SELMA ERDAL

SELMA ERDAL

11 Ağustos 2026 Salı

Soykırım (mı?)

Soykırım (mı?)
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Soykırım (mı?)

Beyaz adam; Amerika anakarasına adım attığı günden beri, orada yaşayan yerlileri yok ediyor, onları soykırıma uğratıyor ya da asimile ediyor (kendisine benzeştiriyor). Bununla ilgili gerçekler Tarih kitaplarında yazılı olduğu gibi, günümüzün araştırmacı yazarları da bu konuda pek çok araştırmalar yayınlıyor. Gerçi onlar yalnızca Amerika’nın yerlisi Kızılderililer’i değil, Afrika’dan köle olarak getirilen Kara Adamları da yok ediyorlar ki özellikle bu konuda Elliot Jaspin’in “Etnik Temizliğin Saklı Tarihi” adlı çalışması, 20. yüzyıldan beri süregelen katliamları sunuyor insanlığın vicdanına…
Ve Kanadalılar; Amerikalılar’ın sınır komşusu… Onlar da bir Türk atasözündeki “iki atı yan yana bağlama; ya suyundan, ya huyundan” sözlerini sanki yaşama geçirmişler gibi… Çünkü Kanada Hükümetleri de yıllardan beri ve yine bu yüzyılda Kızılderili topluluklarını yok etmek, eritmek, çoğalmalarını önlemek için gizli ya da açık çalışmalar yapıyor.
Örneğin; Kanada’nın Britanya Kolombiyası bölgesinde yaşayan Haida Kızılderili halkına yönelik girişimler…
Kanada yetkililerinin halkın kimliğini, kültürünü yaşatabilme çabalarına karşı direnen yerliler; kendilerini Haida Warriors (Hayda Savaşçıları) olarak tanımlıyor. Çünkü bu savaşçılar dillerini, geleneklerini korumak için savaşıyorlar.
Ve yaşadıklarıyla ilgili şöyle yakınıyorlar:
Yetkililer çocuklarımızı alıyor ve “Biz sizin çocuklarınızı değil, içlerindeki Yerli’yi öldürüyoruz” diyorlar.
Bu savaşçıların arasından 87 yaşındaki bir yerli örijinal/özgün Haida dilini biliyor ve günde 3 saat okula gidip, çocuklara ve yetişkinlere öğretiyor.
Onlar diyorlar ki:
Zaman kısıtlı. Her günümüzü bir gün olarak görüyoruz ve ne öğretirsek, ne kadar çok öğretirsek diye çabalıyoruz. Bizim içimizdeki kimliklerimizi öldürüp, kendi kimliğini bize veren Resmi İdeoloji’yi her gün biz yeniden, yeniden öldürüyoruz.
Ve yine Kanada…
Kanada’nın Alberta Bölgesi… Petrol çıkarılan ve çıkarıldıktan sonra kalan atıkların toplandığı zehir dolu çukurların, göletlerin olduğu topraklar… Ve bu topraklarda; yarınlar, gelecek nesiller düşünülmeden doğası yok edilen Yukon Nehri yakınındaki bir Kızılderili Bölgesi daha…
Ne var ki burada yalnızca DOĞA öldürülmüyor. Bu doğada yaşayan Kızılderili KADINLAR da öldürülüyor. Yine 70’li yıllardan beri bölgede Kızılderili kadınlar kayboluyor, aileler onları aramak için yetkililere başvurduklarında başka erkeklerle gittiklerine ilişkin açıklamalar yapılıyor yakınlarına… Ama bu kadınların ne dirisi, ne de ölüsü bulunmuyor ki 4 bini aşkın Kızılderili kadın kayıp ve bu yaşananlar bir soykırım olarak nitelendiriliyor konuyla ilgilenen araştırmacılarca…

Bize ne bunlardan; Kara Adam’ı yok eden Amerikalı’dan ya da Kızılderili halkını yok eden Kanadalı’dan demek var da…
Böylesi bir duyarsızlık insanlık onuruna yakışmaz, insanlık vicdanına hiç sığmaz kuşkusuz ama bizim derdimiz kıssadan, hisse… Biz bakıyoruz bu olaylardan alacağımız derse…
Ve yöneliyor endişelerimiz sürekli mülteci işgali sonucunda başımıza gelebilecek derde…
Çünkü onlar; sürekli ürüyorlar, çoğalıyorlar, virüs gibi yayılıyorlar.
Buğday başaklarının bire beş vermesi gibi; her mülteci kadın en az beş çocuk doğuruyor “sığınmacı” olarak geldiği ülkemizde ve göz göre, göre ülkemizi ele geçiriyorlar ve ülkemizi yönetenlerce destekleniyorlar, korunuyorlar.
Üstelik Türk erkeklerinin mülteci kadınlarla evlenmeleri de teşvik edildiği gerçeği de bir yanda… Hemen Tarih’in karanlık sayfalarında duran Sovyet rejiminin geçmişte ülkesindeki Türk erkeklerini, Rus kadınlarıyla evlenmeğe zorlayarak, doğacak çocukların Ruslaştırılması girişimleri geliyor ister, istemez aklımıza…
Kaygılanıyoruz; Amerika’da yerlilerin yok edilmesi gibi, Türkün anayurdunda da Türk mü yok edilmek, soykırıma mı uğratılmak isteniyor acaba diye, hem de çok kaygılanıyoruz.

Selma Erdal; Didim, 11 Ağustos 2026

Devamını Oku

Söylenmemiş Söz Kalmasın

Söylenmemiş Söz Kalmasın
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Söylenmemiş Söz Kalmasın

Bugünlerin geleceği 90’lardan beri belli…

İşte 90’lardaki Türkiye’nin ahvali… Bugünler için nasıl da hazırlanmış altyapı…

Sonuçta bal gibi yuttuk uyuşukluk hapını.

Önce futbol düşkünlüğü; devleti yönetenlerin öncülüğünde ve yine devlet televizyonunda başlatılan gazino geceleri…

Bunun anlamı neydi?

Erkeklere futbol, kadınlara magazin…

Uyuşukluk, deformasyon, bozulma, erozyon, tozuma hapları; kuşkusuz yüksek dozda…

Ve elbette ki başlangıç TÖ’nün döneminde…

Futbol ve magazin alaşımı, Televole kültürü sarıverince benliğimizi; bundan sonrası bizler için tek yol devrim mi?

Ne yazık ki yanlış yanıt!
Ne Kemalizm, ne Marksizm. Bundan böyle Tek Yol Magazinizm!
Halkın bilinçaltına girmek, toplumsal yapıyı dönüştürmek, düşünmenin yerine izlemeyi, sorgulamanın yerine oyalanmayı koymak için magazin programları yayında; Flash, flash… Az sonra!

