OKTAY EROL

OKTAY EROL

09 Haziran 2026 Salı

Bağımsızlık, özgürlük değil de “istiklal” mi; olmaz!

Bağımsızlık, özgürlük değil de “istiklal” mi; olmaz!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

OKTAY EROL

Bağımsızlık, özgürlük değil de “istiklal” mi; olmaz!

CHP’nin altı okundan biri “devrimcilik”, devrimciliğin anlam bulduğu öğelerden birinin de “Dil Devrimi” olduğu unutulmamalıdır. Dil Devriminin amacı, Türkçeyi yabancı etkilerden arındırarak, halkın günlük konuşma diliyle yazı dili arasındaki uçurumu ortadan kaldırmaktır. Osmanlı döneminde Türkçe, ağır bir şekilde Arapça/ Farsça sözcüklerinin etkisi altında kalmıştı. Özellikle resmi yazışmalar, yazın/ bilim dili neredeyse anlaşılmaz duruma gelmişti. Yaşanan bu olgu okuryazarlık oranını düşürdüğü gibi, halk ile aydınlar arasında büyük bir kopukluğa neden olmuştu.

Dil Devrimi, Türkçe kökenli yeni sözcükler türetilerek toplum bireylerinin birbirini daha kolay anlamasını amaçlar. Bunu özellikle CHP’nin, CHP’liyim diyen herkesin iyi bilmesi, dilin yabancılaşmasına karşı duruş sergilemesi zorunludur! Bugün yapıldığı gibi; kutlama iletilerinde “temenni/ mübarek” diyerek olmaz, söylevlerde “Dil Devrimini” hiçleyen anlayışla karma/ karışık bir anlatım ortaya koyarak da olmaz! “Nasıl” diyenler, geçmişte Bülent Ecevit’in demeçlerini okusun, dil nasıl kullanılıyormuş oradan öğrensin…

***

Günümüzde onlarca gündem konusu varken “Dil Devrimi de nereden çıktı” demeyin! “Dili” doğru kullanmayınca, “dili” tam anlamayınca başlıyor asıl sorunlar… Duymuşsunuzdur, son günlerde CHP içinde yaşanan “butlan” tartışmalarında, Özgür Özel’e yakın isimlerin “İstiklal Partisi” adıyla yeni bir parti kuracağı ileri sürülüyor. Peki bu ad ne anlama geliyor? “İstiklal”, Arapça kökenli bir sözcüktür, Türkçe’de herkesin yaşamında kolayca yer bulacak olan “bağımsızlık” anlamına gelir. “İstiklal” sözcüğünün ayrıntısı şöyle; kökü Arapça “kıllet” kavramına dayandığı, bu kökün de “az olmak, hafif olmak, bir şeyi yerden yukarı kaldırmak, tek başına yüklenmek” gibi anlam taşıdığı belirtiliyor! “Özgürlük, bağımsızlık” neresinde bunun?

Toplumun özünden çıkan, kendi dilinde anlam bulan adlar dururken “yabancı” izleri bulunan bir sözcüğe sarılmak, devrimcilik savıyla taban tabana karşıttır. Atatürk devrimlerini savunduğunu söyleyenler, Dil Devriminin işleyişini/ önemini yok sayarak parti adı koymaya kalkarsa halk bunda içtenlik görmez! Sokaktaki yurttaş “bağımsızlık, özgürlük” derken partide “söz hakları” olduğunu ileri sürenlerin eski sözcüklerle isim avına çıkmasını hoş bulmaz. Gerçek devrimcilik, sözde değil; dilde, özde tutarlılıktır. Bu çelişki, devrimciliği yalnızca bir söyleme indirger unutmayın!

