25 Aralık 2025 Perşembe
Adana’daki Kamu Yatırımları Vali Mustafa Yavuz Başkanlığında Değerlendirildi
KOZAN'IN KURTULUŞU VE MİLLİ RUH
Sevgi, takvimde işaretli günlere sığdırılacak bir duygu değildir
Çok Sert Ergenlik İsyanı mı Ya da Kontrol Edilebilen Dengeli Bir Ergen mi?
GENÇLİK GELECEĞİN TOHUMUDUR
İRAN SAVAŞI DÜNYA İÇİN BİR FIRSATA DÖNER Mİ?
İLHAN KARAÇAY
İŞ DÜNYASI, DİPLOMASİ VE SOSYAL AĞLARIN AYNI MASADA BULUŞTUĞU DUTCH BUSINESS ASSOCIATION TURKEY DBA 2025 İSTANBUL GALASI
ERCAN TORUNOĞULLARI TÜRKİYE TURİZM TANITIM VE GELİŞTİRME AJANSI (TGA) EGE BÖLGESİ BAŞKANI SEÇİLDİ…
HOLLANDA’DA TÜRK GİRİŞİMCİLER DERNEĞİ (TOV) AMSTERDAM ŞUBESİ İLE SAYISINI YEDİYE YÜKSELTTİ.
NAZİF ERTEKİN TÜRKİYE’DE ÜRETİLEN KİLİZİ ZEYTİNYAĞINI AVRUPALILARA TANITIYOR
TÜSİAD’DAN BRÜKSEL’DE AB–TÜRKİYE İLİŞKİKLERİ İÇİN NET MESAJ: “TÜRKİYE’SİZ OLMAZ”
İSTANBUL,- Hollanda ile Türkiye arasındaki ekonomik, ticari ve kurumsal ilişkilerin en görünür buluşma noktalarından biri haline gelen ‘Dutch Business Association Turkey (DBA)’, geleneksel yıllık organizasyonu olan ‘DBA Gala 2025 Gecesi’ni İstanbul’da gerçekleştirdi. Etkinliğin adresi, Etiler’deki Le Méridien İstanbul Etiler oldu.

Gala, yalnızca bir davet ya da sosyal etkinlik olmanın ötesinde, iki ülke arasındaki iş dünyası ilişkilerinin geldiği noktayı göstermesi açısından dikkat çekti. Bu tabloyu güçlendiren unsur ise, derneğin kendi açıklamasında da vurguladığı gibi, DBA’nın yıllar içinde büyüyen üye yapısı ve oluşan kurumsal aidiyet duygusuydu.
DBA Gala 2025’e, Hollanda ve Türkiye’den çok sayıda iş insanı, yatırımcı, hukukçu, danışman ve şirket yöneticisinin yanı sıra Hollanda diplomatik misyonunun üst düzey temsilcileri katıldı. Derneğin kurumsal paylaşımında, bu katılımın iki ülke ilişkileri açısından taşıdığı öneme özellikle işaret edildi.

Gecede öne çıkan diplomatik ve kurumsal isimler arasında Hollanda’nın Türkiye Büyükelçisi Joep Wijnands, Türkiye’deki Hollanda Başkonsolosu Daan Huisinga, Hollanda Büyükelçiliği Ekonomi İşleri Bakan Müşaviri Niels Veenis ve Başkonsolos Yardımcısı Karin Jones Schaper yer aldı. Aynı listede, ‘Invest in Türkiye’ tarafını temsilen Başkan Yardımcısı Bekir Polat da bulunuyordu.
Bu katılım, gala gecesinin yalnızca bir sivil toplum buluşması olmadığını, aynı zamanda ekonomik diplomasi açısından da işlev gören bir platform niteliği taşıdığını gösterdi. İş dünyasının sahadaki beklentileri ile diplomatik temsilin verdiği mesajlar, aynı salon içinde, aynı masalarda, aynı sohbet başlıklarına dönüşebildi.

Gecenin açılışında söz alan DBA Turkey Başkanı Ufuk Gedikli, organizasyona katkı verenlere teşekkür ederken, derneğin Hollanda ile Türkiye arasında yıllar içinde kurduğu “iş birliği köprüsünü” vurguladı. Bu vurgu, gecenin genel atmosferiyle de örtüşüyordu. Çünkü DBA Turkey, üyeleri için yalnızca kartvizit değiş tokuş edilen bir networking alanı değil, iki ülke arasında sürdürülebilir ve kurumsal temele oturan ilişkilerin de bir taşıyıcısı olarak konumlanıyor.
Gedikli’nin çizdiği çerçeve, iş dünyasında sık duyulan bir gerçeği hatırlatıyordu. Ticaret ilişkileri sadece rakamlardan ibaret kalmıyor. Güven, süreklilik, düzenli temas ve kurumsal hafıza oluştuğunda kalıcı hale geliyor. Bu nedenle gala gecesi, bir yılın özetini çıkaran bir buluşma olduğu kadar, gelecek yılın ilişki zeminini de kuran bir akşam olarak görüldü.

Gecede konuşan isimlerden biri de, Hollanda’nın İstanbul Başkonsolosu Daan Huisinga oldu. Derneğin açıklamasına göre Huisinga, görevine başlamasının ardından topluluktan gördüğü sıcak karşılama için teşekkür etti ve İstanbul ile Türkiye’de geçireceği yıllara yönelik heyecanını dile getirdi.
Bu noktada, salondaki dikkat çekici ayrıntılardan biri şuydu: Yeni dönemde konsolosluk kanadıyla kurulacak temasların, özellikle yatırım, ticaret, vize, şirket ilişkileri ve kurumsal temaslar açısından daha da yoğunlaşacağı beklentisi, sohbet aralarında sıkça dile getirildi.

Hollanda’nın Türkiye Büyükelçisi Joep Wijnands’ın konuşması da, gecenin ana duraklarından biri oldu. DBA’nın kurumsal paylaşımında, Wijnands’ın 2025 yılına ilişkin değerlendirme yaptığı ve özellikle Hollanda’dan bu gala için İstanbul’a gelen üyeleri ayrıca selamladığı bilgisi verildi.
Bu vurgu, bir ayrıntı gibi görünse de, aslında iki şeyi aynı anda anlatıyor:
Birincisi, DBA Turkey’nin, İstanbul merkezli yapısının, Hollanda’daki iş çevreleriyle temasının canlı olması.
İkincisi ise, ilişkilerin yalnızca Türkiye’deki Hollandalı şirketler üzerinden değil, Hollanda’dan Türkiye’ye bizzat gelen aktörler üzerinden de gelişmeye devam etmesi.
Diplomatik dil çoğu zaman ölçülü olur. Ancak bu tür galalarda, protokol cümlelerinin yanı sıra “insan teması” kendini daha görünür biçimde hissettirir. Bu da ekonomik ilişkilerin yalnızca resmi toplantılarla değil, güven duygusunu pekiştiren sosyal temaslarla da büyüdüğünü hatırlatır.

Gecenin dikkat çeken konuşmalarından biri de, ‘Invest in Türkiye’ Başkan Yardımcısı Bekir Polat’tan geldi. DBA’nın açıklamasına göre Polat, Hollanda’dan Türkiye’ye yönelen yatırımları anarak, iki ülke arasındaki yakın iş birliğinin kritik önemini vurguladı.
Bu mesaj, salondaki yatırım ve danışmanlık çevreleri açısından ayrı bir anlam taşıdı. Çünkü Türkiye ile Hollanda arasındaki ilişki, sadece ticaretin değil, aynı zamanda üretim, hizmet, lojistik, finans ve teknoloji alanlarında da uzun vadeli yatırımların hikayesini barındırıyor.
Resmi konuşmaların ardından gala, adeta bir networking arenasına dönüştü. İş dünyasından hukukçulara, danışmanlardan yatırımcılara kadar birçok isim, gala yemeği sırasında birebir görüşmeler gerçekleştirdi. Katılımın niteliği, bu görüşmelerin rastgele sohbetler değil, çoğu zaman planlı temaslar ve takip toplantılarına dönüşen bağlantılar olduğuna işaret ediyordu.
Bu tablo, bazı katılımcı paylaşımlarında da görülüyor. Örneğin etkinliğe katıldığını belirten paylaşımlarda, yılın değerlendirilmesi ve yeni yıla dair beklentiler vurgulanırken, sektörel iş birliklerine dair sohbetlerin de öne çıktığı görülüyor.
Sosyal medyada paylaşılan fotoğraflarda, davetliler yalnızca resmi pozlarla değil, samimi ve doğal karelerle de gecenin atmosferini yansıttı. Bu yönüyle gala, iş dünyası ciddiyeti ile sosyal hayatın şıklığını aynı potada buluşturdu.