Özel yaşam kamusal gösteriye, mahremiyet tüketim malzemesine, insanlar da seyirlik nesnelere dönüştürüldü.

Kimin kiminle olduğu, kimin kimden ayrıldığı, kimin kimi aldattığı; ülkenin gerçek sorunlarından daha çok yer almaya başladı televizyon yansılarında.

İnsanlar başkalarının yaşamlarını izlemekten kendi yaşamlarına, sorunlarına odaklanamaz oldular.

Pop kültür; müzikten sinemaya, televizyondan sonra kitap dünyasını da ele geçirdi.

Sabun köpüğü televizyon dizilerinin senaryolarından başkalığı olmayan kitaplar okurlara sunulmaya başlandı ki Barbara Cartland masalları bile oldukça entelektüel içerikli sayılabilir bunların yanında…

Kitaplardan söz açılmışken; yemek tarifi verir gibi yaşam tarifi veren kitaplara ne demeli?

Üstelik adına sosyologların “risk toplumu” dediği; belirsizliğin, güvencesizliğin ve öngörülemezliğin arttığı bir dünyada yaşıyoruz.

Rastlantılar…

Kendi denetimimiz dışında gelişen olaylar…

Ansızın değişen koşullar…

Bilinmezler arasında yapılan uzun bir yolculuk…

Böylesi bir yaşamda ne derece yararlı olabilir bu kitapların sayfalarında dağıtılan ahkâmlar?

Bu kitapları yazanlar gerçekten de yaşamı hakkıyla yaşamayı başarmışlar mı, becermişler mi?

Ansızın karşılarına çıkan olumsuzlukları yenmeyi, tüm zorlukların üstesinden gelmeyi, bütün dış etkenlere karşın ayakta durmayı; bir gün bile bunalmadan, sendelemeden doğal sonlarına kadar yaşamda kalmayı becerebilmişler mi?

Özellikle de şu “yaşam koçları”…

Kendilerine ilişkin, kendi yaşamlarına ilişkin ne öğrendiler; ne deneyimler, ne çıkarımlar edindiler de başkalarının yaşamlarına sağaltıcı reçeteler yazmaya, başkalarına yol göstermeye, önderlik etmeye kalkışıyorlar?

Hani şu çok bilinen atasözündeki gibi:

Kendi başını bağlayamaz, gelin başı bağlamaya kalkar…

Tarotçular, falcılar, üfürükçüler, sihirciler, büyücüler, şifacılar…

Kitapları yetmedi; yaşamlarımıza biçim vermeye soyunmuş, bilgileri, bilinçleri kendinden menkul insanlar…

Şeyhler, şıhlar, ağalar için kaygılanırken bir de bunlar türedi toplumu çürütenler borsasında…

Ama asıl sorun onların varlığı değil yalnızca…

Onların peşinden gidenler…

Kendi aklını, iradesini, karar alma mekanizmasını dumura uğratıp, üste bir de para sayarak başkasının aklıyla yaşamayı seçenler…

Çünkü aklını başkasına kiraya vermeye alışmış insanın, bir gün iradesini de başkasına teslim etmesi şaşırtıcı değildir.

İşte tam da burada başlıyor başka bir yolculuk:

YASALAR varken, yasalara uymayanlara/aldırmayanlara/hakkını yasalarda aramayanlara; tez günde gelir YASAKLAR.

Önce masumane görünen sıradan işlerle başlar.

“Ne olacak canım bundan?” dersin.

“Geçicidir…” dersin.

“Bizi mi bulacak?” dersin.

Sarar gider benliğini de, bedenini de; ayırdına varamazsın!

Yıllardır “Karanlığın dibine vursun bir kez, bakın nasıl çıkar yeniden aydınlığa” umutları düşmüş olsa da dillere; umutlanma boş yere…

Battın mı bir kez, kolay kolay karanlığın derinliklerinden çıkamazsın.

Çünkü yoktur karanlığın kaldırma kuvveti, sudaki gibi!

Toplumların da insanların da dibe vurunca kendiliğinden yukarı çıkacağına ilişkin bir doğa yasası yoktur.

Tersine…

İnsan karanlığa da alışır.

Yasağa da…

Susmaya da…

Boyun eğmeye de…

Sanma ki üç maymun olmak yeterli kalır bu değişen, dönüşen düzende; hani şu duymayan, konuşmayan, görmeyen üç maymun…

Oysa senden daha ne maymunluklar beklenir, önceden ayırdına bile varamazsın.

Bundan böyle sen yalnızca duymayan, konuşmayan, görmeyen değil; düşünmeyen, sorgulamayan, başkaldırmayan maymun da olacaksın.

Çünkü bir toplum özgürlüğünü bir sabah ansızın kaybetmez.

Önce küçük yasaklara alışır.

Sonra sessizliğe…

En sonunda da kendi sessizliğini özgür iradesi sanmaya başlar.

İşte o noktada artık üç maymun da yetmez.

Dördüncü maymun düşünmez.

Beşincisi sorgulamaz.

Altıncısı karşı çıkmaz.

Ve yedinci maymun…

Bütün bunların kendi seçimi olduğuna inanır.

İşte asıl tehlike de burada başlar.

Çünkü susan insanın yeniden konuşması olanaklıdır.

Korkan insan cesaretini yeniden bulabilir.

Yanılan insan gerçeği görebilir.

Ama kendi teslimiyetini özgürlük, kendi sessizliğini tercih, kendi boyun eğişini irade sanmaya başlayan insanı uyandırmak çok daha zordur.

Böylesi değişim ve dönüşüm geçiren bu ülkede…
Her geçen gün ulusal birliğimiz, ülke bütünlüğümüz ve ortak geleceğimiz üzerine yeni bir deste açılıyor.
Aman Türk uyanmasın…

Açılalım aheste, aheste…

Yıllarca AB’ye gireceğiz denildi; çoğunluk umutlandı, bekledi, hevesle…

Tarihimizde Ankara Savaşı’nda yenilen Yıldırım Bayezid’in Timurleng tarafından kafese kapatılıp gezdirildiği anlatılır ya…
İnsan ister istemez soruyor:

Bu gidişle bir gün TÜRK kimliğini taşıyanlar da dolaştırılır mı görünmez kafeslerin içinde?

Üstelik kafesin kafes olduğunun ayırdına bile varmadan…

Lozan, Sevr, açılım, bütünlük, kimlik, egemenlik…

Bunların her biri ayrı ayrı tartışılabilir.

Ama benim kaygım yalnızca tek tek siyasal kararlar değildir.

