
ÖNCER ÜNLÜ – BAŞYAZAR
Sevgili ve değerli ” KozanBilgi.Net ” okurları;
Uzun zamandır ailem gibi gördüğüm sizlerden ve kıymetli yazarlarımızdan sağlık sorunlarım nedeniyle uzaktaydım. Allah’a şükürler olsun ki yeniden birlikteyiz. Tüm okurlara sevgi ve saygılarımı sunuyorum, sizlerle, bir aksilik olmadığı takdirde güncel yazılarımla haftanın üç günü birlikte olacağım.
Her şey küçük bir saygısızlıkla başlar.
Bankamatikte işlem yapmaya başladığımda arkamdan kafasını uzatıp şifreme bakmaya çalışan biriyle göz göze geldim.
— ” Hayırdır, hesaba ortak mıyız ? dedim. “
— Pişkin pişkin sırıtarak; ” Ne oldu ki ? ” dedi. Sonra iki adım geriye çekildi.
Ya sabır çektim, işimi bir an önce bitirerek dalaşmadan oradan ayrıldım. Çünkü bela çağırıyordu.
Metroda karşı koltuğa terlikleriyle ayaklarını uzatıp,telefonundan sesli bir şekilde müzik dinleyen genç adamın ayak kokusu ise tüm vagonu esir almıştı. O bölümde oturanların bu görüntü hiç umurunda değildi. Sanki ben uzaydan gelmiştim.
Hafta sonu arkadaşımla Niğde’ye doğru otobanda yol alırken, birden yanımızdan çok süratli bir şekilde geçen son model bir arabanın ön yolcu tarafındaki camının açılması ve pet su şişesinin önümüze doğru fırlatılıp, camın aynı hızla kapatılması saniyeler içinde oldu. Camdan su şişesi atan son model bir arabanın içindekiler ise, çevreye duydukları saygıyı hızla geçip gitmişlerdi.
Parkta yere atılmış çekirdek kabukları, kırılmış plastik şişeler ve izmaritler arasında yürürken ister istemez şunu sordum kendime:
” Biz nasıl bu hale geldik? Ne zaman bu kadar saygısızlaştık? “
Toplum olarak birlikte yaşama kültürünü, saygıyı, nezaketi ve ortak alanlara duyulan sorumluluğu yavaş yavaş kaybediyoruz. Küçük gibi görünen bu davranışlar aslında çok büyük bir kültürel ve sosyal çöküşün habercisi olabilir. Çünkü bireyin sorumsuzluğu, toplumun huzurunu bozar. Bu yazıda, günümüz Türkiye’sinde sıradanlaşan ama kabul edilemez hale gelen görgüsüzlük örneklerine ve bunların ardındaki zihniyete yakından bakacağız.
Sırada öne geçmeye çalışan birini görmek artık şaşırtmıyor. Markette, bankada, eczanede, otobüs durağında, metroda …
“Ben aceleyim” diyerek koca bir sırayı yok saymak adeta bir “hakkıymış” gibi davranmak. Toplu taşıma araçlarında yüksek sesle telefonla konuşmak, sinemada ya da tiyatroda, bir toplantıda film, gösteri ya da konuşma başlamışken bile telefona bakmak, telefonla mesajlaşmak, kalabalık içinde bile bağıra bağıra konuşmak, hayat hikayeleri ve sinkaflı küfürler dinlemek, artık olağan kabul ediliyor. Oysa bu davranışların hepsi, çevredeki insanların varlığını umursamamak anlamına geliyor.
Bir apartmanın asansörünü çöp kokusuyla doldurmak, ortak alanları kirletmek, gecenin bir vakti çekiçle duvara çivi çakmak ya da elindeki sigara izmaritini gelişi güzel bir yerlere atmak,arabanın camlarını açıp müziği sonuna kadar bağırttırmak da aynı düşüncesizliğin ürünü.
Her bireyin özgürlüğü, başkasının özgürlüğüne zarar verdiği yerde biter. Bu temel ilke unutuldukça, toplum içindeki huzur da eriyor.
