, insanın başkasından beklediği davranışı kendisinin de göstermesini gerektirir. “Ben yapayım, başkası yapmasın” anlayışı sürdükçe ortak yaşam kurulamaz. Temizlik, insanın kendisine ayırdığı ayrıcalığı başkasından esirgememesiyle başlar.
***
Peki, “temiz toplum” bir kez kurulduğunda artık hiç kirlenmez mi? Hayır. İnsan varsa yanlış da olacaktır. Çıkar çatışması, hırs, açgözlülük, yanılma olacaktır. Asıl sorun, toplumun bu kiri nasıl karşılayacağıdır. Üstünü mü örtecek, yoksa temizlemeye mi çalışacak? Belki de “nasıl temiz toplum olunur” sorusunun yanıtı buradadır; yanlışı saklamadan, doğruyu kişilere göre değiştirmeden, kendi tarafının yanlışına da karşı koyarak, dürüstlüğü yalnız bırakmayarak…
“Temiz toplum”, hiç kirlenmeyen toplum değildir. Kirlendiğinde “bana ne” demeyen toplumdur. Yanlış karşısında susmayan, doğruyu yalnız bırakmayan toplumdur. Belki temizliğin ilk adımı da, kendi elimizdeki kiri başkasının yüzüne sürmeden önce, ona bakabilmektir… Çünkü insan kendi payını görmeden toplumu değiştiremez…
OKTAY EROL
Bir toplum ne zaman “iyi” olmaktan çıkar? Şu soruyu soran olmuştur mutlaka; bir “iktidar” ne zaman iyi olmaktan çıkar? Yalnızca hırsızlık arttığında, yoksulluk çoğaldığında, adaletsizlik görünür olduğunda mı? Yoksa daha tehlikelisi, bütün bunları görüp de artık şaşırmamaya başladığımızda mı? Bir yerde haksızlık yapılıyor, “bana dokunmuyor” diyerek geçiyorsak; birileri hak etmediği yere geliyor, “ne yapalım, iktidar böyle istedi” diyorsak; güçlü olan kuralları kendisine göre eğip büküyor, biz de başımızı çeviriyorsak… Orada yalnızca bazı insanların kötü davranışlarından değil, kötülüğün giderek normalleşmesinden söz etmek gerekir.
İyi olmayan toplum, yanlışın yanlış olmaktan çıktığı toplumdur; bunda “iktidarın” tutumunun belirleyici bir payı vardır! Birinin önüne geçmek ayıp değil “uyanıklık”, tanıdık aracılığıyla iş görmek utanılacak bir şey değil “iş bitirmek”, kamu malını kendi malı gibi kullanmak suç değil “olanağı değerlendirmek” sayılmaya başlanmışsa, sorun yalnızca o işi yapanlarda değildir. En son gündeme gelen örneklerden biri, Fatma Betül Sayan Kaya’nın bakanlığı döneminde yaklaşık altmış özel kalem müdürünün değiştirildiği, bazı kişilerin başka kamu görevlerine geçirildiği yönündeki savlar… Konu, TBMM’ye verilen soru önergesiyle de gündeme taşındı. Yanlış yapan cezalandırılmıyor, doğru yapan yalnız bırakılıyor, milyonlarca genç umudunu yitiriyor; biliniyor mu?
***
Peki, böyle bir toplumda yurttaş nasıl yaşar? Sabah evinden çıkan insan yalnızca işine, okuluna, pazarına gitmez; gün boyunca karşılaşacağı belirsizlikleri de yanında taşır. Genç, yıllarca okur ama önünde nasıl bir yaşam olduğunu kestiremez. Emekçi, çalışmasına karşın yaşamını güvence altına alamaz. Üretici, ürettiğinin karşılığını alıp alamayacağını bilemez. Emekli, yıllarca verdiği emeğin sonunda yaşamını sürünerek sürdürmek zorunda kalır. Esnaf, işyerini açıp açamayacağını düşünür. Çocuklar bütün bunların içinde büyür… Yetişkinlerin “şükretmek” zorunda bırakılmasını yaşamın doğal düzeni sanmaya başlar. Nasıl “iyi” olabilirsiniz?
