13 Ağustos 2026 Perşembe
Akif Manaf Sağlık ve Barış Ödülü Nâzım Hikmet Ran’a İthaf Edildi
Düşünceden Davranışa Geçmek
Sevgi, takvimde işaretli günlere sığdırılacak bir duygu değildir
Sokağa İtilen Çocuklar Problemleriyle Büyüyor
GENÇLİK GELECEĞİN TOHUMUDUR
İRAN SAVAŞI DÜNYA İÇİN BİR FIRSATA DÖNER Mİ?
İSMAİL KÜÇÜKÖZEN
KozanBilgi.Net Haber Müdürü
Türkiye Gazi Ve Şehit Aileleri Vakfı Adana İl Başkan Yardımcısı
Baştan belirteyim: Bekletilen adalet, adalet değildir. Adalet bekletilemez; gecikmeden tecelli eden adalet bir haktır ve yerini bulmalıdır.
Tarihler 2023 yılının yaz aylarını gösterdiğinde, kamu çalışanlarının alım gücünü artırmak amacıyla bütçeden önemli bir adım atılmıştı. Çalışan memurlara net 8.077 TL tutarında ilave ek ödeme (seyyanen zam) verilmesi kararlaştırıldı. Bu adım, o dönem artan enflasyon karşısında çalışanların ezilmesini önlemek adına olumlu bir hamleydi; lakin madalyonun diğer yüzünde, on yıllarını devlete adamış ve artık çalışan unvanını taşımayan milyonlarca insan vardı: Emekli memurlar…
Aslında kanun, çalışan memura yapılan maaş zammının emekli memura da aynı şekilde yansıtılacağını söyler; ama ne hikmetse o kanun uygulanmadı. O gün atılan bu imza, aynı zamanda kamuda çalışanlar ile emekliler arasındaki makasın açıldığı, “aynı masadan emekli olanlar” ile “aynı unvanla çalışanlar” arasında derin bir uçurumun yaratıldığı dönüm noktası oldu.
Bugün itibarıyla üzerinden uzun zaman geçen bu adaletsizlik, hâlâ çözüme kavuşturulmayı bekliyor. Her gün iktidara yakın basın yayın kuruluşlarında, “Yetkililer seyyanen zammı düşünüyor” türünden haberleri okumaktan neredeyse “yalan haber zehirlenmesine” yakalandık.
Şimdi ise sandık görünür gibi oldu, seçim zamanı geldi çattı. Meclise sunulan 12 maddelik çerçeve yasanın bir bakarsınız halk oylamasına dönüşüverdiği günleri görebiliriz. İşte tam da burada, 18 milyon emekli siyasilerin gözünün önüne gelecektir. Emekli memurun yasal hakkını vermeyen bir iktidara emekli güvenoyu verir mi? Bence vermez. Bunu düşünen iktidarın, yapılan adaletsizliği düzeltip emeklinin hakkı olan ve bugünün değeriyle yaklaşık 25 bin liraya ulaşan rakamı emekli memurun hesaplarına yatıracağını düşünüyorum. Ayrıca geçmişe dönük birikmiş alacakların da emekli memurun gönlünü almak adına ödeneceğini umuyorum.
Zaman akıp giderken hayat pahalılığı, enflasyon ve temel tüketim maddelerindeki fahiş artışlar sabit gelirlileri adeta ezip geçti. 2023 yılında 8.077 TL olarak hayata geçirilen o ödenek, aradan geçen süre zarfında memur maaş katsayılarına endeksli olarak arttı. Bugün geldiğimiz noktada, o günkü seyyanen zammın parasal karşılığı yaklaşık 25 bin TL seviyelerine dayanmış durumdadır.