***

Başta şunun altını çizmek gerek; “yeni bir parti” kurmanın sonuçları iyice irdelenmesi gerekir diye düşünüyorum! Yeni bir parti “çıkış” olarak düşünülüyorsa da daha halktan, daha halkın özüne dokunan, daha anlama kolaylığı bulunan, daha içi öykü barındıran bir “sözcük” üzerinde durulması gerektiğini savunuyorum. Kökleri başka anlamlara indirgenebilen, sözcüğün özüyle anlamdaşlık kurmakta zorlanılan, sürecin “önemine” gölge düşürecek yapılaşmalardan uzak durulması gerektiğini söylüyorum.  Neden mi? “İstiklal” sözcüğü hem partinin ilkelerine tutunuşun hem de Dil Devriminin özünden kopuşun kanıtı olur.

CHP’nin olması gereken yer; emperyalizmin dilini, kültürünü, ekonomik sömürüsünü her alanda reddeden, tam bağımsızlıkçı çizgidir. Bu çizgi, köylerde toprağı berekete dönüştüren köylünün, fabrikada alın teri döken işçinin yeridir. Kurucu felsefenin “devrimcilik” oku; eskiye, çürümüş olana, yabancılaşmaya karşı savaşı buyurur. Sakının; seçmene yabancı sözcüklerle bezeli ambalajlar sunarak “yeni bir yolda” yürüyebileceğinizi sanmayın!

***

Çok farklı bir süreçten geçiyoruz. Kimin nerede durduğu bile oldukça karmaşık! İBB soruşturma sürecini izliyorsunuz; kimin ne dediği, dünkü denilenlerin nasıl yok sayıldığı, eşlerin/ çocukların/ yakınların nasıl kara bulutlarla uyarıldığı karma/ karışık! İnsanlar pazar sonlarından çürük meyveleri/ sebzeleri topluyor, üretici toprağından uzaklaşıyor, temel gereksinimlerin fiyatı köz olmuş yakıyor, umutlar diz üstü bekletiliyor!

İşte tam da burada CHP’nin içine sürüklendiği çıkmaz! Kılıçdaroğlu’nun, oniki yıl boyunca başında bulunduğu partiyi “yıpratabilmek” için, “iktidarı” yanına alıp yürümesi “yeni bir parti” söyleminin fitilini ateşliyor! “İstiklal” mi olmalı; hayır! Atatürk’ün açtığı ışık ekseninde, “Dil Devrimini” göz önünde bulundurarak, Türkçe’nin varsıllığından yararlanılmalı. Bu toprakların özünü, geleceğini simgeleyen “Özgürlük”, “Bağımsızlık”, “Gelecek”, “Aydınlık” ya da “Özlem” gibi duru Türkçe sözcükler önerilemez mi? Halkın doğrudan anlayacağı, içinde kendi öyküsünü bulacağı bu kavramlar dururken eskinin izlerine tutunmak büyük bir yanılgıdır. Unutmayın…

Devamını Oku

Kılıçdaroğlu mu, Özel mi?

Kılıçdaroğlu mu, Özel mi?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

OKTAY EROL

Kılıçdaroğlu mu, Özel mi?

Kapitalizm insanları sömüren/ sömürülen diye ikiye ayırdığı gibi… Ya da ne bileyim; yoksul/ varsıl gibi, soyan/ soyulan gibi, doymayan/ bulamayan gibi… Bir yanda oniki yıl CHP Genel Başkanlığı yapmış, “kesin geçersizlikle (mutlak butlanla) / iktidarı” arkasına alarak yeniden aynı göreve getirilen Kemal Kılıçdaroğlu var. Diğer yanda, yıllardır yurttaşın özlemini çektiği; haksızlığa başkaldırma/ direnme eylemlerini ortaya koyan, son yapılan yerel seçimde “iktidarın” çeyrek yüzyıllık koltuğunu sallayan, halkın dağarcığına “umut” serpen Özgür Özel… Doymaz kapitalizm anlayışı şimdi de “Kılıçdaroğlu/ Özel” ayrımını yaparak, CHP içerisinde “sığ” tartışmaların da önünü açarken ülkeyi bilinmezliklere sürüklemekte!

