SELMA ERDAL

SELMA ERDAL

02 Temmuz 2026 Perşembe

Sorular, Sorular

Sorular, Sorular
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Sorular, Sorular

*Önce HAYVAN HAKLARI diyor ülkemizdeki “kedi-köpek annesi” olduklarını ileri süren bayanlar… Oysa SAHARA Çöllerinde 15 binden daha çok sayıda insan aç ve susuz göç yollarına düşmüş son yıllarda, duyanınız var mı?

Duymadınızsa ya da duyarsız kaldınızsa işte sizlere başka sorular…

Faytoncuların atlarına musallat olanlar; varsılların hipodromda koşturdukları atlar hakkındaki düşüncelerinizi de kamuoyu ile paylaşma lütfunda bulunur muydunuz acaba? Yoksa çeneniz/gücünüz/iradeniz ancak; dişinize göre olan garibanlara mı yetiyor?

Kobay olarak kullanılan hayvanlar hakkında ne düşünüyorsunuz; kedi-köpek severler?

Horoz dövüşçüleri, köpek, deve güreşçileri fink atarken memlekette… Onlara karşı da efelenmeğe yüreğiniz var mı?

*1950’li yıllara değin; tarımsal üretimiyle, hem Osmanlı’dan kalma dış borçlarını ödeyen, hem de ulusunu yedi düvele el açmadan besleyen TÜRKİYE ne durumlara düşürüldü?

Kaliforniya’dan CEVİZ, Kanada’dan MERCİMEK, Çin’den KESTANE, Latin Amerika’dan ANGUS ETİ, Bulgaristan’dan SAMAN ve Türk köylüsü kahvehanelerde bacak sallamaktan bulamadığı için zaman Suriye’den de PATATES dışalımı yapılıyor.

Özal döneminde; “ithal ikamesi” dümeniyle, yerli üreticinin ürettiği ürünün değerinin aşağılara çekilmesiyle, giderek köylünün eli, ayağı tarlalardan çekilmişti. Ardından da tarım toprakları arsa mafyalarına peşkeş çekilmişti. Sonuç olarak beton-çimento ekilen topraklardan; ne patates, ne de soğan fışkırmıyor artık…

“Tarlaya ektim soğan…Bitmedi yedi doğan” Türküsü söylendiğinde; şaşıracak bundan böyle 2000’lerden sonra dünyaya gelen her bebe “Ne tarlası, ne soğanı? Ne patatesi, ne samanı?” diye soracak.

Özün sözü; Suriye’den gelen PATATES; ne araba fabrikalarına kurban edilen SAKARYA Ovası’nın ki gibi değerli olacak, ne de tarımsal girdilerin yükselen maliyeti nedeniyle artık PATATES ekmeğe olmayınca niyeti Ödemişli’nin… Bundan böyle sofranıza gelecek olan patatesler de Suriyeliler’in.

*Doktorlar konuşa dursun; kadınlar için en uygun çocuk doğurma döneminin 24 ile 30 yaş aralığında olduğunu… İlkbaharlarını yaşarken; eller havaya, erkekler tavaya, çocuklar sonbahara diyerek, çocuk edinmeyi erteleyen kadınlar, yumurtalarını donduruyorlarmış.
Hey gidi günler, hey! Hey gidi eski günlerde söylenmiş sözler, hey!

Sakla samanı, gelir zamanı günlerinden… Sakla yumurtanı, sonra doğurursun çocuklarını günlerine… Saman ekecek tarla kalmadı tamam da, çocuk doğurtacak sağlam koca da mı kalmadı kızlar?

Taze sebze, meyve dururken; dondurulmuşunu yemek ne kadar sağlıklıysa… Bu dondurulmuş yumurtalardan üretilecek çocuklar acaba ne kadar sağlıklı olacaklar?
Başta GDO’lu beslenme ve çevre sorunlarının olumsuz dışsallıkları sonucunda; kadınların dondurulmuş yumurtaları bir yana, erkeklerin de üretkenlikte sağlık sorunları yaşadıkları uzmanlarca dile getirilmektedir.

Nüfusta kantite (sayısal çokluk) yerine, kalite (nitelikli çokluk) için her alanda ve her anlamda önce doğallık, önce sağlık…

Elbette ki herkesin özgür iradesi, özgür istenci, özgür seçimi…
Ne diyelim her işin demek ki varmış bir kolayı?

Bundan böyle; cevizler Kaliforniya’dan, mercimekler Kanada’dan, kestaneler Çin’den, Angus eti Latin Amerika’dan, saman Bulgaristan’dan, patatesler Suriye’den ve bebeler de dondurucudan…

Ülkemiz halkına ne iş kaldı ki kahvehane köşelerinde bacak sallamaktan başka?
Ne demişti Ulu Önderimiz?