Hesap makineleri çalıştırıldığında ortaya çıkan tablo oldukça çarpıcıdır: Geçen bu süreçte emekli memurların cebine girmesi gereken ancak verilmeyen tutarların toplamı, ciddi bir birikmiş alacağa tekabül etmektedir. Bu durum sadece ekonomik bir kayıp değil, aynı zamanda uzun yıllar kamuya hizmet etmiş bireylerin yaşam standartlarının dibe vurması demektir.
Evet, şimdi gözler Anayasa Mahkemesi’nde… Milyonlarca emekli memurun umudu yüksek yargıya, özellikle de AYM’ye çevrilmiş durumda. Basın yayın organlarında yer alan haberlere ve hukuk çevrelerinin değerlendirmelerine göre konunun hukuki boyutu titizlikle inceleniyor.
Çalışan memura verilip emekliye verilmeyişinin “eşitlik ilkesine” ve “sosyal devlet” anlayışına aykırı olduğu yönündeki itirazlar, sendikalar ve hukukçular aracılığıyla yargıya taşındı. Emekli memurlar; yıllarca aynı prim gün sayısını doldurmuş, aynı kadro ve dereceden emekli olmuş kişilerin sırf “çalışmıyor” gerekçesiyle bu haktan mahrum bırakılmasının hukuki ve vicdani bir dayanağı olmadığını savunuyor.
Şimdi tüm gözler AYM’den çıkacak kararda. Verilecek olası bir hak ihlali veya düzeltme kararı, sadece geçmişe dönük alacakların kapısını aralamakla kalmayacak; aynı zamanda kamu vicdanında açılan derin bir yaranın da sarılmasını sağlayacaktır.
Bir devletin büyüklüğü, emeklisine verdiği değerle ölçülür. Ömrünün en verimli çağını kamu hizmetine adamış, bu ülkenin kalkınmasında tuğlası olan emekli memurlar, hayatlarının sonbaharında geçim sıkıntısıyla boğuşmayı hak etmiyor. Çalışırken elde edilen kazanımların emekliliğe yansımadığı bu sistem, zamanla memurların “emekli olmaktan korkar” hâle gelmesine yol açmıştır. Oysa emeklilik bir ceza değil, onurlu bir dinlenme dönemidir.
Devletimiz büyüktür ve büyük olduğu kadar da vefalıdır. Yıllarca devlet kademelerinde kamuya hizmet etmiş emeklisini bir kenara atmayacak, eninde sonunda vefasını gösterecektir. Emeklinin hakkı olan bu ödemenin de yakın zamanda hesaplara yatırılması ümidiyle; sevgiyi hak eden herkese en KEMALİ duygularımla sevgilerimi ve muhabbetlerimi sunuyorum.
Kalın sağlıcakla.
İSMAİL KÜÇÜKÖZEN
KozanBilgi.Net Haber Müdürü
Türkiye Gazi Ve Şehit Aileleri Vakfı Adana İl Başkan Yardımcısı
Beyler kimse terörlü bir TÜRKİYE istemiyor, Elbette terörsüz bir TÜRKİYE’Yİ Yüreğimizin Taaa en uç köşesinde hissediyoruz ve gönülden istiyoruz. Bizim arzu etmediğimiz konum bu VATAN için Canını vücutlarının her bir parçasını seve seve veren GAZİ ve ŞEHİTLERE ve Yakınlarına yapılan yanlış muameledir. Ülkenin birlik ve beraberliğe ihtiyacının olduğu şu günlerde böyle bir muamelenin TBMM deki yetkililerinin böyle bir hareket yapmalarına yüreği yanmış evlat acısıyla kıvranan bu GAZİ ve ŞEHİT AİLELERİNE bunun yapılması onların incinmesine gerek varmıydı?

