01 Temmuz 2026 Çarşamba
Şişmanlık Kanser Riskini Artırıyor mu? Obezite ve Kanser İlişkisi
Eğitimde "Yüreklere Dokunmak"
Sevgi, takvimde işaretli günlere sığdırılacak bir duygu değildir
SOKAĞIN SESSİZ ÇIĞLIKLARI
GENÇLİK GELECEĞİN TOHUMUDUR
İRAN SAVAŞI DÜNYA İÇİN BİR FIRSATA DÖNER Mİ?
ŞÜKRÜ IŞIK
Ülkenin geleceğine dair endişelerin derinleştiği, milli hafızamızda derin yaralar açan isimlerin adeta birer özgürlük savaşçısı gibi sunulmaya çalışıldığı sancılı bir dönemden geçiyoruz. İşte böyle bir atmosferde, yüreklere su serpen, sarsılan umutlarımızı yeniden yeşerten ve dosta düşmana net bir mesaj veren Bayrak Mitingi’ni organize eden, emek veren ve o meydanı dolduran herkese teşekkürü bir borç bilirim.
Organizasyondaki bazı acemiliklere ve eksikliklere rağmen, ortaya çıkan muhteşem sonuç ve milletimizin gösterdiği güçlü irade her türlü takdirin üzerindedir. Var olun.
Sürecin ardından başlayan, mitingin özünü gölgeleyen ve polemik konusu yapılan meselelere de samimi bir empati penceresinden bakmakta fayda var:
Müsavat Bey’in geçmişteki nikâh şahitlerine baktığımızda, bir yanda dava büyüğü Muhsin Yazıcıoğlu’nu, diğer yanda ise hemşerilik bağı bulunan Kadir İnanır’ı görüyoruz. Dolayısıyla, Kadir İnanır’ın vefatı vesilesiyle cenazeye katılması, taziye mesajı yayınlaması veya çelenk göndermesi son derece insani ve doğal bir reflekstir.
Ancak gönül isterdi ki, o muhteşem miting meydanında bu konu bu kadar gündeme getirilmeseydi. Kürsüden yükselen savunma ve sitem tonu yerine; kısa, net ve vakur bir başsağlığı cümlesiyle bu konu geride bırakılabilirdi. Kapsayıcı olması gereken bir meydanda, kişisel bağlar üzerinden meydan okuyan bir üsluba başvurulması gereksiz bir gerilime yol açmıştır.
Aynı fikri kaynaktan beslenen, aynı tabana hitap eden İyi Parti, Zafer Partisi, Kutlu Parti gibi yaklaşık on siyasi oluşumun en büyük çıkmazı, ne yazık ki “ben” egosudur. Memleket adeta bir yangın yeriyken, siyasi yapıların “En iyi benim, herkes bana gelsin” inadıyla bir araya gelememesi büyük bir talihsizliktir. Ev yanarken teferruatla uğraşma lüksümüz yoktur. Bu dağınık tablonun vebali, ayrışmayı körükleyen tüm partilerin boynundadır ve bu durumun hiçbir haklı savunması olamaz.
Bayrak Mitingi’ni, kendi siyasi partilerinin gidişatına menfi bir tehdit olarak görüp endirekt şekilde eleştirenler ve bu eleştirilere kılıf olarak Kadir İnanır meselesini kullananlar ne yazık ki insafsızca davranmışlardır. Bu yaklaşım hiçbirine yakışmamıştır.
Tüm engellemelere ve bölücü unsurların mitinglerine gösterilen toleransın bu meydandan esirgenmesine rağmen; günün sonunda muhteşem, demokratik ve milli bir başkaldırı gerçekleştirilmiştir. Bu ülke üzerinde hesap yapanlara, vatanın sahipsiz olmadığı çok net bir şekilde gösterilmiştir.
