MEHMET HAYATİ ÖZKAYA

MEHMET HAYATİ ÖZKAYA

05 Mayıs 2026 Salı

TÜRKLÜĞÜN YA DA TÜRKÇÜLÜĞÜN EBEDÎ VE EDEBÎ RUHU   

TÜRKLÜĞÜN YA DA TÜRKÇÜLÜĞÜN EBEDÎ VE EDEBÎ RUHU   
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Mehmet Hayati ÖZKAYA

TÜRKLÜĞÜN YA DA TÜRKÇÜLÜĞÜN EBEDÎ VE EDEBÎ RUHU

Evet, önce selam, sonra kelam diyoruz…

Türk dilinin ve türkülerimizin yaşadığı tüm topraklara, Kafkaslardan esen yellere, Türk’ün adaleti olmadan akmam diyen Tuna’ya, ruhumuzu kandırdığımız Orhun’a, dillerde aynı türkünün söylendiği Çankaya’ya, civanların kıyıldığı Bakü’ye, dağlarında çiçekler açan İzmir’e, zindanlara atıldığımız Kerkük’e, gidenin dönmediği Yemen’e, ölmeden mezara girdiğimiz Çanakkale’ye, topraklarında yaş alamadığımız Kırım’a, davulların çalındığı Selanik’e, cihandan gidişimizin nedeni sevdamız olan tüm memleketlere, Haray haray men Türk’em diye haykıran Tebriz’e, uyan Ali’m sözlerinin çınladığı Mağusa’ya, Gök bayrağın hüzünlendiği, vakitsiz güllerin solduğu Doğu Türkistan’a, armudun dalda sallandığı Prizren’e, Kürşad’ın sesiyle indiğimiz Tanrı Dağlarına, çırpınan Karadeniz’e, Mayadağ’dan kalkan kazların indiği Vardar ovasına selam olsun, selam olsun Turan illerine…

Ve selam olsun bugün burada toplamamıza vesile olan “Türkçüler Gününe” ve aziz Türkçülere…

Sohbetimize Şair Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’yla başlayalım:

Günlerden bir gün, gök kanatlı Cebrail, Tanrı’nın son elçisi Hz. Muhammed’in katına yetti…
Önce selâm verip, hâl ve hatırını sual etti…
Sonra, Ulu Tanrı’nın gönderdiği şu bildiriyi yüce Peygamber’e iletti:
“And olsun geceye, gündüze…
And olsun karaya, denize…
And olsun kaleme, kâğıda…
Bir millet yarattım doğuda!

Türk diye bir yüce ad verdim.
Önüne kılavuz kurt verdim.
En üstün değerli erdemi,
En güzel ülkeyi yurt verdim!

Donattım ruhunu imanla,
Kolunun gücünü sert verdim.
Ve onu mazluma sığınak,
Zalimin başına dert verdim!!!”

Destan şairimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun bu şiiri yazmasında ona ilham kaynağı olan hiç kuşkusuz Allah’ın kelamıdır.

Maide suresi 54. Ayet: Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar; Allah yolunda cihad ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah’ın lütfu geniştir; O, her şeyi bilir.”

İşte Tanrı’nın anlattığı ve övdüğü Türk milleti budur.

Göktürk hakanı Bilge Kağan da M.S. 735 yılında ebedî taşa yazdırdığı nutkunda şöyle der:

“Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye babam (İlteriş) kağanı, annem (İlbilge) hatunu yüceltmiş olan Tanrı, devlet veren Tanrı, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, Tanrı beni kağan olarak yarattı…”

Ardından da şöyle seslenir:

“Türk Oğuz beyleri, milleti işitin: Üstte gök çökmese, altta yer delinmese, Türk milleti senin devletini kim yıkabilir, töreni kim bozabilir? Türk milleti kendine gel, kendine dön!”

Lakin Türkün kendine gelmesi ve kendine dönmesi ne yazık ki öyle kolay kolay ve hemen olmamıştır. Tarihin akışı içerisinde bin bir türlü badireyi yaşayan Türk milletine, sahip olduğu bu güzel ve değerli özellikleri ve zenginlikleri zaman zaman hatırlatan, kendi öz cevherinden çıkan aklıselim şahsiyetler olmuştur.

Mesela onlardan biri Kaşgarlı Mahmut’tur. 1072’de yazmaya başladığı âdeta ansiklopedik bir eser özelliği taşıyan büyük Türk sözlüğü, Divan-ı Lügat’it Türk‘ü 1074’te bitirerek Türk kültürünün ve dilinin zenginliğini bütün dünyaya ilan etmiştir.

Dîvânı Lugâti’t-Türk adlı eserinde Kâşgarlı Mahmut, Allah’ı övdükten, Kur’anı yücelttikten, peygamber ve soyuna esenlikler diledikten sonra;

“Yüce Allah devlet güneşini Türk burçlarında doğdurdu; felekleri onların ülkeleri etrafında döndürdü, bundan dolayı onları Türk diye adlandırdı; ülkelerin idaresini onlara verdi, onları zamanın hakanları yaptı; zamanımızdaki insanların işlerini onların eline verdi, onları herkese üstün kıldı ve hak üzre destekledi…”  der ve şunları ilave eder:

“Açıkça ve kesin olarak, Buhara imamlarından ve Nişaburlu bir başka imamdan duydum. Onlar peygamber efendimize dayandırarak şöyle rivayet ettiler. Peygamberimiz (s.a.) kıyamet gününün şartlarını, âhir zamanın fitnelerini, Oğuz Türklerinin çıkışını anlatırken dedi ki: ‘Türk dilini öğreniniz, çünkü onların çok uzun sürecek saltanatları vardır.’ Bu hadis doğru ise -sorumluluğu râvilere aittir- Türk dilini öğrenmek vaciptir; eğer doğru değilse, aklın gereği de budur.”

Hâl böyle olunca ister istemez insan şunu düşünüyor: Büyük atamız Mustafa Kemal Atatürk boşuna mı “Ne mutlu Türk’üm diyene!” demiştir.

15. yüzyıla geldiğimizde bir başka bilge Türk Ali Şir Nevayi karşımıza çıkar. Muhâkemetü’l Lügateyn (iki dilin, Farsça ile Türkçenin karşılaştırılması) adlı eseriyle bir kutup yıldızı gibi yine Türk’e kendi özünü ve sözünü hatırlatır. Fars kültürüne ve diline özenen aydınları milli kültürümüze dönmeye ve Türkçe yazmaya davet eder. Hatta Türkçenin Farsçadan daha ince ve zengin bir dil olduğunu çok çarpıcı örneklerle göstererek Türklüğe hizmeti etmenin gururunu yaşar.

Yine bu dönemde Ebul Gazi Bahadır Han Şecer-i Türkî ve Şecereî Terakime adlı eserleriyle Türk milletinin Oğuz Han’a kadar ulaşan soy tarihini tespit etmiştir.

Oğuz Kağan destanında Türk’ün efsanevi kağanı olan Oğuz Kağan halkına ve beylerine asırları aşıp günümüze kadar ulaşan bir hedef göstermiş ve şöyle demiştir:

Takı taluy, takı müren / Kün tuğ bolgıl, Kök kurıkan” “İşte deniz, işte ırmak Güneş tuğumuz, bayrağımız olsun, gökyüzü ise çadırımız” Oğuz Han’ın ortaya koyduğu bu hedefte bir cihan hakimiyeti ülküsü, dünyaya hükmetme duygusu vardır ki Türk milleti bu duyguyla 1071’de Alparslan’ın öncülüğünde Anadolu’nun kapısı açmıştır.

Aylardan Ağustos, günlerden Cuma
Gün doğmadan evvel iklîm-i Rum’a
Bozkurtlar ordusu geçti hücuma

Yeni bir şevk ile gürledi gökler
Ya Allah…Bismillah… Allahuekber

Yiğitler kan döker, bayrak solmaya,
Anadolu başlar, vatan olmaya…
Kızılelma’ya hey… Kızılelma’ya!!!

En güzel marşını vurmadan mehter
Ya Allah…Bismillah… Allahuekber

diyerek Anadolu’nun taşına toprağına Türk’ün mührü vurulmuştur. Aradan geçen zamanlarda Türk yine kendi dilini, kendi kimliği ve büyük rüyasını unutmaya başlayınca. Yani Alparslanlar, Kılıçarslanlar unutulup Keykubadlar Keyhüsrevler, türeyince yine aklı başında devlet adamları ve çağın büyük düşünürleri ortaya çıkarak Türk’e kendini hatırlatmıştır. Mesela, Karamanoğlu Mehmet Bey, 1277’e yayımladığı fermanla “Şimden gerü hiç kimesne divanda, dergâhda, bergâhda, mecliste, meydanda ve dahi her yerde Türk dilinden özge söz söylemeye” demiştir.

Yine 1330’da ünlü eseri Garipname’yi yazan Âşık Paşa da Türk milletine kahramanlık günleri hatırlatarak

Türk diline kimseler bakmaz idi

Türklere hergiz könül akmaz idi.
Türk dahi bilmez idi bu dilleri
İnce yolu, ol ulu menzilleri

diyerek,  Türk dilinin arı, katıksız örneklerini sunmuş, Türk’e titre ve kendine dön demiştir.

Bu büyük idealin farkında olan Kayı boyuna mensup Osman Gazi ise Osmanlı Beyliğini kurarken tam bir millî tarih ve Türklük şuuru içinde kendisine ve beyliğine şöyle seslenmiştir:

Osman Ertuğrul oğlusun,

Oğuz Karahan neslisin,

Hakkın bir kemter kulusun

İstanbul’u aç gülzar yap

 

Bu mısralar tam da Oğuz Han’ın soyundan gelen bir Türk’e yakışır. Osman Bey’in kurduğu bu büyük devlet Türk’ün büyük rüyasını 17. yüzyıla kadar devam ettirmiştir. Fakat ne yazık ki bir zaman gelip de Osman Gazi’deki bu ruh, bu inanç ve Türk olmanın gururu kaybolmaya başlayınca sözde aydınlarımız Türk ırkını aşağılayan birtakım garip nitelemelerde bulunmuşlardır. Onlara göre Türk, “etrak-ı bî-idrak, ahmak Türk” olmuş kısacası Selçuklularda olduğu gibi Ertuğrullar, Odmanlar, Orhanlar unutulup Adulmecitler, Abdulazizler, Vahidettinler ortaya çıkmış, millî kimlik, millî kültür ve millî dil unutulmuştur.

Gerçi Türk milletini bu gaflet uykusundan uyandırmak için millî şuur sahibi bazı şahsiyetler boş durmayarak ellerinden geleni yapmış, Türk milletini uyandırmaya çalışmıştır. Mesela onlardan biri: Şıpka Geçidi kahramanı Süleyman Paşa’dır. 1876’da Harbiye mektebinde okutulmak üzere yazdığı Tarih-i Âlem (Dünya Tarihi) isimli ders kitabında Osmanlı diye adlandırılan milletin Osmanlı değil, Türk milleti olduğunu anlatarak bu garip tanımlamadan vazgeçilmesini belirtmiştir.

