Homo Algorithmicus ya da Algoritmik İnsan/biçimlendi

Homo Algorithmicus ya da Algoritmik İnsan/biçimlendi

ABONE OL
Eylül 13, 2026 12:12
Homo Algorithmicus ya da Algoritmik İnsan/biçimlendi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SELMA ERDAL

Homo Algorithmicus ya da Algoritmik İnsan/biçimlendi

Herbert Marcuse, 1964’te Tek-Boyutlu İnsanı yazdığında ortalıkta ne akıllı telefon vardı ne sosyal medya ne de algoritma denen görünmez akıl.

Alman kökenli Amerikalı filozof ve toplum kuramcısı Marcuse, faşizm karşıtı eleştirel düşüncenin önemli odaklarından biri konumuna gelen Frankfurt Okulu’nun önde gelen adlarından biriydi. İleri sanayi toplumlarında insanın nasıl uyumlu, tüketici ve sorgulamayan bir varlığa dönüştürüldüğünü tartışıyordu.

İnsan sabah gözünü açar açmaz telefona sarılmıyordu.

Tuvalete bile gazetesini götürüyordu. Gazetenin de hiç değilse insanı izleyip neye baktığını kaydetmek gibi bir huyu yoktu.

Marcuse ise o yıllarda insanın keyfini kaçıracak bir soru soruyordu:

“İstediğin şeyi gerçekten sen mi istiyorsun?”

Güzel soru ama biraz da sinir bozucu; çünkü telefonunuz çalışıyor ama yenisi çıkmış. Televizyonunuz çalışıyor ama yenisi daha ince. Arabanız gidiyor ama yenisi sizi tanıyor.

İnsanın bir yerden sonra kendine şunu sorması gerekiyor:
Gerçekten benim için gerekli mi, yoksa bana başkaları tarafından gerekli olduğu mu anlatıldı?

Marcuse buna “sahte gereksinimler” diyordu.

Önce gereksinim yaratılıyor. Sonra çözümü satılıyor. Daha aldığınız şey eskimeden size eskiymiş gibi duyumsatılıyor. Sonra yenisi geliyor. Kapitalizmin dişli çarkı dönüyor ama cepteki paraları sanki görünmez bir el (ç)alıyor. Biz de özgürce seçim yaptığımızı düşünüyoruz.

Ne güzel özgürlük! Siyah mı beyaz mı? 128 GB mı 256 mı?

Ama asıl seçim nerede? Önünüze neyin geleceğini siz mi belirliyorsunuz?

İşte o noktada Marcuse’nin tek boyutlu insanı çıkıyor karşımıza.

“Yaşam böyle.”

“Pazar ekonomisi böyle.”

“Teknoloji böyle.”

“Yapacak bir şey yok.”

Şu “yapacak bir şey yok” sözü var ya… İnsanlığın en sıradan teslimiyet biçimlerinden biri olabilir.

Kuşkusuz kimse zorlamıyor; insan kendi kendine söylüyor. Sonra da gerçekten yapacak bir şey olmadığına inanıyor.

Marcuse öldü ama kapitalizm ölmedi. Tersine, kendini güncelledi.

Kapitalizmin çarkları giderek daha da hızlı dönerken karşımıza Güney Kore kökenli, Alman yurttaşı filozof Byung-Chul Han çıkıyor.
Han’a göre de artık baskının özellikle dışarıdan gelmesi gerekmiyor. Çünkü insan kendi patronu oldu. Kendi kendine “Daha çok çalış. Daha başarılı ol. Kendini geliştir. Kendinin en iyi sürümü ol.” diyor.

Tamam, kendimizi güncelleyelim, kendimizin en iyi sürümü olalım, olalım da biz insanların eski sürümüne ne oldu?

O kadar mı kötüydük?

Şimdi insan kendini ölçüyor:

Kaç adım attı? Kaç saat uyudu? Ne kadar üretken oldu?

Sonra bir de başkalarına bakıyor.

Eyvah! Onlar daha başarılı. Onlar daha fit. Onlar daha mutlu.

Bizde durum nedir, geriye mi düştük? Olmaz ki böyle; biraz daha çalışmamız gerekiyor demek ki.
Akşam tükeniyoruz, bitiyoruz ama sabah telefon “Günaydın” diyor ve kaldığımız yerden aynı eylemleri sürdürüyoruz.