Kılıçdaroğlu “gelişi, eksiği, doğrusu, gidişi” ile geride kalmalıydı! Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda iz bırakan bir partide “iç hesaplaşmalara” neden olacak tartışmalara neden olmamalıydı, “iktidarın” sallanan koltuğuna payanda yapılmamalıydı, polisin/ tomanın parti kapısına dayanmasına neden olacak kurguların içine girilmemeliydi…

***

Şöyle deniyor: Özgür Özel ile Ekrem İmamoğlu çıkarları uğruna CHP’yi yıprattı! Bunu, Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olduğu süreçte, her seçim öncesinde, akla gelmeyecek “yalan/ yanlış” açıklamaları mitinglerde anlatan “iktidar” söylüyor! “Başörtülü bacılarımın üzerine işedileri, PKK ile birlikte hareket ediyorları, bunlar vatan hayınları” dediklerini; siyasetçileriyle, medyalarıyla nasıl algı oluşturduklarını unutmadınız sanırım! Aynı “iktidar” şimdi Kılıçdaroğlu’nu Özel’e karşı ekranlara taşıyor, “her şeyi bilen” adamlarına övdürüyor…

Daha önce de yazdım: Hırsızı, haksızı, çalanı, soyanı savunacak onların çığırtkanlığını yapacak değilim! Bu yurdun yurttaşının doymaması, umudu unutması, eşine/ çocuğuna istediği yaşamı verememesi, gelecek hayalleri kuramaması bunların yüzünden olduğunu biliyorum! Halkın bu denli karmaşık, bu denli sokakların şiddete açık, toplumun bu denli birbirinden kopuk oluşunun nedeninin bunlar olduğunu da biliyorum! Bensem de çalan, bensem de haksız kazanç sağlayan bedelini ödemeliyim, kim olursa olsun bedel ödemesini istemeliyim! Bu denli “olay” net!

***

Başta İBB soruşturmaları olmak üzere; karma karışık bir süreçten geçildiğini, kimin ya da hangi belediyenin üzerine gidileceğini, hangi tutuklunun/ ne zaman “itirafçı” olarak açıklama yapacağını, önceden verilen “ifadelerin” birçoğunun değiştirildiğini, “ifadeler” sırasında akla gelmeyecek “tehditler” yapıldığını duymaktan yılmayan var mı? Öncesiyle sonrası arasında neler yaşandığını, hangi baskılar yapıldığını ya da ne gibi “sözler” verildiğini duyduğunuzda neler düşünüyorsunuz?

Kimsenin “kirini” örtmeye çalışmıyorum! Ancak kimsenin de “kire” bulaştırılmasını doğru bulmuyorum! Bir yandan “iktidara” yakın isimler, bir yandan da “Kılıçdaroğlu’nun adamları” denilerek gösterilenlerin buluştuğu nokta; İmamoğlu ile Özel “tu kaka…” Kim diyor bunu? Parti içinden, dışından isimler! Peki hukuk ne diyor? Her gün yeni bir “açıklamanın” yapıldığı, soruşturma sürecinde “kimilerinin” açıklamalarını değiştirdiği, tüm bunları halkın “canlı” izlemesini engellemek ne anlama geldiği konusunda hukuk “ne” diyor? Önemli değil mi bu?

***

“Kılıçdaroğlu mu, Özel mi?” Bugün yaşanan tartışmaları salt CHP’nin iç çekişmeleri diyemeyiz! Yurttaşın geleceğini belirleyecek olan siyasal düzenin hangi ellerde şekilleneceğinin de göstergesi… Kılıçdaroğlu’na geçmişteki eksiklerine karşın alan açılması, Özel’in halkın umudunu diri tutan/ öykü yazan çıkışlarının sindirilememesi bugün yaşananların nedeni! Eğer Özel’de Kılıçdaroğlu gibi korkak/ ürkek davranmış olsaydı, girdiği ilk seçimde başarı göstermeseydi sorun olmayacaktı! Geçmiş yıllarda olduğu gibi seçim öncesinde kükreseydi, sonunda seçmenin başını eğmesine umursamaz kalsaydı da sorun olmayacaktı! Ama bir yandan İmamoğlu, diğer yandan Özel yurttaşa “umut” olunca “sorun” oldu, taş atılması yeğlendi!