Türk Milleti Çalışkandır mı demişti?

Selma Erdal; Didim, 1 Temmuz 2026

Devamını Oku

Taşrada Aydın Olmak

Taşrada Aydın Olmak
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Taşrada Aydın Olmak

Bizim entelektüellerimiz, aydınlarımız, akil adamlarımız; sızmış, kafayı bulandırmış içki masalarında ülkeyi de rakısına, viskisine meze yapmış çakır keyif…
Belki Boğaz’da, belki Bodrum’da ya da Yunan Adaları’nda Batı’ya, Batılı’ya öykünmekte, halkından yakınmakta, ama sürekli kendini halkından sakınmakta…

Siz hiç aydınlıkçı, Cumhuriyetçi, Batılı değer yargılarıyla, çağdaş uygarlık düzeyine erişme savında bulunan herhangi birini; gençleri karşısına alıp da, bir başka deyişle onları değerli bulup, saygı duyup, onlara öğütler verdiğini, gelecek için onları aydınlattığını, birikimlerini onlarla paylaştığını gördünüz mü, hiç böylesi bir söyleşiye tanık oldunuz mu? Özellikle de taşrada…

Benim yaşamımda; ülke düzeyinde bilinen, tanınan bir aydın, bir sanatçı, bir sanat adamı oldu ilk gençlik yıllarımda…Ki o kişi; Nazım Usta’nın öğrencisi BALABAN, Ressam İbrahim BALABAN…
BALABAN Ailesiyle; Bursa İpekçilik mahallesinden komşuyduk çocukluktan, ergenliğe geçtiğim yıllarda… Bununla birlikte onunla ilgili pek de güzel anılarım yok yaşadıklarım arasında…

BALABAN bizleri aydınlatmak bir yana; selam bile vermezdi ana-babalarımıza ve öfke saçan kapkara gözleri, uzunca kıvırcık saçlarıyla ürkütürdü mahallenin çocuklarını da… Oyun oynadığımız arsaya evini kondururken, elinde kürek bizleri kovalardı canavarca… Oysa evi dolar, taşardı her gün; konukları olurdu tiyatrocu, sanatçı, yazar, çizer takımından…

Bizlere karşıysa sanki vahşi bir hayvan; korku salardı kız, oğlan her birimize… Öyle ki on yedi yaşımda, liseyi bitirdiğim günlere değin yolda gördüğümde bile ürkerdim ondan… Değil ki bizlere sokulacak, sanatını anlatacak ya da Nazım Baba’dan söz edecek; hiç olacak iş mi ?

Eşi bile annelerimizi konuk etmeye, onlarla komşuculuk oynamaya çekinirdi; o günlerde asosyal kavramını bilmediğimiz için, “yabani, vahşi” derdik ve hapisten çıkmış bir cani gibi görürdük onu… Ne ara ki evlilik nedeniyle İstanbul’a taşındım, onu da Bursa’da bıraktım, bir gün eşimin getirdiği bir kitabı okuyuncaya değin onu hiç anımsamadım.

İZDÜŞÜMLER adlı bu kitabın yazarı; İbrahim BALABAN’dı. Ressam… Bursa’nın SEÇ Köyü’nden ve kitapta da anlatılan Bursa damında yattığı mapusluk günleri, Nazım’la yaşadıkları…

Kız kaçırma nedeniyle adam yaralamaktan sabıkalı bir suçlunun, Nazım’ın yontmasıyla bir aydına dönüşünün/dönüşümünün serüvenini anlatıyordu Bursa’dan komşumuz olan ve biz mahalle çocuklarına ancak ürkütücü yüzünü gösteren bu adam…

İşte toplumsal yaşamdan karşılaştığım bu çok özel ve önemli bir insanın (Nazım Usta bu adam; dile kolay) yetiştirdiği bir adam… Ama mum dibine ışık vermez atalar sözüyle birebir örtüşen tutum ve davranışlarıyla uzak ya da ulaşılmaz bir adam konumunda…

Kuşkusuz BALABAN tek değil; aydın kavramıyla örtüşen bireyler arasından pek çok örnek verilebilir.
Ne yazık ki gerçek aydınlar uzak olunca toplumdan; vasatın egemenliğine geçti bu ülke, aydınların değil sokakta gezenlerin sözüne duyarlı oldu bu halk… Aydınlar ulusuna, halkına kuşbakışı, teğet geçmekten bile uzak ve böylece kuruldu tuzak; aydınlığa…