Bu bağlamda bu kez de karşımıza Amerikalı sosyal psikolog Shoshana Zuboff çıkıyor.
Zuboff da özellikle “gözetim kapitalizmi” kavramıyla dijital platformların insan davranışlarını yalnızca izlemekle kalmayıp bu verileri ekonomik değere dönüştürdüğünü anlatıyor.

O da diyor ki:

Siz hâlâ yalnız emeğinizi konuşuyorsunuz; bir de verilerinize bakın.

Neye tıkladınız? Neye kızdınız? Ne aldınız? Ne almadınız? Nerede biraz daha uzun kaldınız?

İşte bunların hepsi veri ve “Veri yeni petroldür” deniyor.
Burada petrole haksızlık ediliyor. Çünkü petrol bizim neye sinirleneceğimizle ilgili öngörüde bulunmuyor ama algoritmanın işi bu; bizlerle ilgili öngörülerde bulunmak…
İşte Marcuse’den bugüne asıl dönüşüm burada; Marcuse’nin döneminde sistem “Şunu istemelisin.” diyordu.
Bugünün algoritması “Senin ne isteyeceğini biliyorum.” diyor. Sonra önünüze onu koyuyor. Siz de seçtiğinizi sanıyorsunuz.
Belki de günümüzün en ince alaveresi, dalaveresi bu: Zorla yaptırmıyor. Önünüze koyuyor. Siz seçiyorsunuz ya da seçtiğinizi sanıyorsunuz.
Yeni insan tipimiz de işte böyle doğuyor: Homo Algorithmicus.
Anlaşılır bir dille tanımı: Seçenekleri önceden sıralanmış ama kendisini özgür sanan insan.
Marcuse’nin tek boyutlu insanı televizyonun karşısında oturuyordu. Bugünün insanı televizyonu cebinde taşıyor.

Üstelik bu kez yalnızca o ekrana bakmıyor. Ekran da ona bakıyor.

Önceleri iktidar “Bunu yap.” diyordu. Sonra “Bunu istemelisin.” dedi. Bugün ise “Ne isteyeceğini biliyorum.” diyor.

İşin asıl düşündürücü yanı da bu; çünkü özgürlük sorusu artık yalnızca “Konuşabiliyor muyum?” değil.

Belki de sorulması gereken soru da şu:

“Benim seçimim dediğim şey gerçekten benim seçimim mi?”

Tüketim toplumu teknolojiyle evlendi. Teknoloji algoritmayla nikâh kıydı. Gözetim kapitalizmi de nikâh şahidi oldu.

Ortaya da bizim yeni insan türümüz çıktı: Homo Algorithmicus ya da Algoritmik İnsan

Eh, bu sonuçtan herkes hoşnut görünüyor.

Platformlar hoşnut. Reklamcılar hoşnut. Algoritma hoşnut.

İnsan mı?

Onu da artık kendisine sormuyorlar, verilerine bakıyorlar.

Çünkü insan giderek algoritmaların gözetimindeki bir tutsağa dönüşüyor.

Üstelik tutsak olduğunun da ayırdında değil.

Algoritma onun neyi izlediğini, neye kızdığını, neyi sevdiğini, neyi satın alacağını giderek daha iyi biliyor.

İnsan bütün bunlara karşın yine de seçtiğini sanıyor.

Ama insanın yerine algoritmalar seçmeye başladığında geriye şu soru kalıyor:

İnsan gerçekten kendi yaşamını mı yaşıyor, yoksa algoritmaların koşullandırdığı yaşamı mı?

Selma Erdal; Didim, 11 Eylül 2026

Bilgi Paylaştıkça Çoğalır!

KozanBilgi.Net’te yer alan Yüz Binin üzerinde haber, yazı ve fotoğraflar emeğin ve yerel gazeteciliğin bir ürünüdür.
Ticari amaç olmamak üzere içeriklerimizi KozanBilgi.Net’i kaynak göstererek ve aktif bağlantı vererek sevdiklerinizle veya sitenizde gönül rahatlığıyla paylaşabilirsiniz.


Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.