DBA Gala 2025, klasik anlamda bir magazin gecesi olmasa da, iş dünyasının sosyal vitrini niteliğini taşıdı. Şık davetliler, zarif organizasyon ve uluslararası katılım, gecenin özellikle LinkedIn gibi profesyonel mecralarda görünür olmasını sağladı. Derneğin LinkedIn paylaşımı da bu görünürlüğün kurumsal tarafını temsil eden temel metinlerden biri oldu.
Paylaşımlarda “iyi sohbetler”, “verimli temaslar” ve “iki ülke arasındaki güçlü bağlar” vurgusu öne çıkarken, bu durum etkinliğin katılımcılar açısından yalnızca bir davet değil, itibar ve görünürlük açısından da önemli bir platform olduğunu gösterdi.
DBA Gala 2025, Hollanda ile Türkiye arasındaki ilişkilerin yalnızca ticari rakamlardan ibaret olmadığını, insan ilişkileri, güven, süreklilik ve karşılıklı anlayış üzerine kurulu olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
DBA Turkey’nin kendi değerlendirmesinde altını çizdiği, “büyüme” ve vurgusu, gecedeki tabloyla örtüştü. Kurumsal yapı büyüdükçe, bu tür buluşmalar yalnızca bir takvim etkinliği olmaktan çıkıyor ve iki ülke arasındaki ekonomik diplomasinin sosyal zemini haline geliyor.
Gala gecesi, iş dünyası ile diplomasinin aynı masada buluştuğu, resmi mesajların sosyal temaslarla güçlendiği ve geleceğe yönelik iş birliklerinin zemin bulduğu bir organizasyon olarak kayda geçti.
******************
Hollanda’daki Türk girişimciler örgütlenmesine bir halka daha eklendi. Leiden, Zoetermeer,
Den Haag, Rotterdam, Utrecht’ten sonra, Amsterdam da Türk girişimcilerin kurumsal çatıları arasına girdi. TOV Amsterdam (Türk Girişimciler Derneği Amsterdam) yasal kuruluşunu tamamlayarak resmen faaliyete geçti.

Hollanda Türk Girişimci Dernekleri Platformu Başkanı Durmuş Doğan’ın öncülüğünde yürütülen çalışmaların ardından kurulan TOV Amsterdam, Amsterdam ve çevresinde faaliyet gösteren Türk kökenli girişimcileri aynı çatı altında buluşturmayı amaçlıyor.
Yeni derneğin temel hedefleri arasında, Türk girişimciler arasındaki ekonomik işbirliğini güçlendirmek, ortak projeler geliştirmek ve Türk iş dünyasının Hollanda genelindeki görünürlüğünü artırmak yer alıyor.
TOV Amsterdam’ın ilk yönetim kurulu da netleşti. Buna göre;
Başkanlığa Mehmet Cilizoğlu,
Genel Sekreterliğe Mehtap Hahap,
Mali işler ve muhasebeye ise Mustafa Çakır getirildi.
Yeni yönetim, Amsterdam bölgesindeki Türk işletmelerinin gelişimine katkı sunmayı, girişimciler arasındaki dayanışmayı artırmayı ve Hollanda iş dünyasıyla daha güçlü köprüler kurmayı hedefliyor.
“TÜRK TOPLUMU İÇİN ÖNEMLİ BİR KAZANIM”
Derneğin kuruluşunu kamuoyuna duyuran Durmuş Doğan, TOV Amsterdam’ın sadece girişimciler için değil, Hollanda’daki Türk toplumu açısından da önemli bir kazanım olduğunu vurguladı. Doğan, yaptığı açıklamada şu değerlendirmede bulundu: “TOV Amsterdam, Türk kökenli girişimcilerin ekonomik birlikteliğini güçlendirecek, iş dünyasında daha görünür olmalarını sağlayacak. Hollanda Türk toplumuna hayırlı olsun. Başarılar diliyorum.”
TOV Amsterdam’ın, önümüzdeki dönemde Amsterdam dışındaki diğer kentlerde kurulacak yeni şubelere de örnek teşkil etmesi bekleniyor. Durmuş Doğan’a göre, ocak ayı içinde Eindhoven şubesi açılacak ve daha sonra da Dordrecht kuruluş çalışmaları başlayacak.
Hollanda genelinde Türk girişimcilerin daha örgütlü, daha güçlü ve daha etkili bir yapıya kavuşması yönünde atılan bu adım, iş dünyasında yakından takip ediliyor.

Öte yandan, Hollanda’daki koalisyon hükümeti kurulmaya çalışan arabuluculara gönderdikleri mektuplarda, Hollanda Türk Girişimci Dernekleri Koordinatörlüğü olarak mektup gönderdiklerini belirten Başkan Durmuş Doğan, varlıklarını ve amaçlarını bildirdiklerini belirtti.
Hükümet kurma çalışmalarında arabuluculuk yapanlara gönderilen mektubun ilk iki paragrafı şöyle:
Hollanda’daki Türk Girişimciler Dernekleri, birden fazla şehir ve bölgede faaliyet gösteren girişimci kuruluşlardan oluşan, ulusal düzeyde örgütlü bir ağdır. Birlikte, onlarca yıldır istihdama, ekonomik büyümeye ve toplumsal gelişime katkı sunan; farklı sektörlerde faaliyet gösteren, yapısal olarak organize edilmiş ve çeşitliliği yüksek bir girişimci kitlesini temsil etmekteyiz. Yerel ve ulusal kamu kurumlarıyla iş birliği konusundaki deneyimimizle, politika geliştirme ve uygulama süreçlerinde yapıcı bir muhatap olarak konumlanmaktayız. Politika önceliklerinin ve iş birliği yapılarının belirlendiği bu kabine kurma sürecinde, ortak görüşlerimizi ve saha deneyimlerimizi paylaşmayı önemli görüyoruz. Hollanda’nın, ancak politikaların yalnızca sayılar ve yapılar üzerinden değil; toplumsal ve ekonomik potansiyelin tamamını bir araya getirebilme kapasitesi üzerinden güçleneceğine inanıyoruz. Girişimci dernekleri bu bağlamda politika, uygulama ve toplum arasında köprü görevi gören kilit aktörlerdir.
Türk girişimciler adına, kabine kurma sürecinin bu aşamasında sizlere önemli bir mesaj iletmek isteriz. Hollanda’da onlarca yıldır ekonomik faaliyet, istihdam ve yenilikçiliğe katkı sağlayan girişimci dernekleri olarak, artık göz ardı edilemeyecek bazı toplumsal gelişmelere tanıklık etmekteyiz. Söylem düzeyinde Hollanda sıklıkla kapsayıcı bir toplum olarak tanımlansa da, birçok girişimci ve profesyonelin pratikte farklı bir gerçeklikle karşılaştığını görmekteyiz.
****************