Bilgileri, becerileri kendinden menkul adamlar ve kadınlar türedi; onların sözleriyle karardı ortalık… Karşımıza çıktı pek çok sayıda; ilim, irfan sahibi görüntüsünde, ulema oldukları savında ama çağdaş uygarlıktan çok uzaklara düşmüş pek çok varlık… Başı sarıklı, sırtında cübbe ya da Ortadoğu halklarına özgü beyaz entari…Saç, sakal birbirine karışmış… Elinde, kolunda, boynunda; otuz üçlük, doksan dokuzluk ya da dokuz yüz doksan dokuzluk tespih ve ahkam kesmekte… Bundan böyle aydın olmak hak getire, insanların beyinlerini karşı devrim yolunda yıkamak artık onların tekelinde…

Vatan’a, Millet’e mübarek olsun!

Ve bir anmalık, dahası yüreklerimizde yanmalık bir gün: 2 Temmuz

Temmuz; yaz mevsiminin en sıcak ayıdır. Üstelik de yangın ayıdır. Orman yangınları en çok

Temmuz’da yaşanır bu ülkede…

Hele ki 2 Temmuz 1993’de Sivas’a başlayan yangın

İşte o yangın sonsuza dek yanacak yüreklerimizde

Oy Madımak; teke, tüke sakalın

Oy Madımak; Sivas’ta yakılan canlar nedeniyle, bugün de yanmaktadır her yanın

Selma Erdal; Didim, 30 Haziran 2026

Devamını Oku

Bilmek Konuşmak, Düşünmek

Bilmek Konuşmak, Düşünmek
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Bilmek Konuşmak, Düşünmek

*Biz çocukken; büyüklerimiz bizden iyi bilir derdi, ana-babalarımız.
60’lı yıllarda; biz daha iyi biliriz diye ortaya döküldü “68’li” abi ve ablalarımız
80’lerde herkes köşe dönmesini iyi bilirim dedi.
90’lar “kart-kırt-kurt-kürt” avlamakla geçti.

Ve yıllarca Demirel; “bir bilen” olduğunu ileri sürerek bizleri hep kandırdı.
Hamdolsun ki artık bir tek bilenimiz, emredenimiz, karar verenimiz var.
Vatanımıza, cumhurumuza ve cumhuriyetimize mübarek olsun.

Artık işlem tamam.
ATATÜRK’ÜN CHP’sini de gömdüğüne göre tarihe…
Görevin son buldu Kılıçdaroğlu; çekilebilirsin pert olmuş araçlar galerisine!

*Enflasyon çocuğu olarak doğduk Menderes döneminde… Demirel bizi darbelerle büyüttü. Özal’la liberalce sömürüldük.
Erdoğan döneminde de otorite/yetke iliklerimize işledi. Gün gelip de, “ecel bizi şişledi” dediğimizde, “demokrasi ideasını ancak Olimpos’da bulacağız” zannımca..
Dolayısıyla herkes, her gün diğerlerini uyarıyor “Ey Türk Milleti uyan!” diyerek…
Bir başka deyişle diğerlerini uyaran milyonlarca “uyanık” herkes varken ülkede, acaba milyonlarca uykucu ya da uyurgezer nereden geldi bu yerlere?
İşin içinde çok başka işler mi var acaba?
Kim bilir, belki de ???

*Ülkemizin kurtarıcısı ve kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün yaptıklarını bozanlar… Yurtta Barış, Dünyada Barış ilkesinden uzaklaşanlar… Ülke içinde ve dışında kin, nefret, kavga tohumları saçanlar… Ve yine de kafalarında; tüm Müslüman Ülkeleri içine alan, onlara önderlik edecek olan Sünni inançlılardan oluşan bir birlik ve daha da ötesinde bir devlet kurma düşleri taşıyanlar…
Buna kim izin verir ki? Arap ülkeleri mi?
Arap devletleri “özde değil ama sözde özgür” çünkü çoğunun kuklacısı, iplerinin oynatıcısı dünün sömürgen devletleri İngiltere, Fransa, İtalya ve Okyanus ötesinden gelip de buralarda efendilik yapan Amerika…
Üstelik o Arap devletleri yeniden Osmanlı’nın tebaası/uyruğu olmak isterler mi?
Sanıyor musunuz ki onların toplumsal hafızalarından Osmanlı’nın egemenliğinde, denetiminde oldukları günlerin izleri silindi?
Her ne kadar öğretilerde Osmanlı ile ilişkilendirilmeyip, yeni bir başlangıç olarak tanıtılsa da Türkiye Cumhuriyeti Devleti; dünün Osmanlı hinterlandı içinde kalan ülkeler için Türkiye elbette ki Osmanlı’nın ardılıdır.
Bu arada varsayalım ki verdiler ya da verecek gibi oldular; onları Osmanlı’dan koparan ama daha sonra onları kukla gibi oynatan sömürgeci güçler bu oluşuma izin verir mi?
Nasıl olur da Sünni inanç üzerinden, dinsel değer yargıları üzerinden bir birlik oluşturup, bir de onun başına geçmeyi düşleyenler çıkabiliyor günümüz dünyasında?
Ve bu düşlerin olmazlığı, düşüncesizliği göz ardı edilerek; asıp, biçmeğe, fare gibi güçsüzleşmişken aslan gibi kükremeğe kalkışıyorlar?
Üstelik F35’ler ile S400 kararsızlığında yapayalnız kalınan uluslararası ilişkiler ağında; efelenmek, kabarmak, külhanlık etmek ne kadar ussallık içerir?
Bilindiği gibi Temmuz ayında NATO buluşmaları gerçekleşecek ülkemizde, dolayısıyla bu düşünceler geliverdi aklımıza…

