İBRAHİM ORTAŞ

İBRAHİM ORTAŞ

08 Şubat 2026 Pazar

Deprem Değil, Yozlaşma ve Çürümüşlük Öldürür: 6 Şubat Depremi Sonrası Toplumsal Sorumluluk, Hafıza ve Etik İtirazlar

Deprem Değil, Yozlaşma ve Çürümüşlük Öldürür: 6 Şubat Depremi Sonrası Toplumsal Sorumluluk, Hafıza ve Etik İtirazlar
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Prof. Dr. İBRAHİM ORTAŞ – Ç.Ü.  Toprak Bilimi ve Bitki Besleme Bölümü

Deprem Değil, Yozlaşma ve Çürümüşlük Öldürür: 6 Şubat Depremi Sonrası Toplumsal Sorumluluk, Hafıza ve Etik İtirazlar

[email protected]

Depremin Öğretemediği ve Öğrenemediğimiz Değerler

6 Şubat 2023’te 9 saat arayla iki şiddetli  depremi yaşayanlar hiçbir zaman o uğultu ile başlayan sarsıntı, yıkım, ölüm ve yerle bir olan yaşamları unutamaz. Unutmamalı ve unutulmamalıdır. Depremin değil,  işini olması gibi yapması gerekenlerin işini yapmadıkları gibi, kurallara uygun olmayan yer-zemin ve yapılanmanın gerektirdiği bilimsel yönteme ve gereklere uygun olmayan iş ve işler, rant, açgözlülük, rüşvet ve denetimsizlikler, yetersiz bilgi-bilinç ve liyakatsizlikler gibi olması gereken insan kaynaklı birçok olumsuzluğun bileşkesi neden olur. İnsanlık tarihinin hafızası depremin doğanın işleyişinin bir sonucu, ancak yaşananların kader değil, insanın gelişmişlik düzeyinin olması gibi gelişmediğinin bir göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Hep Japonya’da benzer büyüklükte bir depremde birkaç insan ölürken, bizler gibi ülkelerde binlerce insanın ölümünün nedenini sorgulamak ve nerede hata yapıldığını ve nasıl düzeltebileceğimizi konuşmak gerekir; hem de her alanda konuşmak gerekir. Yoksa yaşadığımız o içimize işlenmiş acıları unutulur, bir daha olacak doğa olayına yenik düşeriz. Bu bağlamda “Depremi unutmayalım, unutturmayalım”. Öncelikli talebimiz, uygarlık yolunda çağın eğitim olanaklarını bilimsel esaslara göre her yönüyle nitelikli donanıma sahip, insani değerleri çıkarlarının üzerinde tutan, doygun, yaşamı anlayan ve anladığı ölçüde diğer canlılarla bir arada yaşamayı amaçlayacak şekilde bir gelecek yaşayacak insanlar yetiştirmemiz gerekir.

Memleketim Pazarcık-Kahramanmaraş merkezli depremlerin 3. Yıldönümünde geriye doğru baktığımda, evet, her tarafta yıkılan binaların yerine yenileri yapılıyor, inşaatlar devam ediyor, ancak bir daha böyle doğal felaketlere bağlı acıların yaşanmaması için insanımızı bilinen insani ölçekte olması gereken erdem, etik/ahlaki değerler ile eğitiyor muyuz? Ne yazık ki depremin bu denli yıkıcı olmasına neden olan insan kaynaklı nedenler-sonuçlar ilişkisi hâlâ olduğu gibi duruyor. Tabii, insan dayalı bu beklentiler kısa sürede olmaz, ancak bu konuda bir irade ve çabanın her tarafta olması gerekir. Bireyler, toplum ve devlet katında bir iradesi, tutumu ve yönlendirme var mı? Maalesef hepimiz depremden sonra birkaç günde bildiğimiz alışkanlıklarımıza ve günlük kapışmaların çarkına yeniden dönerek kaldığımız yerden devam ediyoruz. Yanlışlara yok demeyi başaramadık.

Yanlışlara İtiraz Etme Bilinci

Depremden önce alınması gereken birçok önlem alınmamış, hazırlıklı bir durumun olmadığı görüldü. Daha önce Marmara Depremi’ni yaşamış bir ülke olarak bulunduğumuz coğrafyanın deprem kuşağında olduğu biliniyor. Geniş bir alanda şiddetli hasara yol açan depremde zamanında kurtarmaların yapılmadığı, AFAD’ın yetersiz kaldığı, Kızılay’ın herkesin gönlündeki o yardım ulaştırma beklentisi yerine “çadır sattığı” iddiası sonrası ciddi hayal kırıklıkları yaşandı. Ne yaparsam yanıma kar kalır, oluşan fırsatın “köşeyi dönerim” diyen çok sayıda kişinin yarımları amacına uygun dağıtılmadığı gibi bir dizi eleştiri yapıldı.

Diğer taraftan, gelir dağılımı bozulmuş, yozlaşmanın arttığı kuralsızlık ve randa dönük iş ve işlemlerin yaratığı tahribat bu dönemlerde daha çok anlaşılır oluyor. Depremde en çok yoksulların ve gelir dağılımının en altında kalan ve kaynaklara erişim şansı az olan insanlar etkiledi. Depremde yaşadığımız ağır bedelin altında yozlaşma ve bu yozlaşmanın bilerek-bilmeyerek kanıksandığı, gücün egemen olduğu yerlerde rantın yaratığı bu sonuçlar maalesef önlenememiş ve hâlen de önlenememektedir. Bu durum, insana yakışan ve kabul edilemeyecek şekilde yaşanan her afetten sonra bedel ödüyoruz.

Tam da günümüze uygun, Albert Camus diyor ki: “Yozlaşmanın kanıksandığı, gücün erdemi ezdiği ve zorbalığın bir iletişim dili haline geldiği bir çağda, bu dünyayı sevmemek zayıflık değil, bu düzene benzememekte ısrar eden bir ruhun bilinçli tavrıdır.

Bu gidişata ve düzene dur demek ve devam eden bu çürümüşlüğü “sevmemek” ifadesi, Camus’a göre bir zayıflık değil, bu düzene benzememekte ısrar eden özgür birey ruhunun bilinçli tavrıdır. İnsani değerleri ve bilinci olan herkesin bu yozlaşmaya ve çürümeye alışmayı değil, tersini reddederek birlikte yaşanabilir bir ortam yaratmayı savunmalıyız. Hâlen depremde kusuru bulunan birçok insanla aynı ortamda yaşıyoruz. O çürümüşlüğün aparatı olan da yakını kaybetti. Ancak hâlâ para ve onun zorbalığının nelere mal olduğunun ya farkında değil, ya da çürümüşlüğü bile isteye sürdürüyordur. Normalde Camus’un belirttiği gibi insan olarak bu kadar yanlışı ve haksızlıkları yapacak kadar vicdansız değiliz. En azından depremin ilk birkaç gününde herkes kim oluğuna bakılmaksızın canhıraş bir tutumla taşı toprağı tırnaklarıyla kazıdılar.

Bu gelişmelerin toplam sonuçlarından benim gördüğüm/çıkardığım kadarıyla toplum olarak ortalama bilgimiz, bilincimiz, farkındalığımız, kendimizi küçük çıkarlardan arındıracak düzeye henüz gelmediğini gösteriyor. Yoksa bu kadar yanlış işlem ve faaliyetler başka bir ülkeden gelmedi.

Gelir Dağılımı Bozukluğu, Felaketlerden En Çok Olanağı Olmayanları Etkiliyor

Bu rant ve para düzeni yaratığı birikimli sonuçlar bugün dünyanın her tarafında yaşamı sürdürülemez hale getirmiştir. Çünkü paranın gücü ve zorbalığa dayalı çürüme yarın bir deprem olursa aynı durumu yaratacaktır. Tabii ki paranın gücünün yarattığı kanıksanma düzeni insanı değerleri ihmal etmemeliydi. Para ihtiyaçları karşılamak için insan tarafından oluşturulmuştu. Bugün para ve onun hakimiyeti insanı esir almış. Ancak bugün dünyanın %1’lik nüfusunun dünya gelirlerinin %60 kadarını kontrol ettiği bir dünya nasıl kabullenilir? Maalesef günümüzde değerlerin yerini para ve hem de kolay yoldan elde edilen paranın gücü egemen olmuş. Haklı olmak, ilkeli olmak, değer olmaktan çıkmış güçlülerin ve zorbaların gücü dünyaya sarmış görülüyor.