Asıl kaygım; yurttaşın bütün bu kararlar karşısında düşünme, sorgulama ve karşı çıkma yetisini giderek yitirmesidir.

Çünkü ülkesinin geleceği konusunda düşünme yetisini başkasına bırakan yurttaşın önüne hangi haritanın konulduğunun bir süre sonra önemi kalmaz.

Haritayı başkaları çizer, yolu başkaları belirler, yönü başkaları gösterir.

O ise yürür ve sanır ki yolu kendisi seçmiştir.

Yedinci maymunun trajedisi de tam burada başlar.

Yoksa bu gidişle bizim de sonumuz yedinci maymunluk mudur?

Selma Erdal; Didim, 10 Ağustos 2026

Devamını Oku

Kissinger: İnsan Biçimindeki Jeopolitik Algoritma

Kissinger: İnsan Biçimindeki Jeopolitik Algoritma
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Kissinger: İnsan Biçimindeki Jeopolitik Algoritma

Algoritmalardan öncesinde dünyayı diledikleri yönde biçimlendiren adamlar vardı.

Çekiştiren, itekleyen, devletleri birbirine yaklaştıran ya da birbirinden uzaklaştıran; bazı yönetimleri ayakta tutarken bazılarını çökerten adamlar…

Kuralları koyan, projeler hazırlayan, doktrinler belirleyen; ülkeleri dost, düşman, müttefik, tehdit, pazar, üs, ham madde deposu ya da tampon bölge olarak sınıflandıran adamlar…

Yakın tarihimizde bu adamların en bilinenlerinden birisi Henry Kissinger idi.
Ama onu yalnızca etkili bir diplomat, güçlü bir devlet adamı ya da kurnaz bir stratejist olarak tanımlamak yeterli olur mu?

Bence Kissinger, algoritmaların henüz dünyayı kuşatmadığı bir dönemde çalışan, insan biçimindeki jeopolitik bir algoritmaydı.

Çünkü o da ülkeleri, halkları, liderleri ve savaşları belirli değişkenlere ayırıyor; bilgileri topluyor, olasılıkları hesaplıyor, güç dengelerini karşılaştırıyor ve Amerikan çıkarları bakımından en uygun sonucu bulmaya çalışıyordu.

Bilgisayar ekranı yoktu önünde belki ama haritaları vardı.

Askerî raporları, ekonomik göstergeleri, istihbarat bilgileri, diplomatik yazışmaları ve gizli görüşme tutanakları vardı.

Bir ülkenin ne istediğinden çok, ne işe yarayabileceğiyle ilgileniyordu.

Bir halkın nasıl yaşadığından önce, o halkın siyasal tercihlerinin küresel dengeyi nasıl etkileyeceğini hesaplıyordu.

Bir yönetimin demokrat olup olmadığı ise çoğunlukla ikinci plandaydı.

O önce şu soruya yanıt arıyordu: Bizim çıkarlarımıza uygun mu?
Çünkü jeopolitik hesaplarda ülkeler her dönemde yalnızca ülke değildir. Bazen askerî üstür. Bazen enerji koridorudur. Bazen ham madde deposudur. Bazen rakip gücün çevresine yerleştirilmiş bir ileri karakoldur. Bazen de başka halklara örnek olabilecek kadar tehlikeli, bağımsız bir siyasal deneydir.

Kissinger’ın çalışma biçimini bugünün diliyle şöyle açıklayabiliriz:

Girdiler toplanır. Devletlerin askerî, ekonomik ve siyasal güçleri ölçülür. İttifaklar, çatışmalar ve olası tehditler değerlendirilir. Sonra diplomatik pazarlıklar, yaptırımlar, gizli operasyonlar, savaşlar, yakınlaşmalar ve uzaklaşmalar devreye sokulur.
Sonuçta adına “denge”, “istikrar” ya da “ulusal çıkar” denilen bir çıktı elde edilir.
Ne kadar akılcı görünüyor, değil mi? Ama asıl sorular tam da burada başlıyor:

Kimin dengesi? Kimin istikrarı? Kimin çıkarı? Ve bu hesapların bedelini kim ödüyor?

Çünkü büyük devletlerin “istikrar” dediği şey, başka halklar açısından baskı, darbe, işkence, yoksulluk ve bağımsızlığın ortadan kaldırılması anlamına gelebilir.

Kissinger’ın kitaplığımda bulunan Dünya Düzeni adlı eseri, onun dünyayı nasıl okuduğunu anlamak bakımından önemli bir metin. Kitabın temelinde şu düşünce var:

Dünya kendiliğinden düzene girmez. Düzen kurulur. Kuralları belirlenir. Sınırları çizilir. Meşru aktörleri tanımlanır.

Kurallara uyanlar sistemin içinde tutulur, uymayanlar ise tehdit ya da istikrarsızlık kaynağı olarak değerlendirilir.

Kissinger, farklı uygarlıkların ve devletlerin kendi dünya düzenlerini nasıl kurduklarını anlatır. Avrupa’nın Westphalia sistemini, Amerika’nın evrensel değer iddiasını, İslam dünyasının tarihsel siyasal anlayışını ve Çin’in kendisini merkeze yerleştiren düzen tasavvurunu karşılaştırır.