Ben bu Bayrak Mitingi’ni ve ortaya koyduğu ruhu muhteşem buldum. Bu meydandan yükselen ses, bana ve inanıyorum ki milyonlarca vatandaşıma çok önemli bir gerçeği yeniden hatırlattı:
Biz bir olmaya ne kadar hasretmişiz… Birlik ve beraberlik içinde hareket etmeye ne kadar çok ihtiyacımız varmış.
Bu vesileyle, bu milli uyanışa vesile olan, emeği geçen, katılım sağlayan ve yüreği memleket sevdasıyla atan tüm dava arkadaşlarımı, vatandaşlarımızı gönülden kutluyorum.
İyi ki varsınız!
ŞÜKRÜ IŞIK
İnşaat Mühendisi
Bugün 16 Haziran 2026. Alevi canlar için yılın en hüzünlü, en vakur ve en kutsal zaman diliminin; Muharrem orucunun ilk günü. Önümüzdeki 12 gün boyunca ocaklar hırsla değil, hüzünle yanacak; sofralar lüks için değil, bir lokma rızıkla nefsi terbiye etmek ve ortak bir acıyı bölüşmek için kurulacak.
Muharrem, sadece bir takvim yaprağı ya da sıradan bir ibadet dönemi değildir. Muharrem; adaletin, zulme karşı dik duruşun ve insanlık onurunun kanla yazılmış tarihidir.
Kerbela: Çölde Solan Peygamber Çiçekleri
Bundan asırlar önce, miladi 680 yılının 10 Ekim günü Kerbela çölünde, insanlık tarihinin en karanlık sayfalarından biri açıldı. İslam peygamberi Hz. Muhammed’in “Benim dünyadaki reyhanımdır” dediği, sırtında taşıyıp sevdiği torunu Hz. Hüseyin ve yanındaki 72 can, Emevi halifesi Yezid’in ordusu tarafından günlerce susuz bırakılarak vahşice katledildi.
Henüz tebliğinin üzerinden 70 yıl bile geçmemiş genç bir dinin mensupları, o dinin peygamberinin soyunu kurutmak istercesine saldırdılar. Bu yüzden denilebilir ki:
Kerbela’da katledilen yalnızca Hz. Hüseyin’in ve yol arkadaşlarının bedenleri değildi. Orada, Hz. Muhammed’in getirdiği adaletin, merhametin ve İslam’ın ta kendisiydi. Kerbela çöllerinde o gün İslam, tam 73 kez katledildi.
O günden beri İslam, Kerbela çölüne Hz. Hüseyin’le birlikte gömülen mazlum ve mahzun bir dindir. Hz. Hüseyin ise bedenen ölse de, zalime boyun eğmeyen duruşuyla “Yaşayan İslam’ın” ve ölümsüz adaletin simgesi haline gelmiştir.
12 Günlük Susuzluk, Asırlık Yas
Alevi inancında Muharrem orucu, bu büyük acının kalplerde taşınma biçimidir. 16-27 Haziran tarihleri arasında canlar, Kerbela’da susuz bırakılan masumların acısını hissetmek adına su içmezler. Matem duruşu gereği dünyevi eğlencelerden uzak durulur, can incitilmez, et yenmez ve Hz. Hüseyin’in başının kesilmesine hürmeten bıçak kullanılmaz. 25 Haziran ise İmam Hüseyin’in şahadet şerbetini içtiği, acının doruğa ulaştığı o kara gündür.
Ancak Alevi felsefesi acıda boğulmayı değil, o acıdan bir dostluk ve birlik bilinci çıkarmayı öğütler. İşte bu yüzden, 12 günlük matemin ardından 28 Haziran’da Aşure Lokması kaynatılır.
Zulüm fırtınasından sağ kurtulan İmam Zeynel Abidin için pişirilen bu şükür çorbası; farklılıkların, renklerin ve tatların tek bir kazanda nasıl bir araya gelip güzelleştiğinin kanıtıdır. Aşure, birliğin ve kardeşliğin nişanesidir.