Nitekim millî şairimiz Mehmet Emin Yurdakul da yerlerde sürünen Türklüğü ayağa kaldırmak için “Irkımın Türküsü” adlı şiirinde âdeta kükreyerek

Eğiliniz ey şerefler, ey şanlar,

Ey ırklara altın destan yazanlar!

 

Biz devlerin, fillerin

Diz çöktüğü kuvvetiz;

Eski, yeni dillerin

Anlattığı milletiz!

Ve ardından 1897’de Türk Yunan savaşı sırasında yazdığı “Cenge Giderken” adlı şiirinde

“Ben bir Türk’üm dinim, cinsim uludur

Sinem, özüm ateş ile doludur

İnsan olan vatanının kuludur

Türk evlâdı evde durmaz, giderim.” demiştir.

 

İşte Osmanlı devletinin çökmeye başladığı o günlerde Türk milletine borcunu ödemek için ortaya çıkan şairlerimiz ve fikir adamlarımız her türlü sıkıntıyı göze alarak bizi karanlıktan aydınlığa çıkaracak, bizi adım adım istiklâlimize ve istikbalimize götürecek eserler vermeye devam etmişlerdir.

 

Mesela, “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” savıyla Kırım’da “Tercüman” gazetesini çıkaran Gaspıralı İsmail Bey, bütün Türk coğrafyasına seslenirken, Ziya Gökalp, Ali Canip Yöntem, Ömer Seyfettin Selanik’te “Genç Kalemler” dergisiyle on yıllardır uyuyan Türk milletine kurtuluşun ancak Türkçede ve Türk milliyetçiliğinde olduğunu anlatıyorlardı.

Bakın tam sırası gelmişken iki kitaptan çok çarpıcı iki örnek vermek istiyorum: Biri, Muhittin Birgen’in “İttihat ve Terakki’de On Sene” diğeri Falih Rıfkı Atay’ın “Batış Yılları” Falih Rıfkı çocukluk hatıralarını anlatırken şöyle yazar:

“Okullarda Arap’a Arap, Arnavut’a Arnavut, Rum’a Rum, Ermeni’ye Ermeni, fakat sıra bize gelince (nedendir bilinmez!) kendimize Osmanlı derdik.”[1]

Muhittin Birgen de şöyle der:

“Bir gün babama sormuştum: “Baba biz Türk’üz değil mi?”

“Evet oğlum…”

Niçin her millet, Arap, Arnavut, Çerkez, şerefli ve cesur oluyorlar da biz değiliz?”

Babam gözüme baktı. “Onu söyleyenler halt etmişler oğlum!” dedi…”[2]

Evet gerisini okumaya gerek yok zaten.

İşte böyle bir atmosferde Ömer Seyfettin, 18 Şubat 1919’da kaleme aldığı “Millî Kuvvetimiz” adlı yazısında

“Cihan Harbinin sarsıntıları bütün milletlerle beraber bizi de uyandırdı. Artık Türklükten, milliyetimizden başka itimat olunacak bir kuvvet bulunmadığını gördük!  Siyasî hudutların ayıramayacağı birbirine bitişik ülkelerden mürekkep koca bir Turan var ki Türkiye’den Sibirya’ya kadar sürer. Turan denen bu dünyada seksen milyona yakın Türk var.”[3] diyerek bir asır önceden sanki bugünleri görüyormuşçasına büyük Türk birliğini ve Turan’ı anlatır.

Ziya Gökalp da bu düşüncenin bir hayâlden ibaret olmadığı şu dörtlükte bakın nasıl dile getirir:

“Kızıl Elma” yok mu? Elbette vardır;

Fakat onun semti başka diyardır.

Zemini mefkûre, seması hayâl…

Bir gün gerçek, fakat şimdilik masal”

Dün, Ziya Gökalp’ın “şimdilik masal dediği gerçeklik” bugün bütün canlılığıyla bir gerçek olarak karşımıza çıkarken büyük düşünürümüzün söylediği şu mısralar her dem tazeliği korumaktadır:

Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan

Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir, Turan!

Evet, işte o günlerde bunları söyleyenler seslerinin bir yerlerden bir şekilde mutlaka duyulacağına o kadar emindiler ki… Nihayet bu sözlerin yankısı tez zamanda Anafartalar’dan, Dumlupınarlardan, Sakaryalardan duyulacaktı. Ve “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım” diyen Türk milletinin kurduğu yeni Türk devletinin adı, tarihe altın harflerle yazılacaktı. Bu devletin adında, kuruluşunda mührü olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ise Türk’ün ezelî ve ebedî başbuğu olarak anılacak ve onun hafızalarımıza kazınan, ruhumuza işleyen şu sözleri de Türk milleti için her dönemde kurtuluş vesilesi olacaktı:

“Yüksel Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur.

Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağımdır. Biz doğrudan doğruya milletseveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o topluluğa dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.

Hayattaki yegâne üstünlüğüm, Türk doğmaktır! Muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki; sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki cevher-i asli’yi çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin.”

Ancak ne yazık ki Atatürk’ün ölümünden sonra iş değişmiştir. Türkiye Cumhuriyeti devletini yönetenler Türklük şuurunu ve gururunu terk etmeyi büyük bir marifet zannedip kimseye eyvallahı olmayan, bağımsız ve özgür bir devlet anlayışından uzaklaşınca

Delinse yer, çökse gök, yansa, kül olsa dört yan,
Yüce dileğe doğru yine yürürüz yayan.
Yıldırımdan, tipiden, kasırgadan yılmayan,
Ölümlerle eğlenen tunç yürekli Türkleriz…

diyen Hüseyin Nihal Atsız, Türk olmanın verdiği büyük bir mutlulukla ve gururla bu gidişe isyan edecekti.  Sonrası malumunuzdur. Unutulmayacak bir tarih 3 Mayıs 1944 ve unutulmayacak bir dava Irkçılık -Turancılık Davası. Bir başka deyişle haksız, hukuksuz bir dönem.  Saçma sapan birtakım iddialarla Türk’ü, Türk’ün diyarında, Türk olduğu için mahkûm etmeler. Zalimce sorgulamalar, tabutluklar, garip işkenceler, işten el çektirmeler bir buçuk yıldan fazla süren mahkumiyetler. Sonra beraatla sonuçlanan bir dava. Boşa giden yıllar, çekilen eziyetler hep bu dönemle anılmıştır, anılacaktır.

Bu dönemin mağdurlarından Reha Oğuz Türkkan yaşadıklarını “Tabutluktan Gurbete” kitabında ayrıntılarıyla dile getirirken Nejdet Sançar da aynı dönemin zulmünü eşiyle birlikte iliklerine kadar nasıl yaşadıklarını “Afşın’a Mektuplar”da anlatır.

Nejdet Sançar’ın mahkeme salonunda söylediği şu sözler ise tarihe unutulmayacak bir savunma olarak geçer:

“(…) Bunlardan yılmış değilim. Bilakis bahtiyarım. Millet yolunda ızdırap çekmiş bir Türk çocuğu olarak bahtiyarım. Yuvamın dağıtılmış olmasına, eşimin bir Türk anası olmak şerefi­ni kazanacağı günlerde çektiği dayanılması güç ızdırapları ve akıttığı gözyaşlarını unutmamış olmama ve bugün hayat kavgasında minimi­ni yavrusuyla tek başına kalmış olmasının ruhunda yarattığı fırtınalara rağmen bahtiyarım.

 

Türk’ü sevdim, seviyorum, seveceğim.

Ama bunun sonunda ısdıraplar varmış, felaketler varmış, hatta kar­şılaşılacak türlü kahpelikler doluymuş; hepsi kabul!

Büyük Türk ırkı sağ olsun!”[4]

 

Evet, aradan bunca zaman geçer fakat bir gün gelir “Bozkurtların Ölümü”, “Bozkurtlar Diriliyor” ile biter. “Yolların Sonu”nda “Ruh Adam” “Deli Kurt”uyla yeniden sahneye çıkar ve Atsız gelecek kuşaklara Türk olmanın gururuyla seslenmeye devam eder.

Çünkü o şöyle düşünmekteydi ve şöyle demekteydi:

Türk duygusu her Türkçüye en tatlı kımızdır;

Türk ülküsü candan da aziz bayrağımızdır.

Darbeyle gönüllerde yatan ülkü silinmez!

Atsız yere düşmekle bu bayrak yere inmez!

 

Evet “Mazi-hâl-istikbal” dairesinden yola çıkarak aktarmaya çalıştığımız Türklüğün ebedî ve edebî ruhunun coşkusuyla dün olduğu gibi bugün de Türk milliyetçileri olarak dimdik ayaktayız.  Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni kendimize rehber edinerek dünyada ve ülkemizde olup bitenleri, herhangi bir şekilde bir şeylere aldanmadan ve Türk milletini aldatmadan, çok yakından dikkatle takip etmekteyiz.

Bu sıralar kendilerini bu bağın bağbanı zannedip birtakım garip heveslere, arzulara kapılanlara; birtakım kulak tırmalayıcı garip sesler çıkaranlara diyoruz ki: “Biz bin yıldır buradayız, burada olmaya da devam edeceğiz. Çünkü bin yıldır üzerinde hayat bulduğumuz bu toprakların bir ruhu vardır. Bu ruhun ete kemiğe bürünmüş adı da Türk’tür, Türk milletidir. Bu böyle biline!”

Sözü, Bayrak Şairimiz Arif Nihat Asya’nın Onlar adlı şiirinden şu dörtlüklerle noktalamak istiyorum:

Yurda, baş dedikleri bir

Ağır adakla geldiler

Ve şu bayraksız dünyaya,

Bayrakla geldiler.

 

Kopardılar ayı gökten,

Bir ipek dala astılar…

Yurt dediler, gölgesine

Ayaklarını bastılar.

Onlardan kaldı bu toprak…

Biz gezip tozmayalım mı?

Yabanlar kıskanır diye

Destan da yazmayalım mı?

 

Benim, dedemle yan yana

Yazılı kalacak adım…

Yıldızların söneceği

Güne yıldızlar sakladım

[1] Falih Rıfkı ATAY, “Batış Yılları” Pozitif Yay. İst. 2012, s.24

[2] Muhittin BİRGEN, “İttihat Terakki’de On Sene” Kitap Yay.6. Baskı, İst.2017, s. 345

[3] Ömer SEYFETTİN Bütün Nesirleri, Haz. N. Hikmet Polat, TDK Yay. Ank. 2016, s.679

[4] Nejdet SANÇAR’ın Savunması, Ötüken, Mayıs 1974

Devamını Oku

Tarihin acil çağrı merkezi

Tarihin acil çağrı merkezi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Mehmet Hayati ÖZKAYA

Tarihin acil çağrı merkezi

İleri sürülen tezler, ortaya atılan güzel sözler, sloganlar, kurulan millî dayanışma, kardeşlik ve demokrasi komisyonu gibi göz kamaştırıcı komisyonlar bizi aldatmak ve kandırmak için büyük çaba sarf ediyorlar.