Gelelim haklarını aramak ve seslerini yetkililere duyurabilmek için yer olan, Ankara’nın kalbi Güvenpark, tarihin pek çok hak arayışına, toplumsal hafızanın en keskin anlarına bir sefer daha şahitlik etmiştir. Ancak son on beş gündür bu meydandan yükselen ses, diğerlerinden çok farklı, çok daha derin bir anlam taşıyor. Bu ses; bu vatanın bölünmez bütünlüğü, bayrağın dalgalanması için en değerli varlıklarını, evlatlarını, eşlerini, bedenlerinin bir parçasını feda etmiş olan ŞEHİT ve GAZİ AİLELERİNİN feryadıdır.Ve hemen belirteyim Bingöl de 33 ŞEHİTİMİZİN olduğu baskında gazi olan ve Güven parkta nöbette fenalaşarak evine kaldırıldığında rahmetli olan GAZİ Erdal ÖZDEMİR e de Allahtan rahmet diliyorum.Aynı baskında GAZİ olan GAZİ ve ŞEHİT AİLELERİ ADANA İL BAŞKAN Yard. GAZİ Erkan OMAY beyde rahmetlinin definin de yanında bulundu .

Onlar, kesinlikle ayrıcalık peşinde değillerdi. Tek istedikleri, yıllardır yaşadıkları mağduriyetlerin giderilmesi, hak ettikleri saygının ve hukuki güvencenin sağlanması hepsi o kadar. Bu amaçla hazırlanan 12 maddelik yasa tasarısının Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki (TBMM) görüşmelerini yerinde takip etmek, milletin iradesinin tecelli ettiği o kutlu çatı altında kendi kaderlerine dair sözleri ilk ağızdan duymak istediler.

Ancak o gün Meclis kapılarında yaşanan manzara, bu vatanın en masum ve en haklı insanlarını bir kez daha derinden yaraladı. Meclis’in misafir locasına girmek isteyen ŞEHİT ve GAZİ AİLELERİ, yetkililerin engeliyle karşılaştı. Kapılar yüzlerine kapatıldı, seslerini duyurma çabaları görmezden gelindi.Daha da acısı, bu kararın ardından yaşananlar oldu. Devletin en yüce temsil makamı ile bu VATAN için canını verenlerin geride bıraktığı yadigârlar karşı karşıya getirildi. Yıllardır bu ülkenin huzuru için gece gündüz demeden görev yapan polislerimizle, ŞEHİT ve GAZİ AİLELERİMİZ maalesef karşı karşıya bırakıldı. Bu tablo, sadece tarafları değil, ekran başında bu manzarayı izleyen tüm vicdan sahibi vatandaşların, ASİL TÜRK MİLLETİNİN yüreğini sızlattı.

ŞEHİT Anasının, GAZİ Babasının ya da eşinin karşılaştığı bu muamele, ne vicdana sığar ne de hukuka. O polisler bu vatanın evladıysa, o kapının önünde bekleyenler de o vatanın en mukaddes emanetleridir evlatlarıdır. Bu iki grubu karşı karşıya getiren irade, derin bir idari ve vicdani zafiyetle maluldür.
O zaman Meclis kapıları kimlere açık olmalı? Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletin evidir. “Egemenlik kayıtsız şartsız MİLLETİNDİR” diyen bir anayasanın kalbinde yer alan bu meclis, kapılarını bu VATAN uğruna canını verenlerin yakınlarına kapatıyorsa, burada durup ciddi bir düşünüp sonrada muhasebe yapmak zorundayız.

Bakın beyler ŞEHİT ve GAZİ AİLELERİ lütuf istemiyor, Onların talebi sadaka değil, hak, adalet, saygı ve vefadır.
Belki bilmeyen olabilir ama 12 maddelik yasa tasarısı hayati önem taşıyor, Bu tasarı, onların yaşadığı ekonomik ve sosyal çıkmazları çözmek, hayat standartlarını insani seviyelere taşımak için bir umut ışığıdır. Bu ışığı söndürmek, bu insanlara yapılacak en büyük haksızlıktır. Unutmayın ki Vefa, devlette sürekliliktir, Bir devletin büyüklüğü, ŞEHİTİNE ve GAZİSİNE gösterdiği sadakat ve değerle ölçülür. O kapıların açılmaması, sadece bir protokol kuralı değil, toplumsal vicdanda açılan derin bir yaradır.