Türkiye turizminin geleceği açısından son derece önemli bir görev, genç ve vizyoner bir isimle buluştu. Tanınmış iş insanı Turgut Torunoğulları’nın oğlu olan Ercan Torunoğulları, Ege Bölgesi Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı Başkanlığı görevine, üyelerin yüzde yetmiş gibi çok güçlü bir desteğiyle seçildi. Bu sonuç, yalnızca bir seçim başarısı değil, aynı zamanda sektörde biriken güvenin ve beklentinin de açık bir göstergesi oldu.
Hollanda’da üniversite eğitimini tamamladıktan sonra rotasını Türkiye’ye çeviren Ercan Torunoğulları, turizm ve inşaat başta olmak üzere farklı alanlarda önemli yatırımlar yapan Torunoğulları ailesinin yeni kuşak temsilcisi olarak dikkat çekiyor.
Babası Turgut Torunoğulları’nın DEİK Yönetim Kurulu üyeliği ve DTİK Avrupa Temsilciler Kurulu Başkanlığı gibi görevleriyle edindiği uluslararası vizyonu, Ercan Torunoğulları kendi kuşağına özgü dinamizmle bir adım ileri taşıyor.
Avrupa’da aldığı akademik birikimi, Türkiye’de sahada edindiği tecrübeyle birleştiren Torunoğulları, yeni projeler, yeni bakış açıları ve çağın gereklerine uygun tanıtım stratejileriyle turizm sektöründe adından söz ettirmeye devam ediyor.

Burada altını özellikle çizmek gerekir. Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı, Türkiye turizminin tanıtım bütçesinin yönetildiği, uluslararası kampanyaların planlandığı ve ülke turizmine yön veren stratejik kararların alındığı en üst düzey yapıdır. Hangi pazar hedeflenecek, hangi destinasyon öne çıkarılacak, kriz dönemlerinde nasıl bir yol izlenecek sorularının cevabı işte bu masada verilir.
Dolayısıyla Ege Bölgesi’nin bu kurulda güçlü ve etkili biçimde temsil edilmesi, yalnızca bölge turizmi için değil, Türkiye turizminin bütünü için büyük önem taşımaktadır. Ege’nin kültürü, tarihi, doğası ve gastronomisiyle dünya turizminden hak ettiği payı alması, ancak böylesi bir temsil gücüyle mümkündür.

Orka Otelleri Yönetim Kurulu Üyesi ve TGA Yönetim Kurulu Başkanı olan Orka Otelleri yöneticisi Ercan Torunoğulları, seçimin ardından yaptığı açıklamada bu sorumluluğun bilinciyle hareket edeceğini açıkça ortaya koydu.
Torunoğulları, Ege Bölgesi’ni yönetimiyle birlikte turizmde güçlü bir şekilde temsil etmeye hazır olduklarını vurgularken, bu görevin anlamını da net biçimde ifade etti. TGA masasında yer almanın, bölgesel sorunları doğrudan kaynağında dile getirmek ve çözüm üretmek anlamına geldiğini belirtti. Aynı zamanda Türkiye ve dünya turizminden Ege’nin aldığı payı artırmanın, somut projeler ve doğru tanıtım stratejileriyle mümkün olacağını dile getirdi.
Yirmi beş yıllık başarılı mesleki birikimini bu görevde seferber edeceğini ifade eden Torunoğulları, turizm işletme belgesi ve basit konaklama belgesi sahibi işletmelerin büyük çoğunluğunun desteğini alarak seçilmesinin kendisi için ayrı bir anlam taşıdığını söyledi.
Üyeler arasında hiçbir ayrım yapmadan, seçen ya da seçmeyen herkes için çalışacaklarının altını çizen Torunoğulları, “Üyelerimiz bizim üyelerimizdir. Hepsinin başarılı olması için projeler üreteceğiz ve yanlarında olacağız” diyerek kapsayıcı ve birleştirici bir yönetim anlayışının sinyalini verdi.
Özetle, Ercan Torunoğulları’nın Ege Bölgesi TGA Başkanlığına seçilmesi, yalnızca bir görev değişimi değildir. Bu sonuç, genç bir kuşağın uluslararası vizyonla, kurumsal tecrübeyi buluşturduğu yeni bir dönemin başlangıcıdır. Ege’nin sesi artık TGA masasında daha gür çıkacak ve bu ses, doğru kullanıldığı takdirde Türkiye turizmine uzun vadeli katkılar sunacaktır.
*********************

Türkiye’de organik tarımın sessiz ama istikrarlı yükselişine örnek oluşturan KİLİZİ Organik Zeytinyağı, Mezopotamya’nın kadim zeytin kültürünü Avrupa sofralarına taşıyor. Bu yolculuğun Avrupa ayağında ise dikkat çeken bir isim var: Nazif Ertekin.

KİLİZİ markasının temeli, Türkiye’nin güneyinde, Mezopotamya havzasına uzanan bölgede faaliyet gösteren organik zeytin üreticilerinin bir araya gelmesiyle atıldı. Küçük aile işletmeleri ve yerel çiftçilerden oluşan kooperatif yapısı, kimyasal gübre ve pestisit kullanılmadan üretim yapıyor. Ürünler hem Avrupa Birliği organik sertifikasına hem de ECOCERT denetimine sahip bulunuyor. Soğuk sıkım yöntemiyle elde edilen natürel sızma zeytinyağı, yüksek polifenol değeri ve aromatik yapısıyla öne çıkıyor

Kooperatifin üretim felsefesinde yalnızca kalite değil, doğaya ve emeğe saygı da temel ilke olarak yer alıyor. Mezopotamya kökenli yerli ve endemik zeytin ağaçlarından elde edilen ürünler, binlerce yıllık bir tarım mirasının günümüz standartlarıyla buluşmasını temsil ediyor. Bu yaklaşım, sürdürülebilir tarımı ve kırsal kalkınmayı merkezine alan bir model sunuyor.

Nazif Ertekin, KİLİZİ zeytinyağı serüvenini İlhan Karaçay’a anlattı.
KİLİZİ markasının Avrupa’ya açılan kapısı ise Hollanda merkezli ONENESS BV oldu. Şirketin Avrupa’daki tanıtım, iletişim ve ticari faaliyetlerini yürüten Nazif Ertekin, Türkiye’deki üretici kooperatifi ile Avrupa pazarları arasında köprü görevi üstleniyor. Ertekin’in yürüttüğü çalışmalar sayesinde KİLİZİ, yalnızca bir zeytinyağı markası olarak değil, üretici odaklı ve şeffaf bir tarım modelinin temsilcisi olarak konumlanıyor.
Avrupa’da organik ürün pazarının her geçen gün büyüdüğüne dikkat çeken Ertekin, KİLİZİ’nin bu pazarda farklılaştığını vurguluyor. Bunun temel nedenleri arasında izlenebilir üretim süreci, sertifikalı organik yapı ve kooperatif modeliyle üreticinin emeğini koruyan yaklaşım yer alıyor. Avrupa’daki tüketiciler için KİLİZİ, sadece sağlıklı bir gıda ürünü değil, aynı zamanda etik ve sürdürülebilir bir tercih anlamına geliyor.
Marka adına dair önemli bir ayrıntı da dikkat çekiyor. KİLİZİ isminin, zeytin kültürüyle tarihsel bağları güçlü olan Kilis bölgesine atıf taşıdığı değerlendiriliyor. Mezopotamya vurgusu ve coğrafi aidiyet, bu ismin bilinçli bir tercih olduğuna işaret ediyor.