Bir zamanlar çok sık anlatılan bir Karadeniz fıkrası vardı. İnanmak, güvenmek üzerine ya da bir meseleyi ciddi ciddi araştırmak, sorgulamak ne oluyor ne bitiyor demek üzerine. Şimdilerde ne kadar ilgi çekici olur bilemem ama geçenlerde birdenbire, nerden aklıma takıldıysa takıldı. Halbuki hiç de davet etmemiştim ama işte kendiliğinden çıkıp geldi. Gerçi neden ve niçin geldi demeye gerek yok. Çünkü gündemimizdeki açılım rüzgârları, komisyon görüşmeleri, tutanaklar, Papa’nın ve Barzani’nin mesut ve mutlu bir şekilde ülkemizi ziyareti, galiba bu fıkranın gelişini tetikledi. Neyse, fıkra dediysem de sizi öyle kahkahalara gark edecek, gülmekten helâk edecek bir tarafı da yok. Sadece birkaç cümlelik basit bir fıkra işte:
“Karadenizlinin biri, muhtemelen Temel veya Dursun’dur. Arkadaşlarına “Ben hastayım ben ölüyorum” deyip duruyormuş; fakat kimse ona inanmıyormuş. Sonunda arkadaşlarına şöyle bir vasiyette bulunmuş: “Ben ölünce mezar taşıma şöyle yazacaksınız” demiş: “Hastayım dedim, hastayım dedim inanmadınız, sonra ne oldu?”

İşte hepsi bu kadar.
Hepsi bu kadar da bu muhteşem fıkradan nereye ulaşacak, hangi kıssadan hisse çıkaracağız diye düşünenler için, ki onlar yerden göğe kadar haklıdırlar, biraz açmak lazım bu meseleyi.
O halde hadi bakalım 112 yıl önceye gidelim ve Yusuf Akçura’nın “Suriye ve Filistin Mektupları” kitabını açalım. Bu 112 de sanki tarihin acil servis çağrı numarası gibi geldi değil mi? Neyse, bu kitapta toplamda 22 mektup var. On bir tanesi Suriye’den on bir tanesi de Filistin’den yazılmış. Yusuf Akçura bu mektupları Tatar, Başkurt, Kazak Türklerinin yaşadığı Rusya’nın Orenburg şehrinde yayımlanmakta olan Vakit gazetesine göndermiş.
Evet bu kısa bilgi notundan sonra sayfa 43’e dalıyoruz. Tarih 9 Mayıs 1913’tür. Suriye’den 5. mektup. Bu mektupta Osmanlı devleti sınırları içindeki bir bölgeden, bugünlerde sık sık adı geçen Beyrut’tan, Şam’dan bahsediliyor. Hadi gelin birlikte okuyalım, bakalım Yusuf Akçura neler yazmış:

“Beyrut Islahat Lâyihasının (Beyrut reform belgesinin) Türkçe yazılmış bir nüshasını bana da teveccüh gösterip verdiler. Lâyihada yazılanları Lecne’nin en nüfuzlu Müslüman azası Muhtar Beyhem hulasa edip bana anlattı:
1.Dil meselesi.
2. Merkezî hükümetin müdahalesini azaltma, hükümet ve idare işlerinin çoğunu vilayet halkından seçilen meclise verme. (Bu bir nevi otonomi)
3.Vilayet işlerini tanzim ederken yol göstermesi için Avrupalılardan müsteşarlar getirme.
4. Baş memurlardan başka diğer memurları Araplardan tayin etme.”

Özetlenerek sunulan bu istekleri Beyrutlular sadece kendi vilayetleri olan Beyrut için isterken Şam, Halep, hatta Bağdat, Hicaz vilayetleri de yani Arap vilayetlerinin hepsi de harekete geçerek İstanbul’a telgraflar çekip aynı taleplerde bulunmuşlardır, diyor Yusuf Akçura.
Vakit gazetesinin muhabiri olan Yusuf Akçura, Osmanlı devletinin güneyinde gelişen bu önemli talepleri ve girişimleri yazdıktan sonra kuzeyde yaşayan Türklere de bir uyarıda bulunuyor ve diyor ki: “(…) Ben bunları kâğıt karalamak için yazmıyorum, anlayıp düşünüp okuyanlara bunlar masal değil. Türk dünyası, şimdi batıdan değil güneyden de millî hareketlerle sıkıştırılmaya başlandı. Bu tarihçe mühim bir vak’a, bütün Türklerin bunu bilmesi gerek…
Lâyihanın en umumî meselesi dil meselesidir. Araplar, biz Türkçe bilmiyoruz. Şimdiye kadar Türk hükümeti bize kendi dilini öğretmedi, öğretemedi, şimdiden sonra da öğretemez, hem Türkçe öğrenmeyi kendimize gerekli de görmüyoruz.” diyorlar.”

İşte bu kadar net. Akçura’nın yazısı Arapların dil konusundaki taleplerini apaçık anlatmaya devam ediyor: “(…) Arap vilayetleri içinde dil Arapça olur, Arap vilayetlerinin resmî dili sadece Arapça olabilir… Dil meselesi sadece bununla kalmıyor Araplar mebusan ve ayan meclislerinde de Arap dilinin Türkçe gibi resmî dil itibar edilmesini istiyorlar. Onların isteğine göre, Osmanlı devletinin iki resmî dili olacak Türkçe ve Arapça; Arap vilayetlerinde sadece Arapça istimal edilecek. (kullanılacak)”
Araplar bu talepleri ortaya koyarken bir de şöyle diyorlarmış:

“Arapça Kur’an dili, dillerin en fasihi olan cennet halkının konuşmakta olduğu ve Allah tarafından övülen bir dil.”

Demek ki 112 yıl önce de tıpkı bugünkü gibi saf Müslümanları bu konuda ikna etmek çok zor değilmiş. Halbuki Yusuf Akçura şöyle der: “(…) Din-i İslâm bence milliyet fikirlerinden yukarı, milliyet fikirlerinden âlîdir. O bir millete bağlanmamış, Arap’a da Türk’e de has değil. Din ile milletin ayrılması gerekir. İslâm’ın dili sadece Arapça, Müslümanlık Araplıktır demek, Allah’ın rabbülâlemin olduğunu unutmak demektir. İslâm milliyete bağlı değildir, ben İslamiyet’i Hristiyanlık gibi bütün dünya milliyetlerini bitirmeden içine alacak kadar geniş diye iman ediyorum.”

Beyrutluların ve bütün Arap vilayetlerinin de kabul ettiği reform belgesindeki maddeler arasında bir de Avrupalılardan müsteşarlar getirmek var ki dün 1913’te, yani 112 yıl öce bu rolü Ortadoğu’da İngilizler ve Fransızlar oynarken bugün 2025’te, bu rolü İsrail ve Amerika üstlenmiş. Onların çizdikleri yol haritalarına göre Araplar ve Kürtler kendilerine yeni bir dünya kurmaya çalışıyorlar ya da kurduklarını zannediyorlar. Çünkü yabancıların yardımı karşılıksız olmaz. Hatta kaşıkla verdiklerini kepçeyle almasını iyi bilirler.
Bize gelince, tarihin anlattıklarını dinlemez, dünün öğretmenliğini kabul etmez de gemileri filan yakmaya kalkarsak korkarım ki 112 yıl öncesinin Islahat Lâyihası, nasıl Osmanlı devletinin coğrafyasını parçaladıysa, bugünün açılım rüzgarları da bir süre sonra bizim memleketimizde fırtınaya dönüşüp bin yıllık vatanımızı ve mazimizi perişan edecektir. Gerçi Türk milleti bu hikâyeyi 10 Ağustos 1920’de Sevr’de okumuş 24 Temmuz 1923’te Lozan’da parçalayıp atmıştı.
Fakat, yine de dikkatli olmalıyız. Çünkü hemen hemen her gün farklı mekânlarda yeni ve süslü dekorlarla sahnelenen farklı olaylar, ileri sürülen tezler, ortaya atılan güzel sözler, sloganlar, kurulan millî dayanışma, kardeşlik ve demokrasi komisyonu gibi göz kamaştırıcı komisyonlar bizi aldatmak ve kandırmak için büyük çaba sarf ediyorlar. Tarih gösteriyor ki bütün bunlar bizi büyük bir hızla dipsiz bir kuyuya doğru sürüklemekte… İnanmayanlar fıkra kahramanlarımızdan Temel’in ya da Dursun’un başına gelenlerden ders alsın veya mezar taşlarında yazılanları bir daha okusun.
Sonuçta Allah korusun sözde bir barış için yollara düşerken, savaşın korkunç yüzüyle yüz yıl sonra yeniden karşılaşmayalım.

Kaynakça:

Yusuf Akçura, “Suriye ve Filistin Mektupları” Ötüken Neş. İst. 2016

Devamını Oku

1923’ TEN 2023’E YÜZ YIL YAZILARI-IX

1923’ TEN 2023’E YÜZ YIL YAZILARI-IX
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Mehmet Hayati ÖZKAYA

KURTULUŞTAN KURULUŞA… YAŞASIN CUMHURİYET!

1900’lü yılların henüz başıdır. Mustafa Kemal, Harp Okulunun son sınıfındayken arkadaşlarıyla el yazısı bir dergi çıkarırlar. Derginin sorumlusu da kendisidir. Kurmay sınıflarında da dergiye devam ederler. Gizlice elden ele servis edilen bu derginin ömrü, bir gün sarayın hafiyelerinden birinin jurnaliyle sona erer. Okul müdürünün, gerçi Falih Rıfkı Atay “okul nazırı”nın diyor,[1] vicdanlı, merhametli olması sayesinde bu vartayı “Ne diye başka şeylerle uğraşıp derslerinize çalışmıyorsunuz” ikazıyla ucuz atlatmışlarsa da galiba pek rahat durmamışlar ki bir süre sonra Mustafa Kemal, hapse atıldığı okul zindanında Hafız Şaşı Osman Efendi’nin

“Yeter artık çeker oldum şu cihanın gamını
Kerem itse ecel, alsa da halâs itse beni” gazelini terennüm eder.

Henüz 24 yaşındadır. Memleketinin sıkıntılarıyla boğuşmaktan o kadar yorulmuş ki gazelin sözlerinden medet umarak ölüm meleğine yalvarıp durmakta. İyi ki o günlerde ecel bu dileği duymamış, duymamış da bu cihandan Mustafa Kemal’i azat etmemiş. Şayet etseydi Ziya Gökalp’ın “Çobanla Bülbül”ünü kim duyacak, kim onların derdiyle dertlenecekti?

