MEKİN ŞAHİN

MEKİN ŞAHİN

12 Mayıs 2026 Salı

Osmanlı ile Türkmen Savaşı!

Osmanlı ile Türkmen Savaşı!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

MEKİN ŞAHİN

Osmanlı ile Türkmen Savaşı!

Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükseliş dönemlerinde Anadolu’daki Türkmenler ile ilişkisi karmaşık ve çoğu zaman gerilimliydi. Osmanlı doğrudan “Türkmen düşmanı” olarak kurulmadı; ancak devlet büyüyüp merkezi bir imparatorluğa dönüştükçe, göçebe–yarı göçebe Türkmen yapıları ile saray merkezli yönetim anlayışı arasında ciddi çatışmalar ortaya çıktı.
Kuruluşta Türkmenler aslında temel güçtü. Osmanlı Beyliği’nin ilk döneminde; Uç bölgelerde yaşayan Türkmen aşiretleri, gaziler, dervişler, Ahiler, Alp–erenler devletin asli taşıyıcı unsurlarıydı.
Osman Gazi ve Orhan Gazi dönemlerinde Türkmen unsurlar devletin omurgasını oluşturuyordu.
Osmanlı devleti kuruluşunda Türkmenleri başlangıçta dışlanma değil, birlikte devlet kuruluşu söz konusuydu.
Osmanlı devlet büyüdükçe merkezi güçlü kurumsal konum kazandı. I. Murad, Yıldırım Bayezid ve özellikle Fatih Sultan Mehmed dönemlerinde Osmanlı artık bir beylik değil, merkezi bir imparatorluk oldu. Düzenli vergi sistemi, sürekli ordu bulundurma, saraya bağlı bürokrasi ve tek merkezden yönetim dönemi başladı.
Göçebe Türkmen aşiretleri yerleşik düzene istemiyor, hayvancılık ve hayvancılığa dayalı ticaret kaynaklarına sahip olmak için göçebe yaşamı tercih ediyordu. Böylece kendi iç bünyesinde kurlu olan toy, örf anane ve gelenek içinde yaşamayı düzenliyor ve özgürce karar alarak yaşıyordu.
Merkezileşmiş Osmanlı devleti Türkmenlerin göçebe yaşamını desteklemiyor onları yerleşik bir yaşama zorluyordu.
Vergi kontrolünü sağlamakta zorlanıyor.
Türkmen aşiretin sadakati devlete değil boya bağlı ve bağımsız hareket edebiliyordu.
Bu yüzden merkezileşen Osmanlı devletiyle, Türkmen özerkliği çelişiyor ve çatışmaya başladı.
Türkmen beylikleri güçlü ve savaş yeteneği üst seviyede olan mini devletlerdi. Anadolu’da, Karamanoğulları Beyliği, Dulkadiroğulları Beyliği, Ramazanoğulları Beyliği, Germiyanoğulları, Candaroğulları gibi güçlü Türkmen beylikleri vardı.
Osmanlı devleti bu beylikleri göçebe “Türkmen” oldukları için değil, siyasi rakip oldukları için tehdit görüyordu. Bu yüzden “Türkmen beyliklerine karşı mücadele” aslında bir iktidar mücadelesiydi.
Osmanlı devleti devşirme sistemiyle zamanla merkezi güç olarak halkla kendi arasında kul sistemini güçlendirdi. Tek karar verici merkezi devlet yani sultan. Sultanın aldığı karara ‘’kul tebaa’’ uymak ve üzerine düşen görevi yerine getirmek zorundaydı. Devlet bürokrasisini ve düzenli orduyu devşirme sistemiyle; Türkmen olmayan kişilerin çocuklarını devşirerek, bürokrat ve asker olarak yetiştirdi.
Çünkü saray için “Boyuna bağlı Türkmen beyinden ziyade, doğrudan padişaha bağlı kul daha güvenlidir.”