Ekonomisiyle, ordusuyla, ulusal düzeyde ve uluslararası ilişkilerde başarısızlığa sürüklenen siyasal yapısıyla yüceliğini yitiren bir devlet… Buna karşın dünün yedi düveliyle yeniden kapışma ortamını yaratacak beceriksiz diplomatik ilişkiler…
Bir avuçluk Yunanistan bile tehditler savuruyor; arkasında İngiltere, dahası Amerika… Bir zamanlar Türkün Gölü sayılan Akdeniz’de bugün Türk Devleti’ne soluk aldırmama çabasındalar.
Bütün bu yayılmacı, bu sömürgeci devletler; Akdeniz’de son yıllarda fink atarken, bizi yönetenlerse CHP’yi bertaraf edip yapılacak ilk seçimde nasıl frikike atarız entrikası peşindeler.
Aynı gemideyiz diyorlardı ya aynı gemide olmadığımızı, olamayacağımızı öğrendiklerinden dolayı aynı gemideyiz demeyi de bıraktılar. Çünkü aynı gemide olsaydık; zamların, zalimliğin zulmü altında ezilenler yalnızca bizler olmazdık. Hep birlikte göğüslerdik sıkıntıları ve eğer hep birlikte paylaşabilmiş olsaydık ülkemizdeki gönenç/refah pastasını…
Ne acıdır ki…
Bir Türk dünyaya bedeldir sözlerinin çınladığı bu topraklarda, Türkün varlığını yok sayanların yönetimi altında Osmanlı’nın son dönemine benzer karanlık günler sanki pek yakında… Kuşkusuz korkmuyoruz ama kaygılıyız.

 

*Ve Didim
Didim Amfi Tiyatro’da 4 Temmuz ve 12 Ağustos günleri arasında “Unutulmaz Konserler” dizini varmış.
Acaba konserlerin gerçekleştirilme gerekçesi; CHP’nin son soluğunu verişine ağıt yakmak için midir?
Dahası 2 Temmuz’da Sivas’da yakılan canları anma yıldönümünün hemen ardından dökülen gözyaşlarının kederini 4 Temmuz’da başlayacak olan konserlerde söylenecek ezgilerle unutmak için midir?
Çok daha da önemlisi; acaba bu konserlere para nereden bulunuyor?
Hani Didim Belediyesi yetersiz olanaklarıyla hizmet vermeye çalışıyormuş ya işte bu nedenle soruyorum.
Ayrıca şarkıcıların her biri sanki Alevi kimliğiyle tanınmış “canlar” değil mi?
Konser değil de Cem mi düzenlenecek, semah mı dönülecek?
Anlayamadım gitti.
Üstelik festivallere, tartışma konusu olan araçlara ve kim bilir daha nelere para bulan Didim Belediyesi; her nasılsa çöp sorununa (atıkların yeniden değerlendirilmesi bağlamında) neden para bulamıyor?
Yıllardır; toplanan çöpleri geceleri yakıyor.
Bu yakma uygulamaları sonucunda “ki Tengri koruya” Didim’i de bir gün külliyen yakmazlar inşallah; AMEN!

Selma Erdal; Didim, 26 Haziran 2026

Devamını Oku

Kent Kimin: Rantiyenin mi, Halkın mı?

Kent Kimin: Rantiyenin mi, Halkın mı?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Kent Kimin: Rantiyenin mi, Halkın mı?