Yaratılan bozuk düzende yaşam koşulları kötüleşmiş, gelirleri azalmış, birçok şeye erişim olanağı olmayanların depremde, pandemide en çok can veren, evleri yıkılanlar olduğu gerçeğinin de kader olmadığı ortada.

İlkelerin bozulduğu, kuralların işletilmediği, birlikte dayanışma ve imecenin kaybolduğu ortamlardaki zorbalığın ve çürümüşlüğün neden olduğu deprem ve benzeri afetler sonrasındaki yıkımların temel nedenine karşı durmak salt bir tepki değil, ahlaki bir itiraz olmalı. Bu itirazın bilinç ve bilgi ile cesurca savunulması gerekir. Camus bu ifadesiyle insanlığın tarihsel olarak biriktirdiği kümülatif birikimlerin ve ayrışmanın yaratığı yozlaşmanın kanıksanması ile zorbalığın erdemi ezmesine müsaade edilmesi gerekir. Bu da erdem sahibi, ahlak ve vicdan sahibi insanlar tarafından karşı çıkılmalı.

İnsan olarak maruz kaldığımız çok sayıda olayların ağır sonuçlarının nedenleri ortadan kaldırılmadan, insanın yanlışları fark ederek yurttaş olarak medenileşmenin gereği olarak çürümeyi ve kötülüğü reddetmesi insan olmanın, aydınlanmanın ve uygarlaşmanın bir sonucu olacaktır. Buna karşı durmak, bu düzene benzememek için insanî değerlerimizi ve özgürlüğümüzü koruyan tavrımızdan ısrar etmeliyiz. Yaşanan olaylardan sonra; ben merkezlilik değil, biz bilinci gelişmiş, başka canlıların da bu dünyada yaşama hakkı olduğu bilgisi olan, kendini ve ilerini yöneten, gerektiği gibi amaca uygun yapan anlayış sahibi insanlar yetiştirmeliyiz.

Doğanın Hafızası Acıları Unutturmuyor

Yaşar Kemal ise bu konuda “taşın toprağın hafızası vardır” der. Evet, insan unutsa bile, depremin izlerinin olduğu sokaklarda, evlerde o acıların izleri hafızalardaki yerini travma düzeyinde koruyor. Çoğu zaman, o insanlar ölmeyebilirlerdi; bu bina böyle yıkılmamalıydı dediğimiz durumlar içimizi yakarak söyletiyor. Zihinlerde çıkmayan o gece ve günün korkunç gürültü-görüntülü ortamında “kurtarın” diye bağrışan seslerin insanın kulağının zarını patlattığı depremin üçüncü yılında bitmeyen acılar yeniden bir daha aynısı yaşanmasın diye unutmayalım. Şuuru olan ve sorumluluk sahibi kişiler için yalnız kendi acılarımızı değil, başkalarının da acılarını hissediyor ve unutmuyor olması gerekir. Depremin insan kaynaklı ihmal ve yanlışlarının etkisini ve bedelini unutmayalım.

6 Şubat 2026, Adana

Devamını Oku

Dünyada Yaşanan Savaş Sorunların Anlaşılmasında ve Tarım Tarihi Bilincinin Gelişmesinde Tüfek Mikrop ve Çelik Kitabının Önemi

Dünyada Yaşanan Savaş Sorunların Anlaşılmasında ve Tarım Tarihi Bilincinin Gelişmesinde Tüfek Mikrop ve Çelik Kitabının Önemi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Prof. Dr. İBRAHİM ORTAŞ – Ç.Ü.  Toprak Bilimi ve Bitki Besleme Bölümü

Dünyada Yaşanan Savaş Sorunların Anlaşılmasında ve Tarım Tarihi Bilincinin Gelişmesinde Tüfek Mikrop ve Çelik Kitabının Önemi

[email protected]

İnsanlık tarihinin birkaç bin yıllık geçmişinin ötesinde çok fazla bilgi sahibi değiliz. Göbekli tepe ve Karahan tepe verileri Dünya üzerinde insan tarafından yaklaşık 13.000 yıl kadar önce nedenini henüz tam bilemediğimiz nedenlerle bir araya geldikleri ve mesajlarını taşların şekilleri üzerlerindeki kazdıkları resimler ile verdikleri görülüyor. Ancak T şeklindeki taşlar ve üzerlerindeki figürlerin ve kabartmaların yapılması geçmişin daha da geriye doğru gittiğini gösteriyor.

İnsanlığın geçirdiği kısa süresince bilgi aktarımı teknikleri olmadığı için geçmişe dair çok az bilgi sahibiyiz. Özellikle de insanın insan olması süreci ve tarihi yolculuk nerde, nasıl başladı ve nasıl şekillenerek buraya gelindi? Yaşadığımız Anadolu ve Orta Doğu coğrafyasının bu yolculuktaki coğrafi ve ekolojik önemi insanlığın çağlaması ve kendini anlamlı yaşamlar kurmasına ne denli ortam hazırladı? İnsanın canlılar tanıması, ıslah ve evcilleştirme ilerlemeleri nasıl başladığı konusunda eldeki tek bilgi kazılardan çıkan eserler ve eskiden kalan materyallerin analiz verileri.

Son birkaç bin yıllık insanlık tarihi başta Sümerler, Çinliler ve Yunanlıların kurdukları devletler, savaşlar, 1500’li yılarda başlayan keşifler, sanayi devrimi icatlar ve yeniliklerle başlayan ve bugün hızla gelişen canlıların ve cansızların kodlarının deşifre olması ile robotlaşan ileri teknoloji ve iletim çağı olaylarının yaşandığı tarih ile doludur. İnsanın insan olması ile başlayan toplumsal sözleşmelerin doğurduğu değişik inanç, görüş ve ideolojiler geliştikçe içinde çıkılmaz bir dizi çatışma alanları oluştu. Zaman içinde kabile ortamından, kent devletlerine ve imparatorluklar kurulup yıkılırken, her defasından farklı bir yaşam seyri oluşmaya başladı. Son dönemlerde yaşananların izlerinin geçmişten geliyor olması doğal olarak beklenmelidir.

Ziraat Fakültelerinden okutulan Tarım tarihi dersinin ilk birkaç haftasını insanlığın tarım yapması konularına ayırıyorum. İnsanın geçmişi hemen herkesi ilgilendiriyor, öğrencilere bu konularda yazılmış birkaç kaynak kitap öneriyorum. İnsanlığın geçmişten günümüze geçirdiği süreçler konusunda son yıllarda bilimsel bulguların ışığında birkaç kitap yayınlandı. Bozkurt Güvenç’in Kültür, Darvin’in “Türlerin Kökeni”, Yuval Noah Harari’nin “Home Sapien” ve Amerikalı kuş bilimci, fizyolog ve tarihçi Jared Diamond’un “Tüfek, Mikrop ve Çelik” kitabı. Tarih konusunda yazılan birçok kitap içinde Diamond tarafından yazılan biyoloji, coğrafya ve tarih ekseninde konuları ele alan Tüfek-Mikrop Çelik kitabı geliyor. Yazar birçok bilim insanlarından farklı olarak dünyanın geçmişte yaşadığı sosyal sorunları ciddi bir araştırma ve açlık dille rahatlıkla anlatmasını başardı. Sanırım yazarın başarısı ilk defa biyoloji, coğrafya ve tarih bilimlerin temel alanlarını bilen birinin konuları ilişkilendirerek anlaşılır kılmasıdır. Dünyanın şimdiki teknolojik tarihinin keşifler ile başlayan ve sonrasında tüfek, çelik ve mikropların lehlerine ne denli büyük kazanım sağladığı akıcı bir dil ile anlatılmış ve nefes kesici bir merakla okunur bir kitaptan öteye karmaşıklıklar içinden görünen bir dünya fotoğraf çıkarmaktadır.