Dünün yöntemleriyle yarının aydınlığı kurulamıyor! İşlem aynı oldukça “sonuç” da değişmiyor! Kılıçdaroğlu eksiğiyle doğrusuyla bir dönemi kapattı; onu yeniden öne sürmek, yurttaşın üzerindeki karabasanın sürmesi anlamına gelecektir! Yurttaşın gözündeki ışıltı, alanlardaki kalabalık dünün yöntemleriyle yarının kurulamayacağını kanıtlıyor. Şimdi halkın önünde bir “umut” var! Bunu “kesin geçersizlik/ mutlak butlan” sonrasında yurttaşın Özgür Özel’e gösterdiği ilgide görebilirsiniz! Çağrı gün içinde yapılıyor. Alan doluyor. Yurttaş Özel’in tükenmez enerjisinden hoşnut. Bu coşkuyu en son ne zaman yaşadığımı bilmiyorum doğrusu… Tüm bu yaşananları “iktidara” koşut yürüyerek karartmaya çalışmanın bedeli “ağır” olacaktır; bilmelisiniz!

Devamını Oku

Bayramda “mutlak butlan”…

Bayramda “mutlak butlan”…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

OKTAY EROL

Bayramda “mutlak butlan”…

Bayram dinlencesi başlamamıştı daha… Siyasetçilerden art arda “iyi dilekli” bayram kutlamaları gelmeye başlanmıştı bile… Emeklinin, dargelirlinin “bayramı” nasıl geçirecekleri “çok” önemliymiş gibi… Sanki geçmiş bayramlardan “daha iyi” yaşamaları için çaba harcamışlar gibi… Bayramın içtenlikle yaşanmasını “temenni” etmişlerdi! Yurdun büyük bir katmanı ellerinde parmaklarını ovalıyordu o sıra; çocuğuna alamadığı bayramlığı düşünüyordu, bayram hazırlığına yapacak gücü olmamasına kızıyordu! “Kime” neyse artık!

İnsanlar neden bu denli bayramı “coşkusuz” karşılıyordu, neden “sevinecek” yerleri işlevini yitirmişti düşünen yoktu ki… Aylardır konuşulmuş olsa da, böylesine/ bayram öncesine denk getirilmesi beklenmiyordu CHP’ye “mutlak butlan” kararı… İşin içinde olan üç/ beş kişi dışında bilen/ öngören var mıydı? Sanmıyorum! Özgür Özel’in aylardır/ yorulmadan ortaya koyduğu eylemlerin ivme kazandırdığı “umut”, yok olmadı/ ancak kanatlarını yere indirdi!

***

Yurttaşın sofrasındaki küçülen ekmekten, üreticinin girdi kaygısından, gençliğin en verimli yıllarını yitirmesinden dolayı kendini sorumlu sayan bir “iktidar” yok ortada… Her şeyi hallaç pamuğu gibi attıran, bayram coşkularını ortadan kaldıran, umudu yurttaşa “yasak” saydıran bir anlayış bugün siyaset… “Mutlak butlan” kararı, sığ bir parti içi yetki çekişmesi miydi? Hayır! doğrudan doğruya sandığın istencine, hukukun güvenirliğine karanlık bir gölge… Düşünün bir kere; halkın seçtiği, onayladığı yönetimler, aylar/ üstelik yıllar sonra yerel mahkeme salonlarında bir kalemde yok sayılabiliyor; bu da bir bayram öncesinde yurttaşın önüne koyuluyor!