Bir kenti tanımak için, kentteki konutlara, yapılara bakmak yeterli değildir. O kentte kimin konuşabildiğine, kimin susturulduğuna, kimin odakta tutulup kimin çepere itildiğine bakmak gerekir. Çünkü kent olarak tanımlanan oluşum; yalnızca beton, asfalt, kavşak, rezidans, AVM, ışıklı cephe ve seçim afişi değildir. Kent; aynı anda bir iktidar aynasıdır. Orada kim görünürse, kim kaybolursa, kim karar verirse, kim yalnızca karara katlanırsa; kentin gerçek kimliği dışa ancak bu koşullarda yansır.

Bundan dolayı “kent hakkı” kavramı yaşamsal bir önem taşır. Çünkü “kent hakkı” kavramı; kentin yalnızca içinde yaşanacak bir yer değil, üzerinde söz söylenecek bir ortak yaşam alanı olduğunu anlatır. Daha açık bir söyleyişle de kent; müteahhidin, belediye başkanının, yatırımcının, danışmanın, ihale masasının ve imar oyunlarının özel mülkü değildir. Kent, orada yaşayan insanların hakkıdır; dahası en başta onların hakkıdır.

Bugün ne yazık ki birçok yerde kent, yaşayanların gereksinimlerine göre değil; sermayenin doyumsuzluğuna açgözlülüğüne, oburluğuna göre düzenleniyor. Bir mahallede çocukların oynadığı boş alan, bir sabah “proje alanı” oluveriyor. Yıllardır aynı semtte yaşayan kentliler; bir gün kendilerini “kentsel dönüşüm” denilen yanıltıcı, aldatıcı kavramlar eşliğinde evsizlik, mülksüzlük sorunuyla karşı, karşıya buluyor ve çaresizliğin, umarsızlığın soğuk duvarıyla yolları kesiliyor. Parklar, alanlar, kıyılar, dahası gökyüzü bile yavaş yavaş paraya çevrilecek bir nesne gibi ele alınıyor. Sanki kent, insanın barınması, soluk alması, birbiriyle karşılaşması ve dayanışması için değil de yalnızca rant üretmesi için varmış gibi algılanıyor.

İşte bu ilişkiler bağlamında kentler talan ediliyor ve bu talanın üzeri de “vizyon”, “marka şehir”, “yaşam kalitesi”, “dönüşüm”, “yenileme”, “akıllı kent”, “sürdürülebilir büyüme” gibi kavramlarla cilalanıp, parlatılıyor. Buna karşın kentsel dönüşüme açılan bölgelerde yaşayanların; yaşlısı evinden oluyor, kiracı yerinden ediliyor, gençler artık kendi doğdukları kentte yaşayamıyor, kadınlar güvencesiz kamusal alanlarda yalnızlaşıyor, yoksullar kent merkezinin dışına sürülüyor. Kuşkusuz bu süreçte bazı kentler gerçekten “akıllı kentler” oluyor; ama nedense o akıl hep paranın, hep kurnazın, hep rantiyenin kurnaz aklı olarak aklı ortaya çıkıyor. Dolayısıyla “kent hakkı” olgusu tam burada devreye giriyor ve çıkar çevrelerini rahatsız edici ama oldukça önemli, oldukça gerekli soruyu soruyor:

Bu kent kim için kuruluyor? İnsan için mi, yoksa yatırım dosyaları için mi? Yurttaş için mi, yoksa ihale zinciri için mi? Çocuk için mi, yoksa otopark için mi? Ağaç için mi, yoksa beton yapılara tutkun rantiye için mi?

Bilinmelidir ki kent hakkı; yalnızca “ben de bu kentte yaşıyorum” deme hakkı değildir, ondan daha çoğudur. Öncelikle “Ben bu kentin edilgen, dışlanan, yok sayılan izleyicisi değilim; bu kentin kurucu öznesiyim” deme özgüvenidir. Bir başka deyişle konu yalnızca belediye hizmetlerinden yararlanmak değildir; kentin nasıl planlanacağına, kamusal alanların nasıl korunacağına, ulaşımın nasıl örgütleneceğine, dönüşümün kimin yararına yapılacağına ilişkin söz söyleme hakkıdır. Dahası kent hakkı, yalnızca kentte oturmanın değil; kentsel kararlarda katılımcı ve kentin söz söyleyen bireyi olmanın adıdır.