Diameon’un sıklıkla sorduğu “neden bu coğrafyada atlar evcilleştirilebilirken Afrika’da zebralar neden evcilleştirilemedi?” Burada dünyamızın üzerinde canlı varlıkların bulunduğu ortamın ve nünün dikey ve yatay boyutlarının önemini sorgulanmaktadır. Amerika kıtası keşfedildiğinde orada da bir yaşamın olması sonrası neden Amerikalılar Avrupa’yı keyfedemedi de Avrupalılar Amerika’yı keşfetti? Hata bazı toplumlar zenginken diğerleri neden fakir, hata bazıları halen çıplak iken, bazıları araç gereç geliştirdiler? Hatta insan gözünün göremediği gezegenlere uçuşlar yamaktadırlar.

Prof. Diamond konuya Papan Yeni Gine’de başlayarak insanlığın geçmişinin peşine düşerek konuyu birkaç alanda farklı bir anlatımla bilimsel bilgileri ilişkilendirmiştir. Ve tüm hikâye bundan 13.000 yıl önce Orta Doğu’da yaşayan bir insanın bir buğday tanesini toprağa ekmesiyle başladığını speküle ederek geçmişimize başladık. Bilimsel araştırma metotlar kullanılarak insanların yer yüzeyinde ne zaman yaşamı kendi kontrolüne alarak farklılaştığı sorusunun cevabını arıyor. Arkeolojik kazılar ve yer yüzeyindeki bazı yapıtlar üzerinden yapılan karbon izotlarının yarılanma süreci dikkate alınarak belirlenmeye çalışıyor. Bu bağlamda şu anda eldeki tek en yaşlı yapı, Göbekli Tepe, Karahan Tepe kazılarındaki yapıtlar. Buralardan yansıyan şekil ve figürler, kalıntılardaki materyallerin ileri biyokimyasal ve moleküler analizlerden ne yenilmiş, ne içilmiş ve arkeometri analizler ile insanların kullandığı malzemenin nerden sağaldığı anlaşılmaya çalışılmaktadır. Bu konuların insanın ilgisi çektiği için her bulgu özelliklede entelektüel kesimde ciddi dikkatler çekilmektedir.

Dünün Çözümleri Bugünün Kan ve Göz Yaşını Oluşturuyor

“Tüfek, Mikrop ve Çelik” olarak adlandırılan kitabın öyküsü ve tarihin yönlendiricisi olarak elinde tüfeği olan çeliği kullanan ve mikrop yayan insanların dönüştürdüğü dünyamızın nasıl farklılaştığı ve bugün ki teknolojik olarak gelişmiş devletlerin Amerika, Afrika ve Asya’nın birçok bölgelerini eline geçtiğini birçok açıdan sorgulamaktadır. Kitap aynı zamanda toplumların oluşması ile başlayan sosyalleşme ve toplumsal sözleşmeler sonrası, doğal dinler, semavi dinlerin, hukuk ve devletlerin nasıl geliştiği kurulduğu sorgulanarak irdelenmektedir. Kitaptaki mikropların ise Amerika kıtasındaki insanlara çiçek mikrobunu bulaştırarak on binlerce Amerikalı yerlinin ölümüne neden olduğunu belirtiyor. En önemlisi de; elinde tüfeği olan İspanyol askerlerin elinde silahı olamayanları nasıl öldürerek yok etiğini, kalanların ise dillerini ve inançlarını baskı ile değiştirdiğidir.

Geçmişten Ders Alınmış Görülüyor

Son günlerde dünyada ve bölgemizde yaşanan ABD merkezli güç eksenli müdahaleler ve “kişinin kendi ahlakı ve aklına” dayalı keyfi tutumlar beraberinden hesaplanamayacak kadar sorun üretildiği görülmektedir. Bugünlerde Dünyayı elindeki güç ile yeniden şekillendirenlerin dünün cetvele sınırlarını çizenler olmasın mı? Bugün halen Güney Amerika’nın İspanyolca ve Portekizce, Afrika’nın güneyinde İngilizce, kuzeyde Fransızca resmi dillerinin kullanıyor olması geçmişte elinde tüfekleri olanların naif toplumları nasıl zorla kendi kültürleri altında şekillendirdiklerini en iyi anlatan durumdur.

Başucu kitabım olarak herkese okumasını önerdiğim “Tüfek Mikrop Çelik” kitabından öğrendiklerim sanki dünün yaşanmış acılı hikayelerinin modern hali gibi geliyor bana. Kitapta tüfek ve çeliğe sahip olanlar ve olmayanların bugün ki dünyanın şekillenmesinde rol aldıklarını anlatıyor.

Tarih perspektifinden bakınca dün elinde tüfeği, çeliği olanların şekillendirdiği dünya haritasının sınırları bugün birçok toplumu karşı kaşıya getirmiş ve insanlar birbirleri tanımadan boğazlamaya kalkıyorlar. Hem de karşıdaki diye tanımadığı hem cinsini ulvi değerler ve vatan adına yapmaktadır. İçinde yaşadığımız teknoloji çağında adeta insan olmanın erdemlerinden geriye doğru gidiyormuş gibi durmalar korkutucu boyuta gelişiyor gibi.

Dün yaşanan keşifler, arkasında kıtaların kendilerine adeta bağışlanmış toprak görenler, yerel halkları insandan saymayan, köleliği kutsayanların bıraktığı tortu sanki bugün yeniden Güney Amerika’da, Afrika’da, Asya’da ve bölgemizde yeniden yaşanıyor gibi geldi bana.

Jared Diamond’nın öğrettikleri doğa ve tarih arasındaki ilişkiyi Nature dergisinin haklı olarak belirtiği gibi “İnanılmaz derecede kapsamlı bir kitap”. Kitap tarih, biyoloji, ekoloji ve coğrafyayı bir arada düşünerek dünyanın geçmiş tarihini başarılı bir şekilde anlatıyor. İnsanlık tarihinin nasıl geliştiğini merak edenlerin ilgisini üzerine çeken kitap konuları iç içe bütünlüklü olarak işlemiş. Her yerde söylerim şu ana kadar yazılmış insanlık tarihi ve yaşanmışlıkların ötesinden farklılaşan dünya gelişimini hakkında en gerçekçi anlatıma sahip bir kitaptır. Yuval Noah Harari gibi genel dünya tarihi analizi yapan tarihçiler kitabı çok yönlü analiz ettiler. Harari diyor ki; “Büyük soruların ve büyük cevapların kitabı.” Bana göre de halen bilmediğimiz birçok soruların cevaplarının ipuçları Burada okunuyor. Microsoft’un sahibi ve kurucusu Bill Gates ise; “kitap büyüleyici ve insanlık tarihini anlamak için bir temel oluşturuyor.” Diyor.

Washington Times gazetesi Tüfek, Mikrop ve Çelik kitap hakkında özelde de Diamond hakkında diyor ki; “teknolojiye olan hâkimiyetini geniş bir tarihsel kapsamla birleştiriyor” ve ekliyor “İnsanlık tarihi araştırmalarında ciddi ve çığır açıcı kitaplar ancak her nesilde bir geliyor”

“Kitap insanlığın son on üç bin yıllık kısa tarihinde farklı kıtalardaki farklı toplumların farklı gelişmelerini değişik bilimsel bilgiler ışığında bilimsel bir yaklaşımla ikna edici şekilde açıklamamış. Kitapta gelişmenin mortunun ırklarda değil, daha çok coğrafyanın etkisini işleyerek açıklamaya çalışıyor. Stanford Üniversitesi ’inden Paul R. Ehrlich, “kitabın ilk iki sayfayı okuduktan sonra kitabı elinizden bırakamayacaksınız.” diyor

Kitap öncelikle her üniversite öğrencisinin ve diğer ilgi duyanların okumasını öneriyorum. Olanağım olsa üniversiteyi kayıt yapan her öğrenciye bu kitabı hediye eder öğrencilerin tarih, coğrafya ve biyoloji bilgisi gelişir ve bütünlüklü bir farkındalık yaratılır. Her entelektüelin özelde de insanın geçmişine dair tarihi merakı olan herkesin okumasını özellikle öneririm. Tarihi bilinci olmadan olup bitenler ne yazık ki anlaşılmıyor!