Bugün düşmemiz gereken nokta, Vicdanların sesi dinlenmelidir. Bu kahraman vatan evlatlarını yalnızlaştırmak değil, kucaklamaktır. Güvenpark’ta başlayan o onurlu nöbet ve Meclis kapılarında dökülen gözyaşları, tüm siyasilerin, bürokratların ve yetkililerin önünde birer sorumluluk belgesi olarak durmaktadır. ŞEHİT AİLELERİNİ ve GAZİLERİMİZİ ve AİLELERİNİ üzen, onları bu devletin kolluk kuvvetleriyle karşı karşıya getiren bu yanlıştan derhal dönülmelidir. Meclis, MİLLETİN asıl sahiplerine, yani bu vatan için bedel ödeyenlere ardına kadar açılmalıdır. Çünkü unutulmamalıdır ki; ŞEHİTİNE, GAZİLERİNE ve AİLELERİNE sahip çıkmayan bir MİLLET, geleceğine de güvenle bakamaz.
O kahramanların yüreğindeki kırgınlığı gidermek, sadece bir yasa tasarısını geçirmekle değil; onlara gösterilecek samimi bir özür, hakiki bir kucaklaşma ve derin bir saygı ile mümkündür. Vatanın asıl sahiplerine kulak verin; çünkü o ses, bu toprakların ortak vicdanının sesidir. Yazımın başında belirttiğimi yine sonunda da belirteyim, Bizler terörsüz bir TÜRKİYE elbette istiyoruz ve başka bir TÜRKİYE yok. Bizim ihtirazımız ŞEHİT ve GAZİ AİLELERİNE Yapılan bu muamele ve onların incinmelerine. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE. Sevgiyi ve saygıyı hak edenleri en KEMALİ duygularımla selam ve muhabbetlerimi sunuyorum kalın sağlıcakla…
İSMAİL KÜÇÜKÖZEN
KozanBilgi.Net Haber Müdürü
Türkiye Gazi Ve Şehit Aileleri Vakfı Adana İl Başkan Yardımcısı
Bu yazıyı kaleme almaya karar verdiğimde okullar henüz açıktı. Bazı yoksul öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamak adına yanına uğramış; çanta ve kırtasiye malzemesi gibi eksikleri ayırtmıştım. Benim bu kadar malzemeyi ne yapacağımı merak ederek, “Hayrdır İsmail abi, bunları ne yapacaksın?” diye sordu.
Ben de işin doğrusunu paylaştım: “Köylere gidiyorum, oradaki çocuklara spor ayakkabı falan götürüyorum. Bu kırtasiye malzemelerini de yanına ekleyip birlikte dağıtacağım” dedim. Bunu duyunca bana tatlı bir sitemle karışık, “Bizim de duaya ihtiyacımız yok mu abi?” dedi ve hazırladığım poşetleri hemen arabaya yerleştirdi. Sonra da bana dönüp, “Bu tür öğrencilere bundan sonra ne alıyorsan birlikte alalım, benim de mutlaka çorbada tuzum, katkım olsun” diye ekledi.

O an, Feridun kardeşimin gözlerden uzak, sakin bir köşede adeta gizli bir hayır çınarı olduğunu bir kez daha anladım. Aklıma hemen Peygamber Efendimizin o mübarek sözü geldi: “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” Epeydir bu güzel kardeşime köşe yazımla bir jest yapmayı düşünüyordum ve nihayet kararımı verdim. Hemen belirteyim; Feridun kardeşimin rahmetli abisini de çok iyi tanırdım, o da tıpkı kardeşler gibi aynı hayırseverlik ruhuna sahipti. Mekanı cennet olsun.

Adana’nın sırtını o mağrur Toroslar’a dayamış güzel ilçesi Feke’de, sadece bir dükkanı değil; aslında bir memleketin vicdanını, dürüstlüğünü ve dayanışma ruhunu ayakta tutan bir isimdir Feridun Aygören. Hani her ilçenin, her mahallenin kendine has bir “can damarı” vardır ya; işte Feke için de Feridun kardeşim tam olarak bu anlama geliyor.
Onun dükkanına adım attığınızda sadece bir esnafla karşılaşmazsınız. Sizi önce samimi bir güler yüz karşılar. Karşınızda kırtasiyeden hırdavata, telefondan oyuncağa kadar uzanan geniş bir yelpazede Feke halkının her derdine koşan bir dost bulursunuz. Resmi dairelerde işi olup da iki satır dilekçe yazamayan büyüğünden küçüğüne kadar herkese rehberlik eden, adeta bir “memleket abisi” vardır orada.