Duruşunuz Hüseyni Olsun
Bugün Muharrem’in ilk günü vesilesiyle, Kerbela’da hak, adalet ve onur uğruna can veren Hz. Hüseyin’i ve 72 şühedayı rahmetle, minnetle ve derin bir saygıyla anıyorum.
Tarih Yezidleri lanetle, Hüseyinleri ise büyük bir aşkla anmaya devam ediyor. Ne mutlu zulme sessiz kalmayıp, safını her daim mazlumdan yana seçenlere…
Tutulan Muharrem oruçları, çekilen yas-ı matemler Hak katında kabul ve makbul olsun. Canların birliği, dirliği daim olsun.
ŞÜKRÜ IŞIK
İnşaat Mühendisi
Mutlak butlan kararı ile CHP genel başkanlığı koltuğuna oturan, seçilmiş genel başkan koltuğuna atanmış genel başkan olarak oturan Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı bu hukuki hamle; parti içinde, kamuoyunda ve Alevi toplumu genelinde “seçimle gelen yönetime yargı yoluyla darbe vurmak” ve “koltuk hırsı” olarak yorumlanmıştır.
Gelişmeler üzerine basına ve medyaya yansıyan açıklamalarda, bazı Alevi dedeleri Kılıçdaroğlu’nun “toplumsal barışı bozduğu, hırsına yenik düştüğü ve yol erkânına zarar verdiğini” belirterek kendisini “düşkün” ilan ettiklerini açıkladılar. Ayrıca Özgür Özel’in mitinglerinde de tabandan benzer düşkünlük tepkileri yükseldi.
Alevi inancında ve toplum düzeninde en ağır cezalardan biri olan düşkünlük sistemi şu temel yaptırımları içerir:
Toplumsal Dışlanma: Düşkün ilan edilen kişi, işlediği suçun ağırlığına göre toplumdan geçici veya ömür boyu dışlanır.
Cemden Mahrumiyet: Bu kişi cem ibadetine katılamaz, rızalık lokması yiyemez; toplumla olan manevi bağları tamamen kesilir.
Selamın Kesilmesi: Toplum üyeleri, yol erkânına bağlılıkları gereği bu kişiyle alışveriş yapmaz, konuşmaz ve ona selam dahi vermez.
Alevi camiası için bu denli ağır bir manevi yaptırımı göze alan Kılıçdaroğlu’nun, işi neden bu noktaya getirdiği sorusu akılları kurcalamaktadır.
Geçen seçim döneminde Altılı Masa’yı kuran, farklı kimlik ve düşüncedeki muhalefet partilerini bir araya getirme başarısı göstermiş gibi bir hava oluşturan Kılıçdaroğlu; oy oranı toplamda %1 bile etmeyen 4 partiye 39 milletvekili vererek arkasına aldı. Bir anlamda kendi adaylığını genel merkez hamleleriyle dayatmış ve tabanda karşılığı olmadığı için seçimin kaybedilmesine yol açmıştı.
Normal şartlarda istifa etmesi gerekirken koltukta direnen ancak kurultayda delegenin iradesiyle açık ara kaybeden Kılıçdaroğlu, sonradan üretilen bir “mutlak butlan” davasıyla geri döndü. Tam da ülkede kaos hakimken, iç ve dış politikada kazanlar kaynarken mahkeme kararıyla genel başkanlığa atanan Kılıçdaroğlu bunu neden yaptı? Bu hamle sadece kişisel bir hırsın ürünü mü, yoksa bazı iddialarda olduğu gibi “görevli” olmanın bir sonucu mu?
Ülkemiz şu anda adeta bir uçurumun kenarında duruyor. Orta Doğu’da kazan kaynamaya devam ediyor; Irak, Lübnan, Ürdün ve Suriye’nin ardından İran da sıcak savaşın içerisine çekildi. Bölgemizde şimdilik sıcak çatışmaya girmeyen neredeyse tek ülke Türkiye kaldı.