“Çoban kaval çaldı, sordu bülbüle:
“Sürülerim hani, ovam nerede? ”
Bülbül sordu, boynu bükük bir güle:
“Şarkılarım hani, yavrum nerede? ”

Ağla çoban ağla. Ovan kalmadı.
Gözyaşı dök bülbül, yuvan kalmadı.

Çoban dedi: ”Ülkeler hep gitse de,
Kopmaz benden Anadolu Ülkesi,”
Bülbül dedi: ”Düşman haset etse de
İstanbul da şakıyacak Türk sesi”

Çalış çoban, kurtar öz yurdunu.
Şairlerden topla, bülbül bir ordu.”

Şiir devam eder ve beklenen çoban 19 Mayıs 1919’da “Karadeniz Karadeniz, Gelen düşman değil, biziz!” diyerek dalgaları yara yara, engelleri aşa aşa çıkagelir Anadolu’ya.

İşte böyle başlar İstiklâl destanımızın düğüm bölümü. Sonrasını destanımızın millî kahramanı ebedi Nutuk’unda bir bir anlatır:

“1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyledir:

Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, I. Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Savaş’ın uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir durumda. Milleti ve memleketi I. Dünya Savaşı’na sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlar. (…)

İtilâf Devletleri, ateşkes anlaşmasının hükümlerine uymayı gerekli bulmuyorlar. Birer bahane ile İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana ili Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayıntap (Gaziantep) İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askerî birlikleri, Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurlar ile özel ajanlar faaliyette. Nihayet, konuşmamıza başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919’da, İtilâf Devletleri’nin uygun bulması ile Yunan ordusu da İzmir’e çıkartılıyor.”[2]

Velhasıl gördüğünüz gibi durumumuz hiç de iç açıcı değildi. Bir yandan yılgınlık, yorgunluk; bir yandan yoksulluk ve ümitsizlik bizi çepeçevre sarmıştı. Türk milleti âdeta şairin dediği gibi koro halinde “Uçurumun kenarındayım Hızır, Muhteşem belaya nazır”[3] diyerek kaderine razı bir şekilde bekliyordu. Bu tabloyu seyreden içerdeki hainler ve dışardaki düşmanlar ise el avuç ovalayarak “Ha düştü, ha düşecek!” deyip büyük bir neşeyle atalarından kalma ateş dansına çoktan başlamışlardı…

Fakat o gün, 1919’un 19 Mayıs’ında muhteşem bir ışık, kuzeyden bir güneş gibi doğup bütün Anadolu’da pırıl pırıl parlamaya başlayınca, işin rengi ister istemez değişmişti.  Çünkü Türk’ün mâkûs talihini değiştirecek olan Gazi Mustafa Kemal Paşa: “Hiçbir kuvvet mazlum Türk milletini kendi hakkını kendi eliyle istihsalden (elde etmekten) men edemeyecektir.” diyerek bir kere yola çıkmıştı. Bundan sonra yol ne kadar uzun ve sıkıntılı olursa olsun varılacak hedef belliydi: Türkiye’de kurtuluşun ve kuruluşun temeli atılacaktı.

Hiç vakit kaybetmeden işe koyulan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Türk milletini düştüğü bu girdaptan çıkarmaya kararlıydılar. Takvimler 22 Haziran 1919’u gösterdiğinde önce Amasya’dan seslendiler dünyaya ve dediler ki:   “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” İşte bu cümle, alınan bütün kararların özeti ve bağımsızlığa giden yolun başıdır. Ardından Erzurum ve Sivas kongreleri ile şenlendi ortalık.  Bir süre sonra Mustafa Kemal Paşa Ankara’dadır. Tarih 27 Aralık 1919…

Türk’ü Anadolu’dan söküp atmaya meraklı olan Emperyalist devletler de, bir zaman sonra başlarına geleceklerden habersiz, memleketimizi kendi aralarında keyiflerince parsellemişlerdi. Ellerini kollarını sallayarak girdikleri bu topraklarda, birilerinin bugünlerde dediği gibi bir misafir edasıyla gelip uslu uslu “konaklamamış”, akla gelmeyecek bin türlü vahşeti Türk insanına reva görmüşlerdi. İşte size Halide Edip Adıvar’ın “İstiklâl Savaşı Hatıraları”ndan bir tablo:[4]

“Fatma Nine ile konuştum.

— Ah evlâdım, dedi. Ne oturup da yazı yazıyorsun. Boğazları kesilmiş bir halk için yazı neye yarar? Bu köyün üç bin sığır ve koyunu vardı. Şimdi yaralı kocamla kızıma yedirecek yumurta bile bulamıyorum. Bir tek tavuk kalmadı. Tuz bile yok. Yaprakları, otları kaynatıp yerken insan içine bir parça tuz koyabilse. (…)Yunanlılara yalvardım, bilsen. Biraz yaşayanların başında bir dam bırakın, dedim. Köylülere:

— Bizi Avrope yolladı, dediler.

— Bana bak kızım, o Avrope denilen adama söyleyin, biz ona fenalık etmedik, biz zavallı köylüleri rahat bıraksın.”

Tabii Fatma Ninenin hâlini görmek, ahını vahını duymak istemeyen Avrupa o yıllarda bütün medeniliğini(!) sergileyerek zulme devam eder.

Durum böyleyken Osmanlı devletini idare edenler aciz ve zavallı, uzun zamandır rahat yüzü görmeyen Türk milleti ise üzgün ve öfkelidir.  Hele İstanbul’un işgalinin hemen sonrası Misakı Millî Kararlarını alan Osmanlı Mebusan Meclisinin süresiz tatile girmesi, memleketin geleceğine dair en ufak bir ümit ışığı göremeyenleri şüphesiz büyük bir endişeye sevk eder.

Ancak 23 Nisan 1920’de bozkırın ortasında birdenbire bir fidan gibi yeşeren Türkiye Büyük Millet Meclisi, karanlığı parçalayarak bu kötü gidişe dur der ve boynu bükük milleti de yeniden heyecanlandırır. Artık binbir güçlükle de olsa hazan mevsimi, yerini ilkbaharın tazeliğine, coşkunluğuna bırakacaktır.

Nitekim Mehmet Akif de aynı inançla der ki:

“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.”

Fakat bu muhteşem mısraları duydukları hâlde, hâlâ kendilerini dev gibi görenler karşımıza garip tekliflerle çıkmaktan bir türlü vazgeçmiyorlardı. Mesela, 1921 Haziranında Fransa’yı temsilen Ankara’ya gelen Fransa’nın eski bakanlarından Franklin Bouillon “Bizimle uzlaşmaya bakın. Çünkü kağnı, kamyonu yenemez.” diyordu. Ancak ne yazık ki bu sözün kendisi için sadece bir hayalden ibaret olduğunu çok değil, 15 ay sonra anlayacaktı. Çünkü o çok güvendikleri ve destekledikleri Yunan ordusu, Türk ordusunun karşısında Sakarya’da, Büyük Taarruzda dayanamayarak darmadağınık bir vaziyette kaçacaktı.  Gerçek ise bütün güzelliğiyle İzmir’in dağlarında açan çiçeklerle kendini gösterirken ne garip tesadüftür ki Bay Franklin bir “Eylül” sabahı İzmir’de yeniden karşılaştığı Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya  “Olacak iş değil! Kağnı, Kamyonu yendi!” demek zorunda kalacaktı. [5]

Hâlbuki o önemsemedikleri Kağnı’nın ordusu, doğuda Ermenileri, kuzeyde Pontus çetelerini, güneyde Fransızları ve Ermenileri, Anadolu’nun içlerinde İstanbul hükümetinin ve İngilizlerin kışkırttığı asileri ve batıda çok umut besledikleri Yunan cephelerini yerle bir etmeyi başarmış; Lozan’da imzalanan antlaşmayla yeni Türk devletin temelini atmıştı.

Hatta bunlarla da yetinmeyerek 4 yıl 10 ay 23 gün işgal altında kalan İstanbul’a 6 Ekim 1923’te yeniden hürriyeti getirmişti. Böylece Çobanla Bülbülün arzusu gerçekleşmiş, İstanbul’da Türk’ün sesi yeniden şakımaya başlamıştı.

Kurtuluştan kuruluşa, doğru yürüdüğümüz bu muhteşem yolcuğumuzun yeni başkenti Ankara, devletin adı da artık Türkiye Cumhuriyeti’ydi. Gerçi bu yeni yönetim şekline geçiş TBMM’de ve bazı çevrelerde saltanat taraftarlarının ciddi muhalefetiyle karşılaşmışsa da bir kez karar verilmişti. Altı asırlık sistem değişecekti. Zaten hâli hazırda “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti” bir Halk Hükümeti, yani hakikatte her manası ile bir “Cumhuriyet” idi.

Gazi Mustafa Kemal Paşa Viyana’da çıkan Neu Freie Presse gazetesinin bir muhabirine verdiği beyanatta da     Yeni Türkiye Devletinin Teşkilatı Esasiye Kanununun ilk maddelerini size tekrar edeceğim: Hâkimiyet kayıtsız, şartsız milletindir. İcra kudreti, teşri salahiyeti (yetkisi), milletin tek hakikî temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi’nde tecelli ve temerküz etmiştir. (toplanmıştır)Bu iki maddeyi bir kelime ile hülasa etmek kabildir: Cumhuriyet.” demişti.[6]

Ancak böyle olduğu hâlde, ilk zamanlarda bu gerçeğin niçin açıkça ifade edilmediğini Atatürk Nutuk’ta şöyle izah eder:

“Saltanattan, Cumhuriyete geçebilmek için bir intikal devresi yaşadık (1920- 1923). Bu devrede iki fikir; saltanat ve Cumhuriyet fikirleri durmadan çarpıştı. Ben Cumhuriyet taraflısı idim; fakat bunu açıkça söylemekte mahzur görüyordum. Yalnız, münasip zaman gelinceye kadar, saltanat taraflılarının fikirlerini, tatbik alanından uzaklaştırmaya ve TBMM’den daha büyük makam olmadığını telkinde ısrar ederek saltanat ve hilafet makamları olmadan da devleti idare etmenin mümkün olduğunu ispat etmeye çalıştım” [7]

Sonuçta ispat etmek istediği yönetim şeklini çok süratli bir şekilde işler hâle getiren Atatürk, aynı zamanda yeni Türk devletinin ilk cumhurbaşkanı seçilir. Şimdi sırada bu yeni kurulan devleti gerçekleştireceği devrimlerle geleceğe daha emin adımlarla yürüyecek bir sisteme kavuşturmak vardır.  Hiç vakit kaybetmeden harekete geçti. İşte tam da burada gelin Falih Rıfkı’nın Çankaya’sını açalım ve şu iki küçük paragrafı dikkatle okuyalım:

“3 Mart, devrimin başlangıcı idi.1924 Nisan’ında Şer’iye Mahkemeleri kaldırılarak öğretim birliği gibi adalet birliği de temin olunacaktı. 1925 Ağustos’unda şapka giyilecek, aynı yılın Kasım ayında tekkeler kapatılacaktı. Medenî Kanun, yeni cemiyetin temellerini atacaktı. Nihayet 1928’de Anayasa tadilleri ile devlet tamamıyla laikleşecek ve aynı yıl Latin yazısı kabul edilerek devrim eseri tamam olacaktı.