Devamını Oku

5 Aralık Dünya Toprak Günü Ekseninde “Sağlıklı Kentler İçin Sağlıklı Topraklar” ve Kentlerin Yeniden Yaşanılır Duruma Getirilmesi

5 Aralık Dünya Toprak Günü Ekseninde “Sağlıklı Kentler İçin Sağlıklı Topraklar” ve Kentlerin Yeniden Yaşanılır Duruma Getirilmesi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Prof. Dr. İBRAHİM ORTAŞ – Ç.Ü.  Toprak Bilimi ve Bitki Besleme Bölümü

5 Aralık Dünya Toprak Günü Ekseninde “Sağlıklı Kentler İçin Sağlıklı Topraklar” ve Kentlerin Yeniden Yaşanılır Duruma Getirilmesi

[email protected]

5 Aralık Dünya Toprak Gününün Anlam ve Önemi ve 2025 Yılı Teması

Son yüzyılda nüfus artışı, yoğun kentleşme, çevre kirliliği ve küresel iklim değişikliği toprak ve su varlıklarını tehdit etmiş; gıda güvenliği ve ekolojik istikrar üzerinde baskı oluşturmuştur. Ekosistemin bu şekilde bozulması göç hareketlerini artırarak yeni sosyal sorunlara yol açmış, böylece insan–toprak ilişkisinin yeniden kavramsallaştırılması gerekliliği belirginleşmiştir. “Toprak ve su yoksa yaşam yoktur” anlayışı artık bilimsel ve toplumsal bir gerçeklik olarak kabul görmektedir. Toprak yalnızca ekolojik bir varlık değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel aidiyetin de belirleyicisidir. Antropolojik çalışmalar, fiziksel mekân, kültür ve kimlik arasında güçlü bir bağ olduğunu göstermektedir. Yoğun kentleşme ve çevresel bozulma, bireylerin yaşadıkları yerle kurdukları bu bağı zayıflatmakta; göç, mekânsal kopuş ve sosyal uyumsuzluk gibi sonuçlar doğurmaktadır.

Toprağın ekosistem ve toplum sağlığı açısından taşıdığı yaşamsal rolün geç anlaşılması, günümüzde karşı karşıya kalınan pek çok çevresel sorunun temelini oluşturmaktadır. Artan dünya nüfusu, gıda talebindeki yükseliş ve kentleşmenin hız kazanması, toprakların aşırı kullanımı, amaç dışı tahsisi ve mühürlenmesi gibi süreçleri hızlandırmıştır. Toprak örtüsünün ortadan kaldırıldığı her durumda ekosistem hizmetleri kesintiye uğramakta; bu durum, özellikle büyük kentlerde, beklenen ilerleme yerine çok boyutlu ekolojik ve toplumsal sorunları beraberinde getirmektedir.

Son yıllarda BM, FAO ve AB’nin iklim değişikliği eksenli yaklaşımları, toprağın sürdürülebilirliğinin ne denli kritik bir unsur olduğunu daha belirgin hâle getirmiştir. 2025 yılı teması olan “Sağlıklı Kentler İçin Sağlıklı Topraklar” çerçevesinde, kent–toprak ilişkisi ekosistem hizmetleri, sürdürülebilir arazi yönetimi, gıda güvenliği ve toplum sağlığı bağlamlarında kapsamlı biçimde ele alınmaktadır. Ayrıca kentleşmenin toprak sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri, çiftçilerin bireysel ve kolektif düzeyde uygulayabileceği iyileştirici yöntemler ve bu uygulamaların kentlerin sürdürülebilirliğine katkıları tartışılmaktadır. Bu özel günün temel amacı, toprak kaynaklarının çok yönlü işlevlerine dikkat çekmek ve toplumları toprak koruma bilinciyle bütünleştirmektir.

Dünya Toprak Günü’nün temel amacı, insanları toprakla yeniden buluşturmak ve insan yaşamı için kritik önem taşıyan toprak varlığının çok yönlü değerini küresel ölçekte görünür kılmaktır. Dünya Toprak Günü, ilk kez 2002 yılında Bangkok’ta gerçekleştirilen Uluslararası Toprak Bilimi Kongresi’nde Tayland Kralı Bhumibol Adulyadej tarafından önerilmiş; 5 Aralık tarihi ise kralın doğum günü olması nedeniyle Tayland Hükümeti’nin talebi üzerine, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 2013 yılındaki 68. oturumunda resmen ilan edilmiştir.

Toprak ve Kent İlişkisi: Neden Kritik?

Kentlerde yaşayan nüfusun dünya genelinde %80’i aştığı düşünüldüğünde, şehirlerin sağlığı ile toprak arasındaki ilişki ilk bakışta görünmez olsa da oldukça derindir. Örneğin, yoğun şekilde betonlaşmış kentlerde yağış sonrası yüzey akışı artmakta; yağmur sularının toprağa sızamaması sel riskini büyütmekte ve doğal su döngüsünü sekteye uğratmaktadır. Çarpıcı bir örnek olarak İzmir Foça’da son aylarda yaşanan ani yağışlarda derelerin beton sebebiyle denize ulaşamaması, toprak–kent ilişkisini somut biçimde gözler önüne sermiştir.

Toprak, ekosistemin temel bileşeni olup tüm canlı formlarının yaşamını doğrudan şekillendirir. Dünya gıdasının %95’inden fazlası topraktan sağlanmakta; bitkiler için gerekli 18 temel elementin 15’i doğrudan toprak kökenli olmaktadır. Buna karşın insan faaliyetleri nedeniyle bozulmuş topraklarda besin yoğunluğu azaldığından, “gizli açlık” olarak adlandırılan mikro besin yetersizlikleri giderek artmaktadır. Günümüzde yaklaşık 2 milyar insan bu durumdan etkilenmektedir.

İnsan yaşamının sürdürülmesinde kilit bir kaynak olan toprak, gıdanın %95’inden fazlasının üretildiği bir yaşam ortamıdır. Bununla birlikte modern toplumlarda toprağın değeri çoğu zaman yalnızca tarımsal faaliyetlerle ilişkilendirilmekte; özellikle kentlerde toprak, yapılaşmanın altında kaybolan ve ekosistem hizmetleri bakımından ihmal edilen bir unsur hâline gelmektedir.

Kentsel Topraklarda Kirlilik ve Ekolojik Bozulmalar

Endüstriyel atıklar, yakıt sızıntıları, ağır metaller, pestisitler ve evsel atıklar kentsel toprakların kimyasal ve biyolojik kalitesini bozmaktadır. Toprağın sıkışması, organik madde kaybı ve mikrobiyal çeşitliliğin azalması, toprak fonksiyonlarının zayıflamasına yol açmaktadır. Bu süreç, hem ekosistem hem de halk sağlığı açısından ciddi riskler barındırmaktadır. Küresel ölçekte artan nüfus, yoğun kentleşme, endüstriyel faaliyetler ve iklim değişikliği, toprak bozunumu ve toprak kalitesindeki düşüşü derinleştirmektedir. Bugün dünya topraklarının yaklaşık %33’ü bozulmuş durumdadır ve bu durum Avrupa ekonomisine yılda yaklaşık 55 milyar Euro maliyet yüklemektedir. Oysa sürdürülebilir toprak yönetimi, erozyonun azaltılması, suyun toprakta tutulması, karbon sekestrasyonu ve biyoçeşitliliğin korunması yoluyla hem ekosisteme hem de kentlerin dayanıklılığına büyük katkı sağlamaktadır.

Kentlerde Toprak Varlıklarının Kaybı ve Sonuçları

Modern kentlerin temel sorunu, geniş alanların beton ve asfalt ile kaplanarak toprağın mühürlenmesidir. Toprak yüzeyinin kapatılması; sel, aşırı ısınma, hava kirliliği, su krizi ve ekolojik bozulma gibi riskleri artırarak kentleri yaşanamaz hâle getirmektedir. Yeşil alanların azalmasıyla birlikte:

Toprak organik madde içeriği düşmekte,

Karbon döngüsü bozulmakta,

Sıcaklık farkları artmakta (ısı adası etkisi),

Yeraltı suyu seviyeleri gerilemekte,

Biyoçeşitlilik kaybı hızlanmaktadır.