Ama burada “düzen” sözcüğünün büyüsüne kapılmamak gerekir. Çünkü her düzen adil değildir. Cezaevi de düzenlidir. Kışla da düzenlidir. Kölelik sistemi de kendi içinde kurallı bir düzendir. Sömürge yönetiminin de merkez ile çevre arasındaki görevleri, sınırları ve yetkileri bellidir.
Öyleyse yalnızca “Düzen var mı?” diye soramayız. Şunu da sormamız gerekir:
Düzeni kim kuruyor? Kuralları kim belirliyor? Kimler sistemin meşru üyeleri kabul ediliyor? Kimlerin itirazı tehdit olarak görülüyor? Ve düzenin sürdürülmesi uğruna kimlerin yaşamı gözden çıkarılıyor?
Kissinger’ın dünyasında istikrar, çoğunlukla değişimden daha değerlidir. Çünkü değişim belirsizlik yaratır. Belirsizlik hesaplanabilirliği azaltır. Hesaplanamayan halk hareketleri, devrimler ve siyasal talepler ise büyük güçlerin kurduğu dengeyi bozabilir. Bu nedenle “Kissenger ve benzeri” insan biçimindeki jeopolitik algoritma, bir devrimin haklı olup olmadığından önce güç dengesini nasıl etkileyeceğine bakar. Halkların özgürlük talepleri bile büyük satranç tahtasının birer değişkenine dönüştürülür.
Yine kitaplığımda bulunan Kissinger’ın “Çin: Dünden Bugüne Çin” adlı çalışması da bu düşünme yöntemini başka bir yönden açığa çıkarır.
Kissinger, Çin’i yalnızca güncel ekonomik ya da askerî gücüyle değerlendirmez. Binlerce yıllık devlet geleneği, tarihsel belleği, savaş ve diplomasi anlayışı içinde okumaya çalışır. Çin, onun gözünde yalnızca belli bir anda fotoğrafı çekilecek bir devlet değildir. Geçmişi bugünün içine taşıyan, uzun süre bekleyebilen, stratejik belleğini kolay kolay kaybetmeyen bir uygarlıktır.
Batılı siyasal akıl çoğunlukla kesin sonuç ister:
Rakibi yenmek… Yönetimi değiştirmek… Savaşı kazanmak… Yeni kuralları ilan etmek…
Kissinger’ın yorumladığı Çin stratejik geleneği ise daha sabırlı ve dolaylıdır. Rakibi tek hamlede ortadan kaldırmak yerine hareket alanını daraltır. Seçeneklerini azaltır. Doğrudan çatışmadan sonucu kendi lehine çevirmeye çalışır. Bir bakıma taşları değil, oyunun oynandığı alanı denetler.
Kissinger’ın Çin’e duyduğu ilginin temelinde de bu stratejik akrabalık vardı sanırım. Anlık öfkeden çok uzun vadeli hesap… Ahlaki bildiriden çok güç ilişkilerinin dikkatle okunması… Rakibi yok etmekten çok davranışlarını yönlendirme… Görünür zaferden çok kalıcı üstünlük…
Kissinger’ın 1971’deki gizli Pekin ziyareti ve sonrasında gelişen ABD-Çin yakınlaşması da bunun uygulamadaki en bilinen örneklerinden biriydi.
Çin, yalnızca ilişki kurulacak yeni bir ülke değildi. Sovyetler Birliği karşısında kullanılabilecek bir denge unsuruydu. Çin ile Sovyetler Birliği arasındaki çatlak, Amerikan dış politikasına yeni bir hareket alanı kazandırıyordu. Washington, Moskova ve Pekin arasındaki üçgenin bir köşesi hareket ettirildiğinde diğer iki köşenin nasıl etkileneceği hesaplanıyordu.
Devletler birbiriyle ilişki kuran bağımsız varlıklar değil, büyük bir denklemin değişkenleri gibi ele alınıyordu.
Bir algoritma başka türlü mü çalışır?
Verileri toplar. Örüntüleri belirler. Olasılıkları hesaplar. Sonucu öngörür. Sonra hedefe ulaşmak için en uygun yolu seçer. İşte Kissinger’ın yaptığı da buydu.
Ancak onun hesap tablolarındaki devletlerin içinde insanlar yaşıyordu. Savaş başladığında ölenler satranç taşları değildi. Darbeler olduğunda cezaevlerine doldurulanlar soyut değişkenler değildi. Ekonomik kuşatmalar uygulandığında aç kalanlar rakamlardan ibaret değildi. Çocuktu. Kadındı. İşçiydi. Öğrenciydi. Yurttaştı. Şili bunun en açık örneklerinden biridir.
Salvador Allende seçimle iktidara geldiğinde sorun yalnızca Şili’nin nasıl yönetileceği değildi. Allende’nin sosyalist programının başka Latin Amerika ülkelerine örnek olmasından kaygı duyuluyordu.
Bir halk sandığa gitmiş, kendi yöneticisini seçmişti. Ama başka bir ülkenin yöneticileri bu sonucun kendi çıkarlarına uygun olmadığına karar vermişti. Bu koşullarda demokrasinin gerçek değeri de ortaya çıkıyordu:
Sandıktan istenilen sonuç çıkarsa halk iradesi… İstenilmeyen sonuç çıkarsa istikrarsızlık tehlikesi…
Demokrasi, egemen gücün çıkarlarına hizmet ettiği sürece kutsal; çıkarlarına ters düştüğünde ise yönetilmesi gereken bir sorun durumuna geliyordu.

Bugün dijital platformların insanları ve düşünceleri sınıflandırmasına şaşırıyoruz. Oysa devlet aklı bunu çok daha önceden yapıyordu. Yalnızca adına algoritma denmiyordu.
Bazı ülkeler ve liderler belirli dönemlerde göklere çıkarılıyordu; “Örnek demokrasi” deniyordu, “Bölgesel model” deniyordu, “Vazgeçilmez müttefik” deniyordu.
Sonra dengeler değişiyordu. Aynı lider birdenbire diktatör oluyor… Aynı ülke tehdit ilan ediliyor… Daha dün eli sıkılan yönetim, bugün uluslararası toplumun dışına itiliyordu. Çünkü egemen güçlerin sadakati, çoğunlukla kişilere, halklara ya da ilkelere değil; çıkarların sürekliliğine yöneliktir. Yüceltme de çökertme de bu nedenle anlıksaldır.
Kullanışlı olduğunuz sürece değerlisinizdir. Kullanım süreniz dolduğunda vitrinden indirilirsiniz. Gerektiğinde de geçmişiniz yeniden yazılır.
Bugün ne değişti?
Algoritmalar Kissinger gibi stratejistlerin yerini mi aldı? Bence hayır. Daha doğrusu, Kissinger’ın temsil ettiği iktidar aklı algoritmalar aracılığıyla çoğaltıldı, hızlandırıldı ve görünmezleştirildi.
Kissinger devletlerin davranışlarını değiştirmeye çalışıyordu. Bugünün algoritmaları tek tek insanların davranışlarını biçimlendirebiliyor.
Kissinger’ın önünde ülkelerin askerî gücü, ekonomik kapasitesi ve siyasal eğilimleri vardı. Bugünkü veri merkezlerinde ise milyarlarca insanın ne satın aldığı, ne okuduğu, ne izlediği, kimden korktuğu, kime öfkelendiği, hangi siyasal görüşe yaklaştığı, hatta ekranda hangi görüntünün üzerinde kaç saniye durduğu kayıt altına alınabiliyor.
Eskiden propaganda kitleseldi. Bugün kişiye özel hazırlanabiliyor. Örneğin aynı lider bir kişiye kahraman, diğerine şeytan olarak gösterilebiliyor. Aynı ülkede yaşayan insanlar, aynı dünyada yaşadıklarını sanırken birbirinden bütünüyle farklı dijital gerçekliklere kapatılabiliyor.
Üstelik eski iktidarın en azından bir yüzü vardı. Kissinger’ın adı, makamı ve imzası vardı. Bir kararın peşine düştüğünüzde sorumlunun kim olduğunu az çok bulabiliyordunuz. Bugün ise sorumluluk parçalanıyor. Şirket, “Algoritma böyle önerdi,” diyor. Siyasetçi, “Uzmanlar böyle değerlendirdi,” diyor. Uzman, “Veriler bunu gösterdi,” diyor. Yazılımcı, “Benden isteneni kodladım,” diyor. Yönetici, “Sistem otomatik karar verdi,” diyor.
Milyonlarca insanın yaşamını etkileyen bir karar ortaya çıkıyor ama sorumluluğunu üstlenen kimse bulunamıyor. Kissinger’ın insan biçimindeki jeopolitik algoritmasının hiç değilse bir yüzü vardı. Ekonomiyi düzenlediği varsayılan “gizli el” gibi, dünya siyasetini de “kendi devletinin çıkarlarına göre düzenleyen, maniple eden güçlü bir gizli el” vardı. Onu tanıyorduk, biliyorduk, plotlarını, planlarını er ya da geç öğreniyorduk.
Oysa bugünkü algoritmik iktidarın yüzü yok. Vicdanı yok. Utanması yok. Hesap vermesi istendiğinde konuşacak ağzı bile yok.
Ama yanılmayalım; algoritmalar kendi kendilerine amaç belirlemez. Onlara amacı verenler vardır. Veriyi seçenler vardır. Kuralları koyanlar vardır. Kodun içine kendi çıkarlarını, korkularını, ideolojilerini ve önyargılarını yerleştirenler vardır.
Bu nedenle yalnızca “Algoritma ne yapıyor?” diye sormak yetmez. Şunu da sormalıyız:
Algoritmaya bunu kim yaptırıyor?