Demek ki inkılâp devri, eğer Cumhuriyetin ilanını başlangıç olarak ele alırsak 29 Ekim 1923’ten 3 Kasım 1928’e kadar beş yıl bir ay sürmüştür.”[8]

Evet, “on yılda her savaştan alnı açık çıkan” Türk, durmak nedir bilmiyor, büyük Ata’sının gösterdiği yolda ilerleyerek A’dan Z’ye müthiş atılımlar yapıyordu. Ülke baştan sona değişiyor, Cumhuriyet bir tohumdan bir filize, bir filizden bir fidana dönüşüyordu.

Bir gün Konya’da davet edildiği bir akşam yemeğinde, milletvekillerinden Refik Koraltan’ın övgü dolu sözlerinden rahatsız olan Atatürk, “Beyefendi” der, “bütün yapılanlar, herkesten evvel büyük Türk milletinin eseridir; onun başında bulunmak bahtiyarlığına ermiş bulunan bizler ise, ancak onun şuurlu fedakârlığı sayesinde ve fikir ve iman birliği içinde müşterek vazife görmüş, öylece başarı kazanmış insanlarız; hakikat bundan ibarettir.” Sonra sofradakilere dönerek

“Efendiler; size şunu söyleyeyim ki, inkılâpçı Türkiye Cumhuriyeti’ni benim şahsımla kaim zannedenler çok aldanıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti; her manası ile büyük Türk Milletinin öz ve aziz malıdır. Kıymetli evlatlarının elinde daima yükselecek, ebediyen payidar olacaktır.” [9]  diyerek bahsi kapatır.

Kendisini gayet yakından tanıma fırsatını bulmuş olan Fransız Büyük Elçisi Kont de Chambrun da hatıratında,  Atatürk için şöyle der:

“Mustafa Kemal; hükümdar, diktatör, halife ve daha birçok şeyler olabilirdi, fakat büyük adam olmak için O’nun parlak unvanlara ihtiyacı yoktu. Hazırladığı ve kendi ölçüsüne göre kurduğu bir Cumhuriyetin Reisi olduktan sonra çizdiği medeniyet yolunda yürümeye başladı. Kendisi, şüphesiz, tahta çıkabilirdi. Fakat basireti buna mani oldu. Kibirsizdi; gösterişi sevmez, övünmesini bilmezdi. Her gün biraz daha filozoflaşıyor, halk arasında kıymeti artıyordu.”[10]

Elbette Fransız elçisinin bu sözleri hiçbir şüpheye yer vermeyen bir gerçekliği ifade etmektedir. Çünkü bugünlerde de Atatürk her gün biraz daha kıymeti artan ve aranan bir liderdir. Milletini seven, onu her bakımdan yüceltmek isteyen, memleketimizi muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkarmayı gaye edinen bu büyük lider, aklın ve bilimin kapısını aralayarak şöyle demiştir: “Hayat için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir; fendir. İlim ve fennin dışında rehber aramak dikkatsizliktir, bilgisizliktir, yanlışlıktır.”

E, o zaman bize düşen görev bellidir. İstikbale doğru yürürken aklın ve ilmin elinden sıkı sıkı tutacağız. Zaten başka bir şekilde hareket etmek ya bizi birtakım felaketlere ya da yıkılıp yok olmaya götürecektir.

Yazımızı bitirirken bu vatanı bize emanet edenleri,  adı sanı bilinen bilinmeyen bütün kahramanlarımızı sevgi ve saygıyla anıyor ve on aydır yazmakta olduğum “1923’ten 2023’e Yüz Yıl Yazıları” başlıklı yazı dizisinin son bölümünü Cumhuriyetimizin ilan edildiği bu ayda, bu Ekim ayında noktalıyorum.

Bayramımız kutlu olsun!

Nice yüz yıllara diyerek Atatürk’ümüzün 10. yıl nutkundan aldığım şu birkaç cümleyi, büyük bir coşkuyla ve heyecanla Cumhuriyetimizin yüzüncü yılına, bir demet kır çiçeği sunarcasına armağan etmek istiyorum.

“Türk Milleti!

Az zamanda çok ve büyük işler yaptık.

(…) Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.

(…) Bunun için, bizce zaman ölçüsü geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü Türk milletinin karakteri yüksektir.(…)

Ne mutlu Türk’üm diyene!”

—————————————————————–

[1] Falih Rıfkı Atay, “Çankaya” Pozitif Yay.İst.2012, s.35

[2] https://www.atam.gov.tr/nutuk/samsuna-ciktigim-gun-genel-durum-ve-gorunus

[3]  Ömer Lütfi Mete’nin “Gülce” şiirinden.

[4] Halide Edip Adıvar  “Türk’ün Ateşle İmtihanı” Can Yay. İst. 2007, s.228

[5] Turgut Özakman, “Cumhuriyet” Bilgi Yayınevi, Ank. 2009, s.20

[6] Hasan Rıza Soyak, “Atatürk’ten Hatıralar” YKY, 6.bsk. 2010, s.180

[7] Hasan Rıza Soyak, age. s.177

[8] Falih Rıfkı Atay, age. s.456

[9] Hasan Rıza Soyak, age. s.55-56

[10] Hasan Rıza Soyak, age. s.59

Devamını Oku

1923’TEN 2023’E YÜZ YIL YAZILARI-VIII

1923’TEN 2023’E YÜZ YIL YAZILARI-VIII
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Mehmet Hayati ÖZKAYA

KURTULUŞ PAROLAMIZ: MUSTAFA KEMAL

 

“İnsan esirliği, memleketlere sığmaz.

Millet esirliği, yeryüzüne.”

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Oğuz Kağan, “Gün tuğ olsun gök kurikan!” diyerek asırlar öncesinden Türk milletinin kulağına şöyle fısıldayıvermiş: “Güneş bayrağınız, gökyüzü çadırınız olsun…”  İşte o günden bugüne nice devletler kuran Türk, dur durak bilmeden atasının bu kutlu vasiyetini yerine getirmek için doğudan batıya, güneyden kuzeye “Kızılelma’ya hey, Kızılelma’ya!” diyerek bir büyük ideal üzre yürümüş de yürümüş… Lâkin milletler ve devletlerarası bir büyük mücadelenin hâkim olduğu yeryüzünde yürüdüğümüz yol da yapmış olduğumuz yolculuk da öyle her zaman pek de kolay olmamış.

Gün gelmiş kabarıp taşmış, nice sınırları aşmışız; gün gelmiş kendi girdabımızda kendi kendimizle oyalanıp durmuşuz. E, ne yapalım büyük milletler de büyük denizlere benzerler ve zaman zaman med-cezirler yaşarlar… Tıpkı şairin dediği gibi, “kâh çıkmışız gökyüzüne seyretmişiz âlemi, kâh inmişiz yeryüzüne seyretmiş âlem bizi”

En son maceramız ise iki bölümden meydana gelmiş: Birincisi, Osmanlının çöküşü ki bu durumu Necdet Sevinç şöyle anlatır: “XIX. asrın son çeyreğinde Osmanlı İmparatorluğu bir konfederasyon görünümündeydi. Tanzimat Fermanı’nın Osmanlı azınlıklarına getirdiği hukuki teminatlar, zaten iğreti bir görüntüsü olan Osmanlı mozaikini parçalamış, her parça gerektiğinde Osmanlı olduğunu iddia ve ifade etmesine rağmen Osmanlı’dan kopmanın ve hatta Osmanlıyı yıkmanın hazırlıklarına başlamıştı.”[1]

Bu kaçınılması mümkün olmayan bir sonuç gibiydi âdeta. “Hasta adam” dedikleri Osmanlı Devleti’nin çöküşü ile bizi yeryüzünden kaldırmaya niyetlenenler, işlerine sıkı sıkıya sarılmışlardı. Senelerce yedi cephede, yedi düvelle vuruşmak zorunda kalmıştık. 1. Cihan Savaşı’nın ardından gelen o kahredici Mondros antlaşması… Ardından işgal edilen vatan topraklarımız…

Artık bıçak kemiğe dayanmış maceramızın ikinci bölümünün perdesi aralanmıştı. Türk milleti çoluk çocuk, yaşlı genç, kadın erkek demeden hep birlikte sahnede yerini almıştı. Bu bir varlık, yokluk mücadelesiydi. Asırların ötesinden asırlara uzanan bir ses yankılanıyordu cihanda; lakin sağır sultanın bile duyduğu bu sese Batılı emperyalistler kulaklarını kapamışlardı. Fakat biz, haykırmaya devam ediyorduk:

Bağlayamaz bir kuvvet bu kasırga milleti,
Tarihlere sorun ki bize “Ölmez Türk” derler.

Sözümüz senetti ve her daim geçerliydi. Lâkin içinde bulunduğumuz zaman, zemin ve şartlar pek de güzel değildi.   Bin bir zorluk ve sıkıntı bizi bekliyordu. Ancak inançlıydık ve korkmuyorduk. Çünkü Türk anaları, milletinin kara talihini aydınlığa çevirecek öyle evlatlar yetiştirmişti ki vakti geldiğinde bütün dünya onların karşısında saygıyla eğilecekti.

Sakarya savaşı öncesinde 5 Ağustos 1921’de, TBMM’de ateşli görüşmelerin ardından oy birliği ile “Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine Başkumandanlık Tevcihi Hakkında Kanun” kabul edildi. Bu yasaya göre Mustafa Kemal, Meclis’in savaşa hazırlık ve savaşla ilgili tüm yetkilerini üç ay süreyle doğrudan kullanabilecekti. Yasanın kabul edilmesi üzerine Mustafa Kemal Paşa, düşmanın kesinlikle yenileceğini bildiren bir konuşma yaptı ve savaşın yönetimini doğrudan üstlendi. Türk ordusunun Kütahya-Eskişehir Savaşları’nda yenilmesinin esas nedeni, pek çok imkândan yoksun olarak savaşmak zorunda kalmasıydı. Ordunun ihtiyaçları karşılandığı takdirde, Yunan ordusu Anadolu’da yok edilebilirdi.

Göreve başlar başlamaz Başkomutanlık Karargâhını oluşturan Mustafa Kemal Paşa, yasanın kendine tanıdığı yetkiye dayanarak, 7–8 Ağustos 1921 tarihlerinde iki gün içinde, on buyruktan oluşan “Tekâlif-i Milliye Emirleri”ni (Millî Yükümlülükler Emirleri) yayımladı. [2]

Aslında yayımlanan bu emirlerle belki de dünyada eşine benzerine rastlanmayacak bir olay gerçekleşiyordu. O da şuydu: Milletini karanlıktan aydınlığa çıkarmak isteyen bir başkomutan, parası zaferden sonra ödenmek üzere milletinden borç istiyordu.