Bu koşullar toplum sağlığını doğrudan etkilemekte; ruh sağlığı problemlerinden kronik hastalıklara kadar birçok sonuç ortaya çıkarmaktadır. Bu nedenle FAO’nun 2025 teması, kentsel peyzajlarda toprak sağlığının yeniden değerlendirilmesine odaklanarak, daha yaşanabilir ve dirençli şehirler oluşturma çağrısı niteliği taşımaktadır.

Şehirlerin Topraklarını Korumak Ne Yapılmalı?

Yeşil alanların artırılması ve bütüncül bir biyoçeşitlilik yaklaşımının benimsenmesi,

Geçirimli yüzeylerin artırılması (çimlendirilmiş yollar, geçirgen zemin uygulamaları),

Yağmur bahçeleri ve küçük su tutma alanlarının oluşturulması,

Organik atıklardan kompost üretimiyle toprak kalitesinin yükseltilmesi,

Hafriyat atıklarının düzenli depolanması ve yeşil alanlara zarar vermesinin önlenmesi,

Ekolojik ilkelere uygun, yatay mimari ağırlıklı kentleşme modellerinin benimsenmesi.

Bu uygulamalar, kentsel ısı adası etkisini azaltmakta, sel riskini düşürmekte ve kentlerde daha yaşanabilir bir çevre oluşturmaktadır.

Tarım Alanlarında Toprağın Korunması İçin Uygulamalar

Ekim nöbeti,

Anız yakmaktan kaçınma,

Eğimli arazide kontur sürümü,

Malçlama,

Azaltılmış toprak işleme,

Organik gübre kullanımı (kompost, biyoçar, hayvan gübresi vb.),

Ağaçlandırma ve rüzgâr perdeleri.

Bu yöntemler, erozyonu azaltmakta, karbon depolama kapasitesini artırmakta ve toprak ekosistemini güçlendirmektedir.

Kentsel Alanlarda Toprak Sağlığını Bozan Başlıca Antropnejik Faktörler

Aşırı yapılaşma ve toprak mühürlenmesi,

Endüstriyel ve kimyasal atık kaynaklı toprak kirliliği,

Araç ve makine baskısıyla toprak sıkışması,

Yeşil alanların ranta yenik düşmesi,

Zararlı atık yönetimindeki eksiklikler,

Hava kirliliğinin yağış ve biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkileri.

Bu etkenler; biyoçeşitlilik kaybı, sel riskinin artması, ısı adası etkisi, kentsel estetiğin bozulması, hava–su kalitesinin düşmesi ve iklim değişikliğine karşı direncin zayıflaması gibi çok boyutlu sonuçlar doğurmaktadır.

Toprak Kalitesini Artırmak İçin Çiftçilerin Rolü

1. Bireysel Uygulamaların Etkisi

Ekim nöbeti ve örtü bitkileri ile toprak yorgunluğunun giderilmesi,

Organik madde artırımı (kompost, yeşil gübreleme, biyoçar),

Azaltılmış toprak işleme,

Örtü bitkileri ve organik tarım uygulamaları,

Etkin su yönetimi (damla sulama, yağmur hasadı),

Biyolojik zararlı yönetimi ile kimyasal kullanımının azaltılması.

Bu uygulamalar, kentlerin su ve gıda güvenliğine, iklim dayanıklılığına ve ekolojik sürdürülebilirliğine doğrudan katkı sağlar.

2. Kolektif Uygulamaların Etkisi  

Kooperatifler aracılığıyla ortak girdi yönetimi ve bilgi paylaşımı,

Ortak su kaynakları yönetimi,

Bölgesel toprak izleme ve arazi planlaması,

Yerel tohum ağlarının korunması ve çeşitliliğin sürdürülmesi.

Bu kolektif modeller, ekonomik dayanıklılığı artırmakta, yerel gıda sistemlerini güçlendirmekte ve kentlerin dışa bağımlılığını azaltmaktadır.

Sonuç Olarak:

Toprak, kentlerin ve kırsal alanların sürdürülebilirliği için merkezi bir bileşendir. Kentsel toprakların bozulması; biyoçeşitliliğin kaybı, hava ve su kalitesinin düşmesi, sel ve sıcaklık artışı gibi riskleri büyütürken; sağlıklı topraklar suyu tutan, havayı temizleyen, karbon depolayan ve yaşamı taşıyan doğal altyapıyı oluşturur. Bu nedenle kentlerin geleceği, sürdürülebilir toprak yönetimiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu bağlamda kentlerin toplum sağlığını korumak için toprakların ortama uygun bitkiler ile yeşillendirilmesi öncelikli sağlanması gerekir. Kent topraklarının yerinde korunması ile sağlıklı su döngüsünün iyileştirilmesi, temiz hava, ekosistem bütünlüğü, biyoçeşitlilik, iklim dirençli kentlerin yaratılması toplumsal refah açısından vazgeçilmezdir. Doğru yönetilen kent toprakları hem kırsalın sürdürülebilirliğini güvence altına alınması, hem de kentlerin geleceğini şekillendirilmesi bakımından önemli. Bu nedenle, kamu yönetimleri, çiftçiler, yerel topluluklar ve bireyler arasında güçlü bir iş birliği, toprağın korunması ve gelecek nesiller için yaşanabilir kentlerin inşası açısından stratejik bir zorunluluktur.

Sonuç olarak kentlerin yeniden planlanması ve planlandırılması gerekir. Bunun için nüfusların kırsalda tutulması, dikey değil yatay gelişim ve daha fazla yeşil alanın yaratılması toplum sağlığı için zorunludur.

Devamını Oku

Nuri Güzel Hoca’nın üzerimizde Bıraktığı Bilimsel Mirası ve Akademik Etkisi. Çukurova Üniversitesi Toprak Bilimi Geleneğine Dair Bir Tanıklık

Nuri Güzel Hoca’nın üzerimizde Bıraktığı Bilimsel Mirası ve Akademik Etkisi. Çukurova Üniversitesi Toprak Bilimi Geleneğine Dair Bir Tanıklık
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Prof. Dr. İBRAHİM ORTAŞ – Ç.Ü.  Toprak Bilimi ve Bitki Besleme Bölümü

Nuri Güzel Hoca’nın üzerimizde Bıraktığı Bilimsel Mirası ve Akademik Etkisi. Çukurova Üniversitesi Toprak Bilimi Geleneğine Dair Bir Tanıklık

[email protected]

Akademik dünyada, bilgi üretimi ve öğretimi yapan bilim insanlarının emeklilikleri sonrasında ve vefatlarında düzenlenen törenlerle bilimsel çalışmaları, ürettikleri bilgi, emekleri, öğretileri ve yetiştirdikleri insanlara katkıları önemsenmektedir. İnsanın bilgiye verdiği önemin eskiden beri fark edilmiş olduğu; “Bilim Çin’de de olsa git, bul ve öğren”, “Bana bir kelime öğretenin kırk yıl kölesi olurum” ve “İlim ilim bilmektir; ilim kendin bilmektir; sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır” gibi özlü ifadelerle dile getirildiği görülmektedir. Bu bağlamda her bilim insanının vefatında gelenekselleşen anma etkinliklerinde kişinin bilimsel eserleri ve yetiştirdiği insan gücü gündeme getirilmektedir.

Üniversite Araştırma Görevlisi olarak yanda göreve başladığım Prof Dr. Nuri Güzel hocamız 27 Ağustos 2025 tarihinde vefat etti. Yaşadıklarım ve ban katıkları akademik kültürün ve mirasın işlenmesi bakımında önemlidir.