Günümüzde dürüst esnaflığı koruyabilmek, eğilip bükülmeden dimdik ayakta kalabilmek her yiğidin harcı değildir. Feridun kardeşimin Feke’de bu kadar sevilmesinin ve saygı görmesinin en büyük sırrı, onun tavizsiz ve net karakteridir. Onun lügatinde hileye, yalana ve dolana asla yer yoktur. Ticaretinde de insan ilişkilerinde de kuralı nettir: Göründüğü gibi, “Neyse o!”
Üçkağıtçılarla, yalanı alışkanlık haline getirenlerle, toplumu zehirleyenlerle asla işi olmaz. Çizgisi bellidir, duruşu nettir. Beş vakit namazında, alnı secdede olan bu güzel insan, helal kazancın ve dürüst yaşamanın canlı bir timsalidir.

Feridun Aygören’i sadece iyi bir esnaf olarak tanımlamak ona haksızlık olur. O, aynı zamanda gizli bir kahraman, sessiz bir iyilik elçisidir. Özellikle okulların açıldığı o telaşlı eylül günlerinde, Feke’de onun dükkanında çok farklı ve tatlı bir hareketlilik başlar.
Kimsesiz ve ihtiyaç sahibi öğrencilerin tüm kırtasiye masraflarını sessiz sedasız üstlenir. Defterinden kalemine, çantasından boyasına kadar hiçbir çocuğun boynunun bükük kalmasına müsaade etmez. Kendi imkanlarının yetmediği ya da bizzat ulaşamadığı öksüz, yetim ve fakir yavruları tespit etmek için adeta bir dedektif gibi çalışır. Eşten dosttan, sağdan soldan ve özellikle de bizlerden destekler toplayarak o çocukların da eksiklerini tamamlar.

Onun derdi asla reklam yapmak değildir; reklamla, gösterişle hiç işi olmaz. “Ben şuraya şu iyiliği yaptım, bu garibe bunu verdim” diyerek millete duyurulmasını hiç mi hiç sevmez. Onun tek gayesi, garip gurabaya yardım elini uzatırken sağlam bir köprü olmaktır. Kendisi bir el uzatırken, diğer gönülleri de bu hayra ortak ederek iyiliği Feke’nin dört bir yanına yaymayı amaçlar.
Toplumları ayakta tutan binalar, yollar veya beton köprüler değildir; Feridun Aygören gibi gönül köprüleri kuran, insanı yaşatan asil değerlerdir.

Esnaflığıyla güven veren, hayırseverliğiyle yüreklere dokunan, dürüstlüğüyle herkese örnek olan Feridun Bey’e Feke halkı ve tüm sevenleri adına kocaman bir teşekkür borçluyuz. İyi ki varsın Feridun Aygören kardeşim; senin gibi güzel insanların varlığı, yarınlara olan umudumuzu her daim taze tutuyor.

Buradan Feke’nin Feridun abisine kalbi bir selam gönderiyorum. Yolun açık, kazancın helal ve bereketli, ömrün uzun olsun inşallah Feridun Aygören kardeşim!
Kalın sağlıcakla, sevgiyi ve saygıyı hak edenleri en kemali duygularımla selamlıyorum…
Onu yıllardır tanırım. Asıl tanışmamız Kozan Devlet Hastanesi’nde kimsesiz bir hasta aracılığıyla oldu. Hastayı yanına götürürken biraz da çekinmedim değil. Çünkü gayet ciddi yürüyüşlü, biraz asık suratlı bir yapısı vardı. “Ama olsun” dedim ve girdim yanına. Hastanın durumunu kendisine ilettim. “İlgilenelim” dedi, hastayı hastaneye aldı ve günlerce durumunu takip etti. O an anladım ki; dışarıdan sert ve ciddi bakışlı görünse de aslında oldukça yumuşak yürekliydi.