Metroda ayakkabılarıyla koltuğa ayak uzatanlar, müzik dinleyen ama kulaklık takmayanlar, cam açılıp açılmayacağına kendi başına karar verenler… Hepsi, o aracın bir “ortak yaşam alanı” olduğunu unutmuş gibi davranıyor. Herkesin eşit olduğu bir ortamda, bazıları kendini ayrıcalıklı görüyor. Halbuki metroda, otobüste, vapurda yalnız değiliz. Yanımızda yaşlısı, çocuğu, öğrencisi, çalışanı var. Empati kurmadan geçirilen her yolculuk, başka birinin konforunu çalıyor.
Empati burada başlar: Sessiz olunması gereken yerde susmak, kalabalıkta yer vermek, kendi konforunu başkasının rahatsızlığına tercih etmemek. Bunlar çok basit, ama çok etkili adımlar.
Trafik, toplumun aynasıdır.
Kırmızı ışıkta geçen, emniyet şeridini işgal eden, sinyal vermeden şerit değiştiren, kaldırımlarda motorsikletleriyle terör estiren paketçiler, kırmızı ışığın en sonundayken yeşil yandığında en öndekine ısrarla korna çalan,güvenlik şeridinde seyreden kişi ya da camdan çöp atan bir sürücü, sadece kural değil; kültür de çiğner. Ambulansa yol vermeyen bir araç sürücüsü, sadece bir insanın hayatını değil, insanlığını da tehlikeye atar.
Son model bir arabanın içinden camdan pet şişe fırlatan bir sürücü ile, eski bir araçta kurallara uyarak yol alan bir başka sürücü arasındaki fark, sadece maddi değil; vicdani bir farktır.
Unutmayalım: Direksiyon başındaki insan, sadece aracı değil; karakterini de sürer.
Parklar, sahiller, yürüyüş yolları, ormanlar… Bunlar hepimizin ortak alanları. Ama bazılarının gözünde sanki şahsi çöplükleri gibi. Çekirdek kabuklarını yere atanlar, pet şişesini çimenliğe fırlatanlar, sigarasını bastığı yerde söndürenler,mangal kömürlerini ortaya dökenler,bira şişelerini kıranlar. doğayı kendinden ibaret sanıyor.
Piknik yapanlar yedikleri her şeyi bırakıp gidiyor; doğa, onların ardından kirli bir masa gibi kalıyor. Kimse arkasını toplamıyor çünkü “Nasıl olsa biri temizler.” mantığı ülkede yaşayanların %85 nin beynine yerleşmiş. Nasıl olsa enayi çok, kendileri ise süper zeki ….
Oysa bir doğa yürüyüşünde çöpünü cebinde taşımak, bir ağacın altını temiz bırakmak, medeniyetin küçük ama çok güçlü bir göstergesidir.
Temizlik belediyeden değil, bireyden beklenmeli.
Bu davranışlar genetik değil. Öğrenilen şeyler. Ve aynı şekilde, öğretilebilirler. Saygı da, görgü de, ortak yaşam kuralları da küçük yaşta öğrenilirse hayat boyu sürer. Ama sadece okullarla değil; aileyle, toplumla, medya ile, örnek davranışlarla mümkün olabilir.
Her birey kendi çevresinde iyi örnek olmalı. Çöp atmayan, sıraya giren, yüksek sesle bağırmayan, parkta yere izmarit atmayan biri; belki sadece bir kişiyi etkiler… Ama bu bile çok kıymetli.
Çünkü kültür, yasayla değil; davranışla yayılır.
Birlikte yaşamanın, toplumu toplum yapan en önemli şey olduğunu unuttuk sanki. Saygı, nezaket, empati… Bunlar sadece “kibar insanların meziyeti” değil; bir toplumun çimentosudur. Herkesin kendi başına buyruk olduğu bir yerde düzen değil; kaos olur.
O yüzden başkalarının haklarını gözeterek yaşamak bir lütuf değil, sorumluluktur. Ve her şey küçücük bir saygı hareketiyle başlar.
“Çöpünü cebine, saygını hayatına koy.”