Türkiye’yi doğrudan bir savaşa sokma riskini hiçbir dış güç kolay kolay alamaz. Bu nedenle ya içeride toplumsal bir çatışma körüklenecek ya da eyalet sistemi ve çok uluslu devlet modelleriyle ülke içeriden parçalanacak. Şu anki gidişat ve beliren tehlike ne yazık ki bu yöndedir.
Siyasi tabloya bakıldığında;
İslamcı kesim iktidarda ve Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çizgisine müzahir bir görüntü veriyor.
DEM Parti zaten eyalet sistemi ve çok uluslu devlet modeli için her fırsatı değerlendiriyor.
Devlet Bahçeli, kritik süreçlerde sistemin önünü açmak için gereken siyasi hamleleri her zaman yapan bir lider pozisyonunda.
Geriye direnç odağı olarak sadece ulusalcı, Atatürkçü ve sosyal demokrat kesim kalıyor. Bu denklemde Kılıçdaroğlu’nun asıl misyonunun, bu muhalif kesimi paramparça etmek olduğu yorumu ağırlık kazanmaktadır.
Anayasa’nın ilk 4 maddesi ve 66. madde gibi devletin kuruluş felsefesini oluşturan olmazsa olmaz yasaları değiştirme eylemleri sırasında oluşabilecek toplumsal reflekslerin önünü kesmek adına adeta bir konsolidasyon planı devrededir:
İslamcı kesimi Erdoğan,
Milliyetçi kesimi Bahçeli,
Kürtçü kesimi zaten dünden razı olan kendi aktörleri,
Atatürkçü sosyal demokratları ise Kılıçdaroğlu konsolide edip pasifize ederse…
Sanki tüm siyasi hesaplar bu tehlikeli plan üzerine kurulmuş gibi görünmektedir.
MHP’ye alternatif olarak sahneye çıkan İYİ Parti, Zafer Partisi ve diğer küçük partiler, tüm çabalara rağmen MHP’nin kemikleşmiş yapısı karşısında tam anlamıyla istedikleri başarıyı yakalayamadılar. Bu aşamada, Kılıçdaroğlu nedeniyle CHP’den koparak yeni partiler kurmaya çalışacak yapıların ne derece başarılı olabileceği büyük bir soru işaretidir.
Kısacası, ülke olarak işimiz oldukça zor. Yaşanan “mutlak butlan” olayı, artık basit bir CHP içi parti meselesi olmaktan çıkmış, doğrudan bir memleket meselesi haline gelmiştir.
Bu nedenle, mevcut politikalara veya isimlere kişisel olarak sempati duyulmasa bile, Özgür Özel ekibinin desteklenmesi bu aşamada stratejik bir zorunluluktur. CHP’li seçmen ve aktörlerin öncelikle “mutlak butlan” gerekçesiyle el konulan partiyi yasal ve demokratik yollarla geri almaları; bölünmeden, tek vücut halinde hareket etmeleri ülkemizin geleceği açısından hayati bir önem arz etmektedir.
ŞÜKRÜ IŞIK
23 Mayıs 2026 Cuma ertesi günü Kozan Lisesi bahçesinde İliştirik partisi var ve bir aksilik olmazsa orada birlikte olacağız. Özellikle Kozan dışında yaşayan bizler için çok anlam ifade eden bir toplantı olacak. Emeği geçen herkese teşekkürü borç bilirim.
Sadece üyelik bağım olsa da, İlk andan beri aynı heyecanla daha güzel nasıl olur, daha çok mezunu nasıl bir araya getiririz telaşındayım. Ara sıra yazılarla, telefon ve sosyal medya ile duyurum yapıyorum. Bu duyurumlardan birine hemşerimiz, ağabeyimiz, Kutlu Parti Genel başkanı Prof. Dr Yusuf Halaçoğlu kayıtsız kalmamış ve cevaben “ bir başka programla çakışmazsa gelmeye çalışırım” demişti.
Dün Genel başkan yardımcısı Tulga Keskin kardeşimiz telefonla aradı ve Yusuf hocanın etkinliğe katılacağını bildirdi.