Kimin yararına yaptırıyor?

Bedelini kimlere ödetiyor?

Dün dünyayı birkaç adamın aklına, vicdanına ya da vicdansızlığına bırakmışlardı. Bugün o adamların hesaplarını algoritmalara yüklediler. Burada bir paradigma değişimi vardır.
Değişen paradigma; dünyanın çekiştirilip iteklenmesi değil, çekiştiren elin görünmezleşmesidir.
Dünlerde kuklacıyı perde arkasında arardık. Bugün perde de kukla da kuklacı da dijital… Ama algoritmaların parmakları yok, dolayısıyla ipleri bağlayanlar dün olduğu gibi bugün de insanlardır.

Selma Erdal; Didim, 6 Ağustos 2026

Devamını Oku

Onların Ütopyası, İnsanlığın Distopyası

Onların Ütopyası, İnsanlığın Distopyası
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Onların Ütopyası, İnsanlığın Distopyası

Yıllardır söylüyorum; Stockholm’de yapılan Dünya Çevre Konferansı’ndan bu yana değişen pek bir şey yok. Değişen, daha çok sözcükler oldu.

Önce “çevre” dediler. Sonra “sürdürülebilir kalkınma”…

Ardından taşıma kapasitesi, karbon ayak izi, kaynak kıtlığı, doğurganlık oranı ve nüfus artışı gibi kavramlar sıralandı önümüze… Son olarak da dünya nüfusunun 2200 yılına kadar yaklaşık 4 milyara düşürülmesinin gezegenin geleceği açısından yararlı olabileceği söyleniyor.

Bugün dünya nüfusu 8 milyarı aşmış durumda. Önerilen rakam bunun yarısı… Demek ki yıllar önce nüfusun azaltılmak istendiğini söylediğimizde öyle havadan konuşmuyormuşuz.

Kuşkusuz Stockholm Konferansı’nda, “Dünya nüfusunu şu tarihe kadar şu rakama indireceğiz” biçiminde açık, sayısal ve takvimlendirilmiş bir karar alınmadı. Ancak nüfus artışı, o konferansla birlikte uluslararası çevre politikalarının müdahale alanına sokuldu.

İnsan artık yalnızca insan değildi, aynı anda bir sayıydı. Ve bir tüketim birimi… Ve bir karbon üreticisi… Ve doğal kaynaklardan pay alan demografik bir unsur… Ve de gerektiğinde sayısı azaltılabilecek bir canlı topluluğu…

Ardından 1987 yılında Ortak Geleceğimiz Raporu yayımlandı.

Adı ne kadar da güzel, değil mi? “Ortak geleceğimiz…” İnsanın içini ısıtıyor.

Öyleyse soralım:

Kiminle ortak? Ve hangi gelecek? Ve daha önemlisi, bu geleceğin içinde kimlere yer var?

Rapor bir yandan yoksullukla savaşmaktan, çevrenin korunmasından, toplumsal eşitlikten ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluktan söz ediyordu. Ama diğer yandan da nüfusun, üretimin ve tüketimin doğal kaynaklarla uyumlu duruma getirilmesi gerektiğini anlatıyordu.

Sözcükler insancıldı, hesaplar ise nüfus-bilimsel… İnsan, yine yönetilmesi gereken bir sayıya dönüşüyordu.

Bu arada dünyayı da pek güzel korudular doğrusu!

Petrol tüketimini artırdılar. Plastik üretimini büyüttüler. Denizleri mikro-plastiklerle doldurdular.

Toprağı kimyasallara zehirlediler, kirlettiler. Tohumları şirketlerin mülkiyetine bağladılar.

Çiftçiyi kendi tarlasının üzerinde bile küresel şirketlere bağımlı duruma düşürdüler.

Sentetik elyaflardan giysiler ürettiler. Bir mevsim moda olanı ertesi mevsim demode saydılar. Daha üzerimizdeki giysi eskimeden yenisini almamız için reklamlar hazırladılar. Ama sonra dönüp bize “Az tüketin,” dediler.

Ne büyük incelik!
Yetmedi; özel uçaklarıyla çevre toplantılarına gidenler, otobüs parasını hesaplayan insana karbon ayak izi dersi verdi.
Devasa veri merkezlerini gece gündüz çalıştıranlar, evindeki lambayı açık unutan yurttaşa enerji tasarrufunu öğretti.

Gezegenin kaynaklarını şirket bilançolarına geçirenler, yoksulların çocuk sayısını tartışmaya açtı.

İnsan sormadan edemiyor; sorun gerçekten dünyadaki insan sayısı mı? Yoksa bazı insanların dünyayı kaç kez tükettiği mi?

En çok kim tüketiyor? En çok kim kirletiyor? En çok kim pay alıyor? Bedeli en çok kim ödüyor?

Bir yanda birkaç kuşak boyunca harcasa bitiremeyeceği servete sahip küçücük bir azınlık ve diğer yanda yeterli protein alamadığı için bedensel ve zihinsel gelişimi daha çocuklukta engellenen milyonlar…

Sonra bu çocukların karşısına geçip öğüt veriyorlar:

“İyi eğitim almalısın.”