Geçmişe dönük bu iptal kolaycılığı, yarın ülkedeki tüm seçimleri, tüm devlet işleyişini bir gecede kökünden sarsabilecek, geriye dönük koca bir boşluk oluşturmayacak sanki! Ne oldu şimdi? İyi “temennide” bulunduğunuz bayramın bile üzerine karabasan çöktürdünüz, o günden bu yana piyasayı salladınız, yatırımcıyı belirsizliğin içine sürüklediniz, yurda “kurtuluş” coşkusu yaşatan partiye “kirliliklerinizi” bulaştırdınız, “birleştirici/ kaynaştırıcı güç” dediğiniz bayramın içini boşalttınız! Daha iyi misiniz?

***

Yurttaşın önüne koyulan “siyasetçinin yükümlülükleri” arasında, “bayram coşkusunu” karaya bürümek yoktur! Bunun adı “yurttaşa komplo” gibi başka bir şey… İlk yükümlülük halkın “yaşamını” kolaylaştırmaktır… Daha doyasıya bayramı yaşatmaktır… Üreticinin dört gözle beklediği hasatta, onu yeni ekim dönemleri için özendirmektir… Halktan toplanan vergilerle, yine halkın kamusal gereksinimlerini sağlamaktır… “Bana yakın/ benden uzak” ayrımına gitmeden herkesin ulusal gelirden yararlanmasının önünü açık tutmaktır… Toplumsal çıkarı öne çıkarmaktır…

Bunların hiçbiriyle uğraşmadan, bunların hiçbirinin iyileşmesi için çaba harcamadan, üstelik halkın “yaşam sevincini” kırarak aylıklarını bir güzel alıp tüketiyorlar; biliyor musunuz? Buğday hasadının ardından taban fiyat onaltıbinbeşyüz lira olarak belirlendi. Üreticinin son bir yılda girdilerine gelen zam yüzde elliye yaklaşırken, taban fiyat yüzde yirmiiki de bırakıldı! Mayıs ayı enflasyonu açıklandı, açlık sınırı otuzbeş lirayı geçerken; emekli yirmibin lirayla, çalışan yirmisekizbin lirayla sınanmayı sürdürüyor! Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de “mutlak butlan” sancısını koyun insanların yaşam alanına; sonra da tutun “bizim önceliğimiz halkımızın mutluluğu” deyin! Yalancının…

***

Bayram öncesiydi, şimdi bayram da geçti! Günler “iktidarın” suskunluğuyla geçerken, yandaşları/ kanalları “mutlak butlanı” görev bildiler, düne değin ağızlarına almamak için direndikleri Kemal Kılıçdaroğlu’nu dillerine pelesenk ettiler! Ülkenin başka konusu yok! Ne tarımda yaşanan sıkıntılar, ne sanayinin düşüşü, ne dışalımda süren zorunluluklar, ne doymayanlar, ne “umutları” çöken gençlik… CHP için mahkemenin verdiği karar, YSK’nın karara bakışı, hukukçular arasında oluşan gerilim… “İktidarın” umurunda olmadığı gibi, “bizi ilgilendiren bir konu değil” saptırması… İnanıyor musunuz?

Bana inandırıcı gelmiyor örneğin! Sanki zamanında “silkeleyin” diyenler başkasıydı; şu an yaşananlar, “o gün” yapılması istenenlerden başka bir şeydi sanki! Yinelemek istiyorum; bayram öncesinde söz verilmesine karşın haklarını alamayan madencileri düşünen bir “iktidar” görüyor musunuz? Ya da yaşamlarının en zor koşullarıyla baş başa bırakılan “emekliyi” hoşnut edecek adımlar atacağına inanıyor musunuz “iktidarın”? “İktidar” ile Kılıçdaroğlu’nun arasında siyasal bir bağ olmadığını düşünüyor musunuz? Benim yanıtım belli…

Devamını Oku

“Siyasetin” sürüklediği kaygı…

“Siyasetin” sürüklediği kaygı…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