Davet eden kişi olarak kendi adıma, dernek başkanım ve yönetimi adına, lise müdirem ve öğretmenlerimiz adına ve sizler Kozan Lisesi Mezunları adına mutlu oldum.
Kendisine ve beraberinde gelecek olan heyete
Sizlerin destek ve katılımı ile daha da güçlü olacağız Yusuf hocam.
Var olun.
Kozan seyahatlerinde İmamoğlu’nu geçince Kozan Kalesi göründüğü andan itibaren kalbi pır pır atan, heyecanlanan biri olarak 50 yıl sonra hiç görmediğim arkadaşlarımı görebilme umudu ile aynı heyecanı yaşıyorum.
Lütfen maksimum katılımla Kozan’da bir devrin başlangıcı olacak bu dost muhabbeti ortamında bulunun ve gücümüze güç katın.
Muhabbetle
Şükrü Işık
İnşaat Mühendisi/Adana
ŞÜKRÜ IŞIK
31 Mart 1979 da Adana Belediye Başkanını kurşunladığım iddiası ile gözaltına alındım. Teşhis için götürüldüğüm Tıp Fakültesi Numune Hastanesinde pol-derli piç Ahmet ekibinin bir komplosu ile tabanca ile vuruldum.
Ameliyat sonrası başımda nöbet tutmaya başlayan ve hastanede geçen 11gün boyunca başımdan ayrılmayan Ülkücü Hemşirelerden biriydin.
Hastane sonrası günlerde hiç kopmadık
80 Ocak ayında her an hapse düşebilir, her an vurulabilir, her an kaçak olabilir, okulu bitiremeyebilir konumundaki ben gibi istikbali meçhul bir delinin evlenme teklifi kabul ettin.

O zaman ben Mühendislik ikinci sınıf öğrencisi sen üniversite kadrosunda bir hemşire idin.
12 Eylül 1980 gecesi Kozan’da gözaltına alındım, Polis okulunda 3 ay süren gözaltında her gün geldin, yiyecek getirdin, sigara getirdin kirlilerimi götürdün, bizler tezgâhta iken sizler dışarda aynı çileyi çektiniz.
Aralık 1980’de tutuklandık, Köprü köyü askeri cezaevi, Gaziantep E tipi ve nihayetinde Mamak cehennemi.
1983 yılında tahliye olana kadar ardımsıra cezaevlerinde dolaştın.
Cezaevi çıkışı okulda son yarı yılı okurken
30 Ekim 1983’te nişanlandık.

Okul bitimi ekonomik nedenlerle evlenme tarihinde sıkıntı olunca (amiyane tabiri ile) askere kaçtım.
Nihayetinde askerlik dönüşü 28 Kasım 1986 tarihinde evlenebildik.
İstikbali meçhul, namlunun ucundaki bir talebeye “Evet” demenin bedeli, evlenebilmek için 7 çile dolu yıl bekledin.
Benim gibi kafası kırık bir delinin 1979’dan bu yana 45 yıldır kahrını çekiyorsun.
Evlatlarımız Oğuzhan, Alperen, Erenhan okuyup birer mühendis oldu ise, başarılı iş hayatları var ise hep senin kanatlarının altında oldukları için oldu.

Ben Muhsin Başkan’la siyaset yaparken sen çocukların eğitimi ile büyümesi ile ilgileniyordun.
Kısaca Garibim ( Hürü hanım), hayatım, evdeşim, aşkım…
45 yılda bana yaşattıkların için teşekkür ediyorum.
Sana çektirdiğim çileler için özür diliyorum.

Tanrı’ya hamdolsun bize birde Timuralp diye bir altıntop verdi. Alperen ve gelinimiz Müge’nin oğlu, bizim torunumuz, çekirdek ailemizin neşe kaynağı küçük dev adam…
Duygusala bağlamadan kısa keseyim.
Teşekkürler hayatımın kadını, hayatımın anlamı…TEŞEKKÜRLER GARİBİM….