Bugün KİLİZİ Organik Zeytinyağı, Türkiye’deki küçük üreticilerin emeğini Avrupa’da görünür kılan örnek projelerden biri olarak öne çıkıyor. Nazif Ertekin’in temsil ettiği bu yapı, yerelden küresele uzanan yolculukta kooperatif gücünün ve sürdürülebilir tarımın somut bir başarısı olarak dikkat çekiyor.
*************************
TÜSİAD’ın sınırlı sayıda muhataba gönderdiği, kamuoyuna açık olmayan ve oldukça kapsamlı bir e-mail bana da gönderildi. Bu bültende yer alan değerlendirmeler, AB–Türkiye ilişkilerinin geleceğine dair dikkat çekici mesajlar içeriyor. “Avrupa İş Dünyası Gündemi 2025/12” başlığını taşıyan ve BusinessEurope çerçevesinde hazırlanan bu özel bültende, TÜSİAD’ın Brüksel temasları ve Avrupa Birliği’ne verilen stratejik mesajlar ayrıntılı biçimde aktarılıyor.
Söz konusu e-mail bülteninde yer alan bilgilere göre, TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Turan ve Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı B. Can Yücaoğlu, 2 ve 3 Aralık tarihlerinde Brüksel’de Avrupa Birliği kurumlarıyla yoğun temaslarda bulundu. Avrupa Parlamentosu, Avrupa Komisyonu, AB Konseyi ve üye ülke temsilcileriyle yapılan görüşmelerde, küresel ölçekte yaşanan jeopolitik ve jeoekonomik dönüşüm sürecinde AB–Türkiye ilişkilerinin stratejik bir kaldıraç olduğu vurgulandı.
Özel e-mail bülteninde aktarılan değerlendirmelerde, Türkiye’nin AB ekonomisi, güvenlik mimarisi ve kurumsal yapısının ayrılmaz bir parçası olduğu özellikle vurgulanıyor. Bültene göre TÜSİAD heyeti, Avrupa’nın küresel rekabet gücünü artırabilmesi ve istikrar ile etki merkezi olma iddiasını sürdürebilmesi için Türkiye ile daha kapsamlı ve bütünleşik bir iş birliğine ihtiyaç duyduğunu muhataplarına iletti.
Bültende yer alan ifadelerde, Avrupa Birliği’nin ticaret, teknoloji, enerji, güvenlik ve iklim hedeflerine ulaşmasının Türkiye’yi dışlayan bir yaklaşımla mümkün olmayacağına dikkat çekiliyor. Küresel rekabetin giderek sertleştiği bu dönemde, AB ile Türkiye arasındaki ekonomik entegrasyonun derinleştirilmesinin hem Avrupa hem de Türkiye açısından zorunlu olduğu belirtiliyor.
E-mail bülteninde yer alan bir diğer önemli başlık ise Gümrük Birliği’nin modernizasyonu. TÜSİAD’ın Brüksel’deki temaslarında, bu sürecin siyasi ön koşullara bağlanmadan bir an önce başlatılması gerektiği mesajının verildiği aktarılıyor. Bültene göre, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, yalnızca Türkiye ekonomisi için değil, Avrupa sanayisinin rekabet gücü açısından da kritik önemde.
Ayrıca Avrupa’da tartışılan “AB ürünlerini tercih etme” yaklaşımına ilişkin uyarılara da bültende geniş yer ayrılıyor. TÜSİAD, Türkiye’nin AB sanayi ve tedarik zincirlerindeki kritik rolünün göz ardı edilmesi halinde, Avrupa’nın stratejik kapasitesinin daralacağı ve ekonomik güvenliğinin zayıflayacağı görüşünü muhataplarıyla paylaştı. Bu nedenle ürün tercihinde kullanılan “Avrupa” tanımının Türkiye’yi de kapsaması gerektiği ifade edildi.
TÜSİAD’ın özel bülteninde, savunma ve güvenlik alanındaki temaslara da geniş yer veriliyor. Buna göre TÜSİAD heyeti, AB Savunma ve Uzay Politikalarından Sorumlu Komiser Andrius Kubilius ile yaptığı görüşmede, savunma alanında daha yakın AB–Türkiye iş birliğinin inovasyon ve çift kullanımlı teknolojiler açısından önemli katkılar sağlayacağını vurguladı.
Bültende, Türkiye’nin AB savunma fonu SAFE mekanizmasına sınırsız katılımının sağlanmasının, Avrupa’da dayanışma, caydırıcılık ve savunma sanayisinin rekabet gücü açısından zorunlu olduğu değerlendirmesine yer veriliyor. Ayrıca Ukrayna, Suriye ve Afrika gibi bölgelerde AB ile Türkiye’nin daha koordineli hareket etmesine yönelik ortak çerçeveler oluşturulması gerektiği belirtiliyor.
Yapay zeka, enerji dönüşümü, temiz sanayi ve döngüsel ekonomi gibi alanlarda ise iş birliğinin kısa vadeli kriz yönetimiyle sınırlı kalmaması gerektiği vurgulanıyor. E-mail bülteninde, bu alanlarda stratejik uyuma dayalı uzun vadeli bir ortaklığın gerekliliği öne çıkarılıyor.
Söz konusu özel e-mail bültenine göre TÜSİAD heyeti, Brüksel ziyareti sırasında Avrupa Parlamentosu üyeleri, AB Komisyonu ve AB Konseyi bünyesindeki üst düzey yetkililerle çok sayıda ikili görüşme gerçekleştirdi. Ayrıca AB nezdinde Türkiye Daimi Temsilcisi Büyükelçi Faruk Kaymakcı ile AB–Türkiye entegrasyonunun geleceği üzerine kapsamlı bir istişare yapıldı.
Bültende yer alan bilgilere göre TÜSİAD heyetinde Orhan Turan ve B. Can Yücaoğlu’nun yanı sıra, TÜSİAD AB ve BusinessEurope Temsilcisi A. Dilek Aydın ile TÜSİAD AB İletişim ve Projeler Direktörü Nur Beler Levi de yer aldı.
Kamuoyuna açık olmayan bu uzun e-mail bülteninde yer alan değerlendirmelerin ortak paydası, Türkiye’nin Avrupa’nın dışında bırakılabilecek bir aktör olmadığı, aksine Avrupa’nın ekonomik, teknolojik ve güvenlik geleceğinde merkezi bir role sahip olduğu yönünde. TÜSİAD’ın Brüksel temaslarına ilişkin bu özel bilgilendirme, AB–Türkiye ilişkilerinde uzun süredir dile getirilen ancak somut adımlara dönüşmeyen başlıkların yeniden güçlü biçimde gündeme taşındığını gösteriyor.
Bu haber, bana e-mail yoluyla gönderilen, kamuoyuna açık olmayan ve sınırlı muhataplara iletilmiş kapsamlı bir bilgilendirme bülteninden yapılan alıntılar esas alınarak hazırlandı. Aşağıda yer alan sayfa görüntüleri, söz konusu e-mail bülteninin tamamına aittir. Metin, herhangi bir müdahalede bulunulmadan, ekleme ya da çıkarma yapılmaksızın, okurun doğrudan incelemesi için olduğu gibi paylaşılmaktadır.




İLHAN KARAÇAY
Eski Türklerde yerin göbeğinden göğe kadar bir ağaç tasavvur ediliyor ve buna Hayat Ağacı deniyordu.
Halen Orta Asya’da 22 Aralık’taki gündönümünde, evlerine Akçam Ağacı getirip, dallarına ertesi sene için Tanrı’dan niyaz ettikleri şeyler, adak olarak istedikleri şeyler için kurdele koyuyorlar.
Türklerdeki bu ağaç süslemenin Hıristiyanlıktaki Noel ile bir ilgisi yoktur.
Bu adet, daha sonra Türkler yoluyla Avrupa’ya geçmiş, 16’ncı yüzyılda Almanya’da başlamış ve buradan da dünyaya yayılmıştır.