Böyle bir toplumda insanın yalnızca geliri mi eksilir? Hayır, gelecek duygusu da yaralanır! Daha kötüsü, herkes kendi başının çaresine bakmaya başladığında ortak yaşamın anlamı da daralır. “Ben çocuğumu kurtarayım”, “ben işimi yitirmeyeyim”, “benim evime dokunmasın”, “ben sıramı bulayım”, “bana değmeyen yılan bin yaşasın’ düşüncesi zamanla toplumsal bir ‘duyarsızlığa’ dönüşür. Oysa toplum, birbirinin yaşamına dokunabilmek demektir; burada ise insanlar giderek birbirlerinin yaşamından kopmaya başlar.
***
Yöneticiler eleştiriyi düşmanlık, hesap sormayı nankörlük, farklı düşünmeyi “hayınlık” saymaya başlamışsa, yurttaşın yaşadığı çıkmazı gidermekten çok, yurttaşı yönetmeyi amaçlayan bir anlayışın varlığını sorgulamak gerekir… Kurallar herkese aynı uygulanmıyor, güçlü olanın hatası “nefis”, güçsüzün hatası “suç” kabul ediliyorsa, orada yalnızca hukuk değil, ölçü duygusu da bozulmuştur demektir…
Ama burada yurttaşa kolayca yüklenmek de doğru olmaz. Çünkü insan yalnızca kendi istemiyle davranmaz; içinde yaşadığı koşulların da etkisi altındadır. Eşiyle, çocuğuyla, işiyle, geleceğiyle baskılanan insandan her durumda aynı cesareti beklemek gerçekçi değildir. Korku, insanı yalnızca susturmaz; insanları birbirinden de uzaklaştırır. Herkes kendi güvenli alanını korumaya çalışırken ortak davranma duygusu zayıflar.
***
“İyi olmayan toplum”, tam da bu yüzden yalnızca haksızlığın bulunduğu değil, insanların haksızlık karşısında kendilerini yalnızlaştırdığı toplumdur. İnsanlar yanlışları onayladıkları için değil, bedel ödemekten çekindikleri için susmaya başladığında; bir araya gelmenin yerini çekingenlik, dayanışmanın yerini kuşku aldığında toplum çözülmeye başlar. Çünkü korku yalnızca bireyi değil, birlikte yaşama duygusunu da aşındırır.
“İyi olmayan toplum”, bütün bunların tersine döndüğü toplumdur. Yanlışın ödüllendirildiği, doğrunun yalnız bırakıldığı; yurttaşın kendisini ortak bir geleceğin sahibi değil, kendi küçük güvenli alanının bekçisi gördüğü toplumdur. Böyle bir toplumda herkes bir şeyler yitirir. Kimi parasını, kimi işini, kimi umudunu, kimi de birbirine güvenme duygusunu… “Toplum” en çok, bunların hiçbirini artık “kayıp saymadığı” gün “iyi” olmaktan çıkar.
OKTAY EROL
Öyle bir kirlendik ki; haksız kazanç sağlayana, seçmenin istencini yok sayana, çalarak varsıllaşana, aç bırakıp “ekmekle” doymaya zorlayanlara öyle ödüller verdik ki… Yaşadığınız kentte kime bakarsanız bakın, mutlaka bir “haksızlık” bulaştırarak tanımlayacağınız öyle çoklarını listeye ekleyeceksiniz ki? Emekçisiniz, emeklisiniz, açlık sınırı altında aylıkla ay sonunu getiriyorsunuz, kış aylarının soğuğu için hazırlık da yapamadınız… Ama olsun, “çıkmadık canda umut vardır” diyerek yaşama sarılırken, bir yandan da sizi bu zorlukların içine sürükleyenlere sessizsiniz, yetmedi gördüğünüz yerde yaranmak için gülümsersiniz, yetmedi ödüllendirirsiniz…
Bir yerde okumuştum; iyi bir toplum nasıl oluşturulur, diye soruyordu! İyi bir toplum derken en yalın anlamıyla, insanın yalnızca kendi iyiliğini değil, toplumdaki diğer insanların yaşamını da önemsemesi anlaşılmalı kanımca… Çocukların güven içinde büyüyebildiği, yaşlıların yalnız bırakılmadığı, emekçinin alın terinin karşılığını aldığı, yoksulun hor görülmediği, güçsüzün güçlü karşısında ezilmediği bir toplumdan söz ediyoruz. Adaletin yalnızca mahkeme kapısında aranmadığı; evde, okulda, işyerinde, sokakta yaşatıldığı bir toplum… İyi toplum, herkesin aynı düşündüğü toplum da değildir. Farklı düşüncelerin düşmanlık nedeni yapılmadığı, insanın düşüncesinden dolayı dışlanmadığı, hakkını aradığı için cezalandırılmadığı toplumdur.