Bu yüzden Sadrazamlık, Enderun, Saray yönetimi giderek devşirme kökenli kadrolara geçti.
Türkmenler özellikle üst devlet yönetiminden uzaklaştırıldı. Osmanlı sultanları kendi iktidarlarını bu uygulamayla daha güvende hissediyor ve boya bağlılık yerine merkezî sadakat istiyordu.
Safevî Devleti köken olarak büyük ölçüde Türkmen unsurlara dayanan bir hanedan ve siyasal yapıdır; ancak mesele yalnızca “Türkmen miydi?” diye tek cümleyle açıklanamayacak kadar tarihsel olarak katmanlıdır. İlk dönemlerinde bu aile doğrudan bir Türkmen beyliği değildi; Kürt, Fars, Azeri ve yerel İran unsurlarıyla ilgili farklı tarihsel halklar vardır.
Fakat siyasal güç haline gelişleri özellikle 15. ve 16. yüzyılda Anadolu ve Azerbaycan’daki Türkmen aşiretleri sayesinde oldu. Safevî Devleti’nin kuruluş ve yükseliş gücü büyük ölçüde Türkmen/Kızılbaş aşiretlerine dayanıyordu. Bu nedenle tarihsel olarak güçlü biçimde Türkmen karakterli bir devlettir.
Kızılbaşlar denilen topluluklar; Ustaclu, Şamlu, Tekelü, Rumlu, Afşar, Kaçar, Varsak, Dulkadirli gibi büyük Türkmen oymaklarından oluşuyordu.
Bu aşiretlerin önemli bölümü Anadolu’dan gitmişti. Osmanlı kaynaklarında bunların çoğu “Türkmen taifesi” olarak geçer. Yani Safevî Devleti’nin kılıcı, ordusu ve yükseliş gücü esas olarak Türkmenlerdi.
Osmanlı devleti Safevi devletini en ciddi rakibi görüyor. Anadolu’da yaşayan göçebe Türkmenlerin Safevi devletine yakın durmasını istemiyordu.
Özellikle Alevi/Kızılbaş topluluklar, konar-göçer Türkmen aşiretleri Osmanlı tarafından siyasal tehdit olarak görüldü. Bu da baskıyı sertleştirdi. Yavuz Sultan Selim döneminde bu gerilim zirveye çıktı.
Osmanlı devletinin yaklaşımı tamamen “Türkmenleri yok etmek” değil; yerleşik düzene sokma, vergiye bağlamak, merkezi otoriteye tabi kılmak, bağımsız güç olmalarını engellemek amacını taşıyordu.
Ancak bu süreçte isyan, sürgün, idam, zorunlu iskân şeklinde yaşandığı için Anadolu halkının Osmanlı devletine olan bağları sürekli zayıf kaldı. Anadolu halkının hafızasında büyük travmalar bıraktı.
Devletin mantığı “Boy değil, merkez; aşiret değil, saray; gelenek değil, mutlak otorite.”
Ve bu tercih, Anadolu tarihinin en büyük toplumsal kırılmalarından birini yarattı.
Osmanlı Devleti, özellikle Yavuz Sultan Selim döneminde doğuda yükselen Safevi Devleti tehdidini büyük bir tehlike olarak gördü. Safeviler, Anadolu’daki birçok Türkmen aşireti üzerinde etkiliydi. Bu toplulukların bir kısmı, Safevi hükümdarı Şah İsmail ile dini ve siyasi yakınlık kurmuştu. Osmanlı merkezi yönetimi bunu yalnızca mezhepsel değil, doğrudan devlet güvenliği meselesi olarak değerlendirdi. Bu nedenle devlet, özellikle Kızılbaş olarak tanımlanan grupları potansiyel tehdit saydı.
1514’teki Çaldıran Savaşı öncesinde ve sonrasında çok sayıda Türkmen hakkında soruşturmalar yapıldı. Bazı kaynaklarda binlerce kişinin idam edildiği, sürgüne gönderildiği, mallarına el konulduğu köylerin boşaltıldığı anlatılır.