İşte böyle başlamıştı Anadolu’da esaretten hürriyete doğru amansız bir koşu… Peki, yayımlanan bu emirlerle halktan neler talep ediliyordu gelin birkaç maddeye kısaca bir göz atalım:

Mesela, 3 No’lu Tekâlif-i Milliye Emriyle; yünden, tiftikten, bezin her çeşidinden, köseleden, kunduraya,  dikilmiş, dikilmemiş potine; yem torbasından, yulara, kaşağıya kadar halktan her şey isteniyordu…

4 No’lu Tekâlif-i Milliye Emriyle; buğdaydan samana, una, arpaya; fasulyeden bulgura, nohuta; şekerden tuza, gaza, pirince; çaydan muma kadar, iğneden ipliğe birçok şey talep ediliyordu.

7 No’lu Tekâlif-i Milliye Emrinde ise şunlar vardı: Halkın elinde bulunan, savaşta işe yarayacak bütün silah ve cephanenin üç gün içinde Tekâlif-i Milliye Komisyonlarına teslim edilmesi…

Ve yine mesela, 10 No’lu Tekâlif-i Milliye Emriyle: Halkın elinde bulunan dört tekerlekli yaylı araba, dört tekerlekli at ve öküz arabalarıyla kağnı arabalarının, bütün donanım ve hayvanlarıyla birlikte ve binek ve top çeken hayvanlar, katır ve yük hayvanlarının ordu adına komisyona emanet edilmesi isteniyordu.

Bazı maddelerine kısaca değindiğimiz bu emirlerin harfiyen uygulanması sonucunda Türk milleti 23 Ağustos 1921- 13 Eylül 1921 tarihleri arasında 22 gün ve 22 gece devam eden Sakarya Meydan Savaşı’ndan büyük bir zaferle çıkarken Batılı emperyalist devletlerin maddi ve manevi desteğini alan Yunan ordusu ise meydanı boynu bükük bir şekilde terk ediyordu.

Fakat Türk için henüz tam bir istiklâl kazanılmamıştı. Daha yapılacak çok şey vardı.

Canını, malını, mülkünü hatta canından aziz sevdiklerini seve seve bu vatana feda eden Türk milleti bıkmadan, yorulmadan gecesini gündüzüne katarak Sakarya zaferinden bir yıl sonra, “Büyük Taarruz” için harekete geçer. Tarihler 26 Ağustos 1922’yi gösterdiğinde Başkomutanlık Meydan savaşı başlar. 30 Ağustos’ta ise Mustafa Kemal Paşa o muhteşem emrini verir: “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”

Bundan sonrasını tarihler şöyle kaydetmiştir:  1919’dan 1923’e kadar süren ölüm kalım mücadelesini Türk milleti kahramanlığı, üstün cesareti ve muhteşem fedakârlığı sayesinde kazanmıştır.

Bakın işte, bir İngiliz diplomatın eşi olan Mary Dolling Lady Sandres   “Ann Bridge” takma adı ile 1952 yılında yayımlanan The Dark Moment”[3] adlı romanında Mehmetçiğe cephane taşıyan Türk kadınının fedakârlığını nasıl anlatır:  

“… Sonsuz bir insan selini andıran bir manzaraydı. Birbirlerinden bir buçuk metre mesafelerle ve tek sıra halinde akın akın geliyorlardı. İnsanlar taşıdıkları tüfeklerin, cephane kutularının ve top mermilerinin ağırlığı altında öne doğru eğilmişlerdi. Daha şaşırtıcı olanı, bu insanların dörtte üçünden fazlasının kadın olmasıydı. Çoğunluğu pembe eteklikli yöresel kıyafetler ve parlak çiçekli kiraz rengi şalvarlar giyen kadınların bazıları, sırtlarına sarılı yükle beraber kucaklarında emzikli bebeklerini taşıyorlar, bazılarının arkasında ise kaygan çamurda kısa adımlarla yürüyen iki ve üç küçük çocuk bulunuyordu. İşte bu şekilde bir gece önce İstanbul’dan kaçak olarak gemi ile gelen askeri malzeme, Küre Dağlarını aşıyordu…”[4]

Bu yol, İnebolu’dan başlayıp Ankara’ya ulaşan “İstiklâl’e giden” yoldu.  Bu yolda yürümek, karda kışta dağları, tepeleri aşmak, yokuşlarla savaşmak, düz ovada yürümeye hiç benzemiyordu. Zaten yürüyenler de bunu gayet iyi biliyorlardı; fakat inadına hürriyet, inadına istiklâl diyerek yürüyorlardı. Hatırlayın Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın o muhteşem şiirini, Mustafa Kemal’in Kağnısını… Hatırlayın Elif’i,

Yediyordu Elif kağnısını,
Kara geceden geceden.
Sankim elif elif uzuyordu, inceliyordu,
Uzak cephelerin acısıydı gıcırtılar,
İnliyordu dağın ardı, yasla,
Her bir heceden heceden.

Mustafa Kemal’in kağnısı derdi, kağnısına

Mermi taşırdı öteye, dağ taş aşardı.

Çabuk giderdi, çok götürürdü Elifçik,

Nam salmıştı asker içinde.

Bu kez yine herkesten evvel almıştı yükünü,

Doğrulmuştu yola önceden önceden.

Sadece Elifcik miydi yürüyen, sadece Elifcik miydi cepheye koşan, değildi elbet… Türk kadını, bağımsızlık uğruna hem cephede hem de cephe gerisinde kendine düşen görevi en iyi şekilde yerine getirerek dillere destan olan kahramanlıklara imza atıyordu.  Mesela, bir Kara Fatma namlı, Fatma Seher Hanım vardı, bir Nezahat Onbaşı, bir Aydınlı Emir Ayşe Kadın, bir Tayyar Rahmiye, bir Kılavuz Hatice, Şerife Bacı, Halide Onbaşı (Halide Edip Adıvar) ve daha niceleri erkekleriyle birlikte yan yana hatta yana yana cephelerde vuruştular; yeri geldi meydanlarda, kürsülerde konuştular:

Çelik gibi kollu, tunçtan ayaklı/ Türk hiç yılar mı, Türk hiç yılar mı?/ Cihan yıkılsa, Türk yılmaz!” diyerek binlere, on binlere, bütün cihana seslendiler.

İşte size o günlerden bir sahne:

Tarih 22 Mayıs 1919, yer Kadıköy-İstanbul,

Vatan topraklarının işgal edilişini protesto etmek üzere 15-20.000 kişinin katıldığı mitingde konuşanlar arasında Üniversite öğrencisi Münevver Saime Hanım da vardı ve

“… Ben kendimi hürriyeti gasp edilmiş bir milletin kızı tutarak istiklâlime nasıl yürüyeceğimi söyleyeceğim. Bu beyanat kollarımızı bağlamak isteyenler için dikkate şayan olmalı. Oğlum bana, ‘Ben neyim?’ diye ilk sorduğu gün ona semalardan haykıran bir melek gibi ‘Büyük tarihli bir Türk’sün!’ diye hitap edeceğim. Bu nida, bu sihirli ses onun ruhunda ne fırtınalar hazırlayacak. Ninnisini söylerken, bu nutukları yanık sesimle ruhuna serpeceğim… Az söylemek, çok iş görmek zamanı hulûl etmiştir (gelip çatmıştır). Biz yalnız ağlıyoruz. Ağlamakla kazanılmış hak, hıçkırıklarımızı dinleyecek kalp yoktur. Teşkilata, nihayet fiiliyata mübaşeret (girişme), harekete geçmek zamanı gelmiştir.”  diyordu.

Kürsüden indikten sonra İngilizlerin kontrolündeki polis güçleri, Münevver Saime Hanım’ı halkı savaşa davet eden bir çağrıda bulunduğu için tutuklamak istemişse de, Saime Hanım bir yolunu bulup Anadolu’ya geçmiş, daha sonra da Kurtuluş Savaşı’nda sol kalçasından yaralanmış ve İstiklâl Madalyası’yla onurlandırılmıştır.[5]

İstanbul’daki mitingleri Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yapılan mitingler ve faaliyetler takip etmiştir.  Bu faaliyetlerde rol alan kadınlarımız ise milli mücadelemizin en ön saflarında yer almıştır. Mesela, 10 Aralık 1920’de Kastamonu’da Kız Muallim Mektebi’nin bahçesinde Müdâfaa-i Hukuk Kadınlar Şubesi’nin hazırladığı bir toplantı yapılmış ve bu toplantının ardından da Urfa, Antep ve Maraş’ın işgallerini protesto etmek amacıyla 19 Aralık 1920’de bir miting düzenlenmiştir. Bu mitingde alınan kararlar doğrultusunda Halife’ye, Sadrazama, İngiltere ve İtalya kraliçelerine, ABD ve Fransa Cumhurbaşkanlarının eşlerine ve Hindistan İmparatoriçesine işgalin ve zulmün durdurulması için telgraflar çekilmiştir.

Ve yine mesela, 12 Temmuz 1920 günü, Adana Kız Öğretmen Okulu öğrencileri de, okul müdüriyetine bir dilekçe sunarak öğretmenlerinin riyaseti altında, vatan toprakları uğruna vuruşan Mehmetçiklerin yaralarını sarmak ve dikişlerini dikmek üzere geceli gündüzlü çalışmaya hazır olduklarını bildirmişlerdir…[6]

Evet, tarih böyle büyük bir hazinedir.  İhaneti de kahramanlığı da kaydeden çok değerli bir hazine… O hazinenin sayfalarında gezinirken bazen insanın hafızalarından silinmeyecek kareler göze çarpar. Tam da bu noktada İngiliz yazar Ann Bridge’nin anılarına tekrar bir dönelim:

“…Çuha Doruğu mevkiinde bir handa dinlendikleri sırada karşılarındaki ikiz bebeği olan bir Türk anasının cepheye 6’ncı kez cephane taşıdığını ve nasıl güçlükler çektiğini aktarır.  Sonra da kadının,  “İnsan, memleketi için bu kadar da yapmasın mı?” deyişi ve yeniden yola koyulurken ikizlerini göstererek “Onlara öğreteceğim ilk kelime Mustafa Kemal olacaktır!”[7] deyişi bir millet için esaretten kurtulmanın parolası gibidir.  Dün dillerden düşmeyen “Mustafa Kemal” ismi bugünlerde ve yarınlarda da kesinlikle Türk milletinin ebedî parolası olacaktır.

Cepheye sırtında bebeğiyle silah ve erzak taşıyan fedakâr Türk kadınını gören Fransız diplomat, Franklin Bouillon de büyük bir şaşkınlıkla dönemin Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Tengirşek’e:

“…Öncelikle size şunu haber edeyim. Siz bu savaşta mutlaka başarı elde edeceksiniz. Her ne vakit ki bir millet böyle kadını, genci, ihtiyarı, hatta çoluk çocuğu ile bir işe sarılırsa onu mutlaka başarır. Geçtiğim yerlerde gördüklerim bunu anlatıyor…” [8]demiştir.