***
Peki, böyle bir toplum nasıl oluşturulur? “Önce insan kendisine bakmalı” denir biliyorsunuz… Ama nasıl? Çocuğunun geleceğinden korkan, eşinin işini yitirmekten çekinen, kendi ekmeğini düşünmek zorunda bırakılan, yarın başına ne geleceğini bilmeden yaşayan insandan mı? Korkunun egemen olduğu yerde insandan cesaret beklemek ne kadar gerçekçidir? İnsanlar çocuklarıyla, eşleriyle, işleriyle, ekmekleriyle baskılanırken hangi “ben”den söz ediyoruz? Gecesi güven içinde olmayanın gündüzü nasıl özgür olabilir?
Demek ki iyi toplum, önce insandan özveri bekleyerek kurulmaz. Önce korkuyu ortadan kaldıracak bir düzene gereksinim var… İnsanın ekmeğinin tehdit konusu olmadığı, çocuğunun geleceğinin kimsenin iki dudağının arasına bırakılmadığı, düşüncesini söylediği için bedel ödemediği, hakkını aradığı için yalnız kalmadığı bir düzen… Ancak böyle bir yerde insan gerçekten kendisine bakabilir. Çünkü özgür olmayan insanın ahlakını sorgulamadan önce, onu özgür bırakmayan düzeni sorgulamak gerekir.
***
Peki, korkunun olmadığı bir toplum kurulduğunda ne olacak? Her şey kendiliğinden düzelecek mi? Elbette hayır! Çünkü “iyi toplum” yalnızca korkunun olmadığı değil, “hakkın” gözetildiği, “liyakate” uyulan toplumdur. Bir insanın kazancı, başka bir insanın yoksulluğu pahasına büyümemelidir. Birinin sofrası büyürken binlercesinin sofrası küçülüyorsa, ortada toplumsal bir başarıdan söz edilemez. Bakacağımız yer yalnızca insanların birbirine davranışı olmamalı. Üretilen değerin nasıl bölüşüldüğüne de bakmalıyız. Toprağından verim elde etmek için çalışanla, fabrikada üretim yapanla, işyerini sabahın erken saatinde açanla, çocuklarını okula yetiştirmek için koşanla, yıllarca çalışıp emekli olanla aynı toplumun parçası olduğumuzu unutmamalıyız.
Bakmayın siz “yoksulluğun” açlıkla sınanışına, yoksulluk yalnızca “yoksulun” sorunu değildir. İşsizlik yalnızca “işsiz” kalan kişinin derdi değildir. Bir çocuğun iyi eğitim alamaması yalnızca o çocuğun geleceğini eksiltmez. “Toplum” dediğimiz şey tam da buradadır aslında: Birimizin yarasının, hepimizin yarası olduğunu anlayabildiğimiz yer… İyi toplum, “bana ne” sözünün utanç verici duruma geldiği toplumdur.
***
Aynı pazarda filemizin küçüldüğünü görüp susuyorsak, çocuğumuzla komşunun çocuğu arasındaki gelecek uçurumuna bakıp yalnız kendi çocuğumuzu kurtarmaya çalışıyorsak, gençlerin en verimli dönemlerinde “geleceklerini” ondan/ bundan diye ayırırsak, emekçileri/ emeklileri/ çalışanları yaşamın zorluklarında yazgısına terk edersek ortada yalnızca geçim sıkıntısı yoktur. Birlikte yaşama duygumuzu da yitirmişiz demektir.