OKTAY EROL

“Siyasetin” sürüklediği kaygı…

Ülkemizde “siyasetin” doğru işlediği söylenemez! Yurttaşın alım gücünü yükselteceklerini söylerler; yapmazlar! Ulusal geliri eşit üleştireceklerini söylerler; yapmazlar! Kimsenin aç yatağa girmeyeceğini, yurttaşların barınma sorunu, çocukların eğitimini, sağlığı sorun olmaktan çıkaracaklarını söylerler; yapmazlar! Bakın “yapamazlar” demiyorum; “yapmazlar” diyorum! Çünkü kendi pastalarının büyümesine odaklılar; yurttaşın “kaygıları” azaldıkça, “siyaseti” eleştirme gücü sağlayacaklarından korkarlar! Toplum “çağdaş toplum” olma yönünde eğitilirse, yurttaşın bilinçlenmesinden de…

İşte bu çarpık düzen, yaşamın en küçük ayrıntısında bile karşımıza çıkıyor. Bir beyaz eşya alıyorsunuz, servisin kurmasını bekliyorsunuz; şimdi eskisi gibi kolay da değil üstelik! Çağrı merkezini arıyorsunuz, kayıt altına aldırıp bilgilerinizi veriyorsunuz, sıranız gelince de aranıyorsunuz! Siz kurarsanız “güvenceyi” yok etmiş olursunuz… Servis bilindik biçimde kutuyu açacak, öğretilenleri salık verecek; bir şey bilmiyorsunuz ya! Sonra bir de yeni ürünlerini tanıtacaklar, diyecekler ki; “Elektriğin düşük ya da yüksek voltajla gelmesi durumunda makinenizi korumak için 1300 liralık ek bir aparat alırsanız, elektrikten kaynaklı bozulmalarda beş yıl güvenceye alabiliriz.” Bu makineyi “öyle” yapsanız ya da elektrik dağıtım firmasını bundan sorumlu kılsanız olmaz mı; olmaz! Çünkü “siyaset” iyi işlemeyince, diğer işleyiş de ona benziyor doğal olarak!

***

Düşünür İvan Illich, modern kurumların (okullar, hastaneler, endüstriyel sistemler) insanları nasıl bağımlı, çaresiz kıldığını yaşamı boyunca sorgulamış çarpıcı bir isimdir. O, “Alternatif siyasal düzenlemeler, kişilerin kendi geleceklerinin biçimini belirlemelerine olanak tanıma amacı taşır” der. Ülkemizde bunun varlığından söz edilebilir mi? İnsanları seçimlerde oyu kullanan, erkeklerin onsekiz yaşında askere alındığı, seçim zamanında göz boyamak için alanları dolduran kalabalık… “Siyaset” ülkemizde “kişilerin geleceklerini belirlemelerine olanak tanıma amacı taşıyan” bir yapı değil! Daha “olanakları tanımayan, yaşam alanlarını daraltan, cezaya aracılık” yapan bir durumda.

Yurttaş salt elektrik dağıtım şirketi açısından değil, sayamayacağım birçok konuda “hakkını” aramak zorunda bırakılsa da, istediğini alamıyor! Güncel bir konuyu anımsatayım; Eskişehir’in Mihalıççık ilçesinde bulunan Doruk Madencilik emekçileri aylardır emeklerinin karşılığını alamıyor. Geçtiğimiz günlerde Ankara’ya dek yürüdüler. Aylardır alamadıkları “haklarını” istediler! Sözde “iktidar” devreye girdi, bakanlar sözler verdi, evlerine döndürüldüler! Ancak aradan bayram geçmesine karşın haklarını alamadılar! Neden mi? Çünkü işçilerin hakkını vermeyen kişi çeyrek yüzyıldır ülkeyi yöneten “iktidara” yakın olan bir isim! Siyasette bu gelişmeler öyle alıştık, alıştırıldık ki!