Bu süreç halk belleğinde “bir gecede köylerin boşalması” şeklinde yer etti. Özellikle Alevi-Kızılbaş hafızasında bu dönem derin bir travma olarak kaldı.
Köylerin Boşalması Ne Demekti?
Bu sadece fiziksel göç değildi, ailelerin parçalanması, ocak sistemlerinin dağılması, inanç merkezlerinin gizlenmesi, dağlara çekilme, kimliğin gizlenerek yaşatılması anlamına geliyordu.
Türkmen topluluklar Toroslar’a, Dersim’e, Sivas’ın iç bölgelerine ve ulaşılması zor coğrafyalara çekildi.
Bu olay yalnızca “Türkmen katliamı” değil; aynı zamanda Osmanlı’nın merkezileşme politikası, Safevi rekabeti ve mezhepsel siyasetin birleştiği sert bir devlet pratiğidir. Yani mesele sadece etnik değil; siyasal sadakat ve inanç ekseninde şekillenmiştir.
Anadolu Türkmenlerinin bir bölümü için bu dönem; kırılma, sürgün, sessizlik, saklanma, hafızaya kazınmış bir korku olarak kaldı.
Bugün “kılıç artığı” gibi ifadelerin duygusal ağırlığı da biraz bu tarihsel hafızadan beslenir.
“Kılıç artığı” sözü tarihsel olarak hayatta kalanı anlatır, siyasal olarak dışlamayı ifade edebilir, toplumsal olarak travmayı hatırlatır, etik olarak dikkat gerektirir. Bu yüzden bu ifade sıradan bir deyim değil; hafızası olan bir kelimedir. Kimin söylediği, kime söylediği ve hangi niyetle söylediği anlamı tamamen değiştirir.
Bugün birine “sen kılıç artığısın” demek çoğu zaman “Sen bu toprağın asli sahibi değilsin”, “Sen yenilmiş, tasfiye edilmiş bir topluluğun kalıntısısın”, “Sen bizden değilsin” gibi dışlayıcı bir anlam taşır.
Bazı siyasal tartışmalarda bu ifade muhalifleri gayrimeşru göstermek, aidiyet sorgulamak, “yerli ve milli” tartışması yaratmak, tarih üzerinden kimlik savaşı yürütmek, amacıyla kullanılabiliyor.
Özellikle sosyal medyada veya sert kutuplaşma dönemlerinde bu tür söylemler yeniden görünür hale geliyor. Bu noktada ifade, tarih anlatısından çıkıp doğrudan kimlik silahına dönüşüyor.
“Kılıç artığı” ifadesi aslında şu soruyu tetikler; “Bu ülkenin gerçek sahibi kim?” Bu yüzden sadece geçmişi değil, bugünkü aidiyet tartışmalarını da açar. Kimlik, vatandaşlık, eşit yurttaşlık ve tarihsel yüzleşme meseleleri bu noktada birbirine bağlanır. Maalesef araştırma yeteneği kaybolmuş kim gazeteciler, menfaat üzerinden Anadolu halkını incitecek iddialar ortaya atıyor. Tepki gelirse kıvırarak tükürdüğünü yalıyor. CHP hiç kimsenin babasının malı değildir. Hele hele para pul ve menfaatle elde edilecek bir siyasi örgütte değil. Türkiye ve halkını çıkmaza sokan sürecin baş aktörlerinden birini korumak adına yalan ve iftira atmak bu tür gazetecilerin haddi değildir. Kemal Kılıçdaroğlu 1992 sonrası Deniz Baykal’dan sonra en uzun CHP genel başkanlığı yapan siyasetçidir. Hem solculuk yaptığını sanarak hem de siyasetçinin inanç ve etnik konumunu yıpratarak eleştirmek bir gazeteci için utançtır!