Dr. Mustafa Ağca – İsmail Küçüközen
İlk tanışmamız böyle oldu ancak onunla iyice yakınlaşmamız rahmetli babamın rahatsızlığı döneminde gerçekleşti. Hastanede tam 6 ay kaldık. Gece demedi, gündüz demedi; babamın ne zaman bir sıkıntısı olsa hemen tahlillere devam etti.

Aylar sonra kör olası hastalık iyice kendini belli etti. Buna rağmen Dr. Mustafa Ağca her gelmesinde, “Nasılsın hacı emmi?” derdi. Babamdan da her defasında, “Buna şükür doktorum” cevabını alırdı.
Bir müddet sonra bana dönüp, “Ya İsmail, bu hacı emminin bugünlerde oflayıp poflaması lazım ama her gün buna şükür diyerek geçiştiriyor” dedi. Biz eve çıktığımızda dahi kıymetli yengem Asiye Hanım ile birlikte evimize kadar gelerek bizleri yalnız bırakmadı. Rahmetli babam ona her gece dua etti.

Dr. Mustafa Ağca, şimdi de evimin genelkurmay başkanı olan anacığımın özel doktoru. Çünkü rahmetli babam, vefat etmeden 3 gün önce anacığımı doktoruma emanet etmişti. Kendisi de zaman buldukça anacığımı ziyarete gelir, bizi hiç yalnız bırakmaz.
Şimdi sizlere bu sevgili doktorumdan bahsetmek istiyorum. Bir şehri şehir yapan, sadece onun binaları, yolları ya da coğrafyası değildir. O şehre ruhunu veren, sokaklarında güvenle yürüyen, insanına karşılıksız emek veren şahsiyetleridir. Kozan için bu isimlerin başında, adı disiplinle, titizlikle ve sarsılmaz bir duruşla özdeşleşmiş olan Dahiliye Uzmanı Dr. Mustafa Ağca gelir. Onun hikâyesi sadece bir başarı öyküsü değil; ilkeli yaşamanın, mesleğe duyulan saygının ve memleket sevdasının somutlaşmış halidir.

Dr. Mustafa Ağca’yı Kozan Devlet Hastanesi’nde görev yaptığı uzun yıllardan ve 1999 sonrasındaki başhekimlik döneminden tanıyanlar çok iyi bilir: Onun olduğu yerde disiplin, onun olduğu yerde düzen vardır. Başhekimlik makamını bir imtiyaz değil, bir sorumluluk olarak gören Dr. Ağca, idari yönetimdeki tavizsiz titizliğini hastalarını muayene ederken de hiç bozmadı.

Onun lügatinde “geçiştirmek” ya da “baştan savmak” hiçbir zaman olmadı. Bir hastanın derdine derman ararken gösterdiği inat, modern tıbbın en çok ihtiyaç duyduğu şeydi: Netice alana kadar rahatsızlığın üzerine gitmek. Hastasının gözünün içine bakarak dinleyen, teşhisi koyana kadar adeta bir dedektif gibi iz süren Dr. Mustafa Ağca, bu yönüyle bölgede bir güven abidesi haline geldi.
Siyasi rüzgârların estiği, dengelerin değiştiği dönemlerde dik durabilmek her babayiğidin harcı değildir. AK Parti iktidarının gelişiyle birlikte kendi ilkelerinden, yönetim anlayışından ve Ülkücü duruşundan taviz vermemek adına başhekimlik görevinden istifa etti.

“Asıl işim” dediği beyaz önlüğüne, yani normal doktorluğuna geri dönmesi, onun koltuk sevdalısı değil, hizmet sevdalısı olduğunun en net kanıtıydı. Daha sonra vizyonunu daha da büyüterek Kozan’a Özel Sevgi Can Hastanesi’ni kazandırdı. Yönetim kurulu başkanlığını yürüttüğü bu dönemde de tek derdi Kozan halkının en iyi sağlık hizmetini almasıydı.
Dr. Mustafa Ağca için yapılan en güzel tanımlamalardan biri de onun Ülkücü kimliğidir. Bugün fikirlerin sadece dilde kaldığı, tabelalardan ibaret olduğu bir çağda yaşıyoruz. Ancak Dr. Ağca, “Ülkücülük lafla değil, yaşanarak gösterilir” düsturunun canlı bir örneğidir.
Onun Ülkücülüğü; vatanına duyduğu sarsılmaz sadakat, insanına duyduğu derin sevgi ve işini en mükemmel şekilde yapma gayretidir. Devlete olan saygısı ve millete olan hizmet aşkı, hayatının her döneminde onun pusulası olmuştur.