“Birkaç yabancı dil öğrenmelisin.”

“Dijital becerilerini geliştirmelisin.”

“Uluslararası çevrelere katılmalısın.”

“Küresel yurttaş olmalısın.”

Ne kolaymış meğer!

Biraz kararlılık… Biraz olumlu düşünce… Bir de cep telefonuna indirilecek yabancı dil uygulaması…

Böylece yoksulluğu, açlığı, savaşları, sömürgeciliği, yetersiz okulları ve pasaport engellerini aşabilirsiniz!

Belki çocuk, sabah aç karnına okula giderken üç yabancı dili birden öğrenir. Belki elektriğin sık sık kesildiği evinde yapay zekâ yazılımı geliştirir. Belki vize kuyruğunda beklerken uluslararası meslek ağı kurar. Olur mu olur!

Nasıl olsa bu düzen, mucizelere bayılıyor. Yeter ki mucizeyi yoksullardan beklesin.

Bir dönem önümüze “küresel yurttaş” kimliği konuldu.

Ulus devletin ve ulusal egemenliğin çağ dışı kaldığını… Ulusal kimliklerin insanlığı böldüğünü…

Artık dünyaya açık, yüksek eğitimli, birkaç yabancı dil bilen, sınır engeline takılmadan değişik ülkelerde yaşayabilen, uluslararası meslek ağlarına katılabilen yeni bir insan kimliğinin önemini anlattılar.

Kâğıt üzerinde bu küresel yurttaşın ten rengi yoktu ama pasaportu vardı. Diploması vardı. Aksanı vardı. Banka hesabı vardı. Seyahat özgürlüğü vardı. Kültürel sermayesi vardı. Teknolojiye kesintisiz erişimi vardı.

İşte burada, bu özelliklerin dünyanın hangi ülkelerinde ve hangi sınıflarında yoğunlaştığını söylemeye gerek var mı?
Hiç kuşkusuz doğrudan “Beyaz tenli olacaksın.” demediler elbette, o kadar kaba davranacak değillerdi.
Yalnızca beyaz, Batılı ve varlıklı seçkinlerin sahip olduğu olanakları, bütün insanlığın ulaşması gereken evrensel insan nitelikleri gibi sundular.

Sonra bu özelliklerden yoksun bırakılmış toplumları da geri kalmış, yetersiz, eğitimsiz, uyumsuz, gelişmemiş olarak sınıflandırdılar.

Kuşkusuz günümüzde tedavülde olan yeni ırkçılık artık kafatası ölçmüyor, ten rengini de doğrudan sormuyor.
Pasaporta bakıyor, diplomayı inceliyor, yabancı dil konuşanın aksanını dinliyor, banka hesabını denetliyor, internet bağlantısının hızını ölçüyor.

Ama nedense bu çağdaş eleğin üzerinde kalanların rengi yine çoğunlukla beyaz oluyor.
Sonra biri çıkıp “Ama Afrika’da da yüksek eğitimli, birkaç dil bilen, uluslararası başarı kazanmış insanlar var,” diyebiliyor. Evet vardır elbette… Ancak istisnaları kural diye sunarak milyonlarca insanın karşılaştığı yapısal engelleri gizleyemeyiz.

Yeterli beslenemeyen, doğru dürüst sağlık hizmeti alamayan, nitelikli okula ulaşamayan bir çocuğun; varlıklı bir Batılı çocuğun sahip olduğu gelişme olanaklarına kavuşmasını beklemek adalet değildir, yalnızca mucize beklentisidir. Hem de insanlık dışı bir mucize beklentisi…
Çünkü o çocuktan yalnızca yoksulluğu yenmesi istenmiyor. Sömürgeciliğin, savaşların, borçlandırmanın, siyasal istikrarsızlığın ve eşitsiz dünya düzeninin üzerine basarak yükselmesi bekleniyor.
Sonra birkaç çocuk bunu başardığında sistem kendi kendisini alkışlıyor:

“Bakın, fırsatlar herkese açık!”

Hayır efendim; o insanlar sistem sayesinde değil, çoğunlukla sisteme rağmen başardı.

İstisnalar kuralı bozmuyor; onlar kurala rağmen yaşamda kalmayı başarıyor.

Küresel yurttaşlık anlatısının ardından şimdi dijital yurttaşlık dönemindeyiz. Ne yazık ki günümüzde insanın yalnızca eğitimli ve hareketli olması da yetmiyor. Dijital sisteme bağlı olması gerekiyor.
Veriye dönüştürülebilir… Ölçülebilir… İzlenebilir… Doğrulanabilir… Puanlanabilir… Ve elbette algoritmalar tarafından sınıflandırılabilir olması bekleniyor.
Kamu hizmeti için dijital kimlik… İşe girmek için algoritmik değerlendirme… Kredi için risk puanı… Sağlık hizmeti için veri profili… Toplumsal görünürlük için platformların onayı…

Günümüzde yurttaşlık giderek doğuştan kazanılan bir hak olmaktan çıkıyor; sisteme bağlanabilme ve sistem tarafından tanınabilme yeterliliğine dönüşüyor.
Bağlanamayan yetersiz yurttaş… Ölçülemeyen kuşkulu yurttaş… Dijital sisteme uyum sağlayamayan çağ dışı yurttaş… Ekonomik değer üretmeyen gereksiz yurttaş…

Kuşkusuz bugün henüz böyle söylemiyorlar, söylemezler de…
Sözcükleri özenle seçmek onların uzmanlık alanı… “Dışlama” demezler; uygunluk değerlendirmesi derler. “Ayrımcılık” demezler; risk analizi derler. “Gözetim” demezler; güvenlik derler. “İtaat” demezler; kullanıcı uyumu derler. “İnsanları elemek” demezler; kaynakları verimli kullanmak derler.

Sonra bu yaftalamaların bir adım ötesi gelecek; yapay zekâyla güçlendirilmiş insan, biyoteknolojiyle yenilenmiş beden, makinelerle bütünleşmiş zihin, yaşam süresini uzatabilen ayrıcalıklı sınıf…Bir başka deyişle yarı insan, yarı makine yeni varlıklar…

Bugün bunlara artırılmış insan, transhuman ya da posthuman deniliyor.

Adı ne olursa olsun, temel soru değişmiyor:

Bu teknolojilere kim ulaşacak? Herkes mi? Yoksa yalnızca parası, gücü ve bağlantıları olanlar mı?

Çünkü insan bedenini ve düşüncesini geliştiren teknolojiler yalnızca varlıklı sınıflara açılırsa, bundan böyle sınıfsal ayrım yalnızca evde, arabada, eğitimde ve sağlık hizmetinde görülmeyecek. Bedenin içine yerleşecek. Zekâya yerleşecek. Yaşam süresine yerleşecek.