***

Kimler inandı bilmiyorum; “iktidar”, CHP’nin başına dolanan “mutlak butlan” ile ilişkisini olmadığını ileri sürdü! Bunu söylerken, “silkeleyin, topal ördek” dediğini de unuttu! Hiç kuşkusuz “inanan” bir katman var! “Butlan” konusunu Özgür Özel ile Ekrem İmamoğlu’na indirgeyen, kurultayda yaşananlara eklemleyen bir katman… Bu yaşananları gerek “iktidar” gerekse Kılıçdaroğlu cephesinin sindirimsizliği olarak düşünen daha büyük bir katman da var! Şu soruyu sormam gerek; yurttaşları böylesine ikiye ayıran, birbirini anlamaktan uzaklaştıran “siyaset” değil de nedir?

Şunu biliyor olmalıyız; Bir ülkede yasalar, mahkeme kararları güç sahiplerinin çıkarlarına göre esnetiliyorsa, o düzende atılan her adım hukuken sakattır… Kuralların güven vermediği, gücü yetenin kendi kuralını koyduğu bu güvensizlik ortamı, salt hakkı yenen işçiyi çaresiz bırakmaz; hakkını arayabileceği bağımsız bir mahkeme bulamayacağını gören dürüst yatırımcının da en büyük korkusu durumuna gelir.

***

Kurulacak beyaz eşyayı güvenceye almak için salık verilen aparattan, hakkını aramak için yollara düşen maden işçisinin direnişine, yukarıda dönen “mutlak butlan” kavgalarına dek her şey aynı çarpık merkezden besleniyor… “Siyaset”, kuralları herkes için eşit işletmek yerine; gücü elinde tutanın gemisini yürüttüğü, hukukun ise yalnız bir kuralsızlığa dönüştüğü düzenini kendisi üretiyor.

Yurttaşı hak arayamaz duruma getiren, kamplaştıran, geleceğini başkalarının iki dudağı arasına sıkıştıran bu işleyişin yaşattığı bu! Çünkü hukuk yok sayıldığı, güvencenin satılık kılındığı yerde ne erinçli bir toplum kalır ne de güvenli bir gelecek…

Devamını Oku

“Kirli/ pis” siyaset…

“Kirli/ pis” siyaset…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

OKTAY EROL

“Kirli/ pis” siyaset…

Kemal Kılıçdaroğlu, “mutlak butlan” atamasıyla CHP’nin genel merkezine yerleşti. İlk söylevinde “CHP’yi arındıracağız, FETÖ ajanlarını zamanında fark edemediğim için sizlerden özür diliyorum, Türkiye’yi kurtaracağız” sözlerine ağırlık verdi. Bu zamana dek kapısının önünden geçirmeyen kanallar anlık duyurdu. Aynı kanalların sözcüleri medyum özelliklerini ortaya koyarak yorumlar yaptı! Nasıl toplandıkları tartışma konusu olan kalabalığın cılızlığı gözden kaçmadı! Aylardır Özgür Özel’i sindirme zorluğu içinde olanların aynı kanalın ekranlarından “iyi ki varsınız” övgüleri de gözlerden kaçmadı!

Kılıçdaroğlu ile birlikte yürüyenler ne denli yadsıyor olsalar da; “iktidar” bu işin kurgulayıcısı… Bunu anlamamak için “gözleri görmez, kulakları duymaz, bellekleri alınmış” olmak gerek! Yurttaşın gördüğü biçimiyle ne yaşandığını anımsayın; Bay Kemaller, sahte videolar, Sisiciler, SSK’yı zarara uğrattılar, ekonomiyi bilmezler… Yalnız bunlar da değil! Bugün ekranlarını sonuna dek açan kanallarda konuşanların “sözlerinin” hangi biri yok sayılabilir…

***

Saygısızlık olmasın ama, aklıma şu geliyor; yıllardır Kılıçdaroğlu seçmeni kandırdı mı? çocuklarımızın dedesi, emeklinin umudu, dürüst/ dik duruşuyla anımsamak isterdim doğrusu. Daha kaç yıl geçti aradan, son girilen genel seçimde kendisi değil miydi “15 Temmuz çakma darbesi” diyen, kendisi değil miydi “iktidara” yakın olduğu için TRT’ye tepki gösteren, kendi değil miydi “FETÖ’nün siyasi ayakları ortaya çıksın” diyen? Bunları “alan konuşmalarında” dile getirdiğini düşünüyorum.