İlhan KARAÇAY derledi:
Değerli Okurlarım,
5 Aralık’ta ilhankaracay.com’da yayımladığım ve Hollanda’da Sint Nicolaas, Noel Baba ve Yılbaşı kavramlarını ele alan derlemem, beklenenin üzerinde ilgi gördü. Özellikle Noel Baba ile Aziz Nicolaas arasındaki farkın açık biçimde anlatılması ve Yılbaşı ile Noel’in birbirine karıştırılmaması, çok sayıda okurdan olumlu geri dönüş aldı.
Bu konuda bir bilgilendirme de Abdullah Gürgün’den geldi. Gürgün’ün gönderdiği uzun ve kapsamlı mesaj, Noel, Yılbaşı ve Orta Asya kökenli Nardugan anlayışı üzerine tarihsel ve kültürel bir çerçeve sunuyordu. Bu yazıyı, hem o mesajda yer alan bilgileri açıklığa kavuşturmak hem de içinde yaşadığımız Noel ve Yılbaşı günlerini, tarihsel arka planıyla birlikte yeniden değerlendirmek amacıyla kaleme aldım.
Abdullah Görgün’e göre, coğrafi ve astronomik bir gerçek olarak, 21 ve 22 Aralık gecesi yılın en uzun gecesidir. Bu geceden sonra günler uzamaya, geceler kısalmaya başlar. Eski Türk inanç sisteminde bu doğa olayı yalnızca bir takvim bilgisi değil, kutsal bir dönüm noktasıdır. Güneşin karanlığa galip gelmesi olarak yorumlanan bu geceye Nardugan denirdi.
Nardugan sözcüğü, Güneş anlamına gelen Nar ile doğan anlamındaki Tuğan kelimelerinin birleşiminden oluşur. Yani Nardugan, Doğan Güneş demektir. Bu anlayışta yeni bir yıl, karanlığın geride bırakıldığı ve aydınlığın yeniden hâkim olmaya başladığı zaman dilimiyle başlar.

Coğrafi bir olgu olarak, 21/22 Aralık gecesi, günler uzamaya, geceler kısalmaya başlar.
Eski Türkler’in inanışlarına göre, Güneş, 21/22 Aralık gecesi, karanlığı yenmekte ve bu güne “NARDUGAN” denmekteydi. Dugan, Tugan= Doğan, Nardugan= Doğan Güneş, anlamına gelir.
Bugün Noel ve Yılbaşı denince akla gelen çam ağacı süsleme geleneği, çoğu zaman yalnızca Hıristiyanlıkla ilişkilendirilir. Oysa bu adet, çok daha eskiye, Orta Asya Türk kültürüne uzanır.
Eski Türklerde yerin merkezinden göğe kadar uzandığına inanılan kutsal bir ağaç tasavvuru vardır. Bu ağaç, Hayat Ağacı ya da Dünya Ağacı olarak adlandırılır. Yeraltı, yeryüzü ve gökyüzünü birbirine bağlayan bu ağaç, yaşamın sürekliliğini ve bereketi simgeler.

Afbeelding met kerstboom, kerstversiering, boom, Kerstavond Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.
Orta Asya’da bugün bile, 22 Aralık gündönümünde evlere akçam ağacı getirilir. Ağacın dallarına, gelecek yıl için Tanrı’dan niyaz edilen dilekleri temsil eden bezler ve kurdeleler bağlanır. Bu ritüelin Noel ile doğrudan bir ilgisi yoktur. Bu, doğanın döngüsüne duyulan saygının ve yeniden doğuşun simgesidir.
Bu anlayış, Türk toplulukları aracılığıyla Avrupa’ya taşınmış, özellikle 16’ncı yüzyılda Almanya’da sistemli bir Noel ağacı geleneğine dönüşmüş ve oradan da tüm dünyaya yayılmıştır.
Abdullah Gürgün’ün mesajında altı çizilen en önemli noktalardan biri şudur: Nardugan, Noel ve Yılbaşı birbirinin kopyası değil, aynı zaman diliminin farklı kültürlerdeki adlarıdır.
İskandinavya’da Noel dönemine Jul ya da Yul denir. İngilizcede Yule olarak geçen bu kelime, yıl anlamına gelir. Türkçedeki yıl sözcüğüyle ses ve anlam benzerliği tesadüf değildir. Kışın ortasında, karanlığın geri çekilmeye başladığı bu dönem, birçok kültürde yeni yılın başlangıcı olarak kabul edilmiştir.
Bu nedenle yeniden doğuş, bereket, umut ve ışık teması hem Nardugan’da hem Noel’de hem de Yılbaşı kutlamalarında ortak bir zemin oluşturur.

Hollanda’da Sint Nicolaas, Türkiye’de Noel Baba olarak bilinen figür, tarihsel olarak Myra’lı Aziz Nicoolaas’a dayanır. Ancak bugünkü kırmızı kıyafetli, beyaz sakallı ve neşeli Noel Baba imajı, 20’nci yüzyılda ticari bir çizimle şekillenmiştir. 1930’lu yıllarda Coca Cola için yapılan bu çizim, küresel bir ikon yaratmıştır.
Bu durum, Noel Baba figürünün kültürler arasında neden bu kadar farklı biçimlerde benimsendiğini de açıklar. Her toplum, bu figüre kendi tarihinden ve hayal dünyasından bir parça eklemiştir.

Anadolu’da yakın zamana kadar sürdürülen çam kırma geleneği, bu kültürel sürekliliğin canlı bir örneğidir. Düğünlerde süslenen çam dalları, evin en güzel yerine konur, dallarına şekerler ve hediyeler asılırdı. Bu ritüel, bereketi ve yeni başlangıçları simgelerdi.

“Hayat Ağacı” (Sonsuz Hayat) motifi, Hitit, Urartu ve daha sonraki dönemlerde Selçuklular ve Osmanlılar’ da farklılık gösterse de göze çarpar.
Halı ve kilim desenlerinde de, “Hayat Ağacı” motifi sıklıkla görülür.
Osmanlı saray düğünlerinde sokaklarda gezdirilen ve ‘Nahıl’ adı verilen süslü ağaçlar da aynı anlayışın devamıdır. Hayat Ağacı motifi, halılarda, kilimlerde, çeşme ve cami süslemelerinde sıkça karşımıza çıkar.

Noel, Yılbaşı ve Nardugan üzerine yapılan tartışmaların çoğu, bu kavramların birbirinden kopuk ele alınmasından kaynaklanıyor. Oysa tarihsel perspektiften bakıldığında, hepsi insanlığın doğayla kurduğu ilişkinin, karanlıktan aydınlığa geçişin ve yeniden doğuş umudunun farklı adlarla ifade edilmesidir.
Bu nedenle, bugün çam ağacı süsleyen bir aile de, yeni yıla umutla giren bir insan da, farkında olsun ya da olmasın, binlerce yıllık ortak bir kültürel mirasın devamını yaşatmaktadır.

Modern dünyada Noel ve Yılbaşı kutlamaları, dini sınırları büyük ölçüde aşmış durumdadır. Bugün bu günler, inançtan bağımsız olarak aileyle bir araya gelmenin, paylaşmanın ve yeni bir başlangıca umut bağlamanın simgesi haline gelmiştir. Aslında bu evrensellik, Nardugan’dan Noel’e, Yul’dan Yılbaşı’na uzanan ortak insanlık mirasının doğal sonucudur. İnsanlık, binlerce yıldır aynı anda hem karanlıktan korkmuş hem de ışığın geri dönüşünü kutlamıştır.
Yeni yılınız ve bu yeniden doğuş günleriniz kutlu olsun.
İLHAN KARAÇAY
Bir zamanlar, “İsmail Güngör’ün oğlu Veyis” denilirken, şimdilerde “Veyis Güngör’ün babası İsmail Güngör” denilmesinin yarattığı üzüntü.
İlk cenaze namazı Amsterdam’da kılındı, ikinci gün Konya Akören’de toprağa verildi.
Binlerce taziye mesajı arasında, Ankara’san ve Jakarta Büyükelçimiz’den mesajlar var.
Amsterdam’daki Türk toplumunun yakından tanıdığı, uzun yıllar çalışkanlığı, dürüstlüğü ve insan sevgisiyle anılan İsmail Güngör’ün vefatı büyük üzüntü yarattı. Bir dönemin “İsmail Güngör’ün oğlu Veyis” diye bildiği isim, bugün acı bir gerçeğin içinde “Veyis Güngör’ün babası İsmail Güngör” olarak anılıyor. Hayatın insanı sarsan bu değişimi, onu tanıyanların kalbinde daha da ağır bir hüzne dönüştü.
Merhum İsmail Güngör, yalnızca ailesinin büyüğü değildi. Uzun yıllar Hollanda’daki Türklerin sosyal hayatında, cami çevrelerinde ve hemşehri dostluklarında tanınan, sevilen, sayılan bir isimdi. Cami derneklerinde görevler üstlenmiş, cemaatin içinde yer almış, çevresinde her zaman “iş bitiren”, “elinden geleni esirgemeyen” bir kişi olarak hatırlanmıştı. Onu tanıyanların anlattığı ortak cümle şuydu: “İsmail abi söylenmez, yapılır derdi ve gerçekten yapardı.”