Genç bir üniversite olan Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nin en gözde olduğu 1981–1985 yılları arasında öğrencilik yaptım. O dönemde, farklı ülkelerde doktora eğitimi almış, enerjileri yüksek bilim insanları ve yöneticilerin yarattığı ortamla bilimsel ve sosyal olarak güçlü bir sinerji oluşmuştu. Toprak Bölümü hocaları, üniversitenin en seçkin şahsiyetleri olarak anılmaktaydı. Her biri kendi alanında çok yönlü ve yetkin kişilerdi. Öğrenciler ve çevre üzerinde öyle bir etki yaratmış olmalılar ki kayıt yaptırmaya geldiğimizde bölüm tercihi formunu doldururken herkes “Toprak Bölümü” diyordu. Nuri Güzel Hoca ile üçüncü sınıfta aldığımız “Toprak Verimliliği ve Gübreleme” dersinde tanıştık. Dekan yardımcılığı yapmış, disiplinli ve “sert” imajlı bir hoca olarak biliniyordu. Derste Tisdale ve arkadaşlar tarafından yazılan Soil Fertility and Fertilizers “Toprak Verimliliği ve Gübreleme” çeviri kitabından güncel konuları işlemekteydi. O dönemde çeviriler kelime kelime kurşun kalemle kâğıtlara yazılır, sonra sekreterlerce daktilo edilirdi. Kitap gerçekten çok kapsamlıydı. Ders kitabının tarım tarihine ilişkin ilk bölümü beni en çok etkileyendi. Tarım tarihine olan ilgim ve genel tarih bilgim arttıkça mesleğime ilgim de güçlendi. Çok sonraları, özellikle doktora sonrasında ilk derse girdiğimde, öğrencilerde gözlemlediğim başlıca eksiklik tarımı tanımlayamamaları ve geçmişe dair çok az şey bilmeleriydi. Tarım Tarihi dersinin önemini sıkça vurguladık; yüksek lisans hocamız ve çoğumuzun idolü Prof. Aytekin Berkman ile bunu zaman zaman tartıştık. Tarım Ekonomisi bölümlerinde böyle bir dersin olduğunu öğrendik. Aytekin Hoca YÖK’te görevliyken “Tarım Tarihi ve Deontoloji” dersinin Tarım-Orman Konseyi’nde zorunlu ders olarak kabul edilmesini sağlayarak önemli bir katkıda bulundu.

Derslerine Hazırlanarak Gelir, Ciddiyetle Ölçme-Değerlendirme Yapardı

Nuri Güzel Hoca dersine hazırlıklı gelir ve disiplin içinde ilerletirdi. PowerPoint sunuların olmadığı dönemde, not aldığı kartların akışına göre derslerini işlerdi. Dört saatlik ders bazı arkadaşları doğal olarak zorlardı. Hoca, temiz giyimli, saygılı ve nazik bir insandı; ancak laubaliliğe veya ortamı sulandırma çabalarına asla göz yummazdı. Sınavları uzun sürer, 120–130 soruluk çoktan seçmeli ve doldurmalı sorular sorardı. Daha sonra asistanı olunca, öğrencilerin öğrenme becerisini ölçmek için neden bu kadar kapsamlı sınav yaptığını daha iyi anladım.

1987 yılında yüksek lisansım bitmek üzereyken hem çalışıyor hem de öğrenciliğimi sürdürüyordum. Hayriye (Mavi) İbrikçi hocamız yurtdışında doktora yaptığından Nuri Hoca yeni bir asistan talebinde bulunmuştu. Yüksek lisans danışmanım Prof. Dr. Aytekin Berkman ile görüştüm; bir Araştırma Görevlisi alınacağını ve istersem Nuri Bey ile görüşmemi önerdi. Biraz ürkeklikle hocanın kapısını çaldım. “Neye geldin?” diye sordu. Araştırma Görevliliği sınavı için geldiğimi söyledim. Notlarıma baktı, “Otur” dedi. O sırada Tarım Bakanlığı sınavını da kazanmıştım; tayinim Ağrı Köy Hizmetleri’ne çıkmış, güvenlik soruşturmasını bekliyordum. Nihayetinde, dört arkadaşın başvurduğu sınavda liyakat esastı; çalışmanın karşılığı alınır, hocalar öğrencilerine, öğrenciler hocalarına güvenirlerdi. Sınavda başarılı olduğum bildirildi. Özel sektördeki işimi bırakarak bölüme geldim. Yaklaşık altı ay güvenlik soruşturmasının tamamlanmasını bekledim. Birkaç gün arayla Tarım Bakanlığı’ndan önce üniversiteden göreve başlama yazım geldi ve Nuri Hoca ile çalışmaya başladım.

Yazı Yazmamı Hocanın Etkisi Olmuştur

Göreve başladıktan kısa süre sonra sabah erkenden hocama uğrayıp yapılacak iş olup olmadığını sordum. “Tamam” dedi ve bitmek üzere olan bir projenin sonuç raporunu yazmamı ve sunmamı istedi. O dönemde yazılar, grafikler ve tablolar elle hazırlanır, kontrol sonrası sekreterlerce daktilo edilirdi. Bana verilen ham verilerle bir rapor hazırladım. Akşamüstü hâlâ çalışırken hoca içeri sert bir tavırla girip elindeki raporu yere atarak “Böyle olmaz” dedi ve çıktı. Notları incelediğimde, metni baştan sona kırmızı kalemle düzeltmiş olduğunu gördüm. Akademik hayatımın ilk ciddi eleştirisi ve dersi buydu; benim için bir milat oldu. Bölümü dereceyle bitirmenin ve erken işe girmenin verdiği özgüvenden sonra, akademik yazmanın ezbere çalışmaya benzemediğini anladım. Sert ancak yapıcı eleştiriyle kendi payıma düşen eleştir ile akademik yazma becerimi geliştirmesi ile hayatımın akışını değiştirdi diye bilirim. Ertesi gün raporu baştan yazarak, hatamı kabul edip daha dikkatli olacağımı belirterek tekrar sundum. “Daha iyi” dedi. O dönemde araştırma görevlileri hocalardan önce gelir, hocalardan sonra ayrılırlardı; herkes bilgiye aç olduğu için geç saatlere kadar çalışır, uygulamalarda hocanın önerdiği biçimde ilerlerdi. Akademik yükselmeler bilgiye dayalı olduğu için kimse sadece yayın ve puan peşinde koşmaz; ustadan öğrenmeye önem verilirdi.

Ders Notu Yazmayı Öğretti

Nuri Hoca akademik hayatı boyunca hep çok çalıştı. Tisdale, Samuel L.; Nelson, Werner L., JD Beaton, JL Havlin tarafından yazılan Soil Fertility and Fertilizers (Toprak Verimliliği ve Gübreleme) kitabı yanı sıra, dünyada en çok okutulan Nyle C. Brady ve Ray Weil tarafından yazılan The Nature and Properties of Soils (Toprağın Oluşumu ve Özellikleri) gibi kapsamlı kitapların çevirilerini yaptı. Araştırma görevlisi olduğum dönemde hazırladığımız “Toprak Verimliliği Analiz Yöntemleri Laboratuvar El Kitabı” çalışması, ders notu hazırlama becerimizin gelişmesine ve yöntemleri özümsememize yardımcı oldu. Bölümün seraları olmadığından, merdiven başlarına saksı denemeleri yerleştirmeyi önerdim; çok sevindi ve destekledi. O dönemde potasyum çalışmaları popülerdi. Bölge topraklarında potasyum ekstraksiyon yöntemlerini laboratuvar ve bitki yetiştirme denemeleriyle sınamak için saksıda çim bitkileriyle çalıştık. Her sabah saksıların yerini değiştirir, bitkileri gözlemler, öğrendiklerimizi öğrencilerle paylaşırdık; heyecanlı ve verimli günlerdi. Bu arada tarla denemeleriyle doktoraya başladım. Fen Bilimleri Enstitüsü tez önerisi istiyordu. Avrupa’da popüler olan N-min konusunu çalışmak istediğimi söyledim; el yazısıyla hazırladığım iki sayfalık öneriye küçük düzeltmelerle onay verdi. Önerim daha sonra örnek olarak anabilim dallarına gönderildi.