Dahası da var; partisinin seçmenine “devrimcilikten/ toplumculuktan/ ilericilikten/ gerçekçilikten” söz eden kendisi değil miydi, yanlış mı anlaşıyorum? Anlamadığım şey şu; “özür diliyorum” diyor ya, anlamı oldukça geniş! Bugüne değin sergilediği “muhalefet” tutumunu, içerideki bozgunu, üstüne basa basa anlattıklarını tümden ret ediyor gibi sanki! Onun için de “özür” diliyor, bugüne değin gösterdiği hoşgörünün anlamsız olduğunu, TRT’ye tepkisinin “o günün koşullarına” göre söylenmiş sözler olduğunu, asıl yerinin bugün durduğu yer olduğunu belirtiyor gibi! Kandırılmışız demek ki!

***

Buna “politik kir” denemez mi? Dün ne yaptıysa, yaptıklarıyla kaç kişinin gönlünde yer ettiyse, bir çırpıda tamamını yok saymak, “özür diliyorum” diyerek işin sorumluluğundan kurtulmak… Bu denli “anlamsız” mı yaşamak? Öyleyse neden “insan” olmak övünç duyulacak bir canlı olsun, dünü/ bugünü birbirinden başka davranışlar neden örnek sayılsın? Salt siyaset için söylemiyorum bunları; halk aldatılmışsa bunun yolu “özürle” birlikte “o alandan” uzaklaşmak olmamalı mı? yanlış yapılmışsa, bununla kalmayıp yurttaşlar aldatılmışsa, burada yapılması gereken hem “özür” hem de “o görevden” uzaklaşmak olmamalı mı, bu “onur” ortaya konulmamalı mı?

Şu an aklıma gelen bir söylence oldu, şöyle; Felsefe öğretmeni, sınıf girdiğinde liseli öğrencilerine soruyor: “Arkadaşlar bana pisliğin tanımını yapabilir misiniz?” sınıfta bulunan tüm öğrenciler birer birer yanıt veriyor, ancak öğretmen hiçbirini doğru bulmuyor. Öğrencilerin “peki pislik nedir hocam” dediklerinde de şu yanıtı veriyor: “Bulunmaması gereken yerde bulunan şey ya da kişidir, pislik” diyor! Sonra da iki örnek veriyor: “Annenizin, çocuğunuzun, sevdiğinizin saçını okşar koklarsınız, ancak saçın teli yemek tabağında gördüğünüzde tiksinirsiniz… İkinci bir örnek, tabağınızdaki yemeğin yağına banarak yersiniz, ancak gömleğinizin yakasına damlamışsa “pislik” sayarsınız. Haksız mıyım?”

***

Kemal Kılıçdaroğlu’nu, CHP’nin başında olduğu günlerde olduğu gibi düşünmek isterdim! Meğer siyasetin “kirini/ pisini” üzerine bulaştırmadığını söylediği günlerde bile “özür dileyecek” denli içindeymiş! “Kir/ pis” dediğimiz şey, özünde yanılsamanın ötesinde bir şey… Tıpkı dün eleştirdiği ekranlarla, “iktidara” yakın olanlarla yurttaşın başını döndürürcesine iç içe olmaktır!

Halkın umudunu, tertemiz duygularını, yılların emeğini bir “özür” sözcüğüne sığdırıp yok saymaktır “kir/ pis!” Bugün tam da bulunmamaları gereken o koltuklarda oturuyor olmaları, “yaptıklarını” bir çırpıda unutturacaklarına inanmaktır da “kir/ pas!”

Devamını Oku