Bir zamanlar yerinde duramayacak kadar faal olan İsmal Güngör, birinci nesil Türkler arasında ödül alanlar arasında da bulunuyor. Üstteki fotoğrafta şahsım ve Oğul Veyis ile birlikte görülen İsmail Güngör, unutulmazlar arasında yer alacak.
Ailesinin yanı sıra kendisini yakından tanıyan dostları için de çok özel bir yeri vardı.
Kendisini tanıyanların ifadesiyle, güçlü bir cumhuriyet sevgisi taşıyan, Atatürkçü duruşuyla bilinen, memleket meselelerine duyarlı bir insandı.
Yakın çevresinde bulunan ve merhumun Cumhuriyet üzerine okuduğu duygu yüklü şiirin yer aldığı bir video kaydını sizlere sunacağım.
O görüntülerdeki sesin ve o sözlerin, onu tanıyanların gözlerini yaşartmaması neredeyse mümkün değil.

İsmail Güngör’ün ilk cenaze namazı Amsterdam’daki Süleymaniye camiinde kılındı.
İsmail Güngör’ün vefatının ardından Veyis Güngör’e binlerce taziye mesajı ulaştı. Bu mesajlar arasında, Ankara’dan olduğu gibi, çok yakın dostu olan Endonezya Büyükelçisi Talip Küçükcan’ın başsağlığı paylaşımı da yer aldı: “Kıymetli dostum Turkevi Hollanda Başkanı Veyis Güngör beyin muhterem babası İsmail amcamız vefat etti. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun. Veyis beye ve ailesine başağlığı ve sabırlar diliyorum.”
Bu mesajlar, merhumun çevresinde bıraktığı izleri ve ailesinin toplum içindeki değerini bir kez daha gösterdi.

İsmail Güngör’ün naaşı aynı gün Konya’ya uçuruldu. İkinci gün Akören mezarlığında toprağa veridi.

İsmail Güngör, beş çocuklu ailenin en büyüğü olarak 1 Mayıs 1935’te Konya’nın Akören kasabasında dünyaya geldi. İlkokulu bitirdikten sonra çiftçilik yaptı. Henüz 18 yaşındayken Ankara’da İş Bankası’nda çalışmaya başladı. Genç yaşta iş hayatına atılması, onun bütün yaşamına damga vuran çalışkanlığın da ilk işaretiydi.
Askerlik hizmeti Hozat’ta jandarma olarak başladı. Ardından Bilecik’in Söğüt ilçesine bağlı Oluklu’da karakol komutanı olarak görev yaptı ve terhis oldu. Askerlik sonrası tekrar Akören’e döndü.
23 yaşında Emine Karabayır ile evlendi. Bir süre Akören ile Konya arasındaki otobüslerde biletçilik yaparak alın teriyle evini geçindirdi. 1968 yılında turist olarak Avrupa’ya geldi. Schiedam’da Bayram Erharman’ın himayesinde bir müddet döküm fabrikasında çalıştı. Daha sonra Amsterdam’daki Ford fabrikasında çalışmaya başladı.
Onu tanıyanların diline yerleşen bir lakabı vardı. Aynı dönemde akşamları ABN AMRO bankasında şef olarak çalıştığı için arkadaşları kendisine “sabah 9 akşam 9 İsmail” derlerdi. Gündüz fabrikada, akşam bankada, bitmek bilmeyen bir tempo. Buna rağmen kaldığı pansiyonlarda hafta sonu yemekleri yapmayı da üstlenir, yalnız kendi karnını değil, aynı çatı altındaki insanların da halini düşünürdü.
Ford fabrikasında edindiği teknik bilgiyle, arkadaşlarıyla birlikte bozulan araçları yollarda tamir ettikleri anlatılır. O sadece “çalışan” değil, elinden iş gelen, çözüm üreten bir insandı. Ford fabrikasının kapanmasını engellemek için FNV sendikasının grevlerine ve protestolarına katıldı. Başbakanlık da yapmış olan dönemin İşçi Partisi (PvdA) lideri Den Uyl’ü çok beğenir, takdirle anardı.
1981 yılında Ford fabrikasının kapanmasıyla işsiz kaldı. Ancak onun hayatında “işsizlik” hiçbir zaman “hayattan kopmak” anlamına gelmedi. Dostluklarına, sohbetlerine, cemaatine, çevresine daha sıkı sarıldı.
Merhum İsmail Güngör, Amsterdam Fatih Camii cemaati içinde de bilinen bir simaydı. Yaşıtlarıyla birlikte hemen her gün öğle namazında Fatih Camii’nde buluşur, sohbet ederlerdi. O buluşmalar, sadece namaz sonrası ayaküstü bir selamlaşma değildi. Gurbetin içinde memleket kokusuydu, dost omzuydu, hal hatırdı.
Zamanla o kuşaktan birçok dostunun kendisinden önce vefat ettiği biliniyor. Amsterdam’daki Sivaslı, Nevşehirli, Karamanlı, Ankaralı ve Konyalı arkadaşlarının hemen hemen hepsi, birer birer göçüp gitti. Şimdi o meclislerde bir sandalye daha boş kaldı.
İsmail Güngör’ün ardından geriye, ailesinin kalbinde dinmeyen bir özlem, dostlarının dilinde bitmeyen hatıralar kaldı. Kimi onu iş disiplininden hatırlıyor, kimi “pansiyonda kimse aç kalmasın” diye mutfağa giren halinden. Kimi sendika yürüyüşlerinde kol kola yürüdüğü günleri anlatıyor, kimi Fatih Camii avlusunda edilen sohbetleri.
Bir insanın büyüklüğü bazen makamla ölçülür sanılır. Oysa bazı insanlar vardır, makamları yoktur ama izleri büyüktür. İsmail Güngör de o insanlardandı.
Merhuma Allah’tan rahmet diliyoruz. Başta oğlu Veyis Güngör olmak üzere, ailesine ve sevenlerine sabır ve başsağlığı temenni ediyoruz. Mekanı cennet olsun.
İLHAN KARAÇAY
45 Yıl önce, her Pazar günü polis baskınına uğrayan Zwarte Markt’ın (Kara Pazar) kurucusu Bart Van Kampen’in yarattığı alış-veriş ve rekreasyon merkezi canlılığını koruyor.
Kuruluşunda, reklam kampanyasını üstlendiğim yasak olan Pazar yerinin açılış iznini, İçişleri Bakanı’ndan nacizane şahsımın girişimi gerçekleştirmişti.
Şükran Ay ve Ahmet Sezgin’in ücretsiz konserleriyle, başta Hürriyet olmak üzere, tüm gazetelerde yayınlanan tam sayfa ilanlarıyla ve ülkenin dört bir yanında duvaralara asılan afişleriyle tanıtılan Zwarte Markt’ın hikâyesi..
Van Kampen’in hayatını en yakından bilenlerden biri de onun eski damadı, şimdiki Amersfoort Fahri Konsolosumuz Titus Kramer’in yazısı en altta.
Taziye töreni, 16 Eylül Salı günü saat 19.00 ile 20.30 arasında Beverwijk’teki De Bazaar’ın 26 numaralı salonunda yapılacaktır.
Tam 45 yıl önce, Hollanda’da göçmenlerin hayatına damga vuran bir girişim gerçekleşti. Beverwijk’te “Zwarte Markt” (Kara Pazar) adıyla kurulan bu devasa pazar, kısa sürede sadece bir alışveriş yeri değil, göçmenler için bir yaşam alanı, Hollandalılar içinse farklı kültürleri tanıma fırsatı oldu. İşte bu büyük eserin ardındaki isim, Hollanda’nın sıra dışı girişimcisi Bart van Kampen, 11 Eylül 2025’te Bergen’de 81 yaşında hayata gözlerini yumdu.