Yurt Dışı Doktora Eğitimine Çıkmamı İçtenlikle İstedi

YÖK Yasası’nın 33. maddesi uyarınca yurtdışına öğrenci gönderilecekti. Ziraat alanının ağırlığı yüksekti ve her bölümden aday belirleniyordu. Kıdemli asistan olarak benim gönderilmem kararlaştırılınca, Nuri Hoca karşı çıkmadı; aksine referans oldu ve başta ABD olmak üzere saygın üniversitelere başvurmamı sağladı. Yabancı dilde Fransızca altyapısı nedeniyle İngilizcem yetersizdi; talep mektuplarını Hoca yazdı. Yurda dönüşte çalışmalarım biyoloji ve ekolojiye kaymış olsa da buna saygı duydu; ilişkimiz saygı ve vefa temelinde sürdü. Emeklilikten sonra da bölüme uğradığında ihtiyaçlarını sormayı sürdürdüm.

İlk asistanlığımda Hoca, “Biz devlet memuruyuz; işimizi doğru yapacağız ve yanlışın içinde olmayacağız” demişti. Ben de “Hocam, biz bilim insanıyız” demiştim. Nuri Hoca’nın kamusal dürüstlük, mesleki sorumluluk, çalışma disiplini ve tevazua dayalı kişisel erdemleri hep öne planda olmuştur. Laubaliliğe ve tembelliğe karşı ilkeli tutumu ile öğrencilerinde bıraktığı kalıcı etki, bir bilim insanının en kıymetli mirası olsa gerek.  Çok emektar bir bilim insanı olarak bizlere saygın bir intiba ve kalıcı bir miras bıraktı. Yaşadığım bu tanıklık, bir kuşağın akademik habitusunu ve hoca-öğrenci ilişkisinin dönüştürücü gücünü görünür kılmakta oluğunu rahatlıkla belirtebilirim.

Özet

Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Toprak Bölümü’nün 1980’li yıllardaki entelektüel atmosferini ve bu ortamın şekillenmesinde önemli rol oynayan her biri kendi alanında otorite olan hocalarının oluğu bölümde öğrenci olarak Prof. Dr. Nuri Güzel Hoca ile ders aldığımda tanışmıştık. Hoca kendi stilinde bilimsel/mesleki etkisinden bizlerde yararlandık. 1981–1985 yıllarında öğrenciliği sırasında Toprak Bölümü’nün farklı ülkelerde doktora yapmış dinamik hocaları sayesinde oluşan güçlü sinerjiyi aktarırken, öğrencilerin büyük bölümünün bilinçli tercihle bu bölümü seçtiğimi belirtebilirim. Nuri Güzel Hoca’nın “Toprak Verimliliği ve Gübreleme” dersinde çevrisini yaptığı güncel çeviri kaynakları kullanması, derslerini not kartlarıyla sistematik biçimde işlemesi ve ölçme-değerlendirmede kapsamlı sınavlar uygulaması, onun pedagojik titizliğini göstermektedir. “Toprak Oluşumu ve Özellikleri” gibi temel eserlerin çevirilerine katkısı ve ders anlatımı, yazma ve raporlama disiplininin bir proje raporuna getirilen sert ama yapıcı eleştiriyle kendi payıma düşen eleştir ile akademik yazma hayatımı değiştirdi diye bilirim. Bana kazandırdığı etki ile akademik yazmanın ezberden farklı, yöntemli ve denetime açık bir etkinlik olduğunu anladım. Hoca’nın “ders notu hazırlama konusunda laboratuvar el kitabı hazırlıkları ve saksı/tarla denemeleriyle yürüttüğümüz potasyum ve N-min çalışmalarına verdiği destek, araştırma kültürünün kurumsallaşmasına hizmet çok fazla olmuştur. YÖK’ün yurtdışı programları çerçevesinde yurtdışına çıkmamı teşvik etmesi, referans mektuplarıyla süreçlere aktif katkısı, yalnızca derslikte değil kariyer planlamasında da rehberlik ettiğini göstermektedir.

Nuri Hoca’nın kamusal dürüstlük, mesleki sorumluluk, çalışma disiplini ve tevazua dayalı kişisel erdemleri hep öne planda olmuştur. Laubaliliğe ve tembelliğe karşı ilkeli tutumu ile öğrencilerinde bıraktığı kalıcı etki, bir bilim insanının en kıymetli mirası olsa gerek.  Çok emektar bir bilim insanı olarak bizlere saygın bir intiba ve kalıcı bir miras bıraktı. Yaşadığım bu tanıklık, bir kuşağın akademik habitusunu ve hoca-öğrenci ilişkisinin dönüştürücü gücünü görünür kılmakta oluğunu rahatlıkla belirtebilirim.

Devamını Oku

Yangınları Meteorolojik Koşullar Değil, İnsanın Neden Olduğu Faaliyetleri Çıkarmaktadır

Yangınları Meteorolojik Koşullar Değil, İnsanın Neden Olduğu Faaliyetleri Çıkarmaktadır
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Prof. Dr. İBRAHİM ORTAŞ – Ç.Ü.  Toprak Bilimi ve Bitki Besleme Bölümü

Yangınları Meteorolojik Koşullar Değil, İnsanın Neden Olduğu Faaliyetleri Çıkarmaktadır

[email protected]

Yangının çıkmaması için önceden planlanmayan önlemler ve gereklilikler ve yangın sonrası için organizasyon ve eş güdüm gibi insan faktörleri sorgulanmalıdır 

Türkiye’de Son Dönem Artan Orman Yangınları; Ekolojik Etkiler, Nedenler ve Politika Aplikasyonları.

Son günlerde artan ve bir türlü kolay kontrol altına alınamayan yangınlar, “neredeyse ülkede orman kalmadı” dedirtecek ölçüde kaygı yaratmaktadır. Günlerdir yanan ormanların toplam alanını hâlen bilmiyoruz. Yakında Orman Genel Müdürlüğü (OGM) istatistikleri açıklandığında bir hesap-kitap yaparak kendi analizimi gerçekleştirebilirim. Ekolojik çeşitlilik fiilen yanmaktadır. Yanan habitatlarla birlikte ekosistem kirlenmekte, atmosfere sera gazları salınmakta ve ölçülmesi güç çok sayıda olumsuz etki ortaya çıkmaktadır. Bu etkiler bütüncül değerlendirildiğinde, her bir orman yangınının bilinenin çok ötesinde doğayı ve yaşam sağlığını tahrip ettiği açıktır.

Yanan Orman değil insanlığın ve Canlılığın Sürülebilir Geleceğidir

Yanan yalnızca ağaçlar değildir; bir gram toprakta bulunan milyarlarca virüs, bakteri, mantar, aktinomiset ve diğer mikroorganizmalar ile memeliler dâhil pek çok canlının yaşam alanı zarar görmektedir. Canlı varlığın yaklaşık dörtte üçünün habitatı olan toprak biyotası tahrip olmaktadır. Ekolojinin öğrettiği temel bir gerçek, yeryüzünün her karışının birbirinden farklılık göstermesidir: Her ekosistem, iklim-toprak-habitat koşullarındaki değişimlerle özgün dinamikler üretir. Canlılar bulundukları ortama hızla uyum sağlayarak kendilerine uygun yaşam stratejileri geliştirir; bu süreçte hayvanlar âleminde (hatta bazı bitkilerde) trofik ilişkiler gereği bir canlının diğerini tüketmesine dayalı beslenme biçimleri de görülür. Yanan alanlarda tanımlanmamış endemik türlerin ve biyoçeşitliliğin yok olması yaşamın her alanına olumsuz etki edeceği muhakkaktır.