Oysa “toplum” dediğimiz şey, aynı sokaklarda yaşamaktan daha çoğudur… Komşunun ışığı sönünce kendi evinin aydınlığını eksik bulabilmektir. İşçinin alın terine, emeklinin sofrasına, çocuğun düşüne sahip çıkabilmektir. Kimsenin aç kalmadığı, kimsenin korkuyla susmadığı bir yaşamı birlikte kurma isteğidir. Belki bugün bize düşen, büyük sözler söylemek değil; yanımızdakinin elini bırakmamaktır. Çünkü bir toplum, en güçsüzünü yalnız bıraktığı gün yoksullaşır.
OKTAY EROL
Özgür Özel de öyle söylüyordu ya; birini üzülürken görsem ben de üzülürüm… Öyle ama… Birini “savunmasız” yakalamak hiç aklımdan geçmez örneğin, ya da daha iyi “şeyler” yapıyor diye “bir adım” ileriden gidiyorsa da kıskanmam! “Nasıl daha iyisini yapabilirim” diye düşünürüm! Bir de elbette, insanın “kaldıracağı ağırlığı” da bilmesi gerek, altında ezilmemesi için! Örneğin Maradona gibi futbol oynayamayacağımı, Muhammed Ali gibi dövüşemeyeceğimi bilmem, yapacağım “iyi şeye” çalışmam gerekir öncelikle…
Şunu açıkça belirteyim; hırsızlık, dolandırıcılık, haksız kazanç gibi şeyler yapmak da bana oldukça uzak! O yapının içinden geldik çünkü! Hak ettiğimizi almayı, hak edene hakkını vermeyi “ödev” saydık kendimize… Birbuçuk yıldır Silivri’de tutuklu bulunan Ekrem İmamoğlu çalmış/ haksız kazanç elde etmiş midir, ya da denildiği gibi eski Aile/ Sosyal Hizmetler Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya ile eşi İlyas Kaya üç/ beş ay içerisinde yatırdıklarını on/ onbeş kat artırmışlar mıdır, üstelik bunu yaparken “konumlarını” kullanmışlar mıdır? Suçlularsa inanın, bedelinin ödetilmesini isterim!
***
Ekrem İmamoğlu suçlu mudur, suçsuz mudur; bunu söyleyecek ben olmadığım gibi, hiç kimse değildir! Bir insanın suçlu olup olmadığını hukuk, mahkeme, kanıtlar üzerinde ortaya kor! Bugün bildiğimiz, İmamoğlu’na ilişkin ağır suçlamalar bulunduğu, bu suçlamalar nedeniyle yargılamaların sürdüğü, kendisinin tutuklu bulunduğu da olsa, davanın siyasal tartışmaların tam ortasında yürüdüğü de açık! Kimler yok ki içinde, kimi tutuklu, kimi tutuksuz… Bir bırakıp “iktidar” partisine geçenler kurtuluyor; yüzlerce sanık yargılanıyor, İmamoğlu için ağır yaptırımların olacağı belirtiliyor! Bunlar öne sürülen suçlamaların muhalefete yaşattıkları, üstelik birbuçuk yıldır hakkında kesinleşmiş bir mahkeme kararı bulunmamasına karşın…
Öyleyse bir insanı, özellikle de yargılama sürerken, her fırsatta “suçlu” diye anmak ne anlama geliyor? Hele bunu “iktidar” kanadının sözcüleri yapıyorsa… Daha mahkeme kararını vermemişken bir insanı toplumun önünde “suçlu” diye göstermek, yalnız o insanın değil, adalet duygusunun da üstüne basmak değil midir? Suçlamanın ağırlığı ne olursa olsun, insanı “suçlu” yapan şey başkalarının sözü değil, kanıtlar olmalı… Çok mu zor bunu yapabilmek? Suçluysa hesabını versin; suçsuzsa kimse onu “suçlu” diye damgalamasın… Açık net!