Türk olmayı en büyük şeref ve şan sayan Atatürk’ümüz ise 21 Mart 1923’te Konya’da Hilâl-i ahmer Kadınlar Şubesinin tertip ettiği çay ziyafetinde,

“Çift süren, tarlasını eken, ormandan odununu kesen, mahsulatı pazara götürerek paraya kalbeden (dönüştüren), aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla beraber kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla, yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip cephenin mühimmatını taşıyan hep onlar, hep o ulvî fedakâr İlahî Anadolu kadını olmuştur. Binaenaleyh hepimiz bu büyük ruhlu, büyük duygulu kadınlarımızı şükran ve minnetle ebediyen taziz ( sevgiyle analım) ve takdis edelim.(saygı gösterelim)”[9]

diyerek Millî Mücadelede büyük sıkıntılara katlanan ama hiçbir zaman yılmayan, yıkılmayan asil Türk kadınının hakkını böyle teslim etmiştir.

Evet,  yazımıza son noktayı koymadan meraklısı için son bir not bırakalım şuraya: Hani demiştik ya, Tekâlif-i Milliye Emirleriyle milletini karanlıktan aydınlığa çıkarmak isteyen bir başkomutan, parası zaferden sonra ödenmek üzere milletinden borç istiyordu. İşte o borcun tamamı aşağıda belirtildiği şekilde İstiklâl Savaşı’mızdan sonra ödenmiştir efendim.

*Tekâlif-i Milliye Komisyonları tarafından parası sonradan ödenmek üzere alınan mal ve malzemenin toplam tutarı: 6.003.663 TL olarak hesaplanmıştır. Devlet, bu miktarın 4.340.508 TL (%72,3’ünü)’sini 1923 yılında olmak üzere, 1929 yılı sonuna kadar tamamını ödemiştir.[10]

——————————————————-

[1] Necdet Sevinç, “Osmanlının Yükselişi ve Çöküşü” Hamle Yay. İst. 5.bs. s.444

[2] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/tekâlif-i-milliye-emirleri

[3] Bu roman 1962 yılında Milliyet Yayınları tarafından “İzmir Ateşler İçinde” adıyla Türkçe olarak da yayımlanır.

[4] Haz. Aynur İslam, “Milli Mücadelede Kadın Kahramanlarımız” Bingöl Ü. Sosyal Bil. Ens. 2021,s.95

[5] Ferhat Uyanıker, “Milli Mücadelede Türk Kadını” Genel Kurmay Baımevi, Ank. 2009,s.26

[6] Aynur İslam, age, s.94

[7] Kastamonu Ü.”https://istiklalyoludijitalmuzesi.kastamonu.edu.tr/index.php/hakkimizda/genel-bilgiler

[8] Aynur İslam, age, s.94

[9] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu I-III, Ankara 2006, s. 317

[10] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/tekâlif-i-milliye-emirleri

Devamını Oku

1923’TEN 2023’E YÜZ YIL YAZILARI-VII

1923’TEN 2023’E YÜZ YIL YAZILARI-VII
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Mehmet Hayati ÖZKAYA

VAR OL KOCA TÜRK!

Mustafa Kemal Paşa, Sakarya Meydan Savaşı’ndan sonra 20 Eylül 1921’de yayımladığı “Orduya Beyanname ”de, komutanlara, subaylara ve erlere tek tek teşekkür eder ve der ki:

“Kurtuluş için yaptığımız bu savaştan çok daha önce sizi başka muharebe meydanlarında da tanımıştım. Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en büyük payı senindir. Kanaatinle, imanınla, itaatinle hiçbir korkunun yıldıramadığı demir gibi temiz kalbinle düşmanı nihayet alt eden büyük gayretin için minnet ve şükranımı söylemeyi kendime en aziz bir borç bilirim.”

İşte, Mustafa Kemal Paşa’nın teşekkürünü hak eden askerlerden biri de Karacasu’dan Jandarma Çavuşu Gazi Osman Akhan’dır. İstiklâl madalyasını ömür boyu göğsünde taşımaktan mutlu olan Gazi Osman Akhan, I. Dünya Savaşında ve İstiklâl Savaşında rol almıştır.

Sözlü tarih konusunda çalışmalar yapan Hüseyin Kuruüzüm’ün gayretiyle kitaplaşan Gazi Osman Akhan’ın anılarında anlatılanlar, aslında bir cepheden bir cepheye giden yüz binlerce Mehmet’in hikâyesidir. [1]

Henüz 18-19 yaşlarındayken 1916’da askere çağrılır Osman Akhan.

Romanya’dan Filistin’e…

Osmanlı ordusunun mensubu olarak Romanya Cephesinde savaşmaya gider. Savaş bu, emirler ve eylemler belli: Önce “Hücum!” Sonra, “Yere yat, ateş et, geri çekil!” Göğsünden yaralanır Osman Akhan.  Epeyce acılı ve maceralı bir yolculuktan sonra Pazarcık’a(Bulgaristan) getirilir. Burada gördüğü tedavi yeterli olmadığından İstanbul’a sevk edilir. Hastanede geçen günlerin ardından tekrar Romanya Cephesine gitmek istese de sevk kâğıdındaki fırka numarasındaki yanlışlıktan dolayı kaçak duruma düşer. Tekirdağ’da savaş mahkemesine çıkarılır. Hâkim sorar:

“-Nereden gelip nereye gidiyorsun asker?

-Romanya’dan İstanbul’a yaralı geldim. Tedaviden sonra Romanya’ya sevk ettiler. Tuvalete gideyim derken treni kaçırdım. Gitmek için her yere başvurdum. Beni yollayın, yanlışlıkla 26.Fırka yazılmış. Ben de 25. Fırka olduğumu sonradan öğrendim. 26’yı 25 yazıverin dedim, yazmadılar…

-Yine mi savaşa gidecektin?

-Gidecektim.

-Sen askerlikten korkmuyor musun?

-Niye korkayım, yaralanırsam gazi, ölürsem şehit olurum. Nasıl olsa gazi kaldım.

-Hadi çık.

-Konuştuklarım hoşuna gitti herhâlde, gülüştüler. Oradan çıktık. Bölük tayin oldu.”[2]

Evet, birkaç zaman sonra bölük tayin olur ama Romanya’ya değil, Filistin Cephesine doğru yola çıkarlar. Bundan sonrası malum hikâyedir:  İngiliz-Arap işbirliğinin zirve yaptığı, Türk’ün de kanını, canını ve topraklarını kaybettiği ıstıraplı zamanlardır… Osman Akhan bir çatışmada Araplara esir düşer. Araplar, esirleri beş lira bahşiş karşılığında İngilizlere teslim ederler. İngilizler esirleri bir süre Şam’da kampta bekletirler. Her türlü eziyet, cefa ve perişanlık diz boyu değil, adam boyu âdeta!  Etraf kır, taşlık… Hava sıcak, yaz günü. Gündüzleri taşlık yerde güneşin altında, akşamları zeytinliklerde tutarlar.  Bir süre sonra Mısır’a esir kamplarına götürülürler. Sene 1919, Yunan İzmir’e girmiştir. İngilizler “Avanak Türk” diye dalga geçerler. “Yunan İzmir’de bom bom, size gitmek yok!” derler. Derken Mısır’da ihtilâl olur. İhtilâli yapanlar, İngilizlere  “Ya bu esirleri bana teslim et ya da bırak memleketine” derler. Bunun üzerine İngilizler esirleri Süveyş Kanalı’na getirip vapurla İstanbul’a gönderirler. Gelenler Selimiye Kışlasına doldurulur.  Orada da pek rahat değiller. Bir paşa gelir: “Arkadaşlar Anadolu’da caniler, çeteler türemiş. Halife’nin ordusuna karşı geliyorlar. Gönüllü yazılacak varsa, savaşa gitmek istiyorsa o askere 40 lira maaş vereceğiz. ”der… Sonra bir paşa daha gelir: “Arkadaşlar sakın ha! O çete dedikleri insanlar bizi kurtaracaklar” der… İki arada bir derede kalırlar sonunda “Biz memleketimize gitmek istiyoruz.” derler.

Böylece Gazi Osman Akhan 1916’da ayrıldığı Aydın’ın Karacasu kazasına 1919’un sonunda binbir zahmetle döner.

Karacasu’dan Elli Süvari

Memleketine döndükten kısa bir zaman sonra,  Mustafa Kemal’in ordusuna Karacasu’dan elli süvari istenir. Gazi Osman hemen kendini yazdırır ancak bir sıkıntı vardır: “Silahınızı da atınızı da kendi paranızla alacaksınız.” derler ve altı gün düşünme payı verirler.  Durumu babasına anlatır Gazi Osman, “Bana da bir at, bir silah alıver” der. Babası her ne kadar “ıngır zıngır” etse de oğlunun istediğini yapar. Karacasu’da tam elli kişi olurlar. İki ay kadar talim yaparlar, sonra Mustafa Kemal ister onları. Sandıklı’ya giderler Yunan da Afyon’dadır.

Sonra… Sonrası üç yıl geçer aradan, 9 Eylül 1922’de İzmir’e giren Türk ordusunun en ön saflarında Gazi Osman’ı görürüz. Ardından işgal edilen topraklarımızı İngilizlerden bir bir teslim almak için İzmir’den, Uzunköprü’ye kadar yürümeye devam ederler…  Sene 1923’tür vakit gelir, askerlik biter. Tezkerelerini alırlar.

“Yaslı gittim, şen geldim;

Aç koynunu ben geldim.

Bana bir yudum su ver,

Çok uzak yoldan geldim.”

diyerek atlarını hayvan pazarında satıp dönerler memleketlerine…

Ancak gerçekte ne kadar şen ve sağlam dönmüşlerdir bilinmez.  Lâkin yine de şükrederler hallerine, çünkü gidip de bir daha yurduna dönemeyenler var ki onların hikâyesi ise bambaşkadır…

Bu hikâyelerden birini “Batış Yılları” kitabında Falih Rıfkı şöyle anlatır:

“Hasta ağabeyim memleketin böyle gününde izin alınmaz demiş. Çerkeş’ten (Çankırı) beraber geldiği taburu ile ateşli ateşli cepheye gitmeye hazırlanmıştı. Sirkeci garında bir akşamüstü onu uğurlamıştım. Bir yasemin çubukla cigarasını içiyor, vagonun içinde süngü takma talimleri yapan redifleri göstererek:

-Bazıları silah kullanmayı da yolda öğrenecekler, diyordu.