Kendisi hariç, iki doktor kardeşinin ani ölümleri onu da endişelendirmişti. Geçtiğimiz dönemde geçirdiği açık kalp ameliyatı, hem sevenlerini hem de Kozan ve İmamoğlu halkını derinden endişelendirdi. Ancak o, hayatı boyunca gösterdiği o güçlü iradeyi bu kez kendi sağlığı için gösterdi. Zorlu bir dinlenme sürecinin ardından, Allah’ın izniyle ve sevenlerinin dualarıyla sağlığına yeniden kavuştu.
Bugün Dr. Mustafa Ağca, bir kenara çekilip dinlenmek yerine yine bildiği en iyi işi yapıyor. Özel bir hastanede, dahiliye mütehassısı olarak insanlara şifa dağıtmaya, dertlere derman olmaya devam ediyor.

Kozan’ın yetiştirdiği bu kıymetli değer; tecrübesiyle, dinmeyen çalışma azmiyle ve hiç kaybetmediği o asil disipliniyle bizlere çok şey öğretiyor. İyi ki varsın Dr. Mustafa Ağca! Bu memleketin senin gibi “yaşayan ve yaşatan” değerlere ve ayaklı kütüphanelere her zaman, her yerde ihtiyacı var. Hatta gazi meclisimiz TBMM’de dahi ihtiyacı var.
Bilmem ileriki günler için bu verdiğim mesaj yeterli oldu mu? Sevgiyi hak edenleri en kemali duygularımla selamlıyorum. Şimdilik kalın sağlıcakla…





İSMAİL KÜÇÜKÖZEN
KozanBilgi.Net Haber Müdürü
Türkiye Gazi Ve Şehit Aileleri Vakfı Adana İl Başkan Yardımcısı
Bugün aklıma öyle konular düştü ki,ne yazayım kimi yazayım derken epey bir zamandır kafamda tasarladığım Can gardaşım rahmetli Hacı Ahmet hocamın torunları Hasan ve biricik ablacığım Neslihan ŞENERİ yazayım dedim ve oturdum klavyenin önüne bakalım dilimize neler düştü,biz de ne yazdık.

Hayat bazen insanı hiç beklemediği patikalara sokar. Dalgalar büyür, fırtınalar kopar ama bazı insanlar vardır ki, o fırtınada ne kıblesini şaşırır ne de başını öne eğer. İşte o dik duruşun, o sessiz ve asil mücadelenin Saimbeyli’deki adı; Hasan ŞENER’DİR.

Uzun yıllar Saimbeyli’nin Çatak Köyü’nde o sıcacık çayıyla içinizi ısıtan, kahvehanesinde sadece esnafı değil dostluğu da ağırlayan bir adamdı Hasan Kardeşim. Alın terini helal lokmaya katarken, maneviyatını bir gün olsun elden bırakmadı. O kahvehanenin ocak sesine, namaz vakitlerinin huzurunu, dini vecibelerin o sarsılmaz disiplinini hep yoldaş etti.