Bart van Kampen, gençlik yıllarında başladığı mücadeleyi sürdürdü ve amacına ulaştıktan sonra hayata gözlerini yumdu.
Van Kampen’in vefatı, Hollanda medyasında geniş yer buldu. Bizim içinse kaybı, yalnızca bir girişimcinin ölümü değil; aynı zamanda Hollanda’daki Türk varlığının en önemli dönüm noktalarından birini başlatan bir öncünün vedasıdır.
Yıl 1982. Hürriyet’in Benelux Bürosu’nu Utrecht’ten Amsterdam’a taşımıştım. O yıllarda Türklerin uğrak yeri olan Zaandam’daki pazar yeri kapanmış, yüzlerce esnaf mağdur olmuştu. İşte tam o günlerde Bart van Kampen kapımı çaldı. Beverwijk’te “Zwarte Markt” adını verdiği dev bir kapalı pazar kurmuştu. Türk esnaf için ayrı bir bölüm açabileceğini söyledi.
Onunla birlikte boş bir hangarı gezdim. Tezgâhların çoğu Hollandalılara aitti, ama Van Kampen’in vizyonu Türkler için yepyeni bir alan açmaktı. Bu fikre yürekten inandım. O günden sonra tanıtım çalışmalarını üstlendim.
Özellikle Hürriyet’te ve diğer Türk gazetelerinde yayımlanan ilanlar, Hollanda’nın dört bir yanına astığımız afişler, tren istasyonlarındaki panolar derken, Zwarte Markt Türkler arasında duyulmaya başladı. Ama daha fazlasına ihtiyaç vardı: Kalabalıkların akın etmesini sağlayacak bir etkinlik.
O sıralarda düzenlediğim Şükran Ay konserlerinden birini Zwarte Markt’a aldık. Giriş ücretsizdi. O gün 10 bine yakın Türk pazarı doldurdu. İnsanlar sadece konsere değil, Van Kampen’in pazarına da hayran kaldı. İşte bu konser, Zwarte Markt’ın Türkler için dönüm noktası oldu.
Bir süre sonra, bu kez Ahmet Sezgin konseri ile onbinleri Zwarte Markt’a taşıdık.

Polis baskınlarının yıldıramadığı Bart van Kampen ve kiracı binlerce Türk’ün çalıştığı Pazar yerini de onbinlerce kişi ziyaret ediyordu.
Ancak büyük bir engel vardı: Hollanda yasalarına göre pazar günleri hiçbir işyeri açık olamazdı. Van Kampen’in pazarına ise her pazar günü polis baskını yapılıyor, cezalar yağdırılıyordu. Van Kampen yılmadı. Esnafa “Hiç korkmayın, bütün cezaları ben ödeyeceğim” diyordu.

Bu çıkmazı aşmak için bir heyet kurduk ve dönemin İçişleri Bakanı’yla görüştük. Bakan başta ikna olmadı. Sonunda ona şu soruyu sordum:
“Scheveningen, Noordwijk ve Zandvoort gibi sahil kentlerinde dükkanlar neden pazar günü açık?”
Bakan, “Oralar yabancılar için açık” deyiverdi. İşte o an fırsat doğdu. “Sayın Bakan, Zwarte Markt’a bir gidin. Göreceksiniz, oraya gelenlerin çoğu yabancıdır. Bu insanlar için Zwarte Markt sadece alışveriş değil, bir rekreasyon alanıdır. Ayrıca burada 500 Türk esnaf var, yakında bu sayı 1000 olacak. Siz izin vermezseniz hem işsizler artacak hem de göçmenler eğlenecek bir yer bulamayacak” dedim.
Bakan uzun uzun düşündü, sonra masaya yumruğunu vurdu:
“Pazar’ın sadece Türk kesimine izin veriyorum. Fazlasını istemeyin.”
O an, bizim için bir ilk zafer olmuştu. Zamanla bu izin genişletildi, hem Türk hem Hollanda bölümü pazar günleri açık hale geldi.

Her şey güllük gülistanlık değildi. Van Kampen, kiraları artırmak isteyince Türk esnaf ayaklandı. Girişler bloke edildi, boykot başladı. Bir gece yarısı Van Kampen beni yatağımdan kaldırdı. Saat 02.00’de pazara vardım. Hem Türkleri hem de Van Kampen’i dinledim. Sabah 04.00’te iki tarafı uzlaştırmayı başardım. Ertesi gün sekreteri bana teşekkür için para göndermek istedi ama kabul etmedim. Çünkü o gece yaptığım şey, sadece Türkler için değil, Zwarte Markt’ın geleceği içindi.

Pazar yerinin onbinlerce kişi ile dolup taştığı günlerde, Hollandalı ziyaretçiler ile yapmış olduğum röportajlarda, Türkiye hayranlığı öne çıkıyordu.

Van Kampen’in hayatını en yakından bilenlerden biri de onun eski damadı, şimdiki Amersfoort Fahri Konsolosumuz Titus Kramer‘in ifadeleriyle:
Van Kampen 1944’te 13 çocuklu bir çiftçi ailesinde doğdu. Genç yaşta geçirdiği ağır bir kaza, hayatına cesaret kattı.
Emlakçılığa atıldığında mizahi ve kışkırtıcı ilanlarla dikkat çekti. “Güzel değil ama ucuz, sonuçta bir yerde uyumanız lazım” gibi başlıklar gazetelerin manşetlerine taşındı.
Amerika’da gördüğü dev bitpazarları ona ilham verdi. Colorado Springs’te göçmenlerin anlattığı hikâyeler, “Bu sadece pazar değil, tiyatro” dedirtti.
1980’de Beverwijk’te açtığı Zwarte Markt’ın ilk gününde 14 bin kişi akın etti. Belediye karşı çıktı, kiliseler tepki gösterdi, ama halk sevdi.
Mizahıyla ve inadıyla bütün hukuk savaşlarını göğüsledi. “Avukattan çok mahkemeye gittim, tek fark cübbe giymememdi” diye espri yapardı.
Göçmenler için Zwarte Markt sadece alışveriş değil, bir buluşma noktası oldu. Türk tatlısı, Surinam mutfağı, Fas baharatları, Çin ürünleriyle adeta bir kültür mozaiği oluştu.
Yıllar içinde “Beverwijk Bazaar” adıyla Avrupa’nın en büyük kapalı pazarı haline geldi, milyonlarca ziyaretçiyi ağırladı.
Ailesi onu şu sözlerle andı:
“Bart, ayağı çamura basan bir hayalcinin ta kendisiydi. Bize bir pazarın eşyalardan ibaret olmadığını öğretti – bir pazar insanları yakınlaştırır. Ve bugün buna her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.”
Bart van Kampen yalnızca bir işadamı değil, göçmenlerin kaderini değiştiren, Hollanda’daki Türk toplumuna iş ve ekmek kapısı açan bir vizyonerdi. Zwarte Markt bugün hâlâ yaşıyorsa, bunun temelinde onun hayalleri, cesareti ve biraz da inadı vardır.
O artık aramızda değil, ama yarattığı pazar, her hafta on binlerce insanın bir araya geldiği, farklı kültürlerin buluştuğu, Hollanda tarihine kazınmış bir miras olarak yaşamaya devam ediyor.
Taziye töreni, 16 Eylül Salı günü saat 19.00 ile 20.30 arasında Beverwijk’teki De Bazaar’ın 26 numaralı salonunda (Montageweg 35) yapılacaktır.
Araçlar, pazar ofisinin karşısına veya yanına park edilebilir
Videoyu izlemek için fotoğrafa tıklayınız.
İLHAN KARAÇAY
Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, Türkiye’den kalkan tüm uçuşlarda yolculara ücretsiz içme suyu verilmesini zorunlu hale getirdi.
Yeni düzenlemeye göre, ister iç hat ister dış hat olsun, her yolcuya en az 200 ml su ücretsiz ikram edilecek.
Peki, yabancı havayolları uçaklarında durum ne olacak?
Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, Türkiye’den kalkan tüm uçuşlarda yolculara ücretsiz içme suyu verilmesini zorunlu hale getirdi.
Bakan Abdulkadir Uraloğlu, özellikle yaz aylarında yolcuların susuz kalmaması için bu kararın alındığını açıkladı. Susuzluğun baş ağrısı ve dikkatsizlik gibi sağlık sorunlarına yol açtığını belirten Uraloğlu, uygulamanın yolcu memnuniyetini artıracağını söyledi.