***
Aynı ölçüyü Fatma Betül Sayan Kaya ile eşi İlyas Kaya için de tutacak mıyız peki? Tutmalıyız! İmamoğlu için “suçlu demeyin, mahkeme söylesin” diyorsam, Kaya çifti için de aynısını söylemeliyim. Şimdi haklarında bir soruşturma yürütülüyor; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, tüm mal varlıklarının dondurulması için ilgili kurumlara yazı gönderdi. Öne sürülenlere göre anapara piyasasındaki bazı işlemlerden çok büyük kazanç sağlanmış; işin içinde “gizli bilgi kullanma” gibi ağır bir suç bulunup bulunmadığı araştırılıyor. Peki suçlu mudurlar? Kanıtlar ortaya çıksın, hukuk söylesin, mahkeme karar versin!
Ama burada bir soru çıkıyor karşımıza; “iktidar” çevresinden birinin adı bir soruşturmada geçtiğinde neden ‘suçlu’ dememek gerektiği anımsatılıyor da, İmamoğlu’nun birbuçuk yıldır Silivri’de tutuklu olduğu unutuluyor? Kanıtsız kimsenin suçlu sayılmasını istemiyorum, “adalete” uyulması gerektiğini söylüyorum. Suç varsa ortaya çıksın, hakları çalınan yurttaşın hesabı sorulsun! Hukuk dediğimiz şey biraz da bu değil mi; aynı tartaç, kimin karşısında durduğuna bakılmadan doğru tartmalı…
***
Adaletin ölçüsü, kimin karşısında durduğuna bakılmadan doğru tartmasıdır… Toplum ancak o zaman rahat bir soluk alır! Yurttaşın aralarında konuşacağı, karar vereceği bir olgu değil bu! Ayrıca yurttaşın öyle çok sorunu var ki; kış ayları yaklaşmaya başlarken nasıl barınırım, doyarım, ısınırım sorularının yanıtını arıyor! Yalnız bunlar mı? Hayır, okula giden çocuğunun masrafları, mevsimsel giyecekler, yaşamın birikmiş sorunları…
Birini “muhalif” kimliği nedeniyle ağır yaptırımlarla karşı karşıya bırakıp diğerini korumak, yurttaşın vicdanında derin yaralar açıyor; bilin… “iktidarın” iddialara dayalı “suçlu” söyleminin toplumda savunulur duruma gelmesinin açtığı yarayı da unutmamak gerek! İmamoğlu, Kaya çifti, diğerleri; insan onuruna kuşku bulaştırmadan, hakça yargılanıp yaptıklarının karşılığını almalılar… Yaşamın anlamı da bu değil mi?
OKTAY EROL
İnsanlar yoksullaştıkça “desteklerin” arttığı yönünde haberler düşüyor önümüze. Anımsayın, geçtiğimiz yıllarda sorumlu bakan “destek alanların” sayılarının artmasını övünç sayan açıklama yapmıştı! Yine bir kurumu anımsıyorum, “desteklerimizi her yıl üstüne koyarak artıracağız” diye açıklama yapıyordu! Okula aç giden çocukları düşünün, beslenme çantalarında ekmek arasına koyacak ürün bulamayan aileleri düşünün… Pazar sonlarının çürük meyvelerini bekleyenleri, çöplerden yiyecek, giyecek bulmaya çalışanları düşünün… “Destek” alanların sayısının artmasını bir “erdem”, bir sosyal devlet anlayışı, bir insan sevgisi saymak…
Bu anlayış neleri ardından getirdi biliyor musunuz? Haksızlığı, umursamazlığı, kazanma hırsını, küçük yatırımcıya kumpası… “Gemisini kurtaran kaplan” ya da “bal tutan parmağını yer” ya da “komşuda pişer bize de düşer!” Üç ayda, fonlardan on/ yirmi/ otuz kat vurgunlar… Bunu yapanların “nefislerine” mal edilen eylemleri… Açlığın da, yoksulluğun da, et için uzayan kuyruğun da, “destek” sayılarının artması da bundan! Yoksulluk mu suç, aç kalmak mı suç, karnını doyurmak istemek mi suç, insan gibi yaşamak için direnmek mi suç? “Suç” ne insanaşkına? Çalmamak, haksızlığa boyun eğmemek, hak etmediğini istememek mi suç?