Sonra hayatın o zorlu sınavlarından biri, tüm dünyayı kasıp kavuran pandemi dönemi geldi kapıya dayandı. Kahvehaneler kapandı, kilitler vuruldu. Ama evde bekleyen rızık, çocukların nafakası beklemezdi. Hasan Kardeşim “Neden ben?” demedi; şikayet etmedi. Düştü gurbetin yollarına… En son Osmaniye Devlet Hastanesi’nde tavan ustası olarak çalışırken, tepemizdeki o tavanları değil, adeta bir ailenin geleceğini örüyordu ilmek ilmek.
Biz onu buralarda sanırken, meğer o ayda bir ancak gelebiliyormuş evine. Bir gün Neslihan hanıma “Hasan gardaşım, çocuklar nasıl?” diye sorduğumda, o asil ve kimseye yük olmak istemeyen mizacıyla “İyiler” deyip geçiştirmişti. Gerçeği, o can dostumuzun ağzından duyduğumda içime oturan o yumruyu, yaşadığım o şoku ve kendimi sorumlu hissedişimi tarif edecek kelime bulamıyorum.

İşte dostluk, tam da o şok anından sonra “Biz ne yapabiliriz?” diyebilmekmiş.
Vakit kaybetmeden Kozan’daki o güzel dostlarımızla omuz omuza verdik. Hasan’ın gurbetteki yükünü hafifletmek, onu yuvasına, memleketine kavuşturmak boynumuzun borcuydu. Önce Ayhanlar Madenci lik’te bir kapı açıldı ona.İlk işimiz evlerini Kozana evimizin üzerine taşıyarak EVİMİN GENEL KURMAY BAŞKANI ANACIĞIMA adeta bir erkek evlat,bir kız ve iki de dünya güzeli kız torun getirdik.Madencilikte geçen 18 ayın ardından, bugün Adana Büyükşehir Belediyesi Yol Şube’de helal rızkının peşinde koşan bir işçi olarak gururla çalışmaya devam ediyor. O artık gurbette değil, sevdiklerinin yanı başında.Tabi uraya adım atılırkende vefayı unutmadık ve vesile olan referans olan kardeşime her gün duamız eksik olmuorç

Tabii bu mücadelenin bir de görünmez kahramanı, evin direği var: Neslihan ŞENER Hanımefendi. Hasan Kardeşim gurbette ekmek kavgası verirken, Neslihan Hanım da Büyük Birlik Partisi Saimbeyli Kadın Kolları Başkanı olarak sahada, memleket sevdasının peşindeydi. Bir yanda annelik, bir yanda ev reisliği, bir yanda memleket davası… Bu yükü ancak Neslihan Hanım gibi yürekli bir kadın omuzlayabilirdi.

Ve o asil anne babanın, adeta dünyaya örnek olsun diye yetiştirdiği iki dünya güzeli kızları: Kübra ve Zehra…
Cenab-ı Allah sanki hanımefendiliği, ağırbaşlılığı ve zarafeti bu iki evladın şahsında eritip dünyaya sunmuş. Emekler boşa gitmedi, o gurbetlik günlerinin, o helal lokmaların bereketi evlatların başarısıyla taçlandı. Büyük kızımız Kübra yeğenim, Aksaray Eğitim Fakültesi’ni alnının akıyla bitirdi. İnşallah 24 Haziran Çarşamba günü, o hak edilmiş diplomayı, o büyük gururu hep birlikte almaya, bu mutluluğu yerinde yaşamaya gidiyoruz. Küçük kızımız yeğenim Zehra ise lise son sınıfa geçerken getirdiği takdirnamesiyle, ablasının izinden gideceğinin ve daha da yüksek bir mevki müjdesini şimdiden verdi bize.

Hasan gardaşım ve her zaman biricik ablacığım Neslihan ŞENER çiftinin hikâyesi; sabrın, şükrün ve azmin hikayesidir. Bizim hikâyemiz ise; dostluğun, vefanın ve birbirinin derdiyle dertlenmenin hikâyesidir.

Yolun açık, alnın ak olsun Hasan Gardaşım. Sizin gibi güzel bir ailenin hayatına dokunabilmek, o çorbada tuzumuzun bulunması, bizim bu dünyadaki en büyük kazancımızdır.Gardaşım Hasan ŞENER biricik ablacığım Neslihan ŞENER Yolunuz açık olsun,evlatlarınızla gönenesiniz ve dünya tatlısı evlatlarınız gibi dünya tatlısı torunlarınızla da haşır neşir olasınız inşallah.Kalın sağlıcakla..