Yangınlar Kendiliğinden Çıkmaz, Sebep-Sonuç İçinden Bir Etken Yangına Neden Olmak Zorundadır

İklim değişimlerinin en çok etkilediği ve aşırı sıcakların ve oluşan meteorolojik koşulların etkisi ile başta tek yıllık bitki örtüsü olmak üzere orman bitkileri ve beraberinde toprak neminin buharlaşması ile oluşan kuraklık yanıcı materyallerin yangınlarla hızla yayılmasına ortam yaratmaktadır.  Meteorolojik koşular ile yer yüzeyindeki koşullar bir araya gelince orman ve anız yangını riski doğal olarak artar. Ancak yangının oluşmasına neden olan bir etmen gerekir. Otlar ve ağaçlar durduk yerde YANGIN ÇIKARMAZ. Yangınları ya insanlar yeni arsa ve arazi rantı çıkarmak, tarım alanı ve maden alanı açmak, elektrik hatlarından kaynaklı kıvılcımlar, şimşek çakması oluşan kıvılcımalar, orman alanına insanların bıraktığı mercek etkisi yapan cam veya benzeri malzemeler veya doğal camsı minerallerin mercek etkisi gibi faktörler yangına neden olmaktadır. İklim değişimi, meteorolojik koşullar yangının çıkmasını ve yaygınlaşmasını artırır, kontrolünü zorlaştırır. Ancak doğrudan yangın çıkamaz!

Yangınlar Büyük Çoğunlukla İnsan Kaynaklı

Yangın ve yarattığı etkiler beklentinin ötesinde ciddidir. Yangınların %96’sının insan kaynaklı olduğu Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından açıklanmıştır. Büyük olasılıkla bu oran daha da yüksektir; zira insanın doğrudan eylemleri, dolaylı etkileri, orman yönetimi uygulamaları veya farkında olmadan bırakılan materyaller yangınlara zemin hazırlamaktadır. Nitekim OGM verileri, yangınların çok büyük çoğunluğunun insan kaynaklı olduğunu uzun süredir göstermektedir. Düzenli gelişmeleri izleyen bir toprak bilimci ve duyarlı bir yurttaş olarak kanaatim, sorunun temel kaynağının “insan” olduğu yönündedir.

Her olaydan sonra açıklanan nedenler incelendiğinde yangınların tamamına yakınının insanın doğrudan ya da dolaylı faaliyetleriyle ilişkili olduğu görülür. OGM verilerine bakılırsa yıllar içinde yangın sayıları hızla artmaktadır. Yakın geçmişte yangınlar Akdeniz kıyı şeridindeydi, şimdilerde Ege ve Marmara Bölgelerine doğru genişledi. Ülkemizin Akdeniz ve Ege-Marmara bölgeleri son yıllarda ciddi bir göç aldı ve her tarafa yerleşim yerlerine açıldı, 2B imar yasası, tarımsal orman alanların yerleşim yerlerine açılması ile ormanların içlerine kadar yerleşimciler girer oldu. Basına yansıyan görüntüler kent sınırlarının ormanlara dayanması ile şimdilerde köyleri özelliklede sonrada yapılmış yapıları orman yangınlar ile hızla alevlerin içinde kalarak yok olmaktadırlar. Orman alanları yakınında kontrolsüz yeni yerleşimler ve mesire alanı kullanımları riski artırmaktadır. Diğer tarafta özelleştirilen ve düzenli bakımları yapılmadığı belirtilen elektrik iletim hatlarından kaynaklanma; orman içi temizlik ve bakım eksiklikleri de yangına davetiye çıkarıyor. Yıllardır yanlışlığını dile getirdiğimiz anız yakma pratiği de ormana sıçrayan yangınlarda önemli rol oynamaktadır. Orman ekolojisini yaşayarak öğrenen orman köylülerine verilen koruyucu ve destekleyici politikaların zayıflaması, ormanları fiilen “sahipsiz” bırakmaktadır.

Aşağıdaki özet tablo, son yıllara ait bazı temel göstergeleri derlemektedir (OGM’nin 2024 resmî verileri):

Yıl Toplam alan hektar Yangın sayısı Yanan alan hektar Artış
2020 22.933.000 3.413 20.971
2021 23.110.000 2.793 139.503 2020’ye göre +177.000 ha artış
2022 23.245.000 2.160 12.799
2023 23.363.071 2.579 15.520
2024 23.363.084 3.797 27.485  2023 yılına göre 13 bin hektar tarım alanı artmış

Konu bütüncül bir analize tabi tutulmalıdır. Orman köylüsünün konumu ve destek mekanizmaları yeniden gözden geçirilmeli; orman sınırlarına dayanan kentlerin kontrolsüz büyümesi, kontrolsüz göç ve ormanların mesire alanı olarak yoğun ve denetimsiz kullanımı analitik yaklaşımla ele alınmalıdır. Yıllar önce de ifade ettiğim üzere, orman alanları içinde kısa sürede kuruyan otların erken dönemde kontrollü otlatılması önemli yangının genişlemesini azaltma yöntemi olabilir. Keçilerin orman düşmanı olmadığını, uygun otlatma rejimleriyle orman yönetimine doğal bir koruma sağladığını gösteren bulgular dikkate alınmalıdır. Yangın söndürme konusundaki alt yapı ve ekipman planlanması, su yerine yangın söndürme köpükler kullanımı çalışmaları mutlaka planlanmalı. Drone ve uzaktan algılama teknikleri ile erken uyarı ve küçük yangınlara droneler ile müdahale teknikleri gözden geçirilmeli.

Küçük Çıkarı İçin Yangını Çıkmayacak ve Ekolojiyi Koruyacak Nitelikte İnsan Yetiştirmek Gerekiyor

Temel soru, insan faaliyetlerinin yangına yol açmayacağı bir yönetişim modelinin nasıl kurulacağıdır. Ağır yaptırımlar elbette caydırıcı olabilir; ancak kalıcı çözüm, ormanın yakılmasının yanlışlığı konusunda bilinç ve sorumluluk düzeyi yüksek bir toplum inşa etmekten geçer. Bu kapsamda risk azaltma (orman yakıt yönetimi, hat bakımı, yerleşim-orman ara yüzü planlaması), eğitim, erken uyarı-hızlı müdahale kapasitesi ve yerel toplulukların (özellikle orman köylülerinin) kurumsal olarak güçlendirilmesi eşzamanlı ilerletilmelidir.

Sorunu Orman Mühendisi bilim insanları, Orman Bakanlığı yetkililer ve ilgiler önemli hayati önemdeki açıklamaları önemli. Ancak toprak bilimcisi, ormanın dibinde büyümüş duyarlı bir yurttaş olarak sorunun kaynağı olarak ülkenin içinde bulunduğu ekolojiyi kavrayamamış, iklim değişimlerinin yaratacağı meteorolojik olguları analiz edemediği için zamanında önlem almayan, planlama yapmayan, yangın sonrasında ne tür araç-gereç ve organizasyon sorunun üstesinden gelineceğini organize demeyen insan da sorunun kaynağıdır. Yangını bilinçli çıkaranların bulma cezalandırmak önemli ancak bütünlüklü sorunu çözülmediği de açıktır. Ancak asıl yapılması gereken ormanın yakılmasının yanlışlığının bilinci gelişmiş ve sorumluk sahibi doğayı içselleştirmiş insan yetiştirmektir. Yangınalar konusunda toplumsal bir farkındalık yaratmak gerekir.

Sonuç olarak; insan kökenli risklerin baskın olduğu can sıkıcı orman yangınlarının ekolojik ve toplumsal maliyeti ölçülenden çok daha fazla oluğu muhakkaktır. Doğru politika bileşeni, cezai yaptırımlar önemli. Ancak ekolojik anlamda kontrollü otlatma dâhil yangının genişlemesinin önceden kontrolü için bir yönetim olabilir. Başta orman içi altyapı (özellikle enerji iletim hatları) bakımı; orman-yerleşim yeri seçimi planlama, göç olgusu; orman köylüsünün kurumsal destekler ile güçlendirilmesi ile ormanın daha iyi korunacağı beklentisi ile birlikte ormanın çok yönlü öneminin eğitimi ve farkındalık programları ile birlikte uygulanması kaçınılmaz gözüküyor. Kontrolü otlatma, su yerine, köpük vs. etkili söndürücüler, uzaktan algılama ve drone teknikleri gibi yangının genişlemeden anında müdahaleler gerekli. OGM’nin güncel istatistikleri açıklandığında, yanan alanlar ve emisyon etkileri üzerine nicel bir analiz yapılması farkındalığın artırılması için öğretici olacaktır.

https://ibrahimortas.com.tr/ ;https://www.facebook.com/iortas

Devamını Oku