Birileri daha sağlıklı, daha uzun ömürlü ve daha güçlü olacak, diğerleri de doğanın yarattığı eski model insan sayılacak.

İşte böyle; önce insanları saydılar. Sonra ölçtüler. Ardından sınıflandırdılar. Şimdi de geliştirmeye değer olanlarla olmayanları ayırmaya hazırlanıyorlar.
Bir elek düşünün; eleğin üzerinde kalanlar varlıklı, sağlıklı, iyi eğitimli, teknolojiye erişebilen, yapay zekâyı kullanabilen, bedenini yenileyebilen ve yaşam süresini uzatabilen insanlar…

Eleğin altında kalanlar ise yoksullar, yaşlılar, hastalar, engelliler, eğitim olanağı bulamayanlar, dijital dönüşüme yetişemeyenler ve ekonominin bundan böyle gerek duymadığı milyonlar…

Onların payına ne düşecek? Sürdürülebilir yoksulluk mu? Sürdürülebilir dışlanma mı? Yoksa adına hiç ölüm denmeden ama sürdürülen ölüm yolculukları mı?

Bu eleme işini bir insan yaparsa ayrımcılık denir; devlet yaparsa baskı, şirket yaparsa sömürü… Ama algoritma yaparsa bilimsel ve tarafsız karar diye önümüze konulur.

Oysa algoritmanın Tanrı’sı yoktur; sahibi vardır. O sahipler algoritmaya yalnızca veri yüklemez; kendi dünya görüşlerini de yüklerler. Kendi korkularını, çıkarlarını, sınıfsal değerlerini… Ve kimi değerli bulduklarını, kimi maliyet olarak gördüklerini ya da kimin korunacağını, kimin gözden çıkarılabileceğini…

Algoritmanın tarafsız kararı diye sunulan şey, çoğu kez sahibinin dünya görüşünün matematikle makyajlanmış biçimidir. Üstelik onların gözü artık yalnızca dünyada da değil. Uzayda, gezegenlerde, uydularda, madenlerde, iletişim ağlarında, Mars’ta kurulacak kolonilerde…

Çünkü onlar Dünyayı insanlığın ortak evi olarak değil, tapusu alınabilecek büyük bir arsa gibi görüyorlar.
Uzay da elbette insanlığın ortak mirası olarak bırakılmayacak. Önce keşfedilecek. Sonra işletilecek. Ardından paylaştırılacak. Bir süre sonra da birkaç şirketin tabelası asılacak: “Özel mülktür, girilmez!”

Dünyayı yaşanamaz duruma getirenler, dünyayı onarmak yerine kendileri için yeni yaşam alanları arıyor.

İnsanlığa “Dünyayı koruyun,” derken kendi kaçış kapsüllerini hazırlıyorlar.

George Orwell’in 1984 romanı, bütün bunların yanında neredeyse La Fontaine’den bir masal gibi kalıyor.

Orwell’in dünyasında baskının bir yüzü vardı; Büyük Birader vardı. İnsan, kimin tarafından izlendiğini biliyordu.

Yeni düzende Büyük Birader’in yüzü olmayacak; bir puan olacak, bir risk değerlendirmesi, bir veri profili, bir erişim engeli…

Kimse karşınıza çıkıp “Senin yaşama hakkın yok,” demeyecek. Yalnızca işe alınmayacaksınız. Kredi alamayacaksınız. Sigortalanmayacaksınız. Sağlık hizmetinde öncelik kazanamayacaksınız. Eğitime erişemeyeceksiniz. Sistemin kapıları birer birer yüzünüze kapanacak.

Kimse sizi toplum dışına attığını söylemeyecek, toplum yalnızca sizi artık görmeyecek.

1984’ün insanı baskı altında olduğunu biliyordu. Geleceğin insanı ise denetlenirken özgür olduğunu sanacak.

Çünkü önüne sürekli seçenekler konulacak ama o seçeneklerin sınırlarını önceden algoritma çizecek.

İşte onların ütopyası:

Daha az insan, daha çok teknoloji… Daha uzun yaşam, daha çok güvenlik… Daha geniş mülkiyet; dünya üzerinde, dahası uzayda sınırsız ayrıcalık…

İnsanlığın büyük çoğunluğu için ise aynı bu gelecek ne yazık ki distopya olacak. Çünkü onların kusursuz dünyasında herkese yer yok. Kime yer verileceğini de insanlığın ortak vicdanı değil; servetin, verinin ve teknolojinin sahipleri belirleyecek.

Bize yıllar önce “Ortak Geleceğimiz” demişlerdi. Şimdi yeniden soruyorum:

Gelecek gerçekten ortak mı? Yoksa dünyayı bizim kurtarmamızı isteyip, kurtarılmış dünyada yalnızca kendileri yaşamaya mı hazırlanıyorlar?

Değerli okur için bir açıklama:
Bu yazının çıkış noktası, Mark Keegan’ın “Achieve Sustainability by Easing Population to 4 Billion by 2200” başlıklı çalışmasıdır. Çalışmada dünya nüfusunun zorlama, baskı veya öjenik yöntemlerle değil; doğurganlık hızının gönüllü biçimde düşürülmesi yoluyla 2200 yılına kadar yaklaşık 4 milyara gerilemesi önerilmektedir. Bunun kız çocuklarının eğitim olanaklarının artırılması, kadınların toplumsal ve ekonomik olarak güçlendirilmesi ve aile planlaması hizmetlerine erişimin yaygınlaştırılması yoluyla sağlanabileceği savunulmaktadır. Çalışma ayrıca nüfusun azalmasının tek başına yeterli olmayacağını; özellikle varsıl ülkelerdeki aşırı tüketimin de sınırlandırılması gerektiğini ileri sürmektedir.

Bu, Birleşmiş Milletlerin aldığı yeni bir karar ya da bütün bilim insanlarının üzerinde uzlaştığı kesin bir hedef değildir. Belirli bir araştırmacının ortaya koyduğu akademik ve siyasal sonuçları bulunan bir öneridir.

Yaklaşımın tarihsel arka planında, 5–16 Haziran 1972 tarihlerinde düzenlenen Birleşmiş Milletler Stockholm İnsan Çevresi Konferansı bulunmaktadır. Stockholm Bildirgesi’nin 16. İlkesi’nde, nüfus artışının ya da aşırı nüfus yoğunlaşmasının çevreyi olumsuz etkilediği ve kalkınmayı engellediği bölgelerde, temel insan haklarına zarar vermeyecek demografik politikaların uygulanması öngörülmüştür.