Bu bağlamda bir kez daha yerel demokrasi sorunsalına geliyoruz. Bizde demokrasi çoğunlukla sandıktan sandığa anımsanan bir uygulamadır. Oysa yerel demokrasi, seçim günü oy verip sonra beş yıl susmak değildir. Mahallede ne olacağına, parkın kalıp kalmayacağına, kıyının halka mı yoksa bir işletmeye mi bırakılacağına, kentin nefes alıp alamayacağına ilişkin sürekli söz söyleyebilmektir. Demokrasi, belediye yapısının fiziksel duvarları arasında değil; sokakta, mahallede, alanlarda ve kamusal tartışmalarda yaşanıyorsa, gerçektir.

Ne yazık ki tam da burada çağımızın en tanıdık aldatmacası devreye giriyor; katılım varmış gibi yapmak… Toplantılar yapılıyor, paneller düzenleniyor, çalıştaylar gerçekleştiriliyor, raporlar basılıyor, fotoğraflar çekiliyor, sözde “Halk dinleniyor.”, soran olursa kentlerde “yerel demokrasi, yerel katılım şölenleri” yaşanıyor. Ne kadar ince, ne kadar çağdaş, ne kadar uygar bir uygulama! Acaba gerçekler öyle mi? işin ilginç yanı; karar çoğunlukla önceden verilmiş oluyor, bir başka deyişle yurttaşa mikrofon uzatılıyor ama fiş takılı değil. Yurttaş konuşuyor, ama ses sisteme gitmiyor, halkın sözü, sesi hiç duyulmuyor. Sonrasında ne idüğü belirsiz bu uygulamaya katılım deniyor. Bu, katılım değil; katılım gösterisidir, katılımcılık oyunudur. Dahası bu gösteri; demokratik makyajdır, boyamadır, aldatmacadır.

Gerçek katılım, yalnızca görüş bildirmek değil; karar sürecinde etkili olmak, kentin ve kentlinin çıkarlarına ters düşen kararlara kaşı çıkmak, seçenekler sunabilmek ve karar verenleri hesap vermeye zorlayabilmektir. Yurttaş, bu gösterinin sesi, sözü olmayan kuklası değil; gerçekten işleyen yerel demokrasi sürecinin öznesi olmalıdır.

Bu nedenle kent konseyleri gibi yapılar önemlidir; çünkü kuramsal olarak kent konseyleri, kentteki çeşitli toplumsal kesimlerin bir araya gelip ortak akıl üretebileceği, yerel yönetimi etkileyebileceği, kentin geleceği üzerine konuşabileceği alanlar olarak düşünülmüştür. Oysa uygulamada görüyoruz ki birçok yerde kent konseyleri, ya belediyenin gölgesinde kalıyor ya da belediyenin bir uzantısı gibi, yerel yöneticilerin destekleyicisi ve savunmanı gibi bir işlev görüyor, yetmezmiş gibi kentlinin değil de çıkar çevrelerinin yanında tavır alıyor. Oysa bir kent konseyi yalnızca belediyenin düzenlediği toplantıya katılan birkaç tanıdık yüzün konuştuğu bir alan olmamalıdır. Mahallede yaşayan kiracının, pazarda çalışan kadının, genç işsizin, engelli yurttaşın, yaşlı emeklinin, göçmenin ve dijital erişimi olmayan insanın da sesini duyurabileceği gerçek bir kamusal alan olmalıdır.

Bir yapının adı “katılım” olabilir; ama işleyişi eşitsizlik üretiyorsa, o yapı demokratik değil, göstermeliktir. Kent konseyi gerçekten işlerse, kent hakkını büyütür. İşlemezse, yalnızca “bakın ne kadar katılımcıyız” aldatmacasına dönüşür.

Günümüzde yaşanan dijital devrimle birlikte; dijitalleşme de kentsel katılımdaki çelişkili işleyişi daha karmaşık duruma getiriyor. Öyle ki birçok belediye dijital katılım platformlarıyla övünüyor; uygulamalar, portallar, çevrimiçi anketler, e-belediyecilik sayfaları, akıllı kent panelleri… Elbette her şey çok çağdaş görünüyor. Ama soralım; bu dijital alanlara kimler erişebiliyor? Yaşlı bir kadın, düşük gelirli bir yurttaş, kırsaldan göç etmiş biri, dijital okuryazarlığı sınırlı bir emekli, bu düzenlemelerin neresinde? En önemlisi de algoritmalar hangi istemleri öne çıkarıyor, hangilerini görünmez kılıyor? Bu dijital dönüşüm sürecinde; (henüz bankamatikten para bile çekemeyenlerin aramızda yaşadığı gerçeği dururken karşımızda) kentlinin katılımı yaşama geçiriliyor mu?