O akşam yola çıktılar. Ertesi gün hemen hemen cephe içinde trenden indiler ve başlarında ağabeyim ve subayları olmak üzere hepsi ölüp gittiler.”[3]

Evet, Trablugarp’la başlayan Balkan ve I. Dünya Savaşlarıyla devam eden cepheden cepheye gidişimiz nihayet İstiklâl Savaşımızla sonuçlanır. Ancak bu süre içerisinde yitirdiğimiz topraklar ve yitirdiğimiz canlar o kadar çok ki bunları birtakım istatistiki verilerle anlatmak; ansiklopedik bilgilerle açıklamak bizi pek tatmin etmeyecektir. Çünkü vatan ne sadece toprak ne sadece candır; vatan aslında dünden bugüne ve yarına yürüyecek olan hatıralar demetidir. Yani vatan, bir başka deyişle mazidir.

Cemal Kurnaz, “Bahar Kandilleri”[4] adlı yazısında Rumeli’den Anadolu’ya göçmek zorunda kalan bir Çiçek Nine’den bahseder. Bu Nine’nin vatanına ve yavuklusuna olan hasretini dindiren tek bir şey vardır; o da yavuklusunun sevdiği çiçek tohumlarını bahçesine ekip ömür boyu onlarla oyalanmasıdır… Çiçek Nine’nin her baharda yeniden yeniden yaşadığı hatıralar,  bir çiçek bahçesinden vatan sevdasına dönüşürken Arif Nihat Asya’nın o içli duası Türk’ün ezelden ebede ulaşan sedası olur:

“Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız
Ve vatansız bırakma Allah’ım!”

İşte bu duanın Türk milleti için millî bir yakarışa döndüğü zamanlarda yani 16 Mayıs 1919’da,  Bandırma vapuruyla İstanbul’dan Samsun’a hareket etmeden önce Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya bir haber gelir:

“İngilizlerin bindiğiniz gemiyi takip etmek, hatta batırmak ihtimali vardır.” Bu haber üzerine Mustafa Kemal Paşa:

“Burada esir gibi yaşamaktansa, Karadeniz’de batmayı tercih ederim!” der. [5]

Zaten Gazi’den başka türlü bir cevap beklemek mümkün müdür? Elbette hayır, fakat işin asıl önemli tarafı Paşa’ya bu haberi kimin gönderdiği ve kimin getirdiğidir?  Evet, bu haberi gönderen o yıllarda Osmanlı Bankası’nın müdürlüğünü yapan Berç Keresteciyan isimli bir Ermeni vatandaşımızdır. Avukat Saadettin Ferit Bey (Talay) ise bu haberi getiren kişidir. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa gerekli tedbirleri alarak vapurun kıyıya yakın bir şekilde yoluna devam etmesinin emreder.  Sonuç bellidir, Samsun istiklâle açılan ilk kapıdır.

Keresteciyan’dan Türker’ine dönüşmek…

Berç Keresteciyan’ın takdiri hak eden bu güzel davranışı, bununla kalmaz. Kurtuluş Savaşı’mızda Hilâli Ahmer Cemiyeti’nin (Kızılay’ın) ikinci başkanı olarak Anadolu’ya takalarla ilaç sandıkları gönderme işini bizzat organize eder. Sakarya Savaşı’nın en kritik anlarından birinde de, Mustafa Kemal’in ricası üzerine top ateşleme mekanizmaları satın almak için aynı gün şahsi hesabından 15 bin lira çeker ve gereken yere teslim eder…

Savaştan sonra, Beyaz şeritli İstiklâl Madalyası ile ödüllendirilir.[6] 1936’da Berç Keresteciyan’a Atatürk tarafından “Türker” soyadı verilir. Afyon bağımsız milletvekili olarak 1935’te TBMM’ye girer. Parlamentoya giren ilk Ermeni milletvekili olur ve görevini layıkıyla yerine getirir.

Sekiz dil bilen Berç Keresteciyan Türker’in TBMM’de dikkatleri üzerine toplayan konuşmalarından bazı pasajlar aktardığımızda hiç kuşkusuz sizler de karşınızda Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene!” özdeyişinin en çarpıcı örneklerinden birini bulacaksınız.

Mesela, 1935 ‘te Maarif Vekâleti bütçesi üzerine söz alan Berç Keresteciyan Türker, milletin ilerlemesini ve her milletten üstün olmasını arzu ettiğini belirterek niçin çocuklarımız senelerden beri Robert Koleje, Firerler Mektebine,  Sen Jeanlara gönderildiğini meclise sormuş, ardından maarif bakanından yeni okulların açılmasını rica etmiştir. Zenginlerin de çocuklarını Cambridge, Oxford üniversitelerine değil kendi üniversitemize göndermelerini, boş yere paranın Avrupa’ya gitmemesini temenni etmiştir.[7]

1945 yılında Klâsik Türk Müziğinin radyolarda yasaklanması konusunda yapılan bir tartışmada; “Millî Türk Mûsikîsi memleketten asla kalkmamalıdır fikrindeyim. Çünkü her milletin kendine mahsus millî bir

mûsikîsi vardır. Evet, Garp mûsikîsi fevkalâde güzel bir musikidir, bendeniz de öğrenmişimdir, fakat bu millî mûsikî değildir. Eğer biz millî mûsikîmizi kökünden baltalarsak bu bizim için ayıptır ve züldür” [8]

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 15 Mart 1923 tarihinde Adana’yı ziyaret ettiğinde “Kırk asırlık Türk yurdu yabancı elinde kalamaz!” diye ifade ettiği Hatay için TBMM’nin 5. Dönem, 8. Birleşiminde yapılan görüşmelerde söz alan Berç Türker şöyle der:

“Sayın arkadaşlar, bugün İskenderun ve Antakya’daki 300 000 Türk kardeşlerimiz anavatana kavuşmak için gözyaşları döküyorlar. Ve bugün, 18 milyon Türk yurttaşın bu sevgili kardeşlerinin feci vaziyetini görerek, kalpleri helecan içindedir. Bunları kurtarmak hepimizin mukaddes vazifesidir. Mesele, teahhür (gecikme) kabul etmeyecek derecede önemlidir. Hak, mantık, siyaset bizim lehimizedir. Biz, daima haklı işlerde metanet gösteririz, taleplerimizi dostane surette halletmek isteriz. Dostumuz Fransa’nın hakşinaslığından (haktanırlığından) eminiz. Ancak, bu dost devlete anlatmak lazımdır ki, İskenderun ve Antakya meselesi bizim için hayati ve müstacel bir meseledir.”

Hatay’ın Misak-ı Millî sınırları içine dâhil edilmesi konusunda yaptığı bir başka konuşmada ise şunları ifade eder:

“Sayın arkadaşlar, Türklerin, büyük bir ekseriyet ile asırlardan beri hâkim oldukları vatan parçası Hatay’ın, ana; vatana merbut (bağlanmış) bulunmasını her Türk yurttaşı gibi ben de görmek isterdim. Hatay davası, Türkü ta canından alakadar eden milli bir varlık meselesi olmuştur. Bu gün Hatay’ın tam bir istiklâlini temin etmek sureti ile elde ettiğimiz siyasi muvaffakiyetle, Türkiye Cumhuriyetinin ne kadar sulhperver olduğunu parlak bir surette göstermiş olduk. Fakat sulhperverlik zaaf alameti değildir. Sulhu muhafaza etmek için çok kuvvetli olmak gereklidir. Bu gün kahraman Türk ordusu yenilmez, yılmaz bir kuvvettir.”

Hatay’ın bizim için bir millî mesele olarak gündemde olduğu o günlerde şair Emin Bülent Serdaroğlu da  “Hatay’a Selam” diyerek Türk milletinin duygularına tercüman olur:

“Ey mutlu Hatay bölgesi, ey Türkeli, âh ey

Bağrında güneşler yaşatan kutlu büyük şey…

Aç göğsünü aç… Kanlar akar bağrına yurdun

Türk’ün yüreğinden gelen aslan sesi dolsun…

Ey zorlu Hatay genci, kızıl dağları yıktın…

Var ol koca Türk, Ergenekon’dan gene çıktın…”

Türk için “Var ol koca Türk!”  diyen Emin Bülent de Balkan Savaşlarında yer almış, I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale cephesinde savaşmış Osman Akhan gibi bir gazidir… Serdaroğlu soyadını dedesinin sahip olduğu unvandan almıştır. Baba tarafından dedesi olan Ömer Lutfi Paşa Macar asıllıdır. Asıl asıl adı Michel Lattas olan Ömer Lutfi Paşa 1827’de Osmanlı’ya sığınmış ve Osmanlı ordusunda uzun yıllar görev yaparak Serdar-ı Ekrem (Başkomutanlığa)  kadar yükselmiştir.[9]

Evet, dünü unutmak, yarını unutmaktır; çünkü tarih gelecektir, diyerek başladığımız “1923’ten 2023’e Yüz Yıl Yazıları” başlıklı yazı dizimizde amacımız; hem dünü daha iyi anlamak ve kavramak hem de bu vatanı bizlere emanet eden adı sanı bilinen, bilinmeyen kahramanlarımıza teşekkür etmek, onları rahmetle ve saygıyla yâd etmektir.

İşte bu amaç çerçevesinde Türklüğe hizmet eden yakın tarihimizdeki şahsiyetlerden birkaçını daha sizlere tanıtmanın mutluluğuyla yazımızı bitirirken sizleri yazımızın özüne uygun düşen sosyolojik bir tanımla baş başa bırakıyorum.

Büyük Türkçü N. Atsız diyor ki:

“ Türkler… Türk soyundan gelenlerle Türk soyundan gelmişler kadar Türkleşip kendini o soya bağlayan ve beyninde yabancı ırk düşüncesi bulunmayan fertler topluluğudur.”[10]

———————————————————————

[1] Hüseyin Kuruüzüm, “Gazi Osman Akhan’ın Savaş Anıları” Kolalı Matbaası, Aydın, 2006

[2] Hüseyin Kuruüzüm, age. s.43

[3] Falih Rıfkı Atay, “Batış Yılları” Pozitf Yay. İst. 2012, s.65

[4] Prof. Cemal Kurnaz, “Türk Olmak” Post Yay. İst. 2020, s. 123

[5] Falih Rıfkı Atay,” Babanız Atatürk” Pozitif Yay. İst. 2014,s. 66

[6] Dr. Öğr. Üyesi Mehmet Biçici, GAZÜ “Kadim Dostlukta Bir Çınar: Berç Keresteci Türker” Türk – İslam Dünyası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2019, s.85-97

[7] Doktora Öğrencisi Yüksel Yıldırım, “1935 Genel Seçimlerinde Afyonkarahisar Bağımsız Milletvekili: Berç Keresteciyan Türker” Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi / Cilt: 24, Sayı: 4, Aralık 2022 s.1600

[8] Dr. Öğr. Üyesi Mehmet Biçici, age, s.90

[9] İslam Ansiklopedisi, İst. 2007, C.34, s.74

[10] Atsız, “Makaleler- Türkçülük ve Siyaset” İrfan Yay. İst. 1997, s.27

 

Devamını Oku