Stockholm’de “Dünya nüfusu 4 milyara indirilsin” biçiminde bir karar alınmamıştır. Ancak nüfus artışının çevresel ve ekonomik gerekçelerle uluslararası politikaların müdahale alanına sokulmasının temelleri o dönemde atılmıştır.

1987 yılında Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu tarafından yayımlanan ve Brundtland Raporu olarak da bilinen Ortak Geleceğimiz ise nüfus artışı, yoksulluk, üretim, tüketim, doğal kaynaklar ve çevrenin taşıma kapasitesi arasındaki ilişkiyi sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı içinde ele almıştır.

Kısacası bu yazı, sosyal medyada dolaşan tek bir haberden hareketle yazılmış değildir. Stockholm Konferansı’ndan *Ortak Geleceğimiz Raporu’na, oradan dünya nüfusunun 2200 yılına kadar 4 milyara düşürülmesini öneren güncel çalışmaya uzanan düşünsel çizginin eleştirel bir okumasıdır.

Gündemi okuyarak değil, kulaktan dolma birkaç cümleyle yakalamaya çalışan aceleci okur için tek cümleyle özetleyelim:

Stockholm’de dünya nüfusunun yarıya indirilmesi kararlaştırılmadı; ama insan nüfusunun çevresel gerekçelerle yönetilecek bir değişken olarak görülmesinin uluslararası siyasal temeli orada oluşturuldu. Bugünkü 4 milyarlık nüfus önerisi de bu yaklaşımın daha açık, daha sayısal ve daha güncel bir örneğidir.

Selma Erdal; Didim, 4 Ağustos 2026

Devamını Oku

Aylardan Ağustos

Aylardan Ağustos
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Aylardan Ağustos

Daha dün yeni bir yıla girdik diye sevinirken; Ağustos ayının gelişiyle, 2026 yılından 7 ayı geride bıraktık. Dünya dönüyor, mevsimler değişiyor, “an” dediğimiz kavram bizi hiç beklemiyor.
Ne yazık ki Ağustos’un 15’i yaz,15’i kış dese de eski takvimler; çok geride kaldı o mutlu günler. Bundan böyle iklim değişikliği eşittir kaos, karmaşa…
Eğer aklını, usunu başına devşirmezsen insan soyu; göreceksin bak daha ne olumsuzluklar çıkacak karşına ve bundan böyle Cennet’i de, Cehennem’i de başka yerde arama, işte tam burada, yaşadığın topraklarda bulacaksın!
Gem vurmazsan hırslarına ve dur demezsen doğaya yönelik hırsızlıklara; ölmeden bu dünyada işlediğin suçlarının bedelini er ya da geç ödeyeceksin!

Uzmanlar diyor ki havalar sıcak olacak, hem de çok daha sıcak…
Ağustos ayı; hem nemli, hem de daha sıcak geçecek.
Düşüncesizce kesildikçe ağaçlar, yok edildikçe ormanlık ve de zeytinlik alanlar, yapılaşmaya açıldıkça tarım alanları ve meralar… Ama sen korkma! Cebine dolunca paralar; yakmaz seni bu sıcaklar.
Hey gidi aymaz insan soyu; sen hep günü kurtarmaya bakıyorsun.
Ve çoktan unuttun; Kemal ATATÜRK’ün ”Köylü bu ulusun efendisidir” sözlerini, düşüncesizce geleceğini sattın. Sattın; ne kadar bağın, bahçen, tarlan, çayırın, otlağın varsa… Sonra da o paralarla keyif çattın. Toprakla uğraşmaktansa; eğleştin kahve köşelerinde… Talan edildi dedelerinin kanıyla, teriyle sulanmış toprak ve üzerinde yükseldi beyler için konak ama sen hiç umursamadın.
Sen o saldırganların, sömürgenlerin parasına kandıkça, onlar da tanımıyor işte ne yasa, ne de yasak; dalıyorlar acımasızca en bakir alanlara…
Üşendikçe köylü toprağı işlemeye ve tükendikçe yeşil; hem havalar daha da ısınacak… Hem de bu egemenlerin dağıttıklarıyla tutsak alınanların sahneye koyduğu iktidarda kalma oyunu sonucunda; dünlerde efendi, ama şimdi kul, köle, ümmet olanların oğullarının ve kızlarının geleceğe yönelik kaygıları daha da artacak.
Ve bundan böyle; oğlunun da kızının da kararan geleceğinin nedeni sizlersiniz dediğinde birileri bu sözlere kimseler bozulmayacak, kızmayacak!

Televizyon yansılarında her gece bir yarışma… Ülkede yaşanan sorunlar unutuluyor, halk bu yarışmaları heyecanla izliyor. Değil mi ki yarışmaları seven, izleyen bir toplum olduk… Bu toplumda yaşananlara bakıp öncelikle ve ivedilikle bir format hazırlanmalı, bir de “Katil kim?” yarışması yapılmalıdır.
Elbette “böyle bir yarışmaya hiç gerek yok. Katil belli; o da Amerika” diyerek işin kolayına kaçıp, yarışmanın yapılmasını engellemek isteyenler olacaktır. Ama onlara yanıt olarak sesler yükselecektir:
– Yanıldınız, bilemediniz; yarışmayı kaybettiniz. Çünkü geleceğe yönelik umutlarını yitiren oğullarınızın, kızlarınızın katilleri sizlersiniz ! Elinizdeki yabayı, sabanı bir yana attınız. Kendiniz üretmek yerine, yabana el avuç açtınız. Hep işin kolayına kaçtınız. Yetmedi oylarınızı bulgura, nohuda, oduna, kara kömüre sattınız. Ülke giderek güçsüzleşti ama hiç umursamadınız. Bugün gençler umutsuz, gelecekten korkuyorlar; işsiz, aşsız ve aşksız yaşamda kalma savaşı veriyorlar. Ne yazık ki çocuklarınızı bu cehenneme sizler attınız .

Ağustos ayı sıcak, hem de çok sıcak geçiyor. Ormanlar yanıyor, ormanlar tükeniyor. Gencecik fidanlar da umutsuzluğun girdabında yaşamaktan korkuyor.
Ormansız topraklarda; iklimin dengesi bozuluyor. Geleceğinden kaygılı gençlerin varlığıyla toplumun dengesi bozuluyor. Havanın sıcağına, yüreklerin ateşi karışıyor. Her geçen gün, dünle yarışıyor daha sıcak, daha yaşanılmaz, daha katlanılmaz yarınlar.
Yılın ilk yedi ayı böyle geçti ve ne yazık ki kalan aylar da daha beterini yaşatmak için sırasını bekliyor.

Selma Erdal; Didim, 2 Ağustos 2026

Devamını Oku