Dolayısıyla günümüzde kent hakkı yalnızca fiziksel kentsel alan sorunsalı değildir. Aynı anda dijital kamusal alanın adaleti sorunsalıdır. Çünkü yeni çağın dışlanması bazen kapıdan kovularak değil, ekranda/yansıda görünmeyerek gerçekleşiyor. Dünlerde yoksul mahalle haritanın dışına atılırdı; günümüzde veri setinin dışına atılıyor. Yöntem değişiyor, ama kentlinin dışlanması sorunu değişmiyor.

Sonuç olarak kent hakkı, duygusal bir söylem değil; son derece maddi, son derece siyasal, son derece yaşamsal bir konudur. Çünkü kent dediğimiz olgu; insanın yalnızca yaşadığı yer değil; aynı anda nasıl bir toplumda yaşayacağının da aynasıdır, dışa yansımasıdır. Eğer kent rant için kuruluyorsa, toplum da adaletsizlik için kuruluyor demektir. Eğer kentte halk yalnızca izleyiciyse, demokrasi de sözde var olan, göstermelik bir uygulamadır. Eğer bir parkın yazgısı; çocuklardan çok yatırımcıyı ilgilendiriyorsa, orada planlamadan çok baskı vardır, zorbalık vardır.

Kent kimin? Soruyu tekrar soralım. Çünkü bu sorunun yanıtı; yalnızca imar politikalarını değil, bir ülkenin demokrasi anlayışını da ele verir. Kent halkınsa, halk konuşmalıdır. Kent halkınsa, halk karar süreçlerinde görünür olmalıdır. Kent halkınsa; yoksul da kadın da genç de yaşlı da engelli de kiracı da göçmen de o kentin değerli birer öznesi olarak tanınmalıdır.
Bir kentte en yüksek yapılar değil, en derin eşitsizlikler büyüyorsa; orada yükselen değer uygarlık değil, yalnızca betonun/rantın/paranın saldırganlığıdır.