***
Okullar açıldığında neler yaşandı biliyorsunuz… Toplumun “hayır severleri”, kuyrukta beklettiği öğrenciler için ailelerine “destek” yaptı! Anne ya da babanın elinden tutup getirdiği çocuk, bir yandan sırasını bozmadan bekledi kuyrukta, sonra kapalı alanda ne istendiğini sorana gereksindiği ürünlerin listesi verildi! “Hayır sever” dağıttığı ürünü yalnız alanın değil, herkesin bilmesini istediği için basını çağırdı, yetmedi sosyal medya hesabından canlı yayında gösterildi, yetmedi her ürün alanın yüz çizgilerine değin sayfasında yer verdi! Ne güzel bir yaşam bu? Hem insanların yoksullaşması için alım gücünün kırptıkça kırp, hem de “destek” etkinliklerinde “büyüklüğünü” herkese göster!
Bir başka, çocuklara “yardım” yapacağı yönünde çağrı yapan bir kurum, ücretsiz yemek dağıtıyordu! Gazetede gördüm fotoğrafı… Yaşı sekiz mi, on mu bilemem; yemek servis tabağını aşçıya uzatırken deklanşöre basılmıştı! Çocuğun elinde tabak, aşçının elinde kepte… Kepçeyi tutanın başı dik/ göklerde, tabağı uzatan çocuğun bakışları anlamsız/ boşlukta… “Yaşam budur belki de, hep ben el açacağım, hep onlar kepçeleri ile olduracak” diye mi düşünüyordur acaba? Hep birileri yurttaşların doymaması için hırslarını salacaklar, hep yurttaşlar doyabilmek için kuyrukta sıra bekleyecek; öyle mi?
***
Geçenlerde Seyhan Belediyesi’nin bir çalışmasını görmüştüm… Yaş almışlara, sağlık sorunları olanlara, yemek yapma olanağı bulunmayanlara “sıcak yemek desteği” yapıyordu… Yapılan işin “özünü” sevdim aslında… Yerel yönetimlerin, sosyal belediyecilik anlayışını benimseyenlerin yurttaşın beslenmesine önem vermesini kim istemez ki? Yaşıyorlar gibi ama yaşayamıyorlar aslında; bir varlar, çokça yoklar! Ekmeği bulsalar yatağı, şeker bulsalar yakacağı bulamıyorlar; bu denli açık net!
“Keşke” sözcüğünü hiç sevmedim; burada kullanacağım, “keşke” o fotoğrafları basına servis etmeseydiniz! Basına bültenleri servis eden birimlere biraz “insan olmanın erdemini” öğretseydiniz, biraz olsun “veren el alan eli bilmemeli” onurunu işleseydiniz! Evinin kapısında yüzü gizlenmeden bekleyen adamın gülemeyen yüzünü, yine belediye çalışanının gülümseyerek uzattığı poşeti gazete sayfalarına düşürmeseydiniz! Ne yapmış oldunuz şimdi, yurttaşı sevindirmiş, coşkuya boğmuş, karnını doyurmuş mu oldunuz şimdi? Halkın dişinden/ tırnağından/ artırdıklarından topladıklarınızla, halkın onurunu yok saydınız biliyor musunuz? Batsın böyle “halkçı/ sosyal belediyecilik” anladınız mı?
***
Biliyor musunuz? Doymazlar büyüdükçe “yeni” kazanç kapıları buluyorlar! Her açılan “yeni” kazanç kapısı yurttaşı daha da yoksulluğa itiyor! Fon vurgununa ismi karışanları, çok yerden aylık alanları duyduğunuz gibi düşünmeyin; daha çok vurgun peşindeler, daha çok yerden aylık alma çabasındalar… Etinizi/ kemiğinizi verseniz de doymayacaklar, her eksilen yanınızı biraz daha küçültecekler…
Yine Yeni Parti’ye sesleniyorum… Genel Başkanına, il örgütlerine, ilçe örgütlerine… Bu yaşananları iyi görün, iyi araştırın, sakın ha halının altına süpürmeyin bunları; çünkü söz konusu olan insan, söz konusu olan halk… Yurttaşın “desteklerle” değil, çalışarak/ üreterek, insan onuruna yakışır biçimde yaşamak istediğini, buna layık olduğunu anlatın herkese…