Türk Hava Yolları’nın uçaklarındaki misafirperver ikramları göz ardı edersek, Türkiye’de lisanslı tüm havayolu şirketleri, bundan böyle Türkiye’den kalkan her uçuşta yolcularına ücretsiz su vermek zorunda olacak. Yani iç hatlarda da, dış hatlarda da bu kural net biçimde uygulanacak.

Kural, Türkiye’den kalkan yabancı havayollarını da kapsıyor mu?
Örneğin Amsterdam–İstanbul hattında uçan KLM veya Lufthansa, Türkiye kalkışlı seferlerinde yolcularına ücretsiz su vermek zorunda kalacak mı?
İşte tartışma burada başlıyor. Türkiye’den kalkan yabancı şirketler, Türkiye Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nün düzenlemelerine tabi oldukları için, kuralın onlar için de geçerli olması bekleniyor. Ancak Türkiye’ye gelen uçuşlarda, yani Amsterdam’dan İstanbul’a hareket eden bir seferde durum gri alanda kalıyor.
Eğer yabancı bir şirket yalnızca “Türk yolcuya” su ikram ederse, Hollandalı veya başka ülke vatandaşı yolcular kendilerini ikinci sınıf hissedebilir. Avrupa gibi hukuk düzeninin güçlü olduğu yerlerde bu tür uygulamalar hemen “ayrımcılık” şikâyetine dönüşebilir. Bu yüzden uzmanlara göre, yabancı havayolları, en basit çözümü seçip herkese su ikram etmeyi tercih etmelidir.
Yabancı havayolu şirketinin uçağı, kurallara göre Türkiye hava sahasına girdiği zaman su vermek mecburiyetinde kalırsa ve yolcuya su talebini uçuşun son bölümünde yapmaya mecbur kalırsa, pratikte karşılık bulamayabilir. Çünkü uçak inişe geçtiğinde kabin ekibi her zaman “herkes yerine otursun, servis bitti” anonsunu yapıyor. İnişten sonra da “uçuş sona erdi” denilerek hizmet verilmediği için, uygulamanın fiili etkisi, ancak uçuşun orta bölümünde sınırlı kalabilir.
Havayolları açısından işin ekonomik boyutu da tartışma konusu oldu. 200 yolcunun bulunduğu bir Avrupa uçuşunda yolcu başına 200 ml su ikram edildiğinde, toplam 40 litre su gerekir. Bu da 40 kilo ek ağırlık anlamına gelir. Suyun kendisinin maliyeti yaklaşık 20 euro, ek yakıt tüketiminin maliyeti ise 2 euro civarında hesaplanıyor. Yani toplamda 22 euroluk bir gider ortaya çıkıyor. Kısacası, bu uygulama şirketler için ‘atla deve değil.’
Türkiye, bu adımla yolcu sağlığına verdiği önemi göstermek istedi. Susuzluğun sağlık ve konfor üzerinde yarattığı sorunlar ortadayken, küçük bir şişe su bile yolcular için değerli. Ancak iş uluslararası uçuşlara geldiğinde, “hangi kural geçerli?” tartışması kaçınılmaz görünüyor.
Yabancı havayolları için en mantıklı yol, ayrımcılık riski almadan herkese eşit su dağıtmak olacak. Yani uygulama belki pratikte sınırlı kalacak ama, Türkiye’nin yolcu odaklı bir adım attığını gösterecek.
Ev sahibi misafirperver olmalı. Bir yolcu, parasını ödeyerek bir hava yolculuğu satın aldığında, yalnızca uçağın koltuğunu değil, aynı zamanda insanca muameleyi de satın alıyor.
Havayolu şirketleri sadece su değil, Türk Hava Yolları gibi yemek de vermeli. Çünkü yolcu, uçuş sırasında kendi yiyeceğini beraberinde götüremiyor. Uçağa sıvı madde sokmak da yasak. Böyle bir ortamda yolcu, ilaç almak için bir bardak suya para ödemek zorunda bırakılıyorsa, bu gerçekten büyük bir abestir.

Benim kanaatim şu: Yolculara su verilmesi, sadece küçük bir ikram değil, temel bir ihtiyaçtır. Maliyet hesabı da gösteriyor ki, bu uygulama şirketler için “atla deve değil.”
O halde yolculara suyun yanında, en azından kısa uçuşlarda küçük bir atıştırmalık, uzun uçuşlarda ise sıcak yemek verilmesi de havayolu şirketlerinin asli görevi olmalı.
Havayolu şirketinin, bu kıyağı kendi kasasından ödeme riski de yok. Bilet fiyatına 8 euro gibi bir meblağ ödendiği zaman, yemeğin bedeli zaten yolcudan çıkmış olacak. Bu eklemeden de yolcunun hiç haberi olmayacak.
Türkiye’nin aldığı bu karar, yolcu sağlığına verilen önemin göstergesidir. Ama asıl mesele, bu uygulamanın uluslararası havayollarında nasıl karşılık bulacağıdır. Ayrımcılık riski nedeniyle yabancı şirketler de muhtemelen herkese eşit davranacaktır.
Yine de ben yolcuya, “bir bardak su” ikramını asgari değil, en doğal hak olarak görüyorum.

Ama mesele sadece bir bardak su ile sınırlı kalmamalı. Yolcunun susuz kalmaması elbette önemlidir, fakat uçakta yolcunun aç kalması da en az onun kadar ciddi bir sorundur. Türkiye, bu kararla önemli bir adım attı ama yarım bıraktı. Şimdi sıra, suyun yanı sıra yemek ikramını da mecburi hale getirmekte. Yolcunun cebinden üç kuruş daha fazla kazanacağım diye aç bırakılmasına göz yumulmamalı.
Üstelik bu mesele yalnızca Türkiye’nin iç düzenlemesiyle bitmez. Bakanlığımız, bu konuyu uluslararası arenaya taşımak zorundadır. Birleşmiş Milletler’den Avrupa Birliği’ne, Amerika’dan Asya ve Afrika’daki havacılık birliklerine kadar her platformda bu konunun takipçisi olunmalı.
Bakacağız, Bakanlığımız bu işi sadece küçük bir jestle mi geçiştirecek, yoksa gereken masaya yumruğunu vurup, havayolu şirketlerini yolcunun hakkını teslim etmeye mi zorlayacak?
Biz, misafire çay ikram etmeyi, kültürünün bir parçası yapmış bir milletiz. Evimize gelen yabancıya ikramı eksik etmezken, uçağımıza binen yolcuya bir bardak suyu çok görmek bize yakışmaz.