Selma Erdal; Didim, 25 Haziran 2026

Devamını Oku

Kültür

Kültür
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Kültür

Kültür ki Türkçesi ile ekin, hars…
Bu ülkede “kültür” kavramının tanımını yapamayacak adamlar dönem, dönem; Kültür Müdürü, daha da ilerisi Kültür Bakanı olarak boy gösterseler de kamusal alanda… Bu kavramın toplumsal yapımızda yeterince bilinmediği kanısı vardır aydın kesimler arasında…
Kültür sözcüğünün anlamı insanın bireysel/kişisel yapısına ve toplumsal yapısına göre başkalıklar gösterebilir. Bireysel tanımlamaya; insanın doğumuyla birlikte aile içinde başlayıp, okul ve iş çevrelerinde geçirdiği aşamalar doğrultusunda gösterdiği gelişmeler girer. Kuşkusuz bu gelişmelerin anahtarı; bireyin aldığı eğitimdir, doğrudan okullardan aldığı eğitimdir. Öğrenilen, eğitimle görülen mesleki bilgiler, öğrendiği yabancı diller; hep bu tanımlamanın içerisinde değerlendirilir. Bu değerlendirmelere göre “kültürlü adam/kadın/genç” tanımlamaları yapılır.
Oysa toplumsal yapıya göre değerlendirme yaptığımızda, bir başka deyişle toplumun kültür tanımından söz ettiğimizde; burada “kültür” uygarlık kavramıyla özdeş tutulur, o toplumun uygarlık tarzını anlatan bir söz olarak değerlendirilir. Örneğin; Türk kültürü, Avrupa kültürü, Doğu kültürü, Batı kültürü gibi… Bu anlamda “kültür sözü; belirli bir tarihsel dönem süresince belirli bir toplumsal sınıf tarafından aynı doğrultuda oluşturulan töre ve folklor kurumlarını olduğu kadar, sanat, felsefe ve bilim edinimlerini de kapsar.
Burada unutulmaması gereken nokta, “kültür” sözünün “şiddet” ve “ilkellik” kavramlarını dışladığı ve “hümanizm/insanseverlik” kavramıyla neredeyse anlamdaş olduğudur. Bu bakımdan; bir “yamyam kültürü”nden ya da “askeri kültür”den söz edilemez, ancak “kültürlü bir asker”den söz edilebilir.
Daha anlaşılabilir bir deyişle; nasıl ki hava, besinler ve su ile bedensel gelişimimiz sağlanıyorsa… Okullarda gördüğümüz eğitimle de ruhsal/tinsel gelişimimiz, kişisel gelişimimiz sağlanıyor demektir. İşte toplumsal gelişimimiz de maddi anlamda ki beslenmeyle bedenimizin gelişmesi gibi, tarımsal toprağı işleme biçimleri, makinalar, üretimde edinilen deneyler ve diğer maddi zenginliklerle sağlanıyor. Ki buradan “maddi kültür” kavramına ulaşılır. Bununla birlikte “manevi kültür” kavramı için de; bilim, sanat, edebiyat, felsefe, etik (ahlak) eğitimle sağlanır. Buradan çıkan anlama göre de diyebiliriz ki kültür; toplumların işlemekte olan durumlarının, etkinliklerinin, çalışmalarının ürünüdür.
Dolayısıyla kültürün ögeleri olarak Anadolu kilimindeki nakış, tarhana çorbası, zeybeği, oyun havası, Türkün ayranı ya da düğün alayı; toplumun yaşam biçiminin ürünüdür.
Örneğin; atasözlerimiz toplumsal deneyimlerden ve değer yargılarından çıkan dersler sonucu söylenmiş sözlerdir.
Yine dilimiz, Türkçemiz; kültürümüzün en belirgin özelliğidir. Ortak değerlerimizi, toplumsal yaşam deneyimlerimizi öncelikle dilimiz Türkçe aracılığıyla nesilden, nesle aktarabiliriz. İşte insanın bedeni gibi, canlı bir yapısı olan toplumun, bir başka deyişle nesnelerden değil, canlı varlıklar olan insanlardan oluşan toplumun; yaşarken belli değerler üretmemesi, etkinlikler yaşamaması düşünülemeyeceğinden “kültürsüz bir toplum düşünülemez” yargısı anlamlıdır, doğrudur.
Sonuç olarak toplumların maddi ve manevi deneylerinin birikimi bizi “kültür” kavramına götürecektir.
Kültür kavramının toplumsal yaşamdaki anlamı; kuşkusuz “toplumsal gelişme”nin toplum yaşamdaki öneminde gerçek anlamını bulacaktır. Çünkü “toplumsal kültür” kavramı olmasaydı; insan nesli tekerleği bulmaktan, son teknoloji ile üretilmiş binek otolara değin yaşanan gelişmeyi nasıl gerçekleştirebilecekti?
Bunun gibi ateşin bulunmasından, tepkili jet motorlarına, daha da ileri giderek uzay araçlarının gerçekleştirilmesine ulaştıran gelişmeler nasıl oluşacaktı?
Eğer toplumlar “kültür” kavramının taşıdığı anlamı; yaşamlarında uygulamasaydı, bir başka deyişle nesilden, nesle taşımasaydı, tekerleğin bulunduğu dönem belki de sürekli yaşanacak, ateş her dönemde yeniden bulunmaya çalışılacaktı.
Böylesi bir durumda halk arasında sıkça kullanılan “Amerika’nın yeniden keşfi” sözleri; söylemde değil, sürekli eylemde olacaktı. Oysa Amerika’yı Colombus keşfetti ve ardından pek çok yeni yerlerin bulunması gerçekleşti.
Bunca sözden sonra… Ama her ne dense…
Ülkemizde çocuklar; cinsel saldırılara uğramaktan… Saldırıların sonucunda öldürülmekten ne yazık ki kurtarılamadı, korunamadı. Bu saldırılar önlenemedi.
Durum böyle olunca; yaşadığımız toplumda kültürden, dolayısıyla uygarlıktan söz edebilmek ne kadar anlamlı olabilir ki?
Daha önce de belirttiğimiz gibi nasıl ki şiddet kültüründen, kadın cinayetleri kültüründen söz edemeyiz, çocuklara tecavüz kültürü diye bir kavramdan da asla söz edemeyiz. Üstelik böylesi kabul edilemez olayların sıkça yaşandığı toplumlarda da asla ve asla ne kültürden, ne de uygarlıktan söz edemeyiz ve elbette ki hümanizm/insanlık üzerine tek bir söz bile söyleyemeyiz.
Dünya’da yaşanan pek çok gelişmenin karşısında, ülkemiz gündeminde her gün böylesi korkunç olayların yaşanması karşısında; toplumsal öfke, kızgınlık ve utançla “neden?” diye sorgulayıp, bu tür acıların bir daha yaşanmaması için, son bulması için güç birliği yapıp, savaşmalıyız.
Yoksa Anadolu uygarlığından, Türk kültürü kavramından söz ettiğimizde, bu ulusun merhamet özelliğinden söz etmeye kalkıştığımızda; bizlere ancak “istihza” ile güler karşımızdakiler.

Selma Erdal; Didim, 23 Haziran 2